NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR  
RÜŞVETLE MÜSLÜMAN OLMAK MI?

RÜŞVET, kelimesinin etimolojisini (kök manasını) ve ıstılahı (terimsel) yönünü bilmediğinden dolayı, T. Dursun, iddiasının aksine Arapça ilimlerinde acemidir. Şöyle ki:

Rüşvet sözcüğü, kök olarak sütü memeden sağmak, kuyudan kovayı çıkarmak manasına gelir. Terim olarak: "Bir yanlışı yaptırmak veya bir yanlışı ortadan kaldırmak için yapılan iştir." (Bakınız Arapça Lügatler (RE-ŞE-WE) maddesi, özellikle "Müncid".) Demek rüşvetin kötüsü olduğu gibi iyisi de vardır. Başkasının hakkını, sırasını gasbetmek için bir görevliye verilen bir mal, kötü bir rüşvet, bir yanlış iken, insanları doğru yola teşvik etmek için yapılan bir feragat, bir ikram gerekli bir görevdir.
İşte savaşta kazanılan ganimetlerin, eski Müslümanlara değil de, yeni Müslümanlara verilmesi, onlara, İslam’ın amacının mal ve dünya olmadığını bildirmek için bir güzel ahlak örneğidir.
Durum bu iken; Türkçede rüşvetin hep kötü yönü kullanıldığından ve T. Dursun bu dil yetersizliğini fırsat bildiğinden bunu, ya kasıtlı olarak Müslümanlara saldırma aracı yapıyor veya cahilliğini, yetersizliğini ortaya koyuyor.
Taberi'nin kullandığı "Reşa" sözcüğü bütün sözlüklerde İP manasına gelir. (bkz. Müncid. Muhtarussihah) T. Dursun dediği gibi rüşvet manasına gelmiyor.
T. Dursunun Arapça bilmediği yine burada da ortaya çıkıyor. Taberi'nin ifadesinin tam tercümesi "Ebubekir iktidara gelince, (müellefe-i kulubu İslama bağlayan) ip koptu?” şeklinde iken, T. Dursun bu kelimeyi rüşvet olarak, (hem de kötü manasıyla) tercüme etmiştir.
Müellefe-i kulübün sözlük anlamı ise, kalpleri ısındırılacak (birleştirilecek) olanlar demektir.
İslam hukukçusu Ebu Ye'la el Farra (el Ahkamus-sultaniyye s. 116) da müellefe-i kulub'u dört grup olarak inceler.

a) Müslümanlara yardımcı olabilecek olanlar
b)  Müslümanlar hakkında olumsuz bir pratiğe sahip olanlar
c) İslam'ı anlamaya yakın olanlar
d) İslam'ı anlamaları birçok insanın İslam’ı anlamasına yol açacak olan kimseler.
Görülüyor ki amaç insanların İslam’ın sosyal adaletini, barışını, sevgisini tanımalarını sağlamaktır.
Şimdi soralım: Peygamber insanlara mal ve para vererek hangi çıkan sağlamıştır? T. Dursun savaş sırasında elde edilen mal, gümüş ve altın, insanlara dağıtılınca bunu rüşvet olarak kabul ediyor. Dağıtılmayınca; savaşların ganimet elde etmek için yapıldığını söylüyor. Peygamberimiz elde edilen mal ve parayı yakıp yok mu etseydi? (O zaman T. Dursun İslam yok edicidir. Her şeyi yakıp yok ediyor, derdi.)
Şimdi bu tür itirazları kökten halletmek ve "ganimet". "İslam’da savaş anlayışı", "Peygamberin merhameti", "müellefe-i kulub" gibi kavramların ne anlama geldiğini tam olarak anlayabilmek için kaynaklardan Huneyn Savaşını görelim:
Mücahitlerin Huneyn Savaşında elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı 6000'i buluyordu. Alınan ganimet mallan ise: 24.000 deve 40.000 davar ve 4.000 okiye gümüş idi. (İbni Sa'd c:2, s. 152) Peygamberimiz Havazinlerin esirler konusunda gelip konuşacaklarını göz önünde bulundurarak esirlerin Müslüman ailelerine dağıtılmasını (hukuki sorumluluklarına verilmesini) geciktirdi. Bu arada esirler için elbise alınıp onlara verildi, (aynı yer, s. 154) On günden fazla beklediği halde Havazinlerin gelmediğini görünce esirleri Müslümanlar arasında dağıttı.


