NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR  
KUR'ANI HZ. MUHAMMED Mİ YAZDI?

Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)'den şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. (Bakara Suresi, 23)
Arabistan yarımadasında Mekke’ye bakıldığında etrafının çöllerle çevril olduğu görülür. Zamanın şartlarına göre deve ile hurmadan başka hiçbir şeyi olmayan bu bölge halkı, İbrahim (a.s.) zamanından beri Hacca gelen insanların bıraktıkları dövizlerle ve ticaret kervanlarının yaptığı ticari faaliyetlerle geçinmiş, o zamanın süper devleti olan İran ve Bizans’ın, sömürülecek kaynakları olmadığı için de pek iltifat etmediği bir bölge olarak kalmıştır. Bir ara Bizans bu bölgenin hâkimiyetini ele geçirmek ve İran’a bir cephe açmak için Arap kabile liderlerinden birisini vali olarak atadıysa da, bu valinin hâkimiyetini hiç kimse tanımamış ve bu çaba sonuçsuz kalmıştır.
Kültürel açıdan bakılacak olunursa, cahiliye döneminde okuma-yazma bilen insanın parmakla gösterildiği Mekke’de, Araplar arasında nesir pek muteber sayılmazdı. Bununla beraber, Ensâb ilmi ve Eyyâmü’l-Arab’la ilgili nesirler mevcuttu. Ayrıca meseller (kısa hikâyeler), darb-ı meseller (atasözleri), ahbâr (destânî-menkıbevî rivayetler) da yaygındı. Ancak şiir ve hitâbet çok gelişmişti. Çok güçlü hafızaya sahip edipler yazmaktan ziyade ezberlemeyi tercih ediyorlardı. Abdullah İbni Abbas’ın bir şiir meclisinde okunan bir şiiri bir defa dinlemekle ezberlediği rivayetler arasında yer alır.
Böyle bir ortamda Peygamber olarak görevlendirilmiş olduğunu ilan eden ümmi birisine ki bu şu ayetle ifade edilmiştir: “Geliniz Allah'a ve O'nun o okuma yazması olmayan peygamberine,  Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Peygamberine inanınız, O'na uyunuz ki, doğru yolu bulasınız." (Araf, 158),  Arapların atalar kültürünü reddedip bir anda inanmaları beklenemezdi. Zaten onlarda önce öyle yaptılar. Direnebilecekleri kadar direndiler, atacakları iftiraları attılar, akıllarına gelen tüm zulümleri yaptılar. Kendi toplumları içinden çıkan Hz. Muhammed’i (a.s.) bertaraf edebilmek için ne mümkünse yaptılar. Şimdiki kâfirlerin attıkları iftiraların hepsini attılar. Bir farkla ki, şimdikilerden daha avantajlı konumdaydılar çünkü onlar Peygamberi şimdikilerden daha iyi tanıyorlardı. Ama başarılı olamadılar ve 23 yıl gibi kısa bir sürede, tüm Arabistan yarımadası İslam’la şereflendi.
Geçen 1500 yıla rağmen kâfirlerin iftiraları hiç değişmedi. O zaman ki kâfirlerin dediklerini şimdiki yenileri biraz daha süsleyip piyasaya sürmekten başka hiç bir şey yapmadılar. Kendilerini yenileyip yeni deliller bulamadılar.
İslam'ı ve tanımayan, tanımamakta ısrar eden Kur'anı bilmeyen kâfirlerin yüzyıllar boyu attıkları iftiralar şunlardı:
1-Kur’anı Kerim’i, Muhammed kendisi uyduruyor.
2-Kur’anı Muhammed’e bir insan öğretiyor.
3-Muhammed, Tevrat-Zebur-İncil gibi kitaplardan öğrendiklerini söylüyor.
4-Peygamber, başka medeniyetlerin kaynaklarından aldıkları haberleri aktarıyor.

1-Kur’anı Kerim’i, Hz. Muhammed’in kendisi mi uyduruyor?
1.1-Buna Kur’an şöyle cevap veriyor: “Hiç Kur’anı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından olsaydı, onda birçok ihtilaf bulurlardı.” Yani mâna ve nazımda çelişkiler olurdu. Mânayı esas aldıklarında nazım, nazımı esas aldıklarında mâna bozulurdu.
Kâfirlerin ana metodu, ellerine bir Kur’an tercümesi alıp, fihristten bir konu bulup ya da herhangi bir sayfayı açıp oradaki ayetleri kendi nakıs zekâlarına göre yorumlamaktan başka nedir ki? Bu ayet ne zaman indi, niye indi, bu ayeti açıklayan başka bir ayet ya da hadis var mı? Sarf ve nahiv nedir, Bedi-Beyan nedir, kelimenin epistemolojisi nedir, usul ilmi nedir? Ayetin sibak ve siyakı nedir? Tabidir ki, bunlar onları ilgilendiren konular değil. Hem bunları bilmeye ne gerek var ki? Nasılsa onlar sapmışlar ve kendi sapmaları başkalarını saptırmak içinde yeterlidir. Cehenneme giden yolda kendilerine yoldaş arıyorlar.
Arap toplumunda Arapçanın önemi ve Kur’anı Kerim karşısında bazı Arapların tavırları:
1.2 -“Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu'l-emin (Cebrail) indirdi; Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine; Açık parlak bir Arapça lisan ile. O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.(Şuara, 192-196)
Yeni doğan bebeklerini Mekke’den uzaklaştırıp, serin bölgelerde, vahalarda yaşayan bedevi kabilelerdeki sütannelere veren Arap toplumunda, bebeklerin sütanneye verilmesinin iki ana sebebi vardır; Çocuklar o sıcak ve kavurucu ortamdan uzaklaşsın daha sağlıklı büyüsün, Arapçayı saf, temiz ve katışıksız bir şekilde öğrensin.
Herkesin Arapçayı mükemmel konuştuğu, her yıl şiir yarışmalarının yapıldığı ve dereceye giren şiirlerin “Muallakayı Seb’a” adıyla Kâbe duvarına asıldığı ve Kâbe’yi ziyarete gelenlerin okunmasının sağlandığı bir toplumdan bir şahıs çıkıyor ve Arapça olarak hiç kimsenin duymadığı ve söylemekten de aciz olduğu ayetler okuyor ve Kur'an'ın edibi üslubana hiç kimse yaklaşamıyor.
Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’e (a.s.) karşı nasıl bir tavır takınmaları gerektiği konusunda uzun tartışmalar yaptılar ve arabulucular gönderirler.
a) Kureyşliler kendi aralarında şöyle konuşurlar:
—Hac mevsimi geldi, bu adam hakkında bir karar verelim, gelen hacılara hep aynı şeyi söyleyelim. Birimizin söylediğini öteki yalanlamasın.
Velid b. Muğire'yi konuşmak için Resulullah'a (a.s) gönderdiler. Velid gelmiş, Hz. Peygamberi dinlemişti. Hz. Peygamber: “İnnallahe ya'muru bi'l-'adli ve’l-ihsânî ve îtâ'i zi'l-kurbâ…”, (Şüphesiz Allah adaletle, iyilik etmekle ve yakınlara vermekle emreder, fuhşiyattan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder.) ayetini okuyordu. Velid bu sözlerin anlamı ve edebi üstünlüğü karşısında etkilenmiş kavmine varınca şöyle demişti:
—Vallahi o sözün bir tatlılığı, bir güzelliği var. Kökü kuvvetli, dalları bereketli, bunu bir insan söyleyemez.” demişti. Kureyşliler: “Velid saptı, eğer o saparsa bütün Kureyş sapar.” demişler, Velid'in etrafını sarmışlardı. O da sapmadığını fakat O'nun için de ne diyeceğini bilemediğini söyledi ve kureyşlilerle aralarında şu konuşma geçti:
—Hele O'nun hakkında siz bir şey söyleyin bakalım.
—Kâhin diyelim.
—Hayır, vallahi kâhin değildir. Onun söyledikleri kâhinlerin gizli sözlerine benzemez. Sec'i de yok.
—Mecnun diyelim?
—Hayır, mecnun da değildir. Deliliği biliriz. Bunun bayılması, sar'ası ve vesvesesi yok.
—Şair diyelim?
—Şair de değil. Şiirin her çeşidini rezecini, hezecini, karîzini,  mebsutunu biliriz.  O'nun söyledikleri şiir değildir.
—Sihirbaz diyelim?
—Sihirbaz değildir. Sihirbazları ve büyülerini gördük. Bunun okuyup üflemesi, düğüm bağlaması yok.
—O halde ne diyelim, ey Abd-i Şems'in babası?
—Allah'a andolsun ki sözünde bir tatlılık var. Kökü sabit, dallan bereketli meyveye benziyor. Ona söyleyeceğiniz her şeyin boş olacağı anlaşılıyor. Bununla birlikte ona sihirbaz demek en uygun sözdür. Çünkü o, sihir gibi kişi ile oğlunun arasını, kişi ile kardeşinin arasını ve kişi ile karısının ve kabilesinin arasını açıyor, o halde sihirdir.
Böylece dağıldılar ve yollara oturup halkı Hz. Muhammed’e (a.s.) yaklaşmaktan onunla görüşmekten kaçındırmağa başladılar. Velid hakkında şu ayetler nazil oldu:
“Bana bırak temtek olarak yarattığım o herifi, kendisine uzun boylu servet verdim,  göz önünde oğulları,  hem kendisine bir döşeyiş döşedim (şeref ve itibar verdim)!  Sonra o daha da arttırmamın hırsı içindedir!  Hayır! O Bizim ayetlerimize karşı alabildiğine inatçı kesildi. 
Ben onu dimdik sarpa sardıracağım... Çünkü o bir düşündü, ölçtü biçti.  Kahrolası, nasıl ölçüp biçti! Sonra (yine) kahrolası nasıl ölçüp biçti!  Sonra baktı,  sonra kaşını çattı ve ekşiyerek surat astı.  Sonra ardına dönüp büyüklük tasladı:  "Bu, dedi, başka değil sadece öteden beri nakledile gelen bir sihirdir,  insan sözünden başka bir şey değildir!" (Muddessir, 11-25) 
b) Utbe b. Rabia kavminin ileri gelenlerinden, güzel konuşan edib bir insandı. Hamza'nın müslüman olduğu sıralarda kavmine:
—Ey Kureyş, dedi, gidip Muhammed’le konuşayım, ona bazı şeyler teklif edeyim,    belki kabul eder, bizim tanrılarımıza dil uzatmaktan vazgeçer.
—Git görüş dediler.
Resûlullah yalnız başına mescidinde oturuyordu. Utbe geldi, söze başladı:
—Kardeşim oğlu,  senin bizim yanımızdaki yerin, bildiğin gibidir.  Soyca, mevkice yükseksin. Ama kavminin başına öyle bir iş getirdin ki,    onunla cemaatlerini dağıttın,    inançlarını hor gördün,    dinlerini,    tanrılarını ayıpladın; geçmiş babalarını tahkir ettin. Şimdi şu tekliflerimi dinle, belki kabul edersin.
—Söyle ya Eba'l-Velid, dinliyorum.
—Kardeşimin oğlu, eğer bu getirdiğin şeyle zengin olmak istiyorsan, sana mal toplayalım, öyle ki en zenginimiz olasın. Eğer şeref istiyorsan seni başkan yapalım. Sensiz bir iş görmeyelim. Hep senin emrinle hareket edelim. Krallık istiyorsan seni bize kral yapalım. Yok, eğer bunlardan hiçbiri değil de seni cin çarpmış da bundan kurtulamıyorsan seni tedavi için doktorlar bulalım, bu uğurda bütün malımızı mülkümüzü feda edip seni kurtaralım.
—Bitti mi ya Eba'l-Velid ?
—Bitti.
—Şimdi sen dinle: “Ha-mîm. O Rahman ve Rahimden indirilmiştir. Bilen bir kavim için ayetleri açıklanmış Arapça bir Kur'an olmak üzere bir kitaptır. Hem müjdeleyici, hem uyarıcıdır. Onun için çokları başını çevirmiştir de işitmezler. Ve dediler ki: “Kalblerimiz, senin bizi çağırdığın şeyden örtüler içinde. Kulaklarımızda da bir ağırlık var. Ve seninle bizim aramızda bir perde vardır. Haydi, yap yapacağını, işte biz yapıyoruz...”(Fussilet 1-5)
“Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile uyardım” (Fussilet 13) ayetine gelince Velid, eliyle Hz. Peygamberin ağzını tutar ve “Allah aşkına dur” der. Kavmine döndüğü zaman ona Muhammed'le konuşmasını ve ondan işittiklerini sordular. İşittiklerinden bir kelime dahi anlamadığını, ona cevap veremediğini ifade ile dedi ki:
—Vallahi o şiir değildir, sihir değildir, kehanet değildir. Ey Kureyş topluluğu, beni dinleyin, O'nu bana bırakın. Siz bu adamın önünden çekilin. O'ndan işittiğim söz, gerçekten büyük bir sözdür. Ben her şeyi okudum, her sözü işittim, ama onun gibisini işitmedim. Eğer Araplar onu yenerse siz de ondan kurtulmuş olursunuz. Yok, o üstün gelirse onun mülkü sizin mülkünüz, onun üstünlüğü sizin üstünlüğünüz demektir. Siz de bu suretle insanların en mutlusu olursunuz.
—Vallahi Muhammed, diliyle seni büyülemiş.
—Onun hakkında benim fikrim budur, ama siz bilirsiniz, dilediğinizi yapınız. (İbn-i Hişâm, Sîratu'n-Nebî, c. 1, s. 294; Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif, s. 223)
Utbe’nin mal tekliflerine karşı Yüce Allah şöyle buyurdu: “(Ey Muhammed) De ki: Ben sizden bir ücret istemiyorum. O sizin olsun. Benim ecrimi ancak Allah verir. O, her şeye şahittir.”(Sebe',   47).
c) Nadr İbn Haris, daha önce Hire'ye gitmiş, İran krallarının, Rüstem ve İsfendiyar'ın hikâyelerini öğrenmişti. Resûlullah bir mecliste oturduğu zaman oradakilere Allah'ı hatırlatır, geçmiş milletlerin başlarına gelen azaplardan, Allah'ın gazabına uğramaktan kavmini uyarırdı. Resûlullah gittikten sonra bu adam onun peşinden kalkar:
—Ey Kureyş Vallahi ben ondan güzel konuşurum; bana gelin. Ben ondan daha güzel hikâyeler anlatırım, der sonra başlar Acem krallarından, Rüstem ve İsfendiyar’dan hikâyeler söyler, daha sonra ilâve ederdi:
— Muhammed ne ile benden daha güzel söz söylüyormuş? Ben de Allah'ın indirdiği gibi indiririm der. Kendi kafasından ayetlerin üslubuna benzeyen cümleler söylerdi.
Yüce Allah şöyle buyurur: “Ayetlerimiz kendilerine okunduğu zaman dediler ki İşte istesek biz de bunun gibisini söyleyebiliriz. O, eskilerin masallarından başka değil.”  (Enfal, 31)
“Uydurduğu yalanı Allah'a isnad eden, yahut kendine bir şey vahyedilmemiş iken “Bana da vahyolunuyor.” diyen kimseden daha zalim kim olabilir? Görsen o zalimler ölüm dalgaları içinde boğulurken melâike ellerini uzatmış: “Canlarınızı çıkarın, Allah'a doğrudan başkasını söylemekte olduğunuzdan ve O'nun âyetlerini kabule tenezül etmediğinizden dolayı bugün alçaklık azabıyla cezalanacaksınız (der).” (En'am, 93)
Kur’anı Kerime nazire yapma çalışmaları:
Tarih boyunca, Kur’an ayetlerini benzerlerini söyleyebileceğini iddia edenlerden, Kur’ana nazire yapmaya çalışanlar oldu ama sonuç hep hüsran oldu. Aşağıdakiler onlardan bazılarıdır:
1-Nadr ibni Haris
2-Müseylemetü’l-Kezzab
3-Sacah bintu’l-Haris ibni Suvayd et-Temimiyye (bu kadın Peygamber olduğunu iddia etmiş daha sonra tekrar İslama dönmüştür)
4-el-Esved el-Ansi
5-Tulayhatu’bnu Huvaylid el-Asadi
6-İbnu’l-Mukaffa
7-Ebu’l-Huseyin Ahmed ibni Yahya er-Ravendi
8-Ebu Tayyib
9-Ebu’lAla’l-Muarri

10-Yahya bin Hakem
a) İbnü’l-Mukaffa; Kur’anı Kerim’de ki “Eğer kulumuza (Muhammed) indirdiğimizden (Kur'ân dan) şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz. Yok, yapamadıysanız ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.”(Bakara 23-24) Ayetinin meydan okuması üzerine bir metin uydurmaya karar verir ve uğraşmaya başlar. O sırada bir çocuk; “Allah tarafından denildi ki: "Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de suyunu tut!...” (Hud, 44) anlamındaki ayeti okuyarak yanından geçer. Bunu duyunca hazırladıklarının hepsini imha eder ve “Ben şahitlik ederim ki bu Kur’anla yarışılmaz, o insan sözü değildir.” İbnü’l-Mukaffa, o devrin en iyi ediplerindendi.
b) Endülüslü edebiyatçı Yahya bin Hakem; İhlâs suresini ele alarak ona benzer söz bulmağa ve ona uydurmaya çalışır. Yahya bin Hakem diyor ki “ O sırada kalbimi öyle bir korku ve ürperti kapladı ki, bu işten vaz geçip Allah’a sığınmak zorunda kaldım”
b) Endülüs'ün büyük âlimlerinden Kadı Iyaz’ın naklettiğine göre, bedevi (ki bedeviler arap toplumunda Arapçayı en iyi bilenlerdir) birisi, “Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.” (Hicr, 94) ayetini işitir ve derhal secde eder “Bunun fesahatine secde ettim” der.
Bir başkası da “…onu kurtarmaktan ümit kestiler, o zaman fısıldaşarak oradan uzaklaştılar…” ayetini işitince “Şehadet erdim ki hiçbir mahlûk böyle bir söz söyleyemez.” Demiştir.
c) İsmî anlatır: Bir cariyenin sözünü işittim de (hayran kaldım): “Kahrolasıca ne kadar fasihsin! dedim. Cariye şöyle cevap verdi: “Allah'ın: O esnada Musa'nın anasına "Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden kaygılandığında onu denize (Nil nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu tekrar sana vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız" diye bildirdik.” Ayeti karşısında benim sözüm fesahat mi sayılır? Allah bu ayette iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki müjdeyi toplamıştır.
d)İbn Abdi´l-Berr´in "el-lstiab" adlı eserinde şöyle denilmektedir: Lebid b. Rabia cahiliyye dönemi şairlerinden birisi idi. İslam´ı da idrak etmiş güzel bir şekilde İslâm´a bağlanmış, müslüman olduktan sonra şiir söylemeye son vermişti. Halifeliği döneminde Hz. Ömer ona şiiri hakkında soru sormuş. Şiir okumasını istemişti. O da Bakara sûresini okumuştu. Hz. Ömer ona: Ben sana kendi şiirinden okumanı istemiştim. Lebid de: Yüce Allah bana Bakara ve Al-i İmran sûrelerini öğrenmeyi nasip ettikten sonra bir beyit olsun şiir söylemedim
Kur’anın bu mükemmel edebi üslubu karşısında aciz kalan müşriklerin yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktu. Tüm yasakçı zihniyetlerin ve 20 yüzyıl komünist ülke rejimlerinin yaptığını yaptılar, Kur’anın dinlemesini, okunmasını yasakladılar. “İnkâr edenler: "Bu Kur'ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz" dediler.” (Fussilet 26)
Hz. Peygamber Mekke'de iken yüksek sesle Kur'an okuduğu zaman müşrikler, etraftan dinleyen insanları kovar, dağıtırlar; “Dinlemeyin şu Kur'an-ı lâğvedin, yani gürültü yapın.” derler ve ıslak çalar, gürültü yaparlardı.
Hz. Peygamber(a.s.) Kur’anın özelliklerini şöyle anlatır: “Çok tekrarla eskimez, ibretleri bitmez, şahanelikleri tükenmez, o hak ile batılı ayırıcıdır, eğlence değildir. Âlimler ona doymaz. Arzular onunla şaşmaz. Onunla lisanlar karışmaz. O öyle bir kelamdır ki, cinler onu duyunca “Biz harikulade güzel bir Kur’an dinledik; doğru yola iletiyor, ona inandık” (Tirmizi, Ebvabu Sevabü’L Kur’an hadis No: 2908)

2-Kur’anı Bir İnsan Öğretiyor Demeleri:
Değişik rivayetlerde nakledildiğine göre, Müşrikler, Mekke’de isminin ne olduğu net olmayan hristiyan bir köle, diğer rivayette isimlerinin Cebra ve Yesar olduğu ifade edilen iki rum kılıç ustası, bir diğer rivayette de Abisa isminde bir kölenin olduğu ve Hz. Peygamberin bunlardan bilgi alıp Kur’anı uydurduğunu söylemişlerdi.
20. Yüzyıl oryantalistleri, Hz. Peygamberin rahip Bahira ile görüşmesini ileri sürerek Tevrat ve İncil bilgilerini ondan öğrendiğini söyleyerek, akıllarınca iftira atmış ve Kur’anı Peygamberin uydurduğunu söylemişlerdir. Köksüz, dayanaksız ve düşünmeden yapılmış bu iftiralarına yüce Allah bir ayette şöyle buyurarak zavallıların ümitlerini kursaklarında bırakmıştır:  “Muhakkak biliyoruz ki onlar: "Mutlaka onu bir insan öğretiyor!" da diyorlar. Haktan saparak isnatta bulunmak istedikleri kimsenin dili yabancıdır; bu Kur'an ise gayet açık bir Arapça'dır” (Nahl, 103).

2.1-Ayetten ve tarihi kaynaklardan da anlaşılacağı üzere bunlar Arap değildi ve Arapçayı Araplar kadar da mükemmel bilmeleri mümkün değildi. Yukarıda da ifade edildiği gibi Arapların ileri gelen edipleri bile ayetler karşısında acizliklerini ifade ederlerken, savaşlarda esir düşen ya da parayla satın alınarak arap toplumunda yaşamak zorunda kalan, kimlikleri bile tam olarak bilinemeyen bu şahısların Hz. Peygambere akıl vermeleri mümkün değildir.
2.2-Hz. Peygambere (a.s.) ayetleri bunlar öğretseydi, bu şahıslar çıkıp Hz. Peygamberin (a.s.) bir sahtekâr olduğunu Mekkelilere söylemezler miydi?
2.3-Eğer yine ayetleri bunlar öğretiyorsa benzer ya da daha mükemmel ayetler söyleyerek Mekkelilere yardımcı olmazlar mıydı? Bunun mükâfatı Mekkeliler tarafından kendilerine fazlasıyla verilirdi.
2.4-“Onlar fikir veriyor, Hz. Muhammed de kendi kafasına göre ifade ediyordu” demek de gerçeğe aykırıdır. Çünkü aynı akıl ve zekâ kendilerinde de vardı.
2.5-1985 yılında ilki İzmir’de gerçekleştirilen uluslararası “İslami İlimler Sempozyumunda” bildiri sunan bir oryantalist, “İstesek Kur’anın hatalarını bulabiliriz” demesine karşın geçen bunca seneye rağmen yapabildikleri herhangi bir çalışma söz konusu bile değildir. Bu da onların acziyetinin ifadesidir ve Kur'an'ın meydan okuması kıyamete kadar geçerliliğini sürdürmektedir.
3- Muhammed, Tevrat-Zebur-İncil gibi kitaplardan öğrendiklerini söylüyor.
3.1-Mekke, ehli kitabın cirit attıkları bir yer değildi. Yaşlı olan Varaka bin Nevfel’i de ilave edersek sayılı sayıda hristiyan ancak vardı. Yahudiler ise genelde verimli topraklara sahip olması nedeniyle Medine ve çevresinde yaşıyorlardı.
3.2-Hz. Peygamber (a.s.) okuma-yazma bilen birisi değildi ki Hristiyan ve Yahudi kaynaklarından faydalansın. Onun ümmi oluşunu bazı kâfirler ve ahmaklar iddia etse de bu onların cehaletlerinin derecesi gösterir çünkü elle tutulur hiçbir delil ileri sunamamaktadırlar. Ayette şöyle buyrulur: “Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.” (Araf, 157)
İkinci bir delil ise şudur; Hudeybiye de antlaşma yapılmasına karar verilince Mekke ileri gelenleri, bir diplomasi uzmanı olan Süheyl ibn Amr’ı Efendimize (a.s.) gönderdiler. Süheyl Efendimizi çok yakinen bilen birisiydi. Antlaşmanın hemen başında Süheyl “Bismillahirrahmanirrahim’e” itiraz etmiş, “Biz Rahman nedir bilmeyiz” demişti. Bizim bildiğimiz yazılacak diye diretmişti. Antlaşmayı “Bismike Allahümme” (Allah’ım senin adınla) diye başlatmıştı. Süheyl’in ikinci itirazı “Resulullah” ifadesine olmuştu. “Biz eğer senin Resullüğünü kabul etseydik seninle savaşmazdık” demişti. Hz. Peygamber (a.s.) antlaşmayı yazan Hz. Ali’ye sil onu ve “Abdullah oğlu Muhammed ile Amr oğlu Süheyl” diye yaz demesi üzerine, Hz. Ali (r.a.) bu cümleyi Hz Peygambere bir hakaret olarak algıladığı için silmemiş, silemeyeceğini şöylemişti. Efendimiz Hz. Ali’ye o kelimenin yerini göstermesini istemiş ve kendisi silmiş. Hz. Peygamber (a.s.) ümmi olmasa kelimenin yerini göstermesini ister miydi?
3.3-Kur’anın üzerine yazıldığı materyaller göz önüne alınırsa (develerin kürek kemiği, hurma yaprakları, kil tabletleri, ve hayvan derileri) kitap ve okumak yaygın değildi. Eğer Hz. Peygamber (a.s.), yazılmış hristiyan ve yahudi kaynaklarına ulaştıysa buna Mekkeli müşriklerde ulaşabilir ve itirazlarını ona göre yaparlardı.
3.4-Mekke müşriklerinin akıllarına şimdiki kâfirlerin akıllarına gelmeyen bir fikir geldi. Yahudi âlimlerinden Hz. Muhammed’in (a.s.) Peygamber olmadığını ispatlayacak ya da ona onun cevaplayamayacakları bir şeyler sormak.
Bu maksatla Medine'ye giden temsilciler, Yahudi âlimleriyle görüşerek Hz. Muhammed’in (a.s.)  söylediklerinden, yaptıklarından bahsettiler. Sonra da, "Siz elinde Tevrat bulunan bir milletsiniz. Bu adam hakkında bize bilgi veresiniz diye size başvurduk" dediler. Yahudi âlimlerinin, bu isteklerine Yahudilerin cevapları şu oldu: "O kimseye, 'Geçmişteki o genç delikanlıların hayret edilecek maceraları ne idi? Yeryüzünün doğusuna, batısına kadar ulaşan, dönüp dolaşan zatın kıssası ne idi? Ruhun mahiyeti nedir?' Sorularını sorun. Eğer bu sualleri cevaplandırırsa, bilin ki, o Allah'ın peygamberidir. Siz de ona tâbi olun. Yok, eğer cevaplandıramazsa, o adam yalancı bir kimsedir. Kendisine istediğinizi yapabilirsiniz."
Mekke'ye dönen müşrik temsilciler,  ümit ve sevinç içinde bu soruları sordular. Ama umdukları gerçekleşmedi. Hz. Muhammed (a.s.) sorularına cevap verdi. Ancak Yahudi âlimlerin cevabını bildikleri bu soruları Hz. Peygamber (a.s.) nereden bilebilirdi?
3.5-Yahudiler arasında sevilip sayılan ve üstün bir mevkisi olan yahudi âlimlerinden Abdullah bin Selam müslüman olmuş, diğer yahudiler inatlarından dolayı İslama karşı çıkmışlardı. Abdullah İbni Selam gibi sonradan müslüman olan samimi bazı âlimler, hahamların Hz. Muhammed’in (a.s.) peygamberliğini gizlemek üzere anlaştıkları ve birbirlerine tavsiye ettikleri gerçeği itiraf etmişlerdir. Üstün ırk olduklarına ve cennete sadece kendilerinin gideceğine inanan bu Yahudiler, Hz. Muhammed’in (a.s.) ortaya koyduğu dinin esaslarını, kendi kitaplarından aldığını bilemeyecek kadar saf ve zavallılar mıydı ki, niye dinlerini değiştirsinler?
3.6- Hz. Peygamberin İsrailoğullarından olan İslam’la şereflenen eşi Hz. Safiyye, şu olayı nakleder: “Hz. Muhammed, Medine’ye hicretten sonra babamla amcam O’nu dinlemeye gitti. Döndükten sonra amcam, babama “O mu?” (Yani beklediğimiz peygamber mi?) diye sordu. Babamda “Vallahi “O” diye cevap verdi. Amcam “Peki ne yapacağız?” diye sordu. Babam: “Vallahi ben yaşadığım müddetçe ona iman etmeyeceğim.” Diye cevap verdi.
Hz. Safiyye’nin bu sözleri, Yahudilerin Hz. Muhammed'in (a.s.) Peygamberliğini kabul ettiklerini ama ırkçı ve inatçı oldukları için inanmadıklarını göstermez mi?
3.6-İslam'a aşırı düşmanlığıyla bilinen, bu kin ve nefreti kendisini, İslami gerçekleri tahrife kadar götüren Yahudi oryantalist Goldziher’in: “Arap Peygamberinin getirdiği din, kendileriyle temasa geçtiği Yahudi ve Hıristiyanlardan öğrendiği bilgi ve fikirlerin karışımından ibarettir.” Sözü, yine oryantalist olan Buhl’un: “Hz. Peygamberin Tevrat, Zebur ve İncilin içeriğini bilmediğini ve adı geçen kitapları okumamış olduğunu İncili de hiçbir zaman bilmediğini” söylemesiyle zaten iptal olmuştur.
3.7- Hz. Muhammed'in (a.s.) amcası Ebû Talib ticaretle uğraşırdı. Bir seferinde Hz. Muhammed'i beraberinde götürdü. Şam yakınında Busra kasabasına uğradılar. Orada Bahira adında bir papaz ile karşılaştılar. Bahira, Tevrat ve İncil'de adı ve sıfatları yazılı olan son Peygamberin alametlerini daha küçük olan Hz. Muhammed’de gördü, bunun üzerine O'nu Mekke'ye geri götürmesini; Yahudilerin çocuğa bir zarar gelebileceğini söyledi. Bunu üzerine Ebû Talib, Bahira'nın bu tavsiyesine uyarak Şam'a gitmekten vazgeçti ve alışverişini yakında ki bir yerleşim biriminde tamamlayarak geri döndü. Daha sonra bir iki defa da Bahira ile görüştüğü konusunda zayıf rivayetler varsa da Hristiyan olan Rahip Bahira, Hz. Muhammed'in gerçek Peygamber olduğunu bilmeseydi Yahudilerin Peygambere zarar vermeye çalışacağını söyleyerek Ebu Talip’ten onu geri götürmesini ister miydi?
4- Peygamber, başka medeniyetlerin kaynaklarından aldıkları haberleri aktarıyor.
“Muazzez İlmiyesi, kendisini Çığ” gibi cehalete ve İslam düşmanlığına kadar götüren, normal düşünme yaşını bir hayli geçmiş bir antropolog’un ortaya attığı, Kur’anı Kerimdeki bazı kıssaların, M.Ö. 3500-M.Ö. 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış olan Sümerlerin Gılgamış destanından alındığı iddiası, bazı çevrelerde yankı bulmuş ve “Mal bulmuş mağribi” gibi bu saçma iddiaya sarılmışlardır.
4.1-Anu/An: Gök tanrısı, Enlil: Hava tanrısı, tanrıların babası, Enki: Bilgelik tanrısı, Nimmah (Ninhursag): Ana-tanrıça, Nanna (Sin): Ay tanrısı, Utu (Şamaş): Güneş tanrısı, ay tanrısı Nanna'nın oğlu, İnanna (İştar): Aşk ve Bereket Tanrıçası gibi birçok tanrıya inanan çok tanrılı Sümerlerin, Tek Tanrı inanışına sahip olan İslam'la kaç tane ortak özelliği vardır ki? Ayrıca Sümerlerin Destanındaki nadir bazı olayların semavi dinlerdeki olaylarla aynı olması, İslam’ın bu destandan alındığını değil, ancak ve ancak ortak köklerinin aynı olduğunu gösterir. Çünkü yüce Allah “Peygamber göndermedikçe azap etmeyeceğini” bize Kur’an da bildirmiştir. Adem’den (a.s), Hz. Muhammed’e (a.s.) kadar binlerce Peygamber gönderilmiştir. Sümerlere gönderilen Peygamber de Hz. İbrahim (a.s.)dir.
4.2-Katıldığı başlıca kazılar Mari (1952–1953) ve Uruk/Varka kazıları (1958-1959; 1962-1963; 1964) olan, 1914 yılında Provence’ta dünyaya gelen, ünlü Asur bilimci Jean Bottero'nun, 4 yıllık çalışmasından sonra Fransızcaya çevirdiği ve dipnotlarla zenginleştirdiği Gılgamış destanını, Hz. Peygamber’in (a.s.) daha o devirde öğrenmesi, Yaratılış ve Nuh tufanı olaylarını oradan alıntı yapma ihtimali ne kadardır? Çünkü Sümerlerin yıkıldığı tarih esas alınsa bile, Hz. Peygamber (a.s.) ile aralarında 2500 yıllık bir süre söz konusudur.

KUR’AN AYETLERİNİN GELECEĞE BAKAN YÖNÜ

1-BİZANS'IN GALİBİYETİ

Kuran'ın gelecek hakkında verdiği haberlerden biri Rum Suresi'nin hemen başındaki ayetlerde yer alır. Bu ayetlerde Bizans İmparatorluğu'nun bir yenilgiye uğradığı, ama çok kısa bir zaman sonra tekrar galip geleceği şöyle bildirilmiştir:
“Elif, Lam, Mim. Rumlar yenilgiye uğradı. "Dünyanın en alçak yerinde". Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir”. (Rum Suresi, 1-4)
… Elif, Lam, Mim. Rumlar yenildi. Peygamberimizin gönderildiği sıralarda doğu Roma ile İran, dünyanın en büyük iki devletiydiler. Milâdın 613. yıllarında bu iki komşu ve rakib devlet, birbirleriyle kanlı bir savaşa girişmişlerdi. İran, İkinci Hüsrev'in, Rumlar ise Hirakl'in hükmü altındaydı, sınırları Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde birbiriyle birleşiyordu. Filistin, Suriye, Mısır ile Irak'ın bir bölümü ve küçük Asya (Anadolu) Rumlara tabi idi. İranlı'lar, Rumlara iki taraftan saldırdılar. Dicle ve Fırat üzerinde (ezreât ve Busrâ) mevkilerinden Suriye'ye, Azerbaycan ve Ermenistan tarafından küçük Asya'ya saldırdılar. İran orduları, Rum kuvvetlerini her iki cepheden geri atarak denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriye'deki bütün mukaddes şehirleri zabtetmiş, Milâdın 614. yılında bütün Filistin'i ve Kudüs'ü ele geçirmişti. Bu istilâ sırasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dini binalar tahrip edilip kirletilmişti. İran ordusuna katılan yirmi altı bin yahudi, altmış binden fazla hıristiyanı kılıçtan geçirmişti. İran kisrasının sarayı, öldürülen otuz bin kişinin kafatası ile donatılmıştı.
Bu istilâ tufanı, burada durmayarak Mısır'ı da basmış, Milâdın 616. yılında İranlı'lar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek İskenderiye'ye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadolu'yu ele geçirerek İstanbul’un Boğaziçi sahillerine kadar gelmişler, doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan Kostantıniye (İstanbul) şehrinin karşısında görünmüşler, saltanatlarını Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadolu'ya yaymışlardı. İranlılar, girdikleri her yerde ateşgedeler (Ateşe tapanların, ateş yaktıkları tapınaklar) meydana getiriyorlar ve böylece Hıristiyanlığın çıktığı yerlerde ateşperestliği yayıyorlardı. Doğu Roma İmparatorluğu'nun bu yenilgisi karşısında kendisine tabi bulunan birçok vilâyetler isyan etmiş, Afrika'daki ülkeler, Avrupa tarafındaki vilâyetler, hatta İstanbul'a komşu şehirler, bu devletin egemenliğinden çıkmak istemişler ve çıkmışlardı. Kısaca doğu Roma İmparatorluğu darmadağın olmuş, helâk olup yerlere serilmişti.
Romalıların bu yenilgi haberi Mekke'ye ulaştığı zaman müşrikler sevinmiş ve müslümanlara karşı onların yenilgisinden duydukları sevinci açığa vurmuşlar: "Siz ve hıristiyanlar kitap ehlisiniz, biz ve Fâris (İranlılar) ümmiyiz; bizim kardeşlerimiz, sizin kardeşlerinizi tepelediler. Biz de sizi tepeleriz" demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Muhammed'in bir mucizesi olmak üzere bu âyet inip buyuruldu ki: "Dünyanın en alçak yerinde". Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir”. (Rum Suresi, 1-4)
O sırada Rum İmparatorluğu öyle perişan olmuştu ki, iç isyanlarla devlet ihtilâle uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, imparator Hirakl, İstanbul'u terk ederek Kartaca'ya kaçmayı bile düşünmüştü. İranlıların galip kumandanları, zaferin verdiği sarhoşlukla şu barışı teklif etmişler: İmparator, İranlılar tarafından istenecek her şeyi verecektir. Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir. Rum İmparatorluğu, bütün bu aşağılayıcı şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde barışı imzalayacak delegeler göndermişlerdi.
Bu delegeler, İranlıların yanına vardıkları zaman Husrev, şu sözleri de söylemiş: "Bu yeterli değildir. Bizzat imparator Hirakl, karşıma zincirler içinde gelerek asılıp çarmıha gerilmiş olan ilâhına karşılık ateşe ve güneşe tapmalıdır." İşte o yenilgi, böyle bir yenilgiydi. Böyle bir çöküş içinde Romalıların birkaç yıl zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine kesinlikle hüküm vermek şöyle dursun, düşmanları yenmek bile normal olarak akılların havsalasına sığacak bir şey değildi.
Fakat böyle bir zamanda Allah Teâlâ, Resulüne gayptan şu haberi bildiriyordu: Bununla birlikte onlar, bu yenilgilerinin ardından kesinlikle galip gelecekler. Hem uzak değil. Birkaç yıl içinde ki, "bıd" kelimesi üçten dokuza kadar olan bir sayıyı ifade eder, nitekim bu âyet inince Hz. Ebu Bekir (r.a.), o sevinen müşriklere şöyle demişti: "Allah, sizin gözlerinizi aydınlatmayacak, peygamberimiz haber verdi. Yemin ederim ki, Rumlar birkaç yıl içinde İranlılara mutlaka galip geleceklerdir." Buna karşı Übeyy b. Halef: "Yalan söylüyorsun, haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim." dedi ve her iki taraf ta on deve üzerine bahse girişip, üç yıl müddet tayin ettiler. Ebu Bekir, durumu Resulullah'a haber verdi. Resullullah (s.a.v.) "Bıd', üçten dokuza kadardır, miktarı artır, müddeti uzat." buyurdu. Bunun üzerine Ebu Bekir çıktı, Übeyy'e rast gelince o: "Galiba pişman oldun" dedi. Ebu Bekir de: "Hayır" dedi, gel seninle bahsi artıralım, müddeti de uzatalım, haydi dokuz seneye kadar yüz deve yap. O da: "Haydi yaptım" dedi. Tirmizî'nin Sahih'inde rivayet ettiği üzere "Bedir" günü Rumlar, İranlılara galip geldiler, Ebu Bekir de sonra onu Übeyy'in vârislerinden aldı, peygambere götürdü. Peygamber (s.a.v.) de ona: "Bunu tasadduk et" buyurdu.
Sonuç:Yenilginin başlangıcıyla galibiyetin başlangıcı arasında dokuz yıl geçmiş olduğu gibi, kesin yenilgi ile kesin galibiyet arasındaki müddet de dokuz yıldan ibaret bulunuyor… (Hak Dini Kur’an Dili,Elmalılı Hamdi Yazır)
Bu ayetlerde yer alan bir başka mucize de, o dönemde kimsenin tespit etmesinin mümkün olmadığı coğrafi bir gerçeğin haber verilmesidir. Rum Suresi'nin 3. ayetinde, Rumlar'ın "Dünya'nın en alçak yerinde" yenildikleri belirtilir. Arapçası "edna el-ard" olan bu ifade, bazı meallerde "yakın bir yer" olarak da tercüme edilir. Ancak bu tercüme, orijinal ifadenin tam karşılığı değil, mecazi bir yorumudur. "Edna" kelimesi Arapça'da "alçak" demek olan "deni" kelimesinden türemiştir ve "en alçak" anlamına gelir. "Ard" ise yeryüzü demektir. Dolayısıyla "edna el-ard" ifadesi de "yeryüzünün en alçak yeri" manasına gelmektedir.
Bizans İmparatorluğu ile Persler arasındaki savaşın gerçekleştiği söz konusu yer, Suriye, Filistin ve şimdiki Ürdün topraklarının kesiştiği bölgede yer alan Lut Gölü havzasıdır. Lut Gölü çevresi ise deniz seviyesinden 399 metre aşağıdaki, yeryüzünün "en alçak" bölgesidir.

2-Mekke’nin Fethi

“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı.” (Fetih Suresi, 27)
Peygamber Efendimiz, Medine'de iken gördüğü bir rüyasında, müminlerin güven içinde Mescid-i Haram'a girdiklerini ve Kabe'yi tavaf ettiklerini görmüş ve müminleri bu haberle müjdelemişti. Çünkü Mekke'den Medine'ye hicret eden müminler, o zamandan beri Mekke'ye gidemiyorlardı.
Allah, Peygamberimiz'e (sav) katından bir yardım ve destek olarak Fetih Suresi'nin 27. ayetini vahyetmiş ve rüyasının doğru olduğunu eğer Allah dilerse müminlerin Mekke'ye girebileceklerini bildirmiştir. Gerçekten de, bir süre sonra, önce Hudeybiye Barışı ve ardından gelen Mekke'nin fethi ile, Müslümanlar aynı ayette bildirildiği gibi güven içinde Mescid-i Haram'a girmişlerdir. Böylece Allah, Peygamber Efendimizin önceden haber verdiği müjdenin gerçek olduğunu göstermiştir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Fetih Suresi'nin 27. ayetine dikkat edilirse, Mekke'nin fethinden önce gerçekleşecek bir başka fetihten daha söz edildiği görülecektir. Nitekim ayette haber verildiği gibi Müslümanlar, önce Yahudilerin elinde bulunan Hayber Kalesi'ni fethetmişler, daha sonra da Mekke'ye girmişlerdir.

3-Uzaya Çıkış

“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Ama Allah'ın verdiği bir güç (sultan) olmadan geçemezsiniz.” (Rahman 33)
Ayette "üstün bir güç" olarak çevrilen, Arapça "sultan" kelimesi "huccet, burhan, güç, kuvvet, hüküm, kanun, yol, otorite, izin, ruhsat verme, meşru kılma, delil" gibi anlamlara gelmektedir.
Dikkat edilecek olursa, yukarıdaki ayetle insanların göklerin ve yerin derinliklerini hiç geçemeyecekleri değil, fakat ancak üstün bir güç ile geçebilecekleri vurgulanmaktadır. Nitekim 20. yüzyıldaki üstün teknoloji sayesinde Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu durum gerçekleşmiştir.

4-MODERN ULAŞIM ARAÇLARI

“Hem kendilerine binesiniz, hem de zinet olsun diye atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeyler yaratacak?” (Nahl Suresi, 8)
Yukarıdaki ayette ulaşım aracı olarak sayılan hayvanların dışında, insanların bilgi sahibi olmadıkları ulaşım araçlarının da olacağına dikkat çekilmektedir. Aşağıdaki ayette ise gemi gibi toplu taşıma araçlarının olacağına işaret edilmektedir:
“Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır. Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.” (Yasin 41-42)

5-Maddenin Işınlanması
“(Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: "Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o Melike'nin tahtını bana getirebilir?" Cinlerden bir ifrit, "Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var." dedi. Kitaptan ilmi olan kimse ise, "Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm" dedi. (Süleyman) onu (Melike'nin tahtını) yanı başına yerleşivermiş görünce, "Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir." (Neml 38-40)
Bu ayetlerde, günümüz teknolojisiyle şu ana kadar gerçekleşememiş olan madde naklinin, bir gün gerçekleşebileceğinin delili vardır. Nitekim Nitekim 17 Temmuz 2002'de CNN haber kanalında yer alan bir haberde, Canberra'daki Ulusal Avustralya Üniversitesi fizikçilerinden oluşan bir ekibin, bir lazer ışınını parçalayıp, birkaç metre öteye "ışınladıkları" bildirildi. Ekip başkanı Ping Koy Lam'ın ise henüz maddeyi ışınlamayı başaramadıklarını, fakat bunun imkânsız olmadığını ve atom halindeki katı maddelerin ışınlanmasının gelecekte mümkün olabileceğini söylediği bildirildi.

6-Karınca Ordusu

“Nihayet karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!" dedi.”(Neml 18)
Üstteki ayette "Karınca vadisi" denen özel bir yere ve özel karıncalara dikkat çekilmektedir. Hz. Süleyman'ın, karıncaların kendi aralarındaki konuşmalarını duymasında da, bilgisayar teknolojisinde yaşanacak olan gelişmelere yönelik bazı dikkat çekici işaretler bulunuyor olabilir. Günümüzde "Silikon Vadisi" terimi teknoloji dünyasının merkezini ifade etmektedir. Hz. Süleyman kıssasında da bir "karınca vadisi"nden bahsedilmesi son derece manidardır. Allah bu ayetle gelecekte yaşanacak olan ileri bir teknolojiye dikkat çekiyor olabilir.
Ayrıca günümüzde karıncalar ve bazı böcek türleri yüksek teknoloji alanında yoğun olarak kullanılmaktadır. Bu canlılar örnek alınarak geliştirilen robot projeleri, savunma sanayinden teknoloji alanına kadar pek çok alanda hizmet vermeyi amaçlamaktadır. Ayette bu gelişmelere de işaret ediliyor olabilir.

7-Firavunun Cesedi
“Ve sonra İsrailoğulları'nı denizden aşırdık. Firavun, düşmanca saldırmak için derhal adamlarını ve askerlerini arkalarına düşürdü. Ta ki, suda boğulmaya başlayınca "İnandım, gerçekten de İsrailoğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yoktur. Ben de ona teslim olanlardanım." dedi. Şimdi mi? Oysa bundan önce hep isyan etmiştin ve fesatçılardan idin.  Biz de bugün senin bedenini arkandan gelenlere bir ibret olsun diye kurtaracağız. Bununla beraber, insanların birçoğu âyetlerimizden yine de gafildirler.” (Yunus (90-92)
Bu ayetlerde Firavun'a ait cesedin gelecek nesillere ibret olacağının bildirilmesi, cesedin "bozulmamış" olacağına bir işaret olarak kabul edilebilir. Kuran'da 1400 sene evvelden haber verildiği gibi, halen tarihsel bir belge olarak bulunan bir ceset Kahire'deki Mısır Müzesi'nin Kraliyet Mumyaları Odasında sergilenmektedir. Büyük bir ihtimalle, sular üstüne kapanıp boğulduktan sonra, Firavun'un cesedi kıyıya vurmuş ve Mısırlılar tarafından bulunarak önceden yapılmış olan mezarına götürülmüştür.

8-KOKU NAKLİ

“Dedi ki: "Bugün size karşı sorgulama, kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir. Bu gömleğimle gidin de, babamın yüzüne sürün. Gözü (yine) görür hale gelir. Bütün ailenizi de bana getirin." Kafile (Mısır'dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları dedi ki: "Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf'un kokusunu buluyorum." (Yusuf Suresi, 92-94)
Bugün bilim adamları, fotonlar gibi, atomların ve koku moleküllerinin de yakın bir gelecekte naklinin gerçekleştirilebileceğini ifade etmektedirler. Yusuf Suresi'nin 94. ayetinde, Hz. Yusuf'un babası oğlunun kokusunu duyduğunu dile getirmektedir. Bilim adamları yakın gelecekte üç boyutlu görüntü veya resmin gönderilmesi gibi, koku naklinin de teknolojik olarak mümkün olduğunu belirtmektedirler. Dolayısıyla bu ayetin, günümüzde üzerinde çalışılan koku nakline ait yüksek bir teknolojiye işaret etmesi mümkündür.
Çünkü koku algısı -tıpkı diğer algılarımız gibi- beynimizde oluşur. Bir limon kabuğundan çıkan kimyasal moleküller burundaki koku algılayıcılarını uyarır. Buradan elektrik sinyali olarak yorumlanmak üzere beyne iletilirler. Dolayısıyla bu kokuya ait sinyal suni olarak başka şekilde oluşturulduğunda da, kokunun aynı şekilde duyulması mümkündür. Nitekim "elektrik burun" olarak bilinen teknoloji de bunun mümkün olabileceğini gösteren çalışmalardan bir tanesidir.
İnsandaki koku alma sistemi, on binden fazla kokuyu rahatlıkla ayırt edebilmeyi mümkün kılmaktadır. Belli bir kimya eğitimi almış uzmanlar bir parfümdeki yüze yakın kokunun kaynağını teşhis edebilirler. İşte insan burnundaki bu üstün yaratılış, birçok bilim adamını benzer cihazlar tasarlamaya teşvik etmektedir. Dünyanın değişik araştırma geliştirme merkezlerinde, insandaki bu koku alma sisteminin kopyaları üretilmeye çalışılmaktadır. Burun örnek alınarak geliştirilen bu modellere "elektronik burun" adı verilmektedir.
İnsan burnundaki proteinlerden oluşan reseptörlerin yerine, elektronik benzerlerinde, bir dizi kimyasal alıcı kullanılır. Bu alıcıların her biri değişik kokuları algılayacak şekilde dizayn edilir; seçicilik kapasiteleri arttıkça üretimleri zorlaşır ve fiyatları yükselir. Sensörlerin çevreden topladıkları sinyaller, elektronik sistemler yoluyla ikili kodlara dönüştürülür ve bir bilgisayara gönderilir. Elektronik sistemler koku alma duyusunda görevli sinir hücrelerinin, bilgisayar da insan beyninin bir taklidi olarak düşünülebilir. Bilgisayar, kendisine gelen bilgileri değerlendirmek için programlanır ve bu sayede aldığı ikili kodlamadan oluşan sinyalleri yorumlar.
Bu yöntemle geliştirilen elektronik burunlar, başta gıda, parfüm, tıp ve kimya sanayi olmak üzere değişik sektörlerde kullanılmaktadır. Üniversiteler ve uluslararası kuruluşlar söz konusu projelere büyük destek vermektedir. Buna rağmen, Warwick Üniversitesi'nden Julian Gardner'in belirttiği gibi, elektronik burun teknolojisi henüz başlangıç safhasındadır.
NASA’da görevli bilim adamları da uzay araştırmaları için, ileri derecede duyarlı yapay burun geliştirmektedirler. Bu cihaz neredeyse her türlü kimyasal bileşimi ayırt edebilecek, insan burnundan daha hassas ölçümler yapabilecektir. Bu yöntemle uzay istasyonunda zararlı maddelerin tespiti mümkün olacak, akıllı bir güvenlik sisteminin parçası olarak çalışacaktır.
İşte bu teknoloji, ses, görüntü gibi koku naklinin de yakın bir gelecekte mümkün olabileceğini göstermektedir.
(http://science.nasa.gov/headlines/y2004/06oct_enose.htm?list1037616; "Electronic Nose", 6 Ekim 2004.)

9-Dünyanın Yuvarlaklığı:

“Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor...” (Zümer Suresi, 5)
Kuran'ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örter" olarak tercüme edilen Arapça kelime "yukevviru"dir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı, "yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak"tır. (Örneğin Arapça sözlüklerde "başa sarık sarma" gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır.) Ayette, gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini sarıp-örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen bilgi, aynı zamanda Dünya'nın biçimi konusunda kesin bir bilgi içermektedir. Ancak ve ancak Dünya'nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil gerçekleşebilir. Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran'da Dünya'nın yuvarlak olduğuna işaret edilmiştir.
“Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.” (Naziat 30)
Müfessirler, bu âyetteki “dehâ” lâfzının (Allah yeri yerleşime uygun hâle getirdi) anlamına geldiğini bildirmişlerdir. Nitekim başta Beydavi (Hicri 7.asır)olduğu halde müfessirler de buna ve yerin bu yuvarlaklığına işaret etmişlerdir. “Dehâ” kelimesi dünyanın oval olduğunu göstermektedir. Ahterî sözlüğünün müellifi Mustafa bin Şemseddin der ki: “Dahy, bir nesneyi yayıp döşemek, Naziat suresinin 30. âyeti olan (Hakkın Vel arda ba'de zâlike dehahâ) kavli de bundandır ki döşeyip yaydı demektir. Deve kuşunun yumurtladığı yer de, Medha-n neâme dir. Mustafa bin Şemsettin dünyânın bir deve kuşu yumurtası gibi oval olduğunu bildirmiştir. Bunu üç asır önce açıklamıştır. Bu manâya göre âyet-i kerîmenin meali şöyle oluyor: “Cenâb-ı Hak, göklerin kuruluşundan ve tanziminden sonra da yeri bir deve kuşu yumurtası haline yani oval şekle getirdi.” (H.B.Ç.)

10-Parmak İzi

“Evet, bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.” (Kıyamet 4)
Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü parmak izindeki şekiller ve detaylar, tamamen kişiye özeldir. Şu an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış olan tüm insanların parmak izleri birbirinden farklıdır. Dahası, aynı DNA dizilimine sahip tek yumurta ikizleri dahi farklı parmak izine sahiptirler.
Parmak izi doğumdan önce cenin üzerinde son şeklini alır ve kalıcı yara olması dışında ömür boyu sabit kalır. İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve parmak izi bilimi ise insanlar tarafından bilinen tek değişmez ve yanılmaz kimlik tespit yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Ancak önemli olan, parmak izinin özelliğinin ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür. Fakat Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen parmak izleri vurgulanmakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark edilen önemine dikkat çekilmektedir.

11-Dağların Depreme Engel Oluşu
“Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik.” (Enbiya 31)
Dikkat edilirse ayette, dağların yeryüzündeki sarsıntıları önleyici özelliğinin olduğu haber verilmektedir. Kuran'ın indirildiği dönemde hiçbir insan tarafından bilinmeyen bu gerçek, günümüzde modern jeolojinin bulguları sonucunda ortaya çıkarılmıştır.
Eskiden dağların sadece yeryüzünün yüzeyinde kalan yükseltiler olduğu düşünülmekteydi. Ancak bilim adamları dağların sadece yüzey yükseltileri olmadıklarını, dağ kökü adı verilen kısımları ile kimi zaman kendi boylarının 10-15 katı kadar yerin altına doğru uzandıklarını fark ettiler. Bu özellikleriyle dağlar, tıpkı bir çivinin ya da kazığın çadırı sıkıca yere bağlamasına benzer bir role sahiptir. Örneğin zirvesi yeryüzünden yaklaşık 9 km yukarıda olan Everest Dağı'nın 125 km'den fazla kökü vardır.

12-Güneşi Doğuş ve Batış Yerlerinin Farklı Olması
“Artık, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim; Biz gerçekten güç yetireniz”. (Mearic Suresi, 40)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi doğu ve batı kelimeleri çoğul olarak kullanılmışlardır. Örneğin ilk ayette kullanılan "meşarik" kelimesi doğu için, "meğarib" kelimesi de batı için ikiden fazla olduklarını ifade eden çoğul kullanım şekilleridir.
Bilindiği gibi Dünya'nın kendi etrafında dönüş ekseni (ekliptik ekseni) 230 27'lık bir eğikliğe sahiptir. Bu eğiklik ve Dünya'nın küresel şekli sebebiyle, güneş ışınları yeryüzüne her zaman aynı açıyla düşmez. Bu nedenle Güneş doğuda farklı noktalarda doğar, batıda da farklı noktalarda batar. Yukarıdaki ayetlerde geçen doğu ve batı ile ilgili ifadeler de, Güneş'in farklı noktalardan doğup, farklı noktalardan battığına işaret etmesi bakımından son derece hikmetlidir.

13-Karaların Çevresinde Eksilmesi
“Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz...”(Rad Suresi, 41)
“... Fakat şimdi, Bizim gerçekten yere gelip onu etrafından eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı?...” (Enbiya Suresi, 44)
Dünya Güneş'ten gelen proton, elektron ve alfa parçacıklarının akınıyla bombardımana uğrar. Bu solar rüzgarlar (Güneş rüzgarları) atmosferi Dünya'dan ayıracak kadar güçlüdür. Fakat atmosferin tükenmesi, Dünya'nın şu anki madde kaybına uğrama oranı ile (saniyede en fazla 3 kg), Güneş'in toplam ömrünün 5 katı kadar bir süre alacaktır.34 Çünkü Dünya, atmosferindeki manyetosfer tabakasının oluşturduğu güçlü manyetik alan sayesinde, bu kuvvetli erozyonlardan bir ölçüde korunmuş olur. Dünya'nın İyonosfer tabakasının üstünden uzayın derinliklerine doğru dağılan iyon kaybı -oksijen, helyum ve hidrojen-, Dünya'yı çevreleyen uçsuz bucaksız hava tabakasıyla kıyaslandığında çok küçük boyutlardadır. Fakat uzaya sürüklenen miktar yine de önemli ölçülerdedir.
Araştırmacılar Güneş'teki enerji patlamalarının, Dünya atmosferinin dış tabakasından oksijen ve diğer gazların uzaya yayılmasına sebep olduğuna dair ilk somut delilleri, NASA'nın uzay araçları sayesinde elde ettiler. Böylece bilim adamları Dünya'nın dış katmanlarından madde kaybına uğradığını, ilk defa 24-25 Eylül 1998 tarihlerinde görmüş oldular.
Yukarıdaki ayetler, bir başka yönden de yeryüzündeki karaların azalmasına bakabilir.
Günümüzde kutuplardaki buz tabakaları erimekte ve okyanuslardaki deniz suyu seviyesi yükselmektedir. Artan su miktarı da daha fazla karayı kaplamaktadır. Deniz kıyıları sular altında kaldıkça, yeryüzünün toplam yüzölçümü veya kara miktarı da azalmaktadır. Yukarıdaki ayetlerde geçen "onu çevresinden eksiltiyoruz" ve "etrafından eksiltmekte olduğumuz" ifadelerinin de, deniz kıyılarının sularla kaplanmasına işaret ediyor olması muhtemeldir. Yukarıdaki ayetler, bir başka yönden de yeryüzündeki karaların azalmasına bakabilir.

14- Yükseklik Arttıkça Göğsün Daralması
“Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam'a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.” (Enam Suresi, 125)
İnsan yaşayabilmek için oksijen ve hava basıncına ihtiyaç duyar. Soluk almamız ise havadaki oksijenin, akciğerlerimizdeki hava keseciklerine girmesiyle mümkün olur. Ancak yükseklere çıktıkça, Dünya'nın atmosferi inceldiği için atmosfer basıncı, dolayısıyla da kan dolaşımına giren oksijen miktarı düşer. Bunun sonucunda nefes almak zorlaşır. Akciğerin hava kesecikleri daralıp büzülürken, göğüste boğuluyormuş ve nefes alamıyormuş gibi bir his oluşur.

15-Aşılayıcı Rüzgarlar
“Biz rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirip sizi onunla suladık. O suyu hazinelerde tutan da siz değilsiniz.” (Hicr Suresi, 22)
Ayette rüzgârların aşılayıcı yönüyle ilgili haber verilen diğer bir bilgi de, rüzgârların bitkilerin döllenmesindeki rolüdür. Yeryüzündeki pek çok bitki, türünün devamını polenlerini rüzgâr vasıtasıyla dağıtarak sağlar. Birçok açık tohumlu bitki, çam ağaçları, palmiye ve benzeri ağaçlar, ayrıca çiçek veren tüm tohumlu bitkiler ile çimensi otların tamamı rüzgârlarla döllenirler. Rüzgâr, çiçek tozlarını bitkilerden alıp, aynı türden diğer bitkilere taşıyarak döllenmeyi gerçekleştirir.
Rüzgârın bitkiler üzerinde nasıl bir aşılama yapabileceği yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Ancak bitkilerin de erkek ve dişi olmak üzere cinsiyet farkı olduğunun anlaşılması üzerine, rüzgârların böyle bir aşılayıcı etkisi olduğu anlaşıldı.
Yukarıda açıklaması yapılan ayetleri bundan 1500 sene önce yaşamış olan Hz. Muhammed'in (a.s.) bilmesi mümkün müdür? Bunun cevabı mü'minler için kolaydır ama kafirlerin yapacak pek fazla açıklaması olmasa gerek.
Sonuç:Kur'an Kerim yüce Allah tarafından kulu Hz. Muhammed'e vahyedilen bir kitaptır, kafirler istemese de, kabul etmese de.

***************************************************************************************************

Kaynak:

1-Kur’anı Kerim ve Meali
2-İslam'a İtirazlar ve Kurandan Cevaplar, Prof. Dr. S. Ateş
3-Şifa-ı Şerif, Kadı Iyaz
4-H.Yahya siteleri

 
Geri