NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR  
KUR'AN'IN YAZILI DERLEMESİ
Prof.Dr. Muhammed Mustafa el-AZAMİ

ALTINCI BÖLÜM

Peygamber Kur'an'ı korumak için olası tüm önlemleri alsa da, Zeyd b. Sabit'in aşağıdaki ifadesinin de gösterdiği gibi, tek bir temel cilt halinde birleştirmemişti.

قبض النبي صعلم و لم يكن القرآن جمع في شيء

"Peygamber (s.a.v.) vefat ettiğinde Kur'an tek bir kitap halinde derlenmemişti." (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 12; ayrıca Bkz. Buhari, Sahih, Cemu'l-Kur'an, hadis no. 4986.)
"Yazılmış" kelimesinden ziyade "derlenmiş" kelimesinin kullanımı dikkat çekmektedir. Hattabi bu rivayetin yorumunda şöyle demektedir: "Bu rivayet, hususi vasıfları haiz hususi bir kitab(ın olmadığın)a delalet etmektedir. Ger­çekte Kur'an'ın tamamı Peygamber'in hayatı zamanında yazılmıştı, fakat ne tamamı bir araya getirilmiş ne de sureleri tertip edilmişti." (Suyuti, el-İtkan, I, 164.)

Bir kitap oluşturmak zorluk yaratabilirdi; sonradan indirilen herhangi bir ilahi nesih, bir takım ayetlerin şer'i hükümlerini veya söz dizimini etkileyerek uygun bir şekilde dahil edilmeyi gerektirebilirdi. Ama gevşek sayfa biçimi yeni ayetlerin ve surelerin eklenmesini büyük ölçüde kolaylaştırırdı, çünkü vahiy Peygamber'in ölümüne az bir zaman kalıncaya kadar kesilmemişti. Fa­kat O'nun vefatıyla vahiy ebediyen son buldu: Artık ayetlerde, neshler ya da yeniden düzenlenmeler olmayacaktı. Bu nedenle Kur'an'ın bir bütün, bir cilt içinde derlenmesi için ortam hazır hale gelmiştir. Bu karar alınırken hiçbir tereddüt yaşanmadı; basiretlilik, toplumu bu amacı derhal gerçekleştirmeye zorladı ve Allah kendi kitabını ebediyen koruyacağına dair sözünü yerine getirecek şekilde sahabelerin Kur'an'a hizmet etmelerine kılavuzluk etmiştir;

إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
"Kuşkusuz Kur'an'ı biz indirdik, onu (tahriften) koruyacak olan da biziz." (Kur'an 15:9.)

1. Ebu Bekir Döneminde Kur'an'ı Derlenmesi

a. Zeyd bin Sabit'in Kur'an'ı Derleme Görevine Atanması

Zeyd olayı şöyle nakletmektedir;Ebu Bekir, çok sayıda sahabenin şehit düştüğü Yemame savaşının olduğu bir zamanda beni çağırdı. Gittiğimde Ömer b. Hattab da onunla birlikteydi. Ebu Bekir söze şöyle başladı: "Ömer az önce geldi ve şöyle dedi: 'Yemame sa­vaşları pek çok kuranın (Kurra (sözcük anlamı: okuyucular) Kur'an'ın tümünü ezberleyen hafızların (huffaz) bir başka adıdır. Kurra dindar olmaları nedeniyle savaş esnasında daima ön safta savaşır ve bu nedenle diğer askerlerden daha çok kayıp verirdi.) ölümüne yol açtı ve başka savaş alanlarında da sa­vaşın aynı çoklukta kurranın ölümüyle sonuçlanmasından korkuyorum. So­nuçta “Kur'an'ın çoğu zayi olacak.” Ben bundan dolayı Kur'an'ın toplanmasını emretmen gerektiği kanaatindeyim." Ebu Bekir devam etti: “Ömer'e 'Peygamber'in yapmadığını biz nasıl yaparız dedim?” Ömer, ne olursa olsun hayırlı bir iş dedi ve o, Allah bu mesuliyeti üstlenmem için beni kani kalıncaya dek, vicdanıma yanıt vermeyi kesmedi; ben de onun düşünce­sine katıldım. Zeyd sen genç ve zekisin, Peygamber'in vahiylerini kaydeder­din, senin saygınlığına halel getirecek hiçbir şey bilmiyoruz. Bu yüzden sen Kur'an'ın izini sür ve tamamını bir araya getir." Vallahi bir dağı taşımamı isteselerdi, şimdi benden istediklerinden daha ağır gelmezdi. Onlara Peygam­ber'in hiç yapmadığını nasıl yapacaklarını sordum, fakat Ebu Bekir ve Ömer bunun iyi ve uygun bir iş olduğunda ısrar ettiler. Allah bu mesuliyeti almam için Ebu Bekir'i ve Ömer'i razı ettiği yola beni de kani kılıncaya dek onlar vicdanıma yanıt vermekten geri durmadılar. (Buharı. Sahih, Cemu'l-Kur'an, hadis no. 4986. Ayrıca Bkz. İbn Ebu Davud, el-Mesahif, s. 6-9.)

Bu toplantıda Zeyd komiteye başkanlık etme görevini kabul etti ve bu projeyi öneren Ömer de ona tam destek vermeye razı oldu. ( Bkz. İbn Ebu Davud, el-Mesahif, s. 6.)

b. Zeyd bin Sabit'in Güvenirlik Vesikaları

Zeyd henüz yirmili yaşların başlarında, Peygamber'e komşuluk yapması ve en çok göze çarpan kâtiplerinden biri olarak hizmet görmesi sayesinde yeterince ayrıcalığa sahip olmuştu. O ayrıca hafızlar arasındaydı ve güvenilir geçmişi bu görev için onu gözde seçenek yapmıştı. Ebu Bekir Sıddık yukarı­daki sözlerinde onun vasıflarını şöyle sıralamaktadır:

1.Zeyd'in gençliği (canlılığını ve enerjisini göstermektedir)
2.Mükemmel ahlakı. Ebu Bekir özellikle, "la nettehimmuke": "Seni hiç­bir yanlışla suçlamıyoruz," demiştir.
3.Onun zekâsı (gerekli beceri ve ayıklığını göstermektedir).
4.Vahyin yazılmasında öncelikli deneyimi. (Buhari, Sahih, Cemu'l-Kur'an, hadis no. 4986. Ayrıca İbn Ebu Davud, ei-Mesabif, s. 8.)
5.Onun güvenirliliğine bir madde de ben ekleyebilirim: Zeyd, Peygamber'in Ramazan'da Cebrail'le yaptığı arza katılan çok az talihliden biriydi. (Tahir el-Cezairi, et-Tıbyan, s. 126. Ayrıca Bkz. A, Jefferey (thk.), el-Mebani, s. 25.)

c.  Ebu Bekir'in Zeyd bin Sabit'e Talimatları

Müsaadenizle Ebu Bekir halife olmadan önce meydana gelen kısa bir olayı nakletmek istiyorum. Yaşlı bir kadın, ölmüş torununun bıraktığı miras­taki payını sormak için Ebu Bekir'e geldi. O da büyükannenin payının mik­tarı hakkında ne Kur'an'da bir bahsin olduğunu ne de Peygamber'in bu hu­susta bir beyanını hatırladığını söyledi. Hazır bulunanlara sorduğunda cevabı ayaktaki Muğire'den aldı: Peygamber büyük annenin payının 1/6 olduğunu ifade ettiğinde ben yanındaydım. Ebu Bekir Muğire'yi teyit edecek başka kimselerin olup olmadığını sorduğunda Muhammed b. Mesleme lehte şahit­lik etti. Meseleyi kuşku alanının ötesine taşıması, Ebu Bekir'in, Muğire'nin sözüyle hareket etmeden önce onu doğrulamak istediği anlamına gelir. (Malik, el-Muvatta, Feraiz: 4, s. 513) Bu bakış açısından Ebu Bekir (ve göreceğimiz gibi daha sonra Osman) yalnızca Kur'an'ın şahitlerle ilgili emrine uymuştur:

"Ey iman edenler belirli bir süre içinde birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın. Bir kâtip onu aranızda adaletlice yazsın... Erkeklerinizden iki de şahit bulundurun. Eğer iki erkek bulunamaz ise rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile iki kadın olsun ki kadınlardan biri yanılırsa diğeri ona hatırlatsın. Çağrıldıkları vakit şahitler gelmezlik etmesinler." (Kur'an 2/282.)

Bu şahitlik hükmü (hadis usulünde olduğu kadar) Kur'an'ın derlenme­sinde başarı bir rol oynadı ve Ebu Bekir'in Zeyd'e verdiği talimatların tam özünü oluşturdu. İbn Hacer nakletmektedir: Ebu Bekir, Ömer ve Zeyd'e şöyle dedi: "Peygamber'in mescidinin girişine oturun. Biri size Allah'ın kitabından bir ayeti iki şahitle getirdiği takdirde onu kaydedin." (İbn Ebu Davud, el-Mesahif, s. 6. Ayrıca Bkz. İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 14)

İbn Hacer, Ebu Bekir'in iki şahitle neyi kastetmiş olabileceğini şöyle izah etmektedir:"İki tanıktan murat yazılı sözler(le desteklenmiş) ezberlemedir. Veya ayetin kelimesi kelimesine Pevgamber'in huzurunda yazıldığına şahitlik eden iki şa­hittir. Ya da kastedilen Kur'an'ın vahyedildiği biçimlerden olduğuna tanıklık etmeleridir. Maksat, yalnızca Peygamber'in huzurunda yazılmış olanları kabul etmek, hiç kimsenin tek başına hafızasına güvenmemekti." (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 14-15.)

İkinci görüş bana en yakın duran görüştür: iki kişinin değişmez şehadeti doğrultusunda yalnızca Peygamber'in huzurunda yazılmış malzemeleri kabul etmek. İbn Hacer'in ifadesi bu görüşü doğrulamaktadır: "Zeyd, bir kimsenin Peygamber'in bizzat kendisinden yazdığına dair iki sahabe tanıklık etmediği müddetçe hiçbir yazılı malzemeyi kabul etmek istemiyordu." (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 14. Toplanan malzemelerin kaynakları için Bkz. Buhari, Sa­hih, hadis no. 4986.) "Onu Peygamber'den işiten kimse şahitlik edinceye kadar!"
Prof. Şevki Dayf’a göre Bilal bin Rebah Peygamber'in bizzat kendisinin yazdırdığı ayetlere sahip olan ashabın gelmesi için Medine'nin caddelerini adım adım dolaştı. (Şevki Dayf, Kitab as-Sab'a of Ibn Mujahid, Giriş, s. 6.)

d. Zeyd bin Sabit Yazılı Malzemeleri Nasıl Değerlendirdi

Yazmaları toplamanın normal süreci, doğal olarak bütün nüshalar eşit değerde olmasa bile, toplayan kimsenin aynı eserin farklı nüshalarını karşılaştırmasıdır. Bergstrasser en güvenilir ve değersiz olanları da dâhil değişik yazmaların taslağını çıkarma hususunda birkaç kuralı vazetmiştir ki bunlar­dan en önemlileri şunlardır:

1.Daha eskiler daha yeni olanlardan genelde daha güvenilirdir.
2.Ana nüshalarla karşılaştırılarak katipler tarafından gözden geçirilmiş ve tashih edilmiş nüshalar, bu niteliklerden yoksun nüshalardan daha üstün­dür. (Bergstrasser, Usulu Nakdi'n-Nusus ve Neşri’l-Kutub, (Arapça), Kahire, 1969, s. 14)
3.Asıl mevcutsa bundan yazılmış herhangi bir nüsha tüm önemini kay­beder.( A.g.e., s. 20)

Blachere ve Sauvaget bu üçüncü noktayı yineler: Yazarın orijinal yazması ya da yazar tarafından gözden geçirilmiş bir nüsha bulunduğu takdirde, diğer tüm nüshaların değeri sıfırlanır. (R. Blachere et Sauvaget, Reg/es poıır editions et traduetions de textes arabes. Arapçaya çev. el-Mıkdad, s. 47.) Aynı şekilde yazarın orijinal yazmasının yokluğunda, ana nüshası mevcut herhangi bir kopya nüsha reddedilir.

 

                                               (Orijinal  Yazma)
                                                ı---------------ı

                                               (A)                (B)
                                            ı-----ı             ı------ı
 
                                           L      M            X       Z      

                                  Şekil: Bir yazmanın orijinal metninin soy ağacı

Bir yazmasının yukarıdaki ağacı takip ettiğini farz edelim. Şu iki senaryo akla gelir:

Varsayalım ki asıl müellif kitabının sadece tek bir nüshasını üretti ve or­tada ikinci bir nüsha veya birincisinin düzeltmeleri bulunmamaktadır. Bu eserin üç yazması gün yüzüne çıkarılmıştır: (1) Orijinal yazma (yazarın elin­den çıkmış tam nüsha); (2) yazarın orijinal eserinden yazılmış tek bir yazma (örneğin A.); ve (3) çok geç dönemde yazılmış bir başka yazma (belki L). Açıkça ikinci ve üçüncü yazmalar değersizdir ve eserin tahkikinde dikkate alınamaz, çünkü onlardan hiçbiri yazarın kendi elinden çıkmış nüsha ile eşit konumda değildir.

Yine eserin tek bir versiyonu olduğunu varsayalım. Müellif nüshası bulunamadığından tenkitli neşri yapan kimse diğer üç yazmaya güvenmek zo­runda kalacaktır. Gerçek yazarın öğrencileri tarafından yazılmış iki yazmayı A. ve B olarak adlandıralım. Üçüncü yazma X, B den istinsah edilmiştir. Bu­rada X'in hiçbir değeri yoktur. Yayıncı tamamen A. ve B 'ye itimat etmelidir ve bunlardan hiçbirini eleyemez çünkü ikisi de eşit değerdedirler.

Bunlar 20. yüzyılda şarkiyatçılar tarafından geliştirilen tenkitli metin neş­rinin esaslarıdır. Ancak on dört yüzyıl önce Zeyd tam da bunu gerçekleştir­miştir. Pevgamber'in Medine'deki ikameti yoğun bir yazma etkinliği zamanı olmuştur: Pek çok sahabe, arkadaşlarının veya komşularının tirşelerinden is­tinsah ettiği ayetlere sahipti. Kendisini Peygamber'in denetiminde yazılan ayetlerle sınırlayan Zeyd ele aldığı tüm malzemelerin eşit konumda olmasını sağladı ve böylece erişilebilir en yüksek doğruluk güvencesini temin etti. Peygam­ber'in önünde Kur'an'ı ezberlemiş ve çoğunu yazmış olduğundan onun belleği ve yazıları ikinci veya üçüncü el nüshalarla değil sadece aynı derecedeki malzemelerle karşılaştırılabilirdi. (Bir metin kurulurken farklı derecedeki yazmaları karşılaştırmak akademik olarak kabul edilemez.) Bunun için Ebu Bekir, Ömer ve Zeyd'in yalnızca -böyle olduğunu destekleyen iki şahide birlikte- birinci el malzeme üzerinde ısrarı, "eşit konumu" amaçlamak ve sağlamaktır.

Düzenleme işini yapanların gayretiyle teşvik edilen bu proje tam anla­mıyla bir toplum çabasıyla büyüyüp gelişti:
Halife Ebu Bekir ehliyetli herkesin katılması için genel bir davetiye (veya ferman da denilebilir) çıkardı.
Proje, merkezi bir toplanma yeri olan Peygamber'in mescidinde gerçek­leştirildi. Halifenin talimatlarını müteakiben Ömer mescidin kapısında durdu ve Peygamber tarafından yazdırılmış ayetlere sahip olanların bunları getirmeleri gerektiğini ilan etti. Bilal aynı şeyi Medine caddeleri boyunca ilan etti.


e. Zeyd bin Sabit ve Sözlü Kaynakların Kullanımı

Öyle görünüyor ki yazılı söz üzerine yoğunlaşılmasına rağmen ilk elden yazılı kaynak bulunduğunda —yazıtlar ister tahta kalaslar isterse da hurma yaprakları vb. olsun— yazılar sadece birbiriyle karşılaştırılmıyor fakat aynı zamanda doğrudan Peygamber'den öğrenmiş olan sahabenin hafızalarıyla da karşılaştırılarak doğrulanıyordu. Hem yazılmış hem de ezberlenmiş ayetin kabulü için aynı sıkı şartlar ileri sürülmek suretiyle eşit statü korunmuştur.
Zeyd her halükarda insanların hafızalarını kastederek, "Böylece çeşitli ya­zıtlar, kemik parçaları ve insanların hafızalarından Kur'an'ı topladım." de­mektedir. Ez-Zerahşi bu sözü şöyle yorumlamaktadır: "Bu ifade bazılarının Peygamber'in zamanında hiç kimsenin Kur'an'ı baştan sona ezberlemediği, Zeyd ve Ubeyy b. Kab'ın bunu gerçekleştirdiği şeklin­deki iddiaların asılsız olduğunu ileri sürmesine sebep olmuştur. Fakat bu yanlıştır. Zeyd'in gerçekte kastettiği  şudur:  O, ayetleri dağınık kaynakları toplayarak hafızların ezberleriyle karşılaştırmıştır. Bu şekilde herkes derleme sürecine iştirak etmiştir. Hiç kimsenin sahip olduğu en ufak parça dışarıda bı­rakılmamıştır. Bu nedenle de hiç kimsenin derlenmiş ayetler hakkında kaygı­lanma nedeni kalmamış ye hiç kimse metnin birkaç seçmeden derlendiği şeklinde bir şikayette bulunamamıştır."( ez-Zerahşi, Burhan, I, 238-239.)
İbn Hacer, Zeyd'in şu ifadesine hususi bir ihtimam gösterir: "Bakara su­resinin son iki ayetini Ebu Huzeyme el-Ensari'de buldum." Ona göre bu ifade Zeyd'in kendi yazı ve ezberlerinin yeterli görülmediğini göstermekte­dir. Her şey doğrulamayı gerektirmektedir.( İbn Hacer, Fethu'l-Bari, IX, 13) Dahası İbn Hacer şöyle demek­tedir:
Ebu Bekir yalnızca (parşömenlerde) mevcut olanların kaydedilmesini emretti. İşte bu, Zeyd'in Bakara suresinin son iki ayetini, kendisi ve sahabe arkadaşları çok iyi ezbere bildikleri halde, yazılmış olarak buluncaya kadar metne kat­maktan kaçınmasının sebebidir. (A.g.e., IX, 13.)

f. Kur'an'ın Orijinalliği: Bakara Suresinin Son İki Ayeti Olayı

Tevatür, İslami literatürde yaygın bir sözcüktür; örneğin, Kur'an tevatüren nakledilmiştir veya belli bir metin tevatür yoluyla kurulmuştur. Tevatür, bilgiyi birçok kanaldan toplayarak bu kanalları karşılaştırma ve böylece eğer ezici çoğunluk bir okuyuş üstünde uzlaşıyorsa bunun bizde ke­sin kanaat oluşturması ve bizzat okuyuşun da otantiklik kazanması anlamına gelir. Gerekli kanal veya kişi sayısı üzerinde ilmi uzlaşma olmamakla birlikte ana düşünce, tam kesinliği yakalamaktır ve bunun önkoşulları, söz konusu zaman, yer ve durumlara göre farklılık gösterebilir. Âlimler genellikle en azından yarım düzine kanalda ısrar ederler ama sayının çok daha fazla olma­sını da tercih ederler, çünkü daha çok sayıda insanın hata yapması daha az muhtemel ve daha zordur.

Berâe suresine dönecek olursak bu sürenin son iki ayeti yalnızca Ebu Huzeyme'nin sahifesine (ve zorunlu tanıklara) dayanılarak doğrulanmış ve Mushaf’a girmiş; ayrıca Zeyd'in ve başka hafızların ezberleriyle de desteklenmiştir. Fakat Kur'an gibi ciddi bir meselede biz bir sahife parçasını ve bir­kaç sahabenin hafızasını tevatür için nasıl yeterli zemin kabul edebiliriz? İki veya üç kişiden müteşekkil küçük bir sınıfta bir profesörün kısa ve ezberlenebilir bir şiir okuduğunu ve dersten hemen sonra birebir her öğrenciyi onun hakkında imtihan ettiğimizi varsayalım; eğer öğrencilerin tamamı aynı şeyi okurlarsa biz kesin olarak biliriz ki bu, profesörün öğrettiği şeydir. Tabii ki oyuncular arasında hiçbir gizli anlaşma olmaması şartıyla aynı şey yazıya aktarılmış söze veya herhangi bir yazılı ve sözlü kaynakların birleşimine ka­dar genişletilebilir. Bu bizzat benim sınıflarda deneysel olarak ispatladığım bir düşüncedir. Berâe suresinde böyle bir durum söz konusuydu: Eldeki kay­nakların, nispeten yetersiz olmalarına rağmen, hemfikir oluşu, kesinlik için kâfi zemini oluşturdu. Herhangi bir hile endişesini savmak için mantıksal bir delil vardır: Bu iki ayet yeni bir inanç içermemekte; belli bir kabile ya da ai­leyi övmemekte; Kur'an'da başka yerde bulunmayan bir bilgi vermemekte­dir. Böyle ayetler uydurmak için fesat tertip etmek makul değildir çünkü bunları uydurmakla elde edilecek hiçbir makul çıkar yoktur. Bu şartlar al­tında ve bizzat Allah'ın, sahabenin Kur'an hakkında dürüstlüğünü teyit etti­ğini de dikkate aldığımızda gerçekte bu ayetleri kabul etmek için gereken te­vatür mevcuttu.

g. Suhuf’un Devlet Arşivine Yerleştirilmesi

Derleme işi bitince Kur'an, Ebu Bekir'in gözetiminde "devlet arşivine" yerleştirildi. (Buharı, Sahih, Fedailu'l-Kur'an, 3; Ebu Ubeyd, Fedail, s. 281; Tirmizi, Sünen, hadis no. 3102.) Özetle onun katkısı, Medine'ye dağılmış durumdaki birinci el Kur'an parçalarını toplama ve bunları tek bir ana nüsha haline getirmekti. Bu derlemeye suhuf adı verildi. Suhuf kelimesi [sahife kelimesinin] çoğuludur (kağıt yapraklan anlamında gelir) ve kanaatimce tekil olan Mushaf (simdi ya­zık bîr Kur'an nüshası anlamına gelmektedir) kelimesinden farklı bir yan anlam taşımaktadır. Zeyd'in çabaları sonucunda bütün sure ve ayetler uygun şekilde düzenlendi ve büyük ihtimalle Medine'de hâkim olan yazı ve imla kuralları (Resmu'l-Hatti'l-Medenî) kullanılarak yazıldı. Nitekim Zeyd doğma büyüme Medineli idi. Fakat öyle görünüyor ki bu amaç için farklı boyutta yapraklar kullanılmıştı ve bu, düzensiz tirşe yığını intaç etmiş olabilir. Bu nedenle çoğul olan Suhuf adı tercih edilmişti. Yalnızca on beş yıl sonra, Halife Osman, nüshaları, genişleyen Müslüman bölgelerin uzak köşelerine göndermek istediğinde, askeri fetihlerden elde edilen gelirler kaliteli kâğıt ulaşımını artırmış ve Hz. Osman eşit ebatta sayfalardan oluşan kitaplar hazırlayabilmişti. Bunlar Mushaflar olarak bilinir oldu.

2. Kur'an'ın Yayılmasında Ömer'in Rolü

Ebu Bekir ölüm döşeğindeyken, kendisinden sonra Ömer'i halife olarak atamak suretiyle Suhuf’u halefine emanet etmişti. (Ebu Ubeyd, Fedail, s. 281.) Ömer'in dönemi, savaş alanlarındaki kesin zaferlerin yanında Kurra'ın hızlı bir şekilde