HAVAZİN HEYETİNİN GELİŞİ
Esirlerin dağıtılması bittiğinde Havazinlerden bir heyet geldi. Müslüman olduklarını yani İslamiyeti kabul ettiklerini haber verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz halkın huzurunda yüksek sesle kabilesinin ve kendisinin hukuki sorumluluğu altındaki esirleri bağışladığını söyledi. Bunu duyan diğer Müslümanlar da kendi hukuki sorumlulukları altında bulunan esirleri bağışladılar.


MALİK BİN AVF'IN MÜSLÜMAN OLMASI
Peygamberimiz Havazinlilere esirlerini bağışladıktan sonra Malik Bin Avf ne yapıyor diye sordu?
Kaçıp Taif Kalesine sığındığını söylediler. Bunun üzerine Peygamberimiz "ona haber veriniz eğer teslim olur yanıma gelirse kendisine malını geri veririm" dedi. (îbni Hişam c. 4, s. 133) Bu haberi duyan Malik, İslamiyeti kendisine yakın bularak Müslüman oldu. Peygamberimiz O'na malını teslim etti. Ayrıca yüz deve daha ihsan etti. Malik Bin Avf bunun üzerine şöyle dedi: "İnsanlar arasında Muhammed'in bir benzerini ne görmüşüm ne de işitmişim. Kendisinden bir şey denildi mi fazlasıyla verir." (İbni Hişam c.4, s. 134).


MÜELLEFE-Î KULUB'A YAPILAN İHSAN
Cirane'de bulunan İslam ordusunda; Mekke’nin fetih günü Müslüman olmuşlardan ikibin kadar, yeni iman etmişlerle beraber henüz İslamı kabul etmemiş Mekke ileri gelenlerinden birçok kimse vardı. Ganimetlerin devlet hazinesine ayrılan bölümünü Peygamberimiz dağıtmaya karar verdi. Bununla, kendi amacının ganimet olmadığını insanların gerçeği bularak mutlu olmalarını istediğini gösteriyordu. Kureyş reisi Ebu Süfyan'a, oğlu Yezid ve Muaviyeye yüz deve ve yüz okkiye gümüş verdi. Bunun üzerine Ebu Süfyan: "Sen ne kadar cömert ve iyilikseversin. Seninle savaştığımız zamanlarda sen en iyi şekilde savaşırdın Barış yaptığımızda da sen iyi bir barışçıydın. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın." diyerek Peygamberimizin cömertliğini dile getirdi. Peygamberimiz Cirane'de ganimetleri kontrol ettiği sırada gözü Safvan'a ilişti. O deve ve koyunlarla dolu vadiye bakıyordu. Peygamberimiz, ona Müslüman olursan ganimetlerden bağışta bulunacağını söyledi. Safvan "evet" deyince. Peygamber ona istediklerini verdi. Peygamber bu davranışı ile amacının insanların mallarını ele geçirmek olmadığını, hedefinin kötülükleri ortadan kaldırmak olduğunu anlatmak istiyordu. Hayatında kendisinden istenen hiçbir şey için “hayır” demeyen Peygamberimizin bu bağışı karşısında Safvan şöyle dedi: "Peygamber kalbinden başka hiçbir kimsenin kalbi bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz." (İbni Esir c.3, s.24) Safvan bir süre sonra Müslüman oldu. O daha sonra şöyle diyecekti: "Allah elçisi bana bu bağışta bulununcaya kadar insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim başka bir kimse yoktu. Ama bu bağıştan sonra insanların bana en sevgilisi haline geldi. (İbni Sa'd c.5. s.449).


SAHABELERDEN GELEN İTİRAZ
Peygamber efendimizin henüz Müslümanlığı tanımamış veya yeni Müslüman olmuş kimselere Müslümanlığın sosyal adalet, merhamet, sevgi gibi öz niteliklerini anlatmak in başvurduğu bu uygulamanın gerçek sebebini bilmeyen bazı Müslümanlar rahatsızlık duydular. Onlar, bu hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih edildiği, adeta onların üstün tutulduğu zannına kapamışlardı. Ne var ki. Peygamber efendimiz asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti.
Peygamber efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu sözlerdi. O Ensar ki, kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini: "Benim hayatım sizin hayatınızladır! Ölümüm de sizin ölümünüzledir!" diyerek dile getirmiştir.
Peygamber efendimiz, daha düne kadar İslam’a ve Müslümanlara bütün şiddetleriyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Peygamber Efendimizin bu davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hatta bazıları hoşa gitmeyecek sözler de sarf ediyordu. (İbn-i Hişâm, C. 4. s. 140–141, Ahmed ibn-i Hanbel. Müsned, C.3. s. 76.175, 201, Taberi, C.3, s. 138.)
Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Peygamber Efendimize, Sa'd b. Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Ensarı bir araya toplayarak onlara:
"Ey Ensar topluluğu!. Söylememeniz gereken bazı sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz!" diye hitap etti.
Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler: "Ya Resûlullah! Bunları biz değil, birtakım gençlerimiz söylemişlerdir!"
Peygamber Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti: "Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi? Allah, benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar idiniz. Allah benim vasıtamla kalplerinizi birbirine ısındırıp birleştirmedi mi?"

Ensar cemaati:
"Evet, yâ Resûlullah!" Sen bizi karanlıklar içinde buldun! Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk! Sen, bizi bir ateş çukurunun başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk!
Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk! Bizler. Allah'ı Rab, İslamiyeti din. Muhammed (SAV)'i de peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz! Allah ve Resulünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her şeyden üstündür. Allah ve Resulüne minnettarız! Yâ Resûlullah, Sen dilediğini yap!" dediler, (İbn-i Hişam.C.4. s. 142, Ahmed lbn-i Hanbel, C.3, s.76. - C.4, s.42, Buhari, C.3. s.69, Taberi, C.3. s. 138).
Buna rağmen. Peygamber Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine şöyle devam etti:
"Ey Ensar cemaati!
Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu söylemiş olurdunuz:
Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık! Sen bize terk edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik? Sen, yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık! Sen, bize yoksun gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık!
Evet, böyle deseydiniz, muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim!"
Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Peygamber Efendimiz asıl söylemek istediğini şu veciz cümlelerle ifade etti:
"Ey Ensar cemaati!
Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resulü ile beraber yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?"
Medineli Müslümanlar bu soruya haykırarak:
"Evet, Yâ Resûlullah! Biz, buna razıyız!" cevabını verdiler.
Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren hitabesini şöyle bağladı:
"Muhammed'in varlığı kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer hicret fazileti olmasaydı. Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim?
Allah'ım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet et! "(İbn- Hişam. C.4. s. 142-143, lbn-i Sa'd, C.2, s. 154, Ahmed lbn-i Hanbel, C.3, s. 77-188, Buhari, C.3, s. 69, Taberi. C.3  s.138 )
Peygamber Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.
Artık kesin kararlarını vermişlerdi:
"Biz, ganimet payı olarak Resûlullah’a razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile!"
Kısaca söylemek gerekirse: Müellefe-i kulüp denilen insanlara ganimet ve zekâttan pay verilmesi, o insanlara İslam’ın sosyal adaletini, evrensel sevgisini, merhameti göstermek içindir. Bu konuda uygulama ve teoride yapılmış çarpıtmalar İslamın doğruları değildir.
Ayrıca: Savaşta elde edilen ganimetlerin Müslüman olmayan insanlara dağıtılması, T. Dursun’un dediğinin aksine savaşın ganimet elde etmek amacıyla yapılmadığının en açık ve net bir delilidir.
 (Turan Dursun ve Din 101-108)

 
Geri