NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR  
KURAN-I KERİM VE GRAMMER
KURAN-I KERİM VE GRAMMER
Prof. Dr. Davut AYDÜZ

Kur'ân-ı Kerim’in ilk muhataplarından Mekkeli müşriklerin ve günümüzde de müsteşriklerin (Oryantalistlerin)1, Kur'ân’ın Allah kelamı değil, Hz. Peygamber’in sözü olduğunu iddia etmeleri bilinen bir gerçektir. Bunun için de eskiden beri Kur'ân’a değişik iftiralarda bulunmuşlar ve bulunmaya da devam etmektedirler. Bu iftiralardan biri de “Kur'ân’da Gramer Hatasının” olduğu meselesidir.2 Ortaya atılan bu iftira yeni bir iddia değildir. Eskilerin “müşkilat-ı nahviyye” dedikleri Arap sarf ve nahvinin Kur'ân’a tatbikinden doğan kaide farklılıkları meselesi, daha önce de bazı İslâm âlimleri tarafından –Kur'ân’a iftira gayesi taşımayan fakat bir gaflet sonucu olarak- dile getirilmiştir. Özellikle değişik kıraatlerin gramer kaidelerine ters düştüğü bazı müfessirler ve gramerciler3 tarafından dile getirilmiştir.
Müsteşriklerin içinde hakikaten Arapçayı iyi bilenler olabilir ve Arapça gramerine ters zannettikleri yerleri hata olarak ileri sürebilirler. Fakat gramer hatası olduğunu iddia ettikleri ayetler; daha çok İslami kaynaklardan bulup çıkardıkları ve ortaya attıkları, böylece güya Kur'ân’da ve İslâm dininde bir hata bulduklarını iddia ettikleri meselelerdir. Onların her söylediğini hüccet kabul eden bazıları da, bu yalan-yanlış bilgileri alıp, orijinalite yapma meşhur olma hastalığından veya bilemediğimiz daha başka Saiklerden kaynaklanan sebeplerle bunları gündeme getiriyorlar. Özellikle konumuz olan gramer hataları meselesinde, tefsir kitaplarına baktığımızda, müsteşriklerin hata dedikleri ayetlerin çok eski dönemden beri üzerinde tartışılan meseleler olduğu çok açık bir şekilde görülecektir.
Biz bu kısa çalışmamızda hem kötü niyetli müsteşriklere, hem de –hataya düşen- bazı İslâm âlimlerine cevap vermeye gayret edeceğiz. Bu arada üzülerek ifade etmek gerekir ki, maalesef bugün Türkiye’de kendilerinden müsteşriklerin iftiralarına cevap vermeleri beklenen bazı kimseler, aksi bir davranışla, aynı iftiraları tekrarlayarak, onlara borazanlık etmektedirler. Biz bu arada onlara da cevap vermiş olacağız.
Bu kısa çalışmamızda, önce kıraatler hakkında kısa bir bilgi vermek istiyoruz. Ondan sonra ise, Arapçanın özelliği, kıraatlerin Arap grameri olan irtibatından bahsedeceğiz. Daha sonra da gramer hatası olduğu iddia edilen ayetleri tetkik edeceğiz. Bu ayetler de Londra Üniversitesi’nde Şark Dilleri Mektebi’nin Yakın Şark ve İslâm Şubesi’nin Müdürü Prof. Alfred Guillaume’nin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 1953 seneki 11-17 Mayısında “Garbta İslâm Tetkikleri” mevzuunda verdiği konferanslarında ortaya attığı şüpheler ve John Burton’nun Linguistic Errors in The Qur’an (Kur'ân’da Gramer Hataları) isimli Journal of Semitic Studies dergisinin 1988 sonbahar sayısında yayınlanmış makalesindeki ayetlerdir.
Son olarak da gramer hatası ile ilgili tashihi gereken uydurma rivayet hakkında İslâm âlimlerinin görüşlerini vererek kritiğini yapacağız.3a
A. Kıraat, Kıraat İlminin Doğuşu ve Sahîh Kıraatlerde Aranan Şartlar
1. Kıraat
Kıraat, el-Kırâe kelimesinin cemisidir4. el-Kırâe, tilâvet mânâsındadır5. el-Kırâe kelimesinin cemisi olan kıraat, ıstılah olarak kıraat imamlarının rivâyetleriyle, onlardan gelen tariklere denilmektedir6.

İbnü'l-Cezerî'ye göre ise: "Kıraat, Kur'ân kelimelerinin edâ keyfiyetini ve kelimelerdeki ihtilâfı, nakledenlerine, nisbet ederek bildiren bir ilimdir"7. Bu ilim, med, kasr, nakl vb. hususlarda Kur'ân kelimelerini kendine konu edinmiştir8.
Hz. Osman, mushafları yazdırıp bu hatta muhalif olan diğer şahsî nüshaları terketmeye çağırınca, bazı zatlar muhalif olanları bırakıp, imam mushafın hattına aykırı olmayan ve Hz. Peygamber'den tevâtüren nakledilen diğer yerleri okumaya devam ettiler. Yedi harften geri kalan ve bazı kelimelerde rastlanan bu farklılıklara kıraat denilir9.
2. Kıraat İlminin Doğuşu
Hz. Osman (ra), mushafların istinsahından sonra, bu mushaflardan her birini bir beldeye, o mushafın ihtiva ettiği kıraat vecihlerini öğretecek bir zât ile göndermiştir. Kur'ân-ı Kerim'in gönderildiği bu belde sakinleri, Kur'ân'ın kıraatini bizzat Resûlullah (sav)'den öğrenmiş olan ashâbdan aldılar ve öğrendikleri gibi okudular.
Bu mushafların noktasız ve harekesiz olmaları ve kelimelerinin yazılış şekillerinin de muhtelif kıraat vecihlerini imkân dahiline alması hasebiyle, kıraat ve Kur'ân'ı rivayet ve telâkkide bir umde de, mushafların hattı olmuştur. Ekseriyetle Hz. Osman'ın mushaflarla gönderdiği kimselerin, götürdükleri mushaflarına uygun olan kıraatleri, bulundukları beldede yayılmaya başlamıştır.
Bilindiği gibi Sahabe (r.anhüm)'ün Resûlullah (sav)’den kıraat elde ediş şekilleri çeşitli idi. Bunlar içerisinde, Resulullah'tan bir kıraat alan olduğu gibi, iki ve daha fazlasını alanlar da vardı işte bu sebebe dayanarak denilebilir ki, kıraati alan Tabiin ve etbâu't-Tâbiînin de kırâatlerindeki farklılık devam etti. Zamanla kıraatler arası ihtilaflar çoğaldı, zabt da azaldı. Neredeyse sahih kıraat ile şâz ve diğer kıraatler birbirine karışacaktı10. Bu esnada İslâm ümmetinin hazık âlimleri ve yüce namları kalktılar, ellerinden geldiği kadar çalıştılar, sahîh ile bâtılın arasını ayırdılar, harfleri ve kıraatleri topladılar; vecihleri ve rivayetleri nisbet ettiler, meşhur ve şâz, sahîh ve şâz kırâatlerin arasını, koydukları usûl ve tercih ettikleri esaslara göre ayırdılar11. Neticede kıraat, kıraatlerin son bulduğu meşhur imamlara vâsıl oldu. Onlar da bu kıraatleri tesbit ettiler, tesbit ettikleri kırâatleriyle isim aldılar ve mensup oldukları kıraatleri yaydılar12.
İbnü'l-Cezerî (833/1429)'nin13 de dediği gibi kıraatlerin bu imamlara nisbet edilmesi, onların o kıraati en çok zabteden, en çok okuyan ve okutan, ona en çok yönelip ilgilenen olmasındandır. O imam, o kıraati tercih etmiş, ona devam etmiş, nihâyet onunla tanınmış ve meşhur olmuş ve bu kıraat kendisinden alınır olmuştur. Bu bakımdan o kıraat, başkasına değil de ona izafe edilmiştir. Ancak bu izafet ve nisbet, onun o kıraati tercih edip ona devam ettiğini ifâde eden izafettir; yoksa onun kendi îcâdı, re'y ve içtihadı mânâsına gelmez14.
Kıraatler konusunda, zamanının ünlü bilginlerinden olan Ebû Bekr b. Mücâhid (324/935) hicrî 300 yılı civarında Kitâbü's-Seb'a isimli eseriyle kıraatleri yediye tahsis etmiş ve onun bu tasnifi kabul görerek, Kırâat-ı Seb'a (Yedi Kıraat) tesbit edilmiştir. Daha sonra bu Yedi Kırâat'e ilave üç kıraatin de, aynen Yedi Kırâat'te olduğu gibi meşhur ve mütevâtir olduğu, İbnü'l-Cezerî tarafından isbat edilmiştir15. Esasen ondan önce Beğavî (510/1116), İbnü's-Sübkî (756/1355) de bu üç kıraati sahih kabul etmişlerdir. Böylece bu üç kıraatle birlikte aşağıda kaydedeceğimiz On Kıraat (Kırâat-ı Aşere) bütün Müslümanlar tarafından benimsenip meşhur olmuştur. Bu On Kıraatin imamlarının isimleri şöyledir: 1. Nâfi' b. Abdirrahman (169/785). 2. Abdullah b. Kesîr (120/738). 3. Ebû Amr b. el-Alâ el-Basrî (Zebbân b. Ammâr) (154/771). 4. Abdullah b. Âmir (118/736). 5. Ebubekr Âsım b. Behdele (127/744). 6. Hamzetü'bnü Habîb (156/773). 7. Ali b. Hamze el-Kisâî (189/805). 8. Ebû Ca'fer Yezid b. el-Ka'ka' (132/749). 9. Ya'kûb b. İshâk el-Hadramî (205/820). 10. Halefü'l-Âşir (Halef b. Hişâm) (229/834).
3. Sahîh Kıraatlerde Aranan Şartlar
Hz. Peygamber (sav)'den intikâl eden sahîh kıraatler içerisine, bazı bid'at ehlinin kendi bid'atlarına göre Kur'ân-ı Kerimi tilâvet etmeye koyulmalarına karşı, İslâm dininin her cihetten itimâda şayan imamları, sahîh ve doğru olan kıraatlerle, bozuk olan kıraatleri birbirinden ayırmak için, belirli ölçüler koymuşlardır.
"Sahîh Kıraatlerin şartları dediğimiz bu esaslarla, sahîh kıraat, şâz ve merdûd olan kıraatler, kesin olarak birbirinden ayrılmışlardır.
Bütün kaynakların ittifakla haber verdiğine göre bu şartlar üçtür:
1. Kıraat, bir vecihle de olsa muteber bir tarzda, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır.
2. Kıraat, sahîh ve muttasıl bir senetle Hz. Peygamber (sav)'e ulaşmalıdır16.
3. Kıraat, takdiren de olsa, Hz. Osman (ra)'a nisbet edilen mushaflardan birinin resm-i hattına uygun olmalıdır17.
Bu üç şartı hâiz olan kıraatlerin reddedilmesi ve inkârı mümkün değildir. Ayrıca bunlarda gramer hatası olduğunu iddia etmek de doğru değildir, Çünkü bu kıraatler, Hz. Peygamber'e nazil olan ve O'nun da okuduğu ve ashabına öğretmiş olduğu okuyuş şekilleridir. Onun için inkârı ve onlara hata nisbeti helâl olmaz. Öyleyse mü'minlere düşen, bu kıraatleri olduğu gibi kabul etmektir18.
Biz burada, "Sahîh Kıraatlerin şartlarının her birisini ayrı ayrı incelemeyeceğiz. Yalnız konumuzla irtibatından dolayı sadece birinci şartı kısaca tartışacağız.

4. Kıraat ve Arap Dili Kaideleri
Birinci şarta göre; "Kıraat, bir vecihle de olsa Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır". Tarifteki 'bir vecihle de olsa'dan maksat, gramerin vecihlerinden herhangi birisine uygunluktur. Bu vechin, fasîh veya çok fasîh olması, üzerinde fikir birliği edilen veya ihtilâf edilen bir kaide olması, kıraate zarar vermez; yeter ki bu kıraat yaygın ve imamlar tarafından sahîh bir senetle alınmış olsun. İbnu'l-Cezerî ve tahkik ehline göre, şartlar içerisinde en büyük esas, en kuvvetli rükün kıraatin Arap dilinin kaidelerine uygunluğudur. Fakat böyle olmakla beraber, sahîh kıraatleri bazı Arap gramercilerinin inkâr cihetine gitmelerinin de hiçbir kıymeti yoktur19.
Bazı kıraat imamları, Kur'ân'ın kıraatlerinden herhangi birisinde, dilin yaygınlığına ve Arapçadaki kıyaslara uygunluğuna itimat etmemişlerdir. Bilâkis hadîsin sübûtuna, naklin sıhhatine önem vermişlerdir. Onlara göre, rivayet sabit olunca, Arapçanın kıyası ve lügatin yaygınlığı onu reddedemez. Çünkü kıraat uyulması gereken bir sünnettir, onu kabul etmek lâzımdır ve müracaat da onadır20.
Ebû Amr ed-Dânî, 'Câmiu'l-Beyân' isimli eserinde demiştir ki: "Kıraat imamları, Kur'ân'ın kıraati ile ilgili hususlarda, dilin yaygın oluşuna ve Arapçadaki kıyaslara göre amel etmemişlerdir. Bilâkis hadîsteki sübût, nakîl ve rivayetteki sıhhati nazar-ı itibara almışlardır. Bu hususlar kendilerince sabit olunca, Arapçanın kıyâsı ve yaygın oluşu, o kıraati reddedemez. Çünkü kıraat, uyulan bir sünnettir, kabul edilmesi gerekir ve ona müracaat edilir"21.
ez-Zerkânî de şöyle bir mütalâada bulunur: "Bazı gramercilerin mütevâtir kıraatlerden bir kısmını, kendi koydukları kaidelerine uymadığı bahanesiyle inkâra yeltenmelerindeki tutumları büyük bir cür'ettir. Nahiv âlimleri, kaidelerinde Allah Teâlâ'nın kitabından, Resûlü'nün sözlerinden ve Arabın kelâmından faydalanırlar. Kuranın Kur'ân'lığı makbul rivayetle sabit olunca, gramer âlimlerine ve koydukları kaidelerine hakem olan, Kur'ân'dır; ve kâideleriyle Kur'ân'a müracaatları onların vazifeleridir. Yoksa biz, Kur'ân'ı kendileri hakkında hakem seçtiğimiz onların birbirine muhalif olan kaidelerine başvuracak değiliz. (Şayet biz, böyle yapmazsak), bu, âyete zıt olur ve uyulması gereken aslın ihmâli mânâsına gelir"22.
Subhi es-Sâlih ise şöyle demektedir: "...(kıraatler) hususunda dayanağımız, nakildir. Arap dili kuralları değil. Çünkü biz, bu kuralları Kur'ân'a hakem değil, Kur'ân'ı bu kurallara hakem kabul ediyoruz. Aslında nahivciler, kaidelerine temel kaynak olarak önce Kur'ân ve hadîsi, ikinci planda da Arap sözünü kabul etmişlerdir"23.
"Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" şartı hususunda Abdurrahman Çetin de şöyle demektedir: "...bizce böyle bir şart gerekli değildir; hatta sakıncalıdır. Zira böyle bir şartın konulması sebebiyle, bazı gramerciler; mütevâtir kıraatlerden bazısının, kaidelere uymadığını iddia ederek tenkit etmişler; bu da birçok tartışmalara neden olmuştur. Oysa, diğer iki şartı taşıyan bir kırâat karşısında geçerli olan kurallar değil, kıraat olmalıdır. Çünkü gramercilere ve kurallara hakemlik edecek olan Kur'ân'dır; kaidelerin ona uyması gerekir. Böyle bir ihtilâfa da, maalesef, bu kaideyi koyan kıraat âlimlerimiz sebep olmuş; sonra da bu tür iddialara cevap yetiştirmeye çalışmışlardır24.
Bu konuda dikkat edilmesi gereken husus; Arap dilinin kaideleri ile, Arapçanın grameri (sarf-nahiv) olarak yazılan kitaplardaki kaideler birbirinden farklıdır. Çünkü Arapçanın çok geniş ve değişik vecihleri olmasına rağmen, gramer kitaplarında bunların sadece bazıları tesbit edilebilmiştir. Kur'ân, Arap dilinin bu geniş ve değişik vecihlerine göre nazil olmuş ve onlara uygundur25. Nahivcilerin tesbit ettiği ve bu geniş ve değişik vecihlerin hepsini tam olarak tesbit edemeyen kaidelere Kur'ân'ın uymaması, Kur'ân'da gramer hatası olduğunu ebetteki göstermez. Bilakis tesbit edilen kaidelerin, Arap gramerini bütün yönleriyle tam olarak aksettirmediğini, sadece birkaç vechinin tesbit edilebildiğini gösterir.
5. Kur'ân ve Arap Dili
Arapça, Kur'ân'ın nüzulü ile fesahat tarihinde en yüksek mevkiye yükseldi. Kur'ân; âlimlerin, beliğ ve fasih kimselerin kendisinden istifade ve iktibas ettikleri en yüce bir örnek oldu. Hatipler, konuşmalarını Kuranla süslediler, içinde Kur'ân âyetlerinin zikredilmediği hutbeleri de çirkin ve hayırsız olarak isimlendirdiler. Kur'ân-ı Kerim, Arapça ilimlerde ders ve araş­tırmaların, doğru ve yanlışın mihveri oldu. Nahiv ve lûgatçilere göre, bir şeyin doğru veya yanlış oluşunda istişhad için en önemli ve birinci kaynak Kur'ân oldu. Bir ibarenin doğru olup olmadığı Kur'ân ile anlaşılıyordu. Çünkü Kur'ân en doğru ve doğruların en doğrusu idi. Ondan sonra hadis-i şerif, daha sonra da derecesine göre şiir ve nesir olarak Arap kelâmı gelir. Bürün bu saydıklarımız, nahiv ve lügatçiler gelmeden evvel de vardı.

Lügat ve nahivcilerin istifade edeceği en birinci kaynak, kendisine hiçbir şaibe ve şüphenin karışmadığı Kur'ân olmalıdır. Çünkü o, 'Apaçık Arapça' olmanın yanı sıra, yer ve göklerin ve bütün lügatların Yaratıcısının kelâmıdır. Onun için âlimler, -araştırma ve ihtisaslarının farklılığına rağmen- Kur'ân'ı, ihtilaflarında hakem olarak almışlar ve hep ona müracaat etmişlerdir. Onu asıl kabul etmiş ve hükümlerini onun üzerine bina etmişlerdir. Böylece, Arapça ilimler; lügat, nahiv, sarf, belagat hep Kur'ân'dan ve Kur'ân'ı anlamada yardımcı olmak için çıkmıştır. Çünkü Kur’ân gelmeden önce sarf ve nahvin yazılı ve belli kaideleri yoktu. Âlimler bu ilimleri Kur'ân'ın suyu ile sulayarak geliştirdiler. Ayrıca Arap kelâmından da istifade ettiler. Kur'ân ve Arap kelâmını, kendilerinden istifade ile ortaya koydukları kaidelerde, doğru ve yanlış, kabul ve red hususunda ölçü kabul ettiler.
Öyleyse; Arap gramerinin -sarf ve nahvinin- kaynağı olan Kur'ân'da; gramer hatası var demenin tarîhen ne kadar büyük bir hata ve iftira olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Arap gramerinin kaynağı olan ve olmasaydı, Arap gramerinin de olmayacağı Kur'ân için böyle bir iddia nasıl ortaya atılabilir?26.
Biraz önce de söylediğimiz gibi, Kur'ân gelmezden evvel Arap grameri tedvin edilmemişti. Arap gramerinin tedvinini çeşitli sebeplere bağlamak mümkündür. Bunlardan bir kısmı dinî, diğer bir kısmı da din dışı sebeplerdir. Dinî sebep olarak, Kur'ân'ı doğru ve fasih okumak sayılabilir.
Müslümanlığın Arap olmayanlar arasında da yayılmasından sonra, Arap dilinde yavaş yavaş bozulma başladı. Hatta bu dil hataları Müslümanların hayatında en önemli yeri işgal eden Kur'ân'ın okunuşuna da aksedince ileri gelen kişiler dillerini ve özellikle de Kur'ân'ı koruyucu önlemler almanın gereğine inandılar ve böylelikle dilin kurallarını tesbit için kolları sıvadılar. Nahvi ilk tedvin eden kişi ve tarihi hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Bu görüşlerden kesin bir sonuca varılamamakla beraber, rivayetler Ebu'l-Esved ed-Düelî üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yine Ebu'l-Esved'i bu işe iten ve bu ilmin çekirdeğini oluşturan çabaları ile ilgili farklı rivayetler vardır.
Bunlardan konumuzla yakından ilgili olan ve mantıken Kur'ân'ı hatadan korumak gibi bir niyeti de beraberinde getiren bir rivayet önem kazanmaktadır. Bu rivayet şöyledir:
"Bir gün Ebu'l-Esved, birinin Kur'ân okurken “İnnellahe berîün minel müşrikine ve rasulühü” âyetinde (Tevbe, 9/3) “Rasulühü” kelimesini kesreli okuyarak mânâ açısından büyük bir hataya düştüğünü27 görür ve "İnsanların bu duruma düşebileceği aklıma gelmezdi" diyerek üzülür ve derhal Basra valisi Ziyad b. Ebih'e gider. Ondan insanların uyacağı kaideler ortaya koymak hususunda izin ister"28, Böylece Kur'ân ile ilgili gözüken bu gayretler, aslında nahiv ilminin ilk aşamasını oluşturmuştur29.
Kur'ân ile nahiv arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur; bir yandan nahvin kaidelerini tespit etmek için kaynak olarak kullanılırken, öte yandan tespit edilen nahiv kaidelerinin uygulandığı ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir metin olarak kabul edilmiştir. Ancak ortaya atılan ve Kur'ân'a uygulanan bu kaideler bazen Kur'ân'ın ortaya koyduğu gramer yapısı ile ters düşünce nahiv uleması çeşitli tevil yollarına gitmiştir. Ancak bu hareket fesahat ve belagatın zirvesinde olan Kur'ân âyetlerinin tevile gidilmeden örnek alınmasını savunanlar tarafından tenkit edilmiştir. Buna ek olarak Kur'ân'ın kıraatleri, birden fazla i'rab edilmeye müsait yerleri de farklı görüşlerin ileri sürülmesine sebep olmuştur30.
Nahivcilerden bazıları bir kıraatin Arapçaya uygun olduğunu kabul ederken, diğerleri uymadığını söyleyerek tenkit yoluna gitmişlerdir. Önceki nahivciler, kıraatleri tenkit etmede katı davranırken, sonra gelenler daha da yumuşak ifadeler kullanarak nahvin sınırlarını geniş tutmuş ve tenkit edilen kıraatlerin Arapçaya uygunluğunu söylemişlerdir31.
Bazı gramercilerin mütevâtir kıraatlerden bir kısmını, kendi koydukları kaidelerine uymadığı bahanesiyle inkâra yeltenmelerine ve özellikle Asım, Hamza ve İbn Amirin kıraatlerinin Arapçadan uzak ve hatalı olduklarını iddia etmelerine şöyle cevap verilmiştir: "Bu zatlar hata ediyorlar. Çünkü hatalı olduğunu iddia ettikleri kıraatler mütevâtir sahih kıraatlerdir. Mütevâtir olması da Arapçada caiz olduğunun delilidir. Onun için onlara hata isnat edilemez. Nahivciler, Arapçanın fasih olanıyla ve olmayanıyla bütün yönlerini tesbit ettiklerini zannediyorlar. Halbuki bu mümkün olmamıştır"32. Çünkü Ebu Hayyân'ın da dediği gibi, bu kaidelerin hepsini bilmek ve onları zabtetmek çok zor bir iştir: "Biz Basralıların söylediklerini veya onlara muhalefet edenlerin söylediklerini tek doğru olarak kabul edemeyiz. Çünkü Kûfelilerin Araplardan naklettiği ve kabul ettiği nice gramer kaideleri var ki, Basralıların bunlardan haberi yoktur. Aynı şekilde Basralıların naklettiklerinden de, Kûfelilerin haberi yoktur. Bunların hepsini, ilimde çok derinleşenler ancak bilebilir"33. Öyleyse, Arapçanın gramerini tamamen tesbit edemeyenlerin, kıraatlerde hata bulması, "bu kıraat gramer kaidesine uymuyor, yanlıştır" demesi hiç de aklî ve mantıkî değildir.
Arapça, tesbit edilen gramer kaidelerinden çok daha geniştir. Arapça grameri tesbit edenler, birçok kaideyi tesbit etmekle beraber birçoğunu da tesbit edememişlerdir. Çünkü Arap câhiliyye şiirinin birçoğu zayi olmuştur. Biz bunu ikinci halife Hz. Ömer (ra)'dan öğreniyoruz: "(Arap şiirinin) azı ezberlendi, çoğu ise gitti; zayi oldu"34. Bunu bilen bir kimse 'bazı kırâatler, gramer kaidelerine uymuyor, öyleyse yanlıştır' demeye cesaret edemez. Çünkü Allah, Kur'ân'ı apaçık bir Arapça ile inzal etmiştir. Fakat Arap gramerini tam olarak bilemeyen bazı kimseler, dolayısıyla kıraatleri hatalı bulacaklardır. İnsaflı kimseler ise şöyle diyeceklerdir: Her ne kadar bu kıraat, bugün elimizde bulunan ve nahiv âlimleri tarafından tedvin edilen kurallara uymasa da doğrudur. Demek ki, nahiv âlimlerinin ulaşıp bilemediği başka bir lehçe veya lügatte bu kaide var ki, kıraat ona göredir. Öyleyse, sahih kıraatlerde hata bulmak yerine, kıraatlere göre nahiv kaidelerini yeniden gözden geçirmek daha uygun olacaktır. Çünkü sahih kıraatlerin hepsi, Arap gramerinin sahih bir kaidesine uymaktadır. İbn Teymiye ve el-Mehdî'nin de dediği gibi; 'Kur'ân'da hiçbir kıraat yoktur ki, onun Arap gramerinde sahih bir yönü bulunmasın'35. Nitekim nahiv âlimlerinden İbn Mâlik gibi hak ve hakikate karşı insaflı olanlar da çıkmıştır. Yani, koydukları kaideleri kıraatlere göre tekrar düzelten âlimler; yoksa, kıraatleri kendi koydukları kaidelere uydurmaya çalışanlar değil36.
Bazı kıraatlerin hatalı olduğunu iddia eden nahiv âlimlerinin hataya düşme sebeplerinden birisi de; gramer kaidelerini vaz'ederken, çok ciddî ve derin bir araştırma yapmadan kaide koymalarıdır. Daha sonra da bu konuda karşılarına çıkan, ister şiir isterse nesir olsun, hatta Kur'ân âyeti olsun koydukları kaideye uymayınca hatadır deyip, onun Arap gramerine uygun olmadığını söylemeleridir. Halbuki bu ilmî bir metod değildir.
Sahih kıraatlerde gramer yönünden hata olduğunu söyleyen ve bu kapıyı açanların ilkleri, Halil b, Ahmed, Sîbeveyh38 ve Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ'dır39. Kıraatlerde hata bulduğunu söyleyen, kabih diyen, böyle okumak caiz değildir vs. diyenlere karşı el-Kuşeyrî şöyle cevap veriyor:"... bunların sözleri kabul edilecek gibi değildir. Çünkü sahih kıraatler Hz. Peygamber (sav)'den tevâtüren sabit olmuştur. Bunları reddeden, Hz. Peygamberin okuyuşunu da reddetmiş, çirkin görmüş olur. Bu da dinen tehlikeli bir durumdur"40.

Nahiv kaidelerini vaz' eden ve bazı kıraatlerde hata var diyenlere karşı el-Fahru'r-Râzî şöyle demektedir: "Ben, Kur'ân'da bulunan sahih bazı kıraatlerde hata bulan ve bu kıraatleri koydukları kaidelere delil olarak almaktan çekinen nahivcilere hayret ediyorum. Çünkü onlar, çoğu kere söyleyeni meçhul Arap şiiri ile istişhadda bulunuyorlar, fakat nedense kıraatlerin bazısını terkediyorlar. Halbuki sahih kıraatler ile istişhadda bulunmaları daha doğru olurdu"41.
Bütün bu zikrettiklerimizden sonra, "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" kaidesini kabul etmeyenleri göz önünde bulundurarak, müsteşriklerin "Kur'ân'da gramer hatası var" şeklindeki iftiralarına cevap vermeye lüzum yoktur. Çünkü Kur'ân asıl, gramer kaideleri ise ona tâbidir. Dolayısıyla Kur'ân'da gramer hatası diye bir şey söz konusu olamaz.
Fakat "Kıraat, bir vecihle de olsa, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" kaidesini kabul edenlere göre müsteşriklerin iddialarına cevap vermek gerekir. Biz de buradan hareketle cevap vermeye gayret edeceğiz.
Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için önce Arapçanın i'râbı ve hususiliği ile umumî bazı kaideler üzerinde kısaca duralım.

6. Arapçanın İ'râbı ve Hususiliği
Arapçada kelimelerin sonlarına, cümledeki yerlerine göre verilen harekelere i'râb denir. İ'râb, ref, nasb, cer ve cezm halleri olup ötre, üstün veya esre denilen harekelerle, bazen de harflerle gösterilir. Gayr-ı munsarif denilen bazı kelimelerin i'râbı başka türlü olur. Lafzî, takdirî ya da mahallî i'râblar vardır.
Gramerciler, bu kaideleri vaz' ederken ayrı ayrı gruplara ayırmışlardır. Lisan kaidelerini inzibat altına alırken, lisanın bünyesi icabı, muhtelif lehçe (diyalekt)lere göre muhtelif kaideler vaz' etmişlerdir. Arap nahivcileri, Kûfeliler ve Basralılar mektebi olmak üzere iki büyük kola bölünmüştür. Birine göre gramer hatası sayılan bir husus, diğerine göre kaideye uygun düşebilmektedir.
Arapça kadar kaideleri bol, grameri müşkil bir lisan yoktur. Yığın yığın kaideler ve kaide-dışı haller, şazlar vardır. Kelimede bazen harf kaybolur, sonra yine meydana çıkar. İ'lâl ve idgam bahisleri çeşitli kaidelerin kurulmasına rağmen, yine bir türlü bitmez. Müstesnalarla doludur. Bazen müstesnanın müstesnası da vardır.
Bu lisan, çöller kadar serazat, zapt ü rapt altına alınması güç bir kavmin lisanıdır. Edebiyat, hayatın ifadesi olduğuna göre bu hâl, lisanda da kendini gösterir. Muhtelif kabilelerde lehçeler değişir. Kaideler de bittabi ona göre olur.
Göz önünde tutulması gereken diğer bir nokta daha var. Dil kaideden değil, kaide dilden çıkar. Şüphesiz ki kaide yokken lisan vardı. Kaideler lisanın kullanılışına bakılarak kurulmuştur. Münakaşa bile taşımayacak kadar açık olan bu cihet anlaşıldıktan sonra, neden her lisanda müstesnaların, kural dışı şazların bulunduğunun izahı kolaylaşır.
Kur'ân'da gramer hatası var demek: En iyimser bir yaklaşımla Kur'ân'ın mânâ olarak Allah'a, lafız olarak Allah Resulü'ne ait olduğu fikrini işmam ediyor. Neticede de Allah Resulü'nün ifadeleri(l) ile Arap şairlerinin şiirleri mukayese ediliyor.

Allah kelâmı, kurallarını dilcilerin kurdukları bir kaideye uymaya ne ile mecbur tutulacak? İlmi, her şeyi muhît olan Allah'ın kelâmı, beşer idrakinin koyduğu kaidenin üstünde kalmaz mı? İnsanların sözlerinde bile herkesin kavrayamayacağı bir incelik gözetilerek, bir nükteye işaret edilerek bir kaide terk olunmuyor mu? Ve bunda edebî bir güzellik, bir zevk inceliği aranmıyor mu?.
Arap edebiyatının en yüksek zirvesine ulaştığı bir devirde, üstün i'câzıyle bütün büleğayı dize getiren Kur'ân'da gramer hatası aramak, beyhude uğraşmak olur.
Bazen lisanın bünyesi, sun'î kaidelerin dar çerçevesini kırarak, serpilip boy atmak ister. Bu hâl lisanın yeni bir devreye girmesine delil olabilir. Lisan tabiîliğe doğru akar, sun'îliğe değil. Her dilin kendine göre bir hususiyeti vardır. İşte gramer hatası gibi gösterilmek istenen misaller böyle bir incelik ve hususiyet için, umumî kaideden ayrılmış olabilir.
Arapça gayet geniş ve lehçeleri muhtelif bir lisan olduğundan onun derinliğine ve inceliğine tamamıyla vâkıf olabilmek için, yıllarca uğraşanlar var. İmam eş-Şâfiî'den Fîrûzâbâdî'ye varıncaya kadar Arap edebiyatının ve lisanının söz sahibi salahiyetli edipleri, onun inceliğine hakkıyla vâkıf olabilmek için, yıllarca çöllerde dolaşıp bedevî kabileler arasında kalmışlardır. Ve her gün yeni bir şey işiterek hayretle tetkiklerine devam etmişlerdir.
Arap edebiyatı kitapları, nice çekici kelimeler, istisna misalleri ile doludur. Bu lisanın hususiyetine çeşitli lehçe ve örneklerine en büyük edipleri ve beliğleri bile kolayca ve hakkıyla vâkıf olamıyor. Nerede kaldı ki, sathî bir derecede Arapça öğrenenler bu lisanda hüküm vermek salâhiyetini hâiz olacaklar42.
Bu izahlardan sonra, müsteşriklerin değişik vesilelerle gramer hatası bulduklarını iddia ettikleri43 âyetleri birer birer tetkik edelim.
C. Gramer Hatası Olduğu İddia Edilen Âyetler
1. Tâhâ, 63:

قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم مِّنْ أَرْضِكُم بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ الْمُثْلَى

"Dediler ki: "Bunlar iki büyücü başka bir şey değil, istiyorlar ki büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarsınlar..."
Bu âyetin okuyuşunda kıraat imamları ihtilâf etmişlerdir. Önce imamların okuyuşlarını verip, daha sonra da şüpheye cevap vermeye çalışalım:
Bu âyeti Ebu Amr “İnne hâzeyni lesâhirâni” şeddeli, “hazeyni” yâ ile mansup olarak okumuştur.
Hafs, Zührî, Halîl İbn Ahmed, Mufaddal, Ebân, İbn Muhaysın: “in hâzâni lesâhirâni” "in" hafîf, sakin nûn ile, "hâzâni" elif ile okumuşlardır.
İbn Kesîr; “in hazânni lesâhirani” "hazânni"deki nûn'u şeddeli okumuştur. Çoğunluk, onlar da Nâfi', İbn Âmir, Şu'be, Hamza, el-Kisâî, Ebu Ca'fer, Yakub ve Halef el-Âşir: “inne hazani lesahirani” “inne” şeddeli, tesniyeleri elif ile okumuşlardır44.
Şâz kıraatler ise şunlardır:

İbn Mes'ûd: “in hazani illa sahirani” te'kid lâmı yerine istisna edatı ile okumuştur, Übey kıraati: “in zani lasahirani vema hazani illa sahirani” şeklindedir45.
Hafs'ın kıraati olan “in hazani lasahirani” kıraatinde hata olarak görülen husus şudur; "hâzâni" ism-i işareti, ismini nasbeden ve haberini nefeden "in" edatı ile nasbedilmesi, yani "hâzeyni" şeklinde "yâ'lı olması gerekirken, “hazani” olarak "elifle merfû olarak gelmiştir. Müsteşriklere göre bu bir hatadır!
Medîne ve Kûfelilerin kıraati olan "hâzân”nin elifle yazılış şekli Hz. Osman mushafının hattına uygundur. Bu kıraatin tevcihi hakkında âlimler, muhtelif vecihler zikrederek bunu halletmişlerdir. İbn Enbârî, Nahhâs, Kurtubî, Şevkânî46, diğer müfessir ve âlimlerimiz bu hususta geniş ve etraflı bilgi vermekteler.
a. Beni Haris b. Ka'b (Belhâris b. Ka'b), Has'am ve Kinâne kabilelerinin lehçelerinde tesniyenin ref, nasb ve cer'i (ötre, üstün ve esre halleri) "elif”ledir. Bu kaideye göre, gramer hatası yoktur. Kureyş lehçesinde ise, nasb ve cer halleri "yâ" iledir. Meselâ şöyle diyorlar: “Caez zeydani ve raeytüz zeydani ve merartü bizzeydani”
Yine bu hususta misâl olarak şu beyitleri gösteriyorlar:
“inne ebaha ve eba ebaha kad beleğa fil mecdi ğayetaha”
Bir başka beyt: “tezevved minna beyne üzünahü darbeten taru alahünne katri alâhâ”
İşte bu mısralarda: "ebâhâ, gâyetâhâ, uznâhâ, alâhünne ve alâhâ" kelimeleri, "elif”ledir. Halbuki bunlar kaide gereği "ebeyhâ, gâyeteyhâ, uznâyhâ, aleyhinne ve aleyhâ" olması gerekirdi, Sîbeveyh, Ahfeş, Ebu Zeyd, Kisâî, Ferrâ gibi Arap nahvinin en büyük âlimlerinden olan gramerciler bu kıraatin Beni Haris, Kinâne ve Has'am lehçeleriyle olduğunu tasrih etmişlerdir. Bu lehçelerin hepsinde tesniyenin ref, nasb ve cer (ötre, üstün ve esre) halleri "elif’ledir47.
b. Burada "in", "neam” anlamındadır. "in"in evet "neam" yahut "ecel" anlamında kullanıldığını, Kisâî ve Sîbeveyh rivayet etmişlerdir. Buna misal olarak da şu beyti zikrederler:
“Leyte şi’rî hel lilmuhibbi şifaen men cevâ hubbehünne innellikâe”
Kaide gereği “innellikâe” şeklinde “inne” kendisinden sonra gelen kelimeyi nasbetmeliydi. Fakat “neam” mânâsında olduğu için nasbetmemiştir.
"Ben Arabın en fasihiyim"* diyen Hz. Peygamber (sav) bir hutbesine şöyle başlamıştır: “innel hamdü lillahi nehmadühü ve nesteinühü” Hz. Peygamber, “inne”den sonra kelimeyi merfû okumuştur. Çünkü burada “inne” neam, evet mânâsındadır48.
c. Bir görüşe göre burada bir "hâ" zamîru'şân gizlidir. Mana “innehü hazani lesahirani” demektir. “inne”nin ismi olan "hâ" gizlidir. “Hazani” “inne”nin haberidir. “lesahirani”ye gelince onu da gizli bir "hümâ" zamiri ref'eder. Cümlenin takdîri şöyle olur:49 “innehü hazani lehuma sahirani.” Buna delil olarak da şu hadîs-i şerif zikredilir:50

“inne min eşeddinnasi azaben yevmel kıyameti elmusavvirune”
Hadîsin takdiri şöyledir: “innehü min eşeddinnasi…”
d. Suyutî bu saydığımız maddeleri sıraladıktan sonra şöyle der: "Bu konuda başka bir izah şekli aklıma geldi. “eğlalen” (Dehr, 4) âyetine uyarak “selasile” kelimesi tenvinli, “binebein” (Neml, 22) âyetine uyarak “sebein” kelimesi de esre okunduğu gibi, “hazani” kelimesi de “sahirani, yüridani” kelimelerine uyularak, elifle okunmuştur"51
e. Bazı Kûfeliler de “hazani”deki elif, "yef'alâni"nin elifine benzer, değiştirilmez, demişlerdir52.
f. Bazılarına göre "in" edatı nâfiyedir, yani “mâ” mânâsındadır. “lesahirani”deki "lâm" da “illâ" mânâsındadır. Yani “ma hazani illa sahirani” demektir. Böylece hem imam mushafa hem de i'râba uygun olur53. Buna delil de “in küllü nefsin lemmâ aleyhâ hâfiz” (Târık, 4) âyetidir.54
g. Ebu'l-Hasen İbn Keysân'a bu âyet sorulunca: "hazâ" ism-i işareti; ref, nasb ve cer hallerinde değişmiyor. Bana göre tesniyede de, yani; "hâzâni" olunca da ref, nasb ve cer hallerinde değişmemesi, müfredi gibi olması gerekir" diyerek cevap vermiştir.
h. Bazılarına göre ise, âyetin başındaki “inne” lâfzı amel etme bakımından zayıftır. Çünkü “inne” kelimesi fiile benzediği için âmil olur. Halbuki fiil ile harf arasındaki benzerliğin zayıf olduğu malumdur. Bundan dolayı “hazani” mübteda olarak merfûdur55.
ı. Ferrâ şöyle demiştir: Kelimenin sonunda değil, ortasında elif gördüm, ona bir nûn ilâve ettim ve şeklini değiştirmedim. İbn Teymiye'nin rivayetine göre ise: “hazani” kelimesindeki elif, tesniye alâmeti olan elifi değil, “hazani”nin elif’idir. Ben buna bir nûn harfi ilâve ettim ve nasb halinde şeklini değiştirmedim" şeklindedir56. Meselâ: “ellezi” kelimesine bir "nûn" ilâve ettim ve şöyle dedim:
“Caenillezine indeke, ve raeytüllezine indeke, ve merertü billezine indeke”
Araplar, “ellezi” kelimesine, cemisinde bir "nûn" ilâve ederek, ref, nasb ve cer hallerinde “ellezine” derler. Halbuki ref halinde “ellezûne” olması gerekirdi. Aynı şekilde “hazani”de ref, nasb ve cer halinde değişmez57.
i. Diğer bazılarına göre ise “inne” kelimesi 'inne'den muhaffeftir. Amelden ilga edilmiştir. “hazani” mübtedâdır ve merfûdur. “lesahirani” haberdir58.
Ebu Amr'in kıraati olan: “inne hazeyni lesahirani” şeklinde okuma, Hz. Osman, Hz. Âişe ve başka sahâbîlerden rivayet edilmiştir. Tabiîlerden Hasanü'l-Basrî, Saîd ibn Cübeyr, İbrahim en-Nehaî de böyle okumuşlardır. Nehhâs'ın zikrine göre İsâ ibn Ömer, Âsım Cahderî de böyle okumuştur.
Bu şekilde kıraatin, dilbilgisi açısından tenkit edilecek hiçbir yönü yoktur. Çünkü tesniyenin mansub ve mecrur hali yâ iledir. Ancak ilk bakışta bu kıraatin resm-i Osmaniye aykırı olduğu izlenimi doğmaktadır; oysa böyle değildir. Çünkü bu lâfız Mushafda “in hezn” şeklinde yazılmıştır. Yazıda yâ bulunmadığı gibi, elif de yoktur. Hâzâni okuyan elif takdir ederek, Hâzeyni okuyan da yâ takdir ederek okumuş olmaktadır. Nitekim Kureyş süresindeki îlâfihim kelimesi de yâ'sız yazılmış (bkz. ed-Dânî, el-Mûknî, s.139), fakat yâ'lı ve yâ'sız olarak iki türlü okunmuştur (Dimyâtî, ithaf, II, 631)59.

Görülüyor ki, müfessirler bu meseleyi her bakımdan incelemişlerdir. Ortada gramer hatası denecek bir şey yoktur60. Fakat nahivciler gafletle ve müsteşrikler ise kasıtlı olarak “hata vardır” diyorlar. Müsteşrikler neyse diyelim, zaten niyetleri belli. Fakat nahiv âlimlerinin durumu hayret vericidir. Onların bu tutumlarına Ahmet Mekkî el-Ensarî de hayret ediyor ve şöyle diyor: "Gramer âlimlerinin hali hakîkaten şaşılacak bir durumdur. Kendi hevâ ve heveslerine göre bazı kıraatleri hatalı buluyorlar. Bundan daha garibi de, Tâhâ 63. âyette düştükleri durumdur. Çünkü “hazani” şeklinin nahiv kaidelerine muhalif olduğunu, “hazeyni” şeklinde olması gerektiğini söylüyorlar. Fakat “hazeyni” şeklindeki kıraati de tenkit ediyorlar. Ne garip tevâfuktur ki, bu iki kıraat de sahih kıraatlerdendir. Fakat ikisi de nahivcilerin hücumundan kurtulamamıştır61.

2. Bakara 177:
 
لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلاَئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاَةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

"Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz: iyilik değildir Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliğidir ki, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inandı; Allah rızâsı için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve boyunduruk altında bulunan (köle ve esir)lere mal verdi; namaz kıldı, zekâtı verdi. Andlaşma yaptıkları zaman andlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın azabından) korunanlar da onlardır".
Bu âyette hata olarak görülen husus şudur: “essabirin” lafzı, “el-müfüne” kelimesine matuftur. Onun için onun da merfû olması “essabirune” şeklinde olması gerekirdi. Öyleyse burada gramer hatası vardır!
Ferrâ'nın görüşüne göre: “essabirine” lafzı, “min”in sıfatlarından biri olmakla beraber 'medh' üzerine mansubtur. Medh ile söz uzadığı için, “el-müfüne” kelimesi merfû, “essabirune” kelimesi de mansûb kılınmıştır. Çünkü Arap dilinde övgü şeklinde meydana gelen saymalarda -aynı şeyin sıfatı hususunda- söz aynı tertiple uzadığında, 'medh' ve 'zemm'den dolayı kelimeleri, mukadder medih/zemm fiiliyle mansub kılarlar. Ferrâ bu hususta şu beyti zikretmiştir:
İlel melikil karmi vebnil hümami ve leysel ketibete fil müzdahami
Ulu padişaha, İbnu'l-Hümâm'a ve kalabalık içinde ordunun aslanına...' Kaide gereği “leyse” şeklinde mecrûr olması gerekirken, medih üzere mansub olmuştur.
Âlimler, “hammaletel hatabi” (Tebbet, 4) âyetindeki, “hammaletel” kelimesini mansub okuyanların bunu 'zemm'den dolayı mansub okuduklarını öylemişlerdir63.
Kisâî'ye göre ise “essabirin” kelimesi “zilkurba”ya, Taberî'ye göre ise “essâiline” kelimesine matuftur ki mânâ şöyle olur: ...Allah rızâsı için yakınlara... dilencilere ve (sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında) sabredenlere mal verdi..."64

3. Nisa 162:
لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُولَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا

"Fakat içlerinden ilimde ileri gitmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. O namazı kılanlar, zekâtı verenler Allah'a ve âhiret gününe inananlar... İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.”
Bu âyette hata olarak görülen husus ise şudur: “Velmukimines-salate” âyetinin ilk bakışta, “vel mu’tünez zekate vel mü’minune” atıflarıyla ahenk bakımından normalde "vav" ile “velmukimunes salate” olması gerekirdi. Olmadığına göre -hâşâ- hata var demektir!
Bu âyetteki “velmukimine” kelimesi kurrânın çoğunluğu tarafından mansûb olarak okunmuştur. Ebu Amr, İbn Mes'ûd, Hasanü'l-Basrî, Mâlik ibn Dînâr el-Cühderî ve bir cemaat tarafından ise “elmukimune” şeklinde atf ile merfû olarak okunmuştur.
Her iki okuyuşun da; hem kıraat, hem de Arap lügati yönünden sahih ve fasih bir yönü vardır65. Biz şimdi hata olarak görülen mansub okumanın i'râbı hususunda değişik vecihleri zikredelim:
a. Bakara süresindeki âyette de -biraz önce- geçtiği üzere, bu gibi yerlerde Arap dili, fıkralardan herhangi birine bir özellik vererek dikkat çekmek istediği zaman i'rabı değiştirerek "şuna özellikle önem veriyorum, özellikle onları kastediyorum" mânâsına “e’nî ve ehussu” takdiriyle üstünlü olarak okur ki, buna "medh üzere nasb" tâbir olunur66. Ve hatta mevsuf (nitelenen) ile sıfat arasında uygunluk zorunlu iken, bu üstün okuma bazen bir sıfatta bile yapılır da “merartü bizeydin eklerimi” "cömert olan Zeyd'e uğradım" diyecek yerde, “elkerimi” sıfatı üstünlü okunabilir. Hatta "O kerimdir" takdirinde düşünülerek, merfû da okunabilir. İşte bu âyette de salât (namaz)ın üstünlüğüne işaret için namaz kılmaya özellikle önem verilerek “vel mukimunes salate” yerinde “velmukimines salate” buyrulmuştur ki, bunun sonucu "...yani namazı dosdoğru kılanları kastediyorum. Hem onlar zekâtlarını da verirler..." demek gibidir67.
b. İmam Kisâî'nin tercih ettiği görüş ise şudur; “velmukimine” kelimesi “bima ünzile ileyke vema ünzile min kablike” ifadesindeki “mâ” ism-i mevsûlü üzerine atfedilmiştir. Buna göre mânâ şöyle olur: "Onlar, hem sana indirilen (Kur'ân'a), hem senden evvel indirilen (kitaplara) ve namazlarını dosdoğru kılanlara iman ederler". Sonra "zekâtı verenler” ifadesi de, “vel mü’minune” üzerine atfedilmiştir. Namazlarını dosdoğru kılanlardan maksat, ahid lâmıyla peygamberler veya melekler demek olur. Diğer görüşler de şöyledir:
c. “velmukimine” kelimesi, “kîle” kelimesine matuftur yani “vemin kablil mukimine” demektir. “kablü” kelimesi hazfedilmiş, muzâfun ileyh olan “elmukimine” kelimesi yerine ikâme edilmiştir.
d. “min kablike” kelimesindeki “kaf”a matuftur. Takdîr şöyledir: “ve min kablil mukimines salate ya’ni min ümmetike”
e. “ileyke” kelimesindeki “kaf”a matuftur68. O zaman takdîri şöyledir69:

“Yü’minune bima ünzile ileyke ve ilel mukimines salate ya’ni minel enbiyai aleyhimüs selam”
f. “minhüm” kelimesindeki zamire matuftur.
Medih olarak mansub olması görüşü daha tercihe şayan görülmüştür. Şu halde mânâ: "O sağlam ilim sahipleri,inananlar ve namaz kılanlar ki, özellikle önem verilmeye değer ve öğülmüşlerdir."70
4. Mâide 69:
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئُونَ وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

"İnananlar, Yahudiler, Sâbiîler ve Hıristiyanlar(dan) Allah'a ve âhiret gününe inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir".
Mâide sûresinin bu âyetinde hata olarak görülen husus da şudur: “essabiûne” kelimesi, âyetin başındaki “inne” edatının ismi olduğundan mansûb olması gerekirken, “essabiûne” şeklinde merfû olarak gelmiştir?
Ubeyy b. Ka'b, İbn Mes'ûd ve İbn Kesîr “essabiîne”, bunların dışında kalan çoğunluk ise “essabiûne” şeklinde okumuşlardır. İmam mushafta da “essabiûne” şeklindedir.
Müfessir ve nahivciler cumhurun kıraatinin sebebi hususunda şu izahları yapmışlardır:
a. Haberi mahzûf mübtedadır. "Sâbiîier de böyledir" şeklindedir. Sanki: “Şüphe yok ki iman edenlerden, Yahudi olanlardan ve Hıristiyânlardan, kim Allah'a ve âhiret gününe iman edip salih ameller işlerse, artık onlar üzerine hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değiller. Sâbiîler de böyledir" denilmiştir. Binâenaleyh bu kelimenin haberi mahzûftur71.
Buna delil olarak da şu beyt zikredilmektedir72:
Ve illa fe’lemu enna ve entüm buğatun ma bakîna fi şikakin
Şiirin aslı şöyledir:
“enna buğatün ve entüm kezalik” veya “fe’lemu enna buğatün…
“essabiûne” kelimesinin daha önceki kelimelere atfedilmemesinin hikmeti şudur: Sâbiîler, bu âyette zikredilen ümmetler içerisinde en sapık olanlardır. Buna göre sanki, "Bu fırkaların hepsi amel-i sâlihte bulunarak iman ederlerse, Allah onların tevbelerini kabul eder ve günahlarını bağışlar. Sâbiîler bile, böyle iman ederlerse, onları da aynı şekilde bağışlar" denilmektedir73.
b. İsmiyle birlikte, “inne”nin mahalline matuftur. Çünkü “inne” ve isminin mahalli, mübteda olarak merfûdur.
c. “hâdû” fiilinin failine matuftur.
d. Âyetteki “inne” kelimesi "neam/evet" manasınadır. "iman edenler" ve bundan sonraki cümle, merfû makamındadır. “essabiûne” kelimesi de buna matuftur74.
e. Kelimenin cem'i olan siygası, müfred yerinde tutularak, sonundaki 'nûn'un i'râb harfi olduğu kabul edilmiştir75.
Ferrâ'nın görüşüne göre, âyetin başındaki “inne” lâfzı amel etme bakımından zayıftır76. Bunun izahı birkaç şekildedir:
a. “inne” kelimesi fiile benzediği için âmil olur. Halbuki fiil ile harf arasındaki benzerliğin zayıf olduğu malumdur.
b. “inne” harfi, âmil olsa bile, sadece ismi üzerinde âmildir. Haberine gelince, haber, mübtedânın haberi olarak ref üzere kalmıştır. Bu harfin, haberin merfû olmasında herhangi bir tesiri yoktur. Bu görüş, Küfelilerin mezhebidir.
c. “inne” lafzının amelinin tesiri ancak bazı isimlerde görülür. Âmilleri değiştiği halde, durumları (harekeleri) değişmeyen isimlerde ise, bu lafzın tesiri görülmez. İşte bu âyette de böyledir. Çünkü âyette, “inne” harfinin ismi, “ellezine” lafzıdır. Bu lafızda ise, ne ref, ne nasb, ne de cer alâmeti görülmez. Bunun böyle olduğu sabit olunca biz deriz ki: “inne”nin ismi, i'râb alâmetleri görünmeyen bir kelime olursa, o kelime üzerine atfedilecek kelimeye bu harfin amel ettirilmesine göre nasb, ettirilmemesine göre de ref hali caizdir. Binâenaleyh “inne zeyden ve amrun kâimâni” denilmez. Çünkü burada “inne” kelimesinin ismi olan "Zeyd" kelimesi üzerinde i'râb alâmeti görülür. Fakat, “inne haülâi ve ihvetüke yükrimani - şüphesiz şunlar ve kardeşlerin, bize ikram ederler", “inne haza nefsühu şücaün - şüphesiz şunun kendisi cesurdur" ve “inne Katame ve Hindün indenâ - muhakkak ki Katâme ve Hind bizim yanımızdadırlar" denilmesi caizdir. Bunun caiz oluşunun sebebi şudur: “inne” kelimesinin ameli aslında zayıftır. Bunun amelinin tesiri ismi üzerinde görülemeyecek kadar zayıf olursa, bu durumda amelinin tesir iyice zayıf demektir. Böylece üzerine bu edatın dâhil olmasından önce sabit olan hüküm gereğince, isminin merfû olması caiz olur. O gelmezden önceki hüküm ise, o ismin mübtedâ oluşudur.
er-Râzî'ye göre Ferrâ'nın bu görüşü güzel bir izah olup; Basralıların görüşünden daha evlâdır. Çünkü Basralıların görüşleri, ilahî kelâmın, mevcûd tertibinin doğru olmadığı neticesini gerektirir. Onlara göre tertibin doğruluğu, âyetin nazmının bozulmasıyla temin edilir. Ferrâ'nın görüşüne göre böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Şu halde bu daha uygundur77.
Bu âyetteki “essabiûne” kelimesinin -ve diğer üzerinde durduğumuz kelimelerin- îzahı hususunda Tâhir b. Âşur ise şöyle demektedir: "Şunu kesin olarak bilmeliyiz ki, Kur'ân “essabiûne” şeklinde nazil olmuştur. Hz. Peygamber (sav) de böyle okumuş sahabe ve diğer Müslümanlar da O'ndan aynı şekilde almış ve okumuşlardır. Mushaflarda da aynı şekilde yazılmıştır. Onlar has Arap idiler. Onların dil ve üsluplarında -izah ettiğimiz- kaideler vardır ve kullanmaktadırlar. Her ne kadar bu kaidelerden bazısı az kullanılsa da, fesahat ve i'câzda belli bir yer vardır"78.
5. Fussilet 11
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

"Sonra duman hâlinde'bulunan göğe yöneldi, ona ve arza: "İsteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. "İsteyerek geldik" dediler".

Bu âyette hata olarak görülen husus ise şudur: Allah yer ve göğe hitap ederek: "...isteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. Yer ve gök de cevap olarak: "İsteyerek geldik" dediler. Yer ve gök ikisi tesniye olduğu için lafza riâyetle “tâiateyni” veya mânâya riâyetle “tâiâtin” denilmedi de, “tâiîn” şeklinde cem'i müzekker olarak geldi. Yani hem cem'i geldi hem de müzekker olarak. Onun için hatalıdır?
Müşkil ve hata gibi görünen bu duruma âlimler şöyle cevap vermişlerdir:
Allah, yer ve göğü muhatab almış ve onlara hitapta bulunmuştur, onlar da cevap vermişlerdir. Burada istiâre-yi mekniyye vardır79. Yani Allah, onları akıllı varlık makamında kabul etmiştir. Onun için cevapları da müzekker lafızla gelmiştir. Cem'i oluşu ise, yer ve gökte bulunan bütün varlıkların hepsi adına yer ve gök "biz İsteyerek geldik" demişlerdir80.
6. Yûnus 22:
هُوَ الَّذِي يُسَيِّرُكُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ حَتَّى إِذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْكِ وَجَرَيْنَ بِهِمْ بِرِيحٍ طَيِّبَةٍ وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيحٌ عَاصِفٌ وَجَاءَهُمُ الْمَوْجُ مِنْ كُلِّ مَكَانٍ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ أُحِيطَ بِهِمْ دَعَوُا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ لَئِنْ أَنْجَيْتَنَا مِنْ هَذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ
"Sizi karada ve denizde yürüten O'dur. Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanların hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dîni yalnız Allah'a hâlis kılarak O'na yalvarmağa başlar: "Andolsun, eğer bizi bu (felâket)den kurtarırsan, şükrederlerden olacağız!" (derler)".
Burada muhataptan gaibe geçilmiştir. Muhataptan gaibe geçmek, bir gramer hatası değildir. Edebiyatta buna "iltifat" sanatı denir. Bu gibi bediî sanatlar, edebiyat kitaplarında izah olunur. Her birinin nice inceliği ve güzelliği vardır. Edebî zevki olanlar bunu anlar. Arap dilindeki vukufu ve Kur’ân'ın belagatını anlamadaki maharetiyle meşhur olan Cârullah Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde, burada muhataptan gaibe intikâl edilmesi mübalağa içindir diyor. Fahreddin Râzî ise, "Tefsir-i Kebir'inde bunun teb'îd için olduğunu söylüyor. Maksat, "böyleleri benden uzak olsun" gibi ince bir nükteye işarettir. Râzî'nin görüşüne göre, Allah öylelerinin karşısında muhatap olmak bile istemiyor. Onun için muhataptan gaibe geçilmiştir.
Fatiha sûresinde gâibten muhataba iltifat vardır. Çünkü orada ibâdetten bahis var. Âbidler, Allah'ın has kullarıdır. İbâdet huzur halidir. İbâdet edenler "Rabbü:l-Âlemîn"in huzurunda bulunuyorlar. Allah huzurunda olanların şanı muhatab sîgasıyla hitaptır81.
Konumuzda muhataptan gaibe geçilmesinde şöyle bir ince nükteye de işaret vardır: Darda kalınca, herkes Allah'a yalvarır. Allah'a yalvarmak için Müslüman olmak şart değildir. Ona yalvaranın duası müstecap olabilir. Böyle gâib sîgasıyla olunca Müslüman olmayanlar da, kâfirler de âyetin şümûlu dâhiline girerler. Eğer muhatap sîgasıyla olsa, yalnız mü'minler dâhil olur, diğerleri mahrum kalır. Halbuki Allah'ın rahmeti geniştir. Mü'min, kâfir herkes onun rahmetinden faydalanır.

Elmalılı'ya göre ise bu iltifatta (muhataptan gaibe geçişte) şöyle bir nükte vardır: "...Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanların hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada,.." burada "sizlerle" yerine "onlarla" diyerek muhataptan gaibe bir iltifat nüktesi yapılmıştır ki, her insan içinde bulunduğu hali iyi düşünüp tartamayacağı cihetle, bundan hem muhataplara kendi hallerini soyutlayıp karşıdan bakar gibi seyrettirmek ve düşündürmek, hem de bunların hallerini başkalarına hatırlatıp seyrettirmek için gayet ince bir tasvir sanatı bulunmaktadır."82
Burada ayrıca şöyle bir tevcih de hatıra gelir: Gemide bulunacaklar, yalnız muhatap olanlardan ibaret olmayacaktır. O itibarla gâib sîgasıyla: İşte şimdi o gemidekilerin hâlini tasvir ediyor. Onlar şöyle oldu diye nakil eyliyor. Onun için Zemahşerî'nin dediği gibi, buradaki iltifat mübalağa için olur. İşte bu iltifatlar, böyle nükteleri ihtiva eder. Bu kadar güzel ve yerinde nüktelerde aykırı olacak ne var? Buna gramer hatası nasıl denir?
Görülüyor ki, gramer hatası diye ortaya sürülen iddialar, hiçbir esasa dayanmamaktadır33.
Gerek nahiv âlimlerinin, gerekse müsteşriklerin gramer hatası olduğunu iddia ettikleri âyetler, bizim zikrettiklerimizden ibaret değildir. Bunun dışında başka âyetlerde de, kendi koydukları kaide ve kurallara uymuyor diye hatalı saydıkları âyetler vardır. Fakat biz, üzerinde çokça konuşulan ve yazılıp çizilen ve cevap vermeye çalıştığımız âyetlerle iktifa ediyoruz. Zikretmediğimiz diğer âyetler için, bibliyografyada adı geçen kaynaklara bakılabilir.
D. İftiraların Kaynağı Uydurma Rivayet
Başta da söylediğimiz gibi, Kur'ân'da gramer hatası olduğunu iddia eden nahiv âlimleri ve oryantalistler genellikle aslı olmayan bir rivayete dayanmaktadırlar. Genellikle nahivciler, bu rivayette zikredilmeyen başka âyetler hakkında da ileri geri konuşmuşlardır. Fakat büyük bir çoğunlukla oryantalistler, bu aslı olmayan rivayete dayanarak, Kur'ân'da gramer hatasının olduğunu iddia etmektedirler. Bu aslı olmayan rivayet nedir acaba?
Ebu Ubeyd 'Fedâilu'l-Kur'ân' adlı eserinde şöyle der: Bize Ebu Muâviye, o Hişam b. Urve, o da babasının şöyle dediğini rivayet eder:
Hz. Aişe’ye: Nisa sûresindeki “Lakinir rasihune fil ilmi”, Mâide sûresindeki, “innellezine âmenû vellezine hâdû ves sâbiûne” ve Taha’daki “inne hazani lesahirani” ayetlerinin yazılışındaki hatayı sormuş. Hz. Aişe de:
"Kardeşimin oğlu, bu tür yazışlar, yazanın hatasıdır demiştir84.
Ebu Ubeyd, başka bir tarikle şu nakilde bulunur: Bizi Haccâc, ona Harun b. Musa, ona Zübeyr b. Hirrît, o d; İkrime'den rivayetle şöyle dediğini nakleder: Mushaflar yazılınca, Hz. Osman'a arzedildi, içinde bazı harf hataları bulundu. Bunun üzerine Hz. Osman da: Mushaf'ın yazımında gramer hatası vardır, fakat değiştirmeyin. Çünkü Araplar, onu okurken dilleriyle düzeltirler" demiştir85. Ebân ibn Osman da: "Bu âyeti babam Osman ibn Affân'ın yanında okudum. Gramer hatası var yanlıştır" dedi. Biri ona: "Öyle ise düzeltsenize!" dedi (Babam): "Bırakınız, nasıl olsa (bunlar) bir helâli haram, bir haramı da helâl kılmıyor" dedi. Başka bir rivayette ise: "Nasıl olsa Arap onu ileride dilleri ile düzelteceklerdir” demiştir.

Bu ve benzeri rivayetleri İbnu'l-Enbârî 'Kitâbu'r-Redd ale men Halefe Mushafe Osman" adlı eserinde, İbn Eşte ise "Kitâbu'l-Mesâhif”inde nakletmişlerdir86. Onlardan da, birçok İslam âlimi eskilere olan güvenlerinden dolayı rivayetin sıhhatinı araştırmadan rivayet etmiştir. İslâm düşmanları ve müsteşrikler de bu rivayetleri; İslâm ve Kur'ân'a saldırı ve Müslümanların Rablerinden gelen kitaba karşı itimatlarını sarsmak için birer vesile edinmişlerdir87.
E. Bu Uydurma Rivayete İslâm Âlimlerinin Verdiği Cevaplar
Bu uydurma rivayetlerin doğruluğu ile ilgili, eskiden beri İslâm âlimleri ciddi tenkitler yaparak reddetmişler ve cevaplar vermişlerdir88. Biz şimdi bu cevapların bazılarını nakledelim:
Enbâri de: "Sahabî efendilerimiz imâm ve dilde önder kimselerdi. Eğer Kur'ân'da herhangi bir gramer hatası görselerdi, onun düzeltilmesini kendilerinden sonra gelecek kimselere bırakmadan hemen kendileri düzeltirlerdi. Çünkü onlar, devamlı bid'atlardan sakınmış ve sakındırmışlar, Kur'ân ve sünnete tâbi olmaya teşvik etmişlerdi"89.
İmam Kuşeyrî bu rivayetlerin bâtıl olduğunu söylüyor. Kuşeyrî'ye göre; Kur'ân'ı cemedenler, dilde önder idiler. Onların nazil olmayan bir şeyi Kur'ân'a sokacakları sanılamaz90.
Fahruddin er-Râzî ise bu rivayetlerin bâtıl oluşu hakkında şöyle itirazda bulunuyor: "Bütün Müslümanlar, şu an iki kapak arasında elimizde bulunan Kur'ân'ın Allah katından geldiğine, kendisinde herhangi bir hata ve yanlışın olmadığına inanırlar".
Zemahşerî ise bu rivayetler hakkında şöyle demektedir; "Kur'ân'da hata olduğuna dair yapılan bu rivayetlere iltifat etmiyoruz. Bu rivayetlere ancak, Arap dili ekollerini ve Arapçadaki ihtisas kaidesini bilmeyen kimseler iltifat eder. Sahabe hakkındaki bu rivayet doğru değildir. Çünkü sahabe Tevrat ve İncil'de geleceği haber verilen insanlardır. Bu değerli insanların Kur'ân'da gördükleri bir hatayı düzeltmeyecek kadar dinî gayretlerinin olmamaları mümkün değildir"91.
Taberî, Nisa sûresi 162. âyetin tefsirinde şöyle demektedir: "Eğer kâtibin hata ettiği söylenen bizim elimizdeki mushafta hata olduğu doğruysa, bunun dışındaki diğer bütün mushaflarda da hata olması gerekir. Bizim elimizdeki mushaf ile Ubey b. Ka'b'ın mushafı aynı. O zaman, elimizdeki mushafların hatalı olmadığı, bilakis bunların doğru olduğu ortaya çıkar.
Eğer biz hat cihetiyle hata olduğunu kabul edersek; Allah Resûlu'nun bizzat kendisinden Kur'ân'ı alan ashabının bu hataları bilmedikleri, kendilerinden sonra gelen Müslümanlara hep hatalı öğrettikleri ortaya çıkar. Ayrıca bu hataları dilleri ile düzeltmedikleri, kendilerinden sonra gelenlere doğrusunu telkîn etmedikleri anlaşılır. Bütün Müslümanların ittifak halinde mevcut mushafı bugünkü hattıyla nakletmeleri, bu mushafın ve hattının doğruluğuna en büyük delildir. Bu da kâtiplerin hata etmediklerini gösterir"92.
Ebû Hayyân da bu rivayetlerin sahih olmadığını, çünkü sahabenin fasih Arapçayı bildiklerini ve lisanda meşhur olduklarını zikreder93.

Mehdevî de bu rivayeti inkâr etmekte ve sahih olmadığını bildirmektedir. Mehdevî devamla şöyle der: "Kur'ân-ı Kerim'deki her bir harfin Arap diline uygun bir yönü vardır. Çünkü Kur'ân, yanlışlık, ziyâdelik ve noksanlıktan korunmuştur".
Tâhir b. Aşûr'a göre, Kur'ân'da hata olduğuna dair olan bu rivayetin sahih bir senedi yoktur. Bu rivayeti uyduranlar zannediyorlar ki Müslümanlar Kur'ân kıraatini sadece bu elimizde bulunan mushaftan almışlardır. Hayır bu büyük bir gaflettir. Mushaf, Müslümanların 23 seneden beri Kur'ân'dan okuyageldikleri ve hafızalarında olan şeylerin bir araya getirilmiş şeklidir. Mushafı yazanlar, diğer belgelerle birlikte bizzat hafızların ağızlarından Kur'ân'ı duyarak yazdılar. Eğer mushafda bir hata olsaydı, diğer kurrâ buna uymazlardı95. Yine Tâhir b. Âşûr'a göre Hz. Osman'a atfedilen rivayet, onun adına uydurulan bir sözdür96.
Bu rivayet, başkaları adına söz uyduranların Hz. Âişe ve Hz. Osman adına uydurdukları çirkin bir iftiradır. Âlimler -gördüğümüz gibi- bu rivayetin sıhhatini kabul etmiyorlar. Çünkü Hz. Osman, Kur'ân'rn cemedilmesini tek başına yapmadı. Bilakis diğer sahabe de Kur'ân'ın toplanması ve yazılmasında ona yardımcı oldular. Yazılan mushaflar, Hz. Ebu Bekir'in toplattığı mushaf ile mukabele edildikten ve Hz. Peygamber (sav)'in son defa Cibrîl ile mukabele ettiği Kur'ân'a uygun olduğu hususunda sahabenin muvafakati alındıktan sonra yayıldı. Hz. Osman gibi üçüncü halîfe olan bir zatın, Kur'ân'da, Allah'ın Hz. Peygamber (sav)'e indirdiğinden farklı şeyler görüp; "Bu hataları ileride Araplar düzeltir" demesi ve hataları düzeltmeden öylece bırakması hiç düşünülebilir mi? Allah'ın dininin yardımcıları ve koruyucuları olan sahabenin huzurunda bunu yapması hiç mümkün müdür? Bu sözün Hz. Osman'a nisbetini Kurtubi, Zemahşeri, Ebu Hayyân, Âlûsî ve daha birçok âlim kabul etmemişlerdir97.
Bazı araştırmacılara göre; Hz. Osman'ın: "Mushaf'ın yazımında gramer hatası vardır, fakat değiştirmeyin. Çünkü Araplar, onu okurken dilleriyle düzeltirler" demesi, yanlış ve doğru meselesi değil, Kureyş lehçesinin haricinde bir lehçe ile yazılmasıdır.98 Hz. Âişe'nin; "hata ettiler" sözünden de şu kastedilmektedir; sahabenin ittifak ettiği 'yedi harf'den evlâ olanı seçmekte hata ettiler anlamındadır. Yoksa bu bağışlanmayacak derece bir hata değildir. Çünkü büyük hatalar reddedilmiştir. Kâtibin hatasıdır sözü, yazanın lehçesi ve kıraati budur, başka bir kıraat daha vardır, demektir99.
Suyûtî'ye göre bu rivayetlerde bazı müşkiller vardır. Onlar da:
1. Arapçayı en fasih konuşan ashab-ı kiramın, Kur'ân-ı Kerim'de hata etmesi şöyle dursun, kendi dillerinde hata ettikleri nasıl düşünülür?
2. Kur'ân-ı Kerim'i Resûlullah (sav)'den, nazil olduğu gibi öğrenen, onu ezberleyen, onu aynen koruyan ve üzerinde titizlikle duran sahabe-i kiramın Kur'ân'da hata ettikleri nasıl söylenir?
3. Bütün sahabenin, Kur'ân’ın okunuş ve yazılışında aynı hatada birleştikleri nasıl düşünülebilir?
4. Böyle bir hatanın farkına varmamaları, bu hatadan dönmemeleri, nasıl söylenebilir?
5. Hz. Osman'ın görülen hatayı düzeltmek isteyenlere mâni olduğu, nasıl söylenebilir?
6. Seleften halefe tevâtüren rivayet edildiği halde, hatalı kıraatin sürüp gittiği, nasıl düşünülebilir?100.

Bütün bunlar ashâb-ı kiram için aklen, şer'an ve örfen muhaldir. Âlimler buna -yukarıda zikrettiklerimize ilâveten- şöyle cevap vermişlerdir:
a. Hz. Osman'a izafe edilen sözler, doğru değildir. Bu rivayetin senedi zayıf, muzdarib ve munkatı'dır. Hz. Osman kendisine uyulan bir imam olarak tayin edilmişti. O, nasıl olur da Kur'ân'da gördüğü bir hatayı düzeltmek üzere, Arapların dil maharetine terkedebilir? Kur'ân'ın cem'ini ve yazma işini üzerine alan seçkin kimseler bu hatayı düzeltmemişse, başkaları bunu nasıl düzeltebilir? Ayrıca, bir tek mushaf değil, belli sayıda mushaflar yazılmıştır. Şayet bu mushaflarda hata vaki olduğu söylense bile, hepsinin aynı hataya düşmeleri, uzak bir ihtimal olur. Şayet mushaflardan bazılarında hata vaki olduğu söylense bile bu, diğerlerinin hatasız olduğunu itiraf etmektir. Hz. Osman'ın istinsah ettirdiği mushafların bir kısmı hatalı, bir kısmı da hatasız diyen bir sahabe yoktur. Kıraat vecihleri dışında mushaflarda hiçbir ihtilaf da mevcut değildir. Kıraatler ise, hata cinsinden sayılmaz.
b. Ebu Bişr tarikiyle yapılan rivayette, okunuşu yazılışına uymayan bazı kelimeler, te'vil edilmiştir. Meselâ: (Tevbe, 47), (Neml, :21) âyetlerinde “lâ”dan sonra 'elif,’ “zalike cezauz zalimin” (Maide, 29) âyetinde 'vavla’ birlikte 'elif’, (Zâriyât, 47), âyetinde iki 'yâ' harfinin yazılışı bu kabildendir. Şayet kelimeler yazıldığı gibi okunsaydı, hata sayılırdı. İbn Eşte, 'Kitâbu'l-Mesâhif’ adlı eserinde, bu ve önceki cevaplara yer vermiştir.
c. İbnu'l-Enbârî, "Kitâbu'r-Redd alâ men Halefe Mushafe Osman" adlı eserinde bu konuda Hz. Osman'dan rivayet edilen haber hakkında şöyle der: "Bu haber hüccet (delil) olamaz. Zira muttasıl değil, munkatı'dır. Zamanında Müslümanların imamı ve önderi, devletin reisi olan, İmam Mushafı ortaya koyan, Hz. Osman'ın, bu mushafta hataları görmesi, yanlış yazıldığı halde bunları düzeltmemesi, akıl ve mantığa sığacak bir şey değildir. Asla. Yemin ederim ki, akıl ve insaf sahibi bir kimse, Hz. Osman hakkında böyle bir vehme kapılamaz. Kur'ân'da mevcut hatanın sonradan gelenlerce düzeltilmek üzere geciktirdiğine, inanamaz. Hz. Osman'ın 'Mushafta bazı hatalar gördüm' sözünden, yazısında bazı hata, i'rabı bozacak, kelimeleri tahrif edecek derecede hata sayılmadığını' iddia eden, görüşünde haklı ve isabetli değildir. Çünkü yazı telaffuza bağlıdır. Yazıda hata eden, telaffuzda da hata eder. Hz. Osman'ın Kur'ân'ın yazılışı ve okunuşunda ifsad derecesindeki hataları tehir etmesi, imkânsızdır. Bilindiği gibi o, Kur'ân'ı devamlı okur, beldelere gönderilen mushaflardaki yazı şekline uyar, âyetlerdeki mânâyı yeterince kavrardı.
Ebu Ubeyd'in rivayet ettiği de bunu doğrular. Ebu Ubeyd, bize Abdurrahman b. Mekkî ona Abdullah b. Mübarek, bize Yemen şeyhi Ebu Vâil, ona Hz. Osman'ın mevlâsı Hâni el-Berberî rivayet ederek şöyle der: Hz. Osman'ın yanında bulunduğum bir sırada, sahabe mushafları karşılaştırıyordu. Bu arada Hz. Osman beni, üzerinde “lem yetesenne” (Bakara, 259), “lâ tebdîle lilhalki” (Rum, 30) ve “fe emhilil kafirine” (Tarık, 17) âyetleri yazılı bulunan koyunun kürek kemiği ile, Ubey b. Ka'b'a gönderdi. Kendisine bu âyetleri gösterdiğimde kalem istedi, “lilhalki” kelimesindeki ‘lâm' harflerinden birini silerek “lâ tebdîle lihalkillah” yaptı. “fe emhil” kelimesini silerek “fe mehhil” şeklinde yazdı, “lem yetesenne” kelimesinin sonuna da “ha” ilave etti.
İbnul-Enbârî şöyle der: Yazılan mushaflar kendisine arzedilen, müstensihler arasında vuku bulan ihtilafı kaldırmak için kendisine müracaat edilen, onlardan doğru olanı ortaya koymayı isteyen Hz. Osman'ın, hatayı görüp de buna göz yumduğu ve bunu başkalarının düzeltmesi için bıraktığı nasıl iddia edilebilir?101

İbn Eşte'nin 'Kitabu'l-Mesâhif'teki rivayetinde ise: "Bize Hasan b. Osman, ona Rabi' b. Bedr, ona da Sevvâr b. Şebîb rivayet ederek şöyle dedi: Abdullah b. Zübeyr'e mushaflar hakkında soru sordum. Bana şöyle cevap verdi. Bir kimse Hz. Ömer'e giderek: "Ey mü'minlerin emiri! Bazı kimseler Kur'ân hakkında ihtilafa düştüler" dedi. Hz. Ömer o sırada Kur'ân’ı, tek bir kıraat üzere toplama hazırlığı içinde iken ölümüne sebeb olan bıçaklama olayı cereyan etti. Aynı şahıs Hz. Osman'ın hilâfeti sırasında, bu durumu kendilerine arz etti. Hz. Osman da mushafların cemine başladı. Beni, sahifelerle birlikte Hz. Âişe'ye gönderdi. Bunları kendisine arzederek karşılaştırdık."
Bu da gösteriyor ki sahabe, Kur'ân'ın ceminde büyük bir titizlik göstermiş, vahyi aynen zaptetmişler, tashih ve ıslaha muhtaç olacak durumda bırakmamışlardır.
Ayrıca ibn Eşte şöyle der: Bize Muhammed b. Yakub, ona Ebu Davud Süleyman b. Eş'as, ona Ahmed b. Mes'ade, ona İsmail, ona Haris b. Abdirrahman, ona da Abdu'l-A'lâ b. Abdillah b. Âmir rivayet ederek şöyle demiştir: Mushaf'ın cemi tamamlandığında Hz. Osman'a arzedildi. Hz. Osman elindeki nüshaya bakarak: "Aman ne güzel, ne hoş yapmışsınız! Küçük bir yanlışlık gördüm ki bunu ilerde düzeltiriz", şeklinde mukabelede bulundu. Bu rivayette, herhangi bir güçlük yoktur. Yukarıda geçeni açıklığa kavuşturmaktadır.
Bundan da anlaşılıyor ki, mushaflar yazılır yazılmaz kendisine sunulunca Kureyş lehçesi dışında yazılan “attabutu” ve “atâbûtü” kelimelerini görmüş, bunları ilerde bu lehçeye göre düzeltileceğini vaat etmiştir. Sonra da bu vaadi yerine getirerek, Mushafta herhangi bir hatalı kelime bırakmamıştır102. Bu rivayetleri nakleden, Hz. Osman'ın sözünü tam olarak anlamadan, muhtemelen yanlış bir şekilde aktarmıştır. Bu durum, görülen zorluklara sebeb olmuştur. Bu konuda verilen en uygun ve kuvvetli cevap budur103.

ed-Dânî de Hz. Osman rivâyetiyle ilgili olarak şöyle demiştir: "İki nedenden dolayı bu rivayet doğru olamaz; isnadında bir karışıklık ve ifadelerinde gariplik vardır. Zira, rivayetin senedinde yer alan İkrime ve İbn Ya'mer, Hz. Osman'ı hiç görmemişlerdir. Yine rivayetin ifadelerinde Hz. Osman'a duyulan kin hissedilmektedir.
İbn Teymiyye de, bu rivayetin doğru olmadığını105 ve birkaç yönden sahih olamayacağını belirtir:
a. Sahabe efendilerimiz en küçük bir kötülüğü bile düzeltmede yarış yapıyorlardı. Kur'ân'da hatanın bulunuşunu nasıl kabul ederler ki? Halbuki bunu düzeltmek hiç de zor olmayan bir şeydir.
b. Araplar, normal konuşmalardaki hataları bile çirkin görürlerken, mushaftaki bir hatanın kalmasına nasıl müsamaha ederler?
c. "İleride bu hatayı Araplar dilleri ile düzeltecekler" denmesi de hatalıdır. Çünkü Kur'ân Arap ve Acem herkesin önünde ve elinde olduğu halde o günden bu güne aynı durmaktadır. Eğer hata olsaydı şimdiye kadar düzeltilirdi.
d. Hz. Osman, Kureyş lehçesi dışında yazılan “ettabutu” kelimesini görmüş, onun bile düzeltilmesini istemiş. Hata sayılan diğer yerleri düzeltmemesi düşünülebilir mi?106.

Menâhîlü'l-İrfan fî Ulûmi'l-Kur'ân sahibi ez-Zerkânî, bu uydurma rivayetler hakkında şöyle demektedir:
İslâm düşmanları bu ve benzeri uydurma rivayetlerle, Kur'ân'a olan itimadı sarsmak istemektedirler. Halbuki bu rivayetlerin senedi zayıftır. Çünkü senedde karışıklık ve kesiklik vardır.
Hz. Osman'ın, Kur'ân'ı istinsah eden ve hata edenlere hitaben: "Aman ne güzel, ne hoş yapmışsınız!" sözü de anlaşılacak gibi değildir. Çünkü hata eden kimselere böyle söylenmez. Bu da rivayetin yanlışlığını veya hata kelimesinin başka bir anlamda kullanıldığını gösterir.
Hz. Osman'a nisbet edilen rivayet eğer doğru ise, biz onu şöyle te'vîl ederiz: Rivayette geçen lahn kelimesi, hata mânâsında değil, kıraat ve lügat mânâsındadır. Bu takdirde Hz. Osman'ın sözü şöyle anlaşılır; Kur'ân ve onun yazılışında öyle kelimeler var ki, Arapların hepsi onları kolayca okuyamayacaktır, Fakat alıştırma ve çok okuma ile pek yakında hepsinin dili buna yatar hale gelecektir. Bazı büyük âlimler buna misal olarak “essırat” kelimesini zikrederler. Bu kelimenin aslı “essirat”dır Onun için Araplar, mushafın hattına uyarak “essırat”, asla riayet ederek de “essirat” şeklinde okurlar107.
ez-Zerkanî, Hz. Âişe'yle ilgili rivayet için de şöyle der:
Bu rivayet sahih olsa bile, mütevâtir ve kat'î olan(kırâat)e muhaliftir. Mütevâtir ve kat'î'ye muhalif olan ise reddedilir, iltifat edilmez ve onunla amel de edilmez.
Hz. Âişe'ye nisbet edilen rivayetteki “hazani” lâfzı, Mushaf'da “in hazn” şeklinde yazılmıştır. Diğer kıraatlere de uygun olsun diye yazıda yâ bulunmadığı gibi, elif de yoktur. Hâzâni okuyan elif takdir ederek, "hâzeyni" okuyan da yâ takdir ederek okumuş olmaktadır. Onun için yazıda hata yapma mevzubahis değildir. Belki Hz. Âişe, kendisinin okuduğu kıraatle okumayanın, yani “inne hazani” şeklinde okuyanın hata ettiğini söylemiş olabilir. Fakat ne Hz. Âişe'den ve ne de başkasından böyle okuyanın hata ettiğine dair bir rivayet yoktur108.
Aynı şekilde Hz. Aişe'nin, “essabiune” kelimesinde, vav'lı okuyanın hatalı okuduğunu söylediği nakledilmemektedir. Kendisinin de vav'lı değil, yalı “essabiine” şeklinde okuduğu da rivayetler arasında yoktur. Öyleyse onun, “essabiune” şeklinde yazan katibin, hata ettiğini söylemesi de düşünülemez109.
F. Oryantalizm/Oryantalistler veya İstişrâk/Müsteşrikler ve Gayeleri
Bilindiği gibi oryantalistler, oryantalizm de denilen şarkiyat yani doğu araştırmaları alanında çalışan batılı ilim adamlarıdır. Daha çok aralarında Müslüman halkın çoğunluğu oluşturduğu bazı Asya ve Afrika ülkelerinin din, inanç, kültür ve folklor gibi bir millete vücut veren, onu diğer milletlerden ayıran, daha da mühimi halkın yaşayışına, manevî hayatına ve düşüncelerine tesir eden faktörler üzerinde çalışırlar.
Kısaca Doğu ülkelerinin kendilerine has yaşayışları ile manevî değerlerini konu olarak alan araştırmaların tarihi çok eskilere uzanır. Bu alanda çalışan, halen de çalışmakta olan oryantalistler başlangıçta Arapça öğrenimini hedef almışlardır. Ancak zamanla hedeflerini değiştirerek Doğunun kültür mirasını incelemeye yönelmişlerdir. Son bir buçuk iki asırlık süre içinde ise, sömürgeci devletlerin siyâsî veya askerî hakimiyet kurmak istedikleri, oldukça zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip doğu ülkelerinin manevî değerlerini incelemeye ağırlık vermişlerdir. Bu, bir bakıma şarkiyat çalışmalarının köklü bir gaye ve hedef değişikliği ile sömürgeciliğin emrine girmesinden başka bir şey değildir.
Gerçekten oryantalistler geliştirdikleri değişik ilmî metodları kullanarak yaptıkları araştırmalarla Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu Afrika, Orta ve Uzak Doğu ülkelerinin güç kaynağı olan manevî değerlerine eğilerek bunları tarafsız bir görünüm altında çeşitli yönlerden incelemişlerdir. Ancak ele aldıkları bütün konuları bir yandan istedikleri gibi yorumlayarak, diğer taraftan son derece ustalıkla sokuşturdukları fikirlerle saptırarak işlemişlerdir. Böylece bu ülkelerde yaşayan özellikle aydın zümrelerin kültür/inanç, duygu ve düşünceleri üzerinde tesirli olmuşlardır. Denilebilir ki kimi İslâm ülkelerinde görülen dinî kültür yozlaşması, manevî değerlere sırt çevirme, az da olsa dinsizlik, nihayet bir toplum için ciddî tehlikelerin başında gelen manevî bağların zayıflaması ile kendi değerlerine yabancılaşma, en başta bu çalışmaların neticesi sayılabilir. Kim ne derse desin, durum ortadadır ve herhangi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur.
Diğer taraftan onyedinci asrın başlarından itibaren gelişmeye başlayan sömürgeciliğin temsilcileri İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Avusturya, Hollanda, İtalya, Almanya, ve nihayet Rusya'nın belli başlı yüksek öğretim kurumlarında geçmişi yıllar öncesine uzanan birer şarkiyat bölümü vardır. Ayrıca bu devletlerin istisnasız hepsinde dışişleri bakanlığına veya sömürge işlerini yürüten kuruluşa bağlı bir Doğu Ülkeleri Dairesi mevcuttur. Buralarda çalışanların büyük çoğunluğu oryantalistlerden seçilegelmişlerdir. Batı idare sistemi içinde böyle kuruluşların elması elbette tesadüflerin ortaya çıkardığı bir sonuç değildir. Aksine belirli bir hedef ve gayenin sonucudur. Sadece bu bile şarkiyat çalışmalarının daha çok sömürgeciliğe zemin hazırlama hedefinin açık belgesidir. İsteyen başka türlü düşünebilir. Ancak şurasını dikkatten uzak tutmamak gerekir ki, zaman, oryantalistlere sömürgeciliğin keşif kolu (ifadeyi ilk kullanan Cemil Meriç merhumdur.) diyenleri haklı çıkarmıştır. Yoksa bunca gayretin sırf ilim aşkına gösterildiğini ve başka gayesi olmadığını söylemek taraf tutmak değilse bönlük derecesinde saflıktır. Üstelik akla pek yakın da değildir110.
Netice: "Kur'ân'da gramer hatası iddiaları, yeni bir adla eski iddiaların tekrarından başka bir şey değildir. Kur'ân-ı Kerim'e hücum için vesile arayanlar, eski bazı sözleri alıp ve onları yanlış te'vil edip ortaya atıyorlar. Gramer hatası meselesi daha çok uydurma ve bâtıl bir rivayetten kaynaklanmaktadır. Bu rivayetin sahîh olmadığını ve İslâm âlimlerinin bu rivayeti kabul etmediklerini ve buna cevap verdiklerini gördük. Fakat rivayeti alanlar, nedense bu rivayet hakkında söylenenleri görmezlikten geliyor ve sadece şüpheyi ortaya atmakla yetiniyorlar. Böylece birçok kimsenin zihnini karıştırıyorlar.
Gramer hatası meselesinde bir diğer âmil de başta söylediğimiz sahih kıraatin şartlarından birisi olan "Kıraat, bir vecihle de olsa muteber bir tarzda, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" meselesidir. Her ne kadar âlimler arasında ittifakla sahih kıraatin şartlarından sayılsa da, bunu kabul etmeyenlerin de var olduğunu zikrettik. Bunlara göre Kur'ân veya sahîh kıraat, gramere değil, gramer kaideleri Kur'ân'a ve sahîh kıraate uymalıdır. Böyle olunca da Kur'ân'da gramer hatası diye bir şey söz konusu olamaz. "Kıraat, bir vecihle de olsa muteber bir tarzda, Arap dilinin kaidelerine uygun olmalıdır" diyenlere göre de, Kur'ân'da gramer hatası olmadığını gösterdik.
Netice itibarıyla, Kur'ân'da gramer hatası meselesi; müsteşriklerin iftira ve boş iddialarından başka bir şey değildir.

*****************************************************************************************************************
DİPNOTLAR
1. Oryantalizm ve oryantalistler (istişrâk/müsteşrikler) hakkında, çalışmamızın sonunda kısaca bilgi vereceğiz.
2. Oryantalistlerin bu iddiaları için bkz. İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi. Müdür Editör, Z. Velidi Togan, İstanbul 1954, Cild I, Cüz 1-4, s 14; John Burton'un "Linguistic Errors in The Our'an', (Kur'ân'da Gramer Hataları), adlı makalesi Journal of Semitic Studies Dergisi'nin 1988 Sonbahar sayısı.
3. Bu hususta özellikle Ahmed Mekkî el-Ensârî'nin "ed-Difâ’ ani'l-Kur'ân Dıdde'n-Nahviyyîn ve'l-Müsteşrikîn" (Mısır 1973) isimli kitabına bakılabilir. 3a Kur'ân'da Gramer Hataları ile ilgili çalışmamızı okuyup tavsiyelerde bulunan Prof. Dr. Abdurrahman ÇETİN. Prof. Dr. Veli ULUTÜRK, Arapça hocası Numan YAZICI ve Ahmet KURUCAN beylere teşekkürü bir borç bilirim.
4. Muhammed Abdulazîm ez-Zerkâni, Menâhilü’l-İrfân li Ulümil-Kur'ân, Beyrut I9BS, 1,410
5. Subhi es-Salih. Mebâhîs fi Ulümi'l-Kur'ân, İstanbul ts., s. 19.
6. ez-Zerkâni, Menahil 1, 410.
7. Ebu'l-Hayr Mu­hammed b. Muhammed el-Cezerî, Mürşidül-Mukriîn ve Mürşidü't-Tâlibîn, Tahkik. Ahmed Muhammed Şakir. Mısır 1931, s.3.
8. Necati Tetik, Kıraat İlminin Talimi, İst. 1990, s.71.
9. Suat Yıldırım, Kur'ân-ı Kerim ve Kur'ân İlimlerine Giriş. İstanbul 1983, s.75.
10 İbnü'l-Cezerî, en-Neşr fi'l-Kırâati'l-Aşr, Mısır ts, 1,9.
11. İbnü’l-Cezerî, en-Neşr, 1.9: ez-Zerkâni, Menâhilü'l-İrfân 1,412.
12. İsmail Karaçam, Kur'ân-ı Kerim'in Nüzulü ve Kıraati, İst. 1981, 244.
13. İbnül-Cezeri, en-Neşr. 1,5.
14. Abdurrahman Çetin, Kıraatlerin Tefsire Etkisi, Bursa 1996, s.70.
15. İbnü'l-Cezeri, en-Neşr 1.41-46.
16 "İbnu'l-Cezerî, isnadın sarahati şartının, tevatür ifadesiyle değiştirilmesi gerekliğini belirtir. Çünkü Kur'ân ancak mütevâtır isnatla sâbit olur. On kıraat üzerine ilâve edilen dört kıraat, sened bakımından sahih olmakla birlikte âhad haberlere dayanmaktadır. Mütevâtir değildir. Bu sebeple onunla ibâdet edilmez ve namazda okunamaz. Ümmet tarafından kabul gören ve bize ulaşıncaya kadar bir nesilden diğerine aktarılarak tevatür derecesinde bulunan kıraatlar, on kıraattir. Bugün için bu on kıraatin dışında mütevâtir kıraat yoktur bkz. Gelâluddin es-Suyuti, el-İtkân fi Ulumi’l-Kuran. Beyrut 1967, 1,239; Subhi es-Sâlih, Mebâhîs s.255-256; "Kur'âniyyetin Sübûtu için, kıraatin aslının mütevâtir olması gerekir. Suat Yıldırım, age., s.77.

17. İbnül-Cezerî, en-Neşr, 1,9, es-Suyuti, el-İtkân, 1,236-238; ez-Zerkânî, Menâhilü'l-İrfân, 1,426; Subhi es-Sâlih, Mebâhis s 255.
18. Cemâl Abdulazîz Ahmed, el-Kur'ân Ala Müsteveyâtı'l-Fushâ. el-Ezher Dergisi, s 683.
19. İbnü'l-Cezerî. en-Neşr, 1,10.
20. İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, 1,10; ez-Zerkânî, Menâhilü’l-İrfân 1,420.
21. Muhammed Cemâlüddin Kâsımi, Tefsiru'l-Kâsimî-Mehâsinü'l-Te'vil Daru İhyâi'l-Kütübı'l-Arabiyye 1975,1,301.
22. ez-Zerkâni, Menâhilü'l-İrfân 1,420.
23. Subhî eS-Sâlih, Mebâhîs. s. 258.
24. Çetin, Kıraatlerin Tef­sire Etkisi, s 73-74.
25. Suat Yıldırım, şifahî bilgi.
26. Cemâl Abdulazîz, el-Kur'an s.8S3.
27. Âyetin mânâsı şöyledir. "Allah ve Rasıîlü müşriklerden uzaktır". Hatalı okuyunca ise mânâ şöyle olur: "Allah, müşriklerden ve (haşa) Rasûlünden uzaktır".
28. bkz. İsmail Cerrahoğlu. Tefsir Usulü, Ankara 1933, s,91; Cemaluddin Ebu'l-Hasan Ali b. Yusuf el-Kıftî, Inbâhu'r-Ruvât ala Enbâhı'n-Nuhât, (tah. Ebu'l-Fadl İbrahim) Kahire 1986, 1,150.
29. İsmail Güler, Kur'ân'ın İrabı ve İbn Haleveyh'in Bu Sahaya Katkıları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Ü Bursa 1991), s.25
30 İsmail Güler, Kur'ân'ın İrabı, s.35.
31. İsmail Güler, a.g.e., s.47. 32. Cemâl Abdulaziz. el-Kur'ân s 686
33. Ahmed Mekkî el-Ensâri, 'ed-Dıfâ' ani'l-Kur'an Dıdde'n-Nahviyyin ve'l-Müsteşrikin" Mısır 1973, önsöz
34. Ahmed Mekkî el-Ensâri, a. yer.
35. el-Ensâri, "ed-Difâ' ani'l-Kur'ân' s.80.
36. el-Ensârî, "ed-Difâ’ ani'l-Kur'ân", s.106, (İbn Mâlikin Teshilü'l-Fevâid veTekmilu'l-Makâsıd isimli eserinden naklen).
37. el-Ensârî, "ed-Dıfâ' ani'l-Kur'ân", s.102
38 Ahmed Mekkî el-Ensâri/ed-Dıfâ' ani'l-Kur'ân Dıdde'n-Nahviyyîn ve'l-Müsteşrikin", s. 2.
39, Aynı eser s 118. (el-Bağdadî'nin Hızaretü'l-Edeb IV. 321 isimli eserinden naklen.)
40. Ebû Şâme, İbrâzü'l-Meânî (Şerhu'ş-Şâtibıyye) s.275.
41. Ahmed Mekkî el-Ensârî, ed-Difa' anil-Kur'ân Dıdde'n-Nahviyyîn ve'l-Müsteşrikîn", önsöz.
42. Osman Keskioğlu, Kur'ân'da Gramer Hatası Yoktur, Ahmet Parlakışık'ın derlediği Oryantalizmin Soruları isimli kit­abın içinde bir makale, İstanbul 1995.11. Baskı, s 135-144.
43. Gramer hataları hususunda Osman Keskioğlu'nun cevap verdiği iddialar; Londra Üniversitesinde Şark Dilleri Mektebinin Yakın Şark ve İslâm Şubesinin Müdürü Prof. Alfred Guıllaume'nin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde 1953 senesi 11-17 Mayıs'ında "Garpta İslâm Tedkikleri" mevzuunda verdiği kon­feranslarında ortaya attığı şüphelerdir. Bu âyetler için bkz. İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, Mudur Editör, Z. Velidi Togan, İstanbul 1954, Cildi. Cüz 14, s. 142. Keskioğlu, bu müsteşrikin hatalı olduğunu iddia ettiği dürt (Mâide 69, Yunus 22, Tâhâ 63, Fussılet 11). âyete cevap vermiştir. Biz bu âyetlere ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi araştırma görevlilerinden M. Akif Koç'un, "John Burton'un 'Kur'ân'da Gramer Hataları' adlı makalesine yazdığı ve fakülte Dergisinin 1996 yılı cilt 35, say­fa 553-559'da yayınlanan makalesinde zikrettiği üç (Bakara 177, Nisa 162, Mâide 69) âyete cevap vereceğiz. (John Burton'un makalesi, ™Linguistıc Errors in The Our'an" ismiyle Journal of Semitic Studies Dergisi'nin 1938 Sonbahar sayısında yayınlanmıştır).
44. Muhammed Salim Muhaysin, el-Mühezzeb fil-Kıraati'l-Aşr veTevcihuhâ min Tarîki Tayyibeü'n-Neşr, Ka­hire 1978 s.20; Ahmed Mekki el-Ensârî, "ed-Difâ' ani'l-Kur'ân Dıdde'n-Nahviyyîn ve'l-Müsteşrikin", s.56-58.
45. er-Razİ, Tefsîru'l-Kebîr, Beyrut ts., XXII,74-75; Süleyman Ateş, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, V.475-476. (el-Mesâhif, 60,146'(tan naklen).
46. Muhammed b. Ali Şevkânî, Fethu'l-Kadir, Mısır 1350h. 111,360-361.
47. et-Taberî, Câmıu'l-Beyân an Te’vil-i Âyı'l-Kur'ân. Beyrut 1988, cüz 16, IX,180; İbn Teymiyye, Mecmuu Fetâvâ, er-Riyad ts., XV,S50. (*) Keşfu-l-Hafa, 1/232; 2/850; Zeynuddin Uşaki, el-Muğnî, 1/635, nr. 2386;
48. Ebu'l-Kâsım Cârullah Muhammed b. Ömer ez-Zemahşeri, el-Keşşâf an Hakâikı't-Tenzil ve Uyûm'l-Ekâvîl fi Vücûhi't-Te'vîl, 11.543; er-Razi, Tefsîru'l-Kebîr, XXII.75-76; Ebu Hayyân, Bahru'l-Muhit, Dâru'1-Fıkr 1983, VI.255; Tabir b. Âsur, Tefsiru't-Tahrîr ve't-Tenvîr, Tunus ts., XVİ,251 -254.
49. er-Razî, Tefsiru'l-Kebîr, XXII79; et-Tabresî/Tabersî Ebu Ali el-Fadl b el-Hasen, Mecmau’l-Beyân fi Tefsiri'l-Kur'ân, Beyrut ts., IV.113-115.
50. el-Ensarî, "ed-Difâ’ ani'l-Kur'ân, s.93.
51. es-Suyuti, el-İtkân, 1,589.
52. Kurtubi, el-Câmi'u liahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut 1985, Xl.216-219; eş-Şevkani, Fethu'l-Kadir, 111,373.
53. Ebu Hayyân, Bahru'l-Muhit, VI.255; Şevkâni, Fethu'l-Kadir, III, 373.
54 Ah­med Mekkî el-Ensârî, "ed-Difâ' ani'l-Kur'ân", s.69.
55. er-Razî. ct-Tefsirul-Kebîr, XXII.78.
56. ibn Teymiyye, Mecmûu'l-Fetâvâ, XV,257.
57. Taberi, 16, IX.180-181.
58. Muhyiddin ed-Dervîş, I'râbu'l-Kur'ânı'l-Kerim ve Beyânuh, Beyrut 1992, VI,207.
59. Abdurrahman Çetin, şifahî bilgi.
60. Keskioğlu, agm, s.140.
61- Ahmed Mekki el-Ensâri, "ed-Difâ' ani'l-Kur'an", S.61 Müellif daha sonra bu kırâatlar hakkında kim ne demiş uzun uzun anlatıyor. Biz yer darlığından dolayı zikredemiyoruz, arzu edenler bakabilir.
62- Ebu Muhammed Abdillah b. Müslim b. Kuteybe, Te'vilü Müşkili'l-Kur'ân, Kahire 1973, 54, Kurtubi, II, 240; Tahir b. Âşur, Tefsiru't-Tâhrîr ve't-Tenvir, II, 132-133, ed-Dervîş, İ'râbu'l-Kur'ânil-Kerim, 1,250, Elmalılı M. H. Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, adı geçen âyetin tefsiri.
63. Taberi, cüz. 2, II, 100; er-Razi, Tefsiru'l-Kebîr, V. 44-45.
64. İbn Kuteybe, a. yer; Taberi, cüz. 2, II, 100; Kurtubi, II, 240.
65. ez-Zerkânî, Menâhilü'l-irfan, 1,338.
66. Abdullettah Abdilgınâ el-Kâdî, el-kırâat li Nazari'l-Müsteşrikin ve'l-Mülhidîn, Medinetü'l-Mûnevvara ts., s.173.
67. ez-Zemahşeri, el-Keşşâf. 1,532; ed-Derviş, İ'râbu'l-Kur'âni'l-Kerim, II, 377.
68. Kurtubi, VI, 14.
69. Anmed Mekki el-Ensârî. "ed-Difâ’ ani'l-Kur'ân', S.17.
70. Tefsiru'l-Kebîr; Bahru'l-Muhit; Mecmaul-Beyân fi Tefsiri'l-Kur'ân, Fethul-Kadîr, Hak Dini Kur'ân Dili, adı geçen âyetin tefsiri. el-İtkân S.1,589.
71. Kurtubî, VI.246; Tâhir b. Âşur, VI,270.
72. ez-Zemahseri, el-Keşşaf, 1,69; Tabresi, II, 155-156-
73. er-Razî, Tefsiru'l-Kebir, XII, 51; ed-Dervîş, İ'râbu'l-Kur'ânil-Kerim, 11, 526-527.
74 Ebu Hayyân, Bahru'l-Muhit, III, 531; Kurtubi, VI,246; Şevkânî, Fe­thu'l-Kadir, II, 62.
75. es-Suyutî, el-İtkân, I, 590 76. Kurtubî, VI. 246.
77. er-Razî, Tefsîrul-Kebîr, XII,51-52.
78. Tâhir b. Âşur, VI, 270. 79. ed-Dervîş, I'râbu'l-Kur'âni'l-Kerim, VIII, 537.
80. Taberi, cüz 24, XII, 99; Kurtubî, XV, 344; ez-Zemahşeri, el-Keşşaf, III, 446; Ebu Hayyân, Bahru'l-Muhit, VII. 487.
81 - Tefsiru'l-Kebîr, cüz XVII, 63.
82. Hak Dini Kur'ân Dili, IV, 2699.
83. Keskioğlu. agm. S.142-143.
84. Ebu Bekir es-Sicistani, el-Mesâhif, Mûessesetü Kurtuba ts., s.34, Ebu Amr Osman b. Saıd ed-Danî, el-Mukni fi Resmi Mesâhifi'l-Emsâr, Kahire 1976, s. 121.
85. es-Sicistanî, el-Mesâhif, s.32; ed-Dani, el-Mukni. s.119.36. es-Suyutî, el-ltkân, 1,534-585. 37. Abdulletlah Abdilgmâ el-Kadî, el-kırâat fi Naian'l-Müsteşrikin ve'l-Mülhıdîn. S. 173.
88. Meselâ bkz. ed-Danî, el-Muknî, s.119; Abdulaziz Çaviş. Esraru'l-Kur'ân, Asitane 1331, I, 34.
89 er-Razi, Tefsîru'l-Kebîr, XXII,74-75; yecmau'l-Beyân fi Tefsiri'l-Kur'ân, ilgili ayetin tefsiri, II, 289; Tabir b. Âşur, Tefsiru't-Tahrir ve't-Tenvîr, ilgili âyetin tefsiri, VI.29.
90. bkz. Kurtubi, VI,14-15; Şevkâni, Fethu'l-Kadir, 1,537.
91. ez-Zemahşeri, el-Keşşâf. I,582.
92. Ta­beri, cüz. 6, IV.36-27.
93. Ebu Hayyân, Bahru'l-Muhît, adı geçen âyetin tefsiri,
94. Cemâl Abdıılazi; Ahmed, el-Kur'ân s.890.
95. Tahir b. Âşuf, Tefsirul-Tahrîr ve'1-Tenvir, XVI, 254.
96. Tahir b. Âşur, a.g.e., II, 134.
97. Kurtubi, II, 240. Dipnot; el-Ensârî, "ed-Difâ' ani'l-Kur'ân", s.96, 98. Ahmed Mekkî el-Ensâri. "ed-Difâ' ani'l-Kur'ân", s.70; Cemâl Abdulazîz Ahmed, el-Kur'ân s. 887.
99. Ebu Amr Osman b Said ed-Dâni, el-Mukni' fi Ma'rıfeti Mersumi Mesâhifi Ehli'l-Emsâr, Dımeşk 1940, s. 122.
100. es-Suyutî, el-İtkân, 1, 586-588: İbn Teymiyye, Mecmuu'l-Fetâvâ, XV, 250-256
101. İbn Teymiyye, Mecmuul-Fetâvâ, XV, 253.
102. Tirmizi, Sünenüt-Tirmizi, Medine 1973, Tefsiru sure 9, 19.
103. es-Suyutî, el-ltkân, I, 586-588.
104. ed-Dânî, el-Mukni, s.115.
105. İbn Teymiyye, Mecmûu'l-Fetâvâ, XV,248-264.
106. Abmed Mekki el-Ensârî, "ed-Difâ' ani'l-Kur'ân", s.94.
107. ez-Zerkanî, Menâhil. I, 386-387.
108. ez-Zerkanî, a.g.e., I,392-393.
109. ez-Zerkani, a.g.e., I, 393.
110. Daha geniş bilgi için bkz. Mücteba Uğur, (Mustafa Sıbaî'nin "Oryantalizm ve Oryantalistler') ismiyle terceme ettiği kitaba yazdığı önsöz, İstanbul 1993, s.12-14; M. Hamdi Zakzük, Oryantalizm veya Medeniyet Hesaplaşmasının Arka Plânı, (terc. Abdülaziz Hatip), İzmir 1993; Edward Said, Oryantalizm, Sömürgeciliğin Keşif Kolu, (terc. Selahaddin Ayaz), İstanbul 1991.

 
Geri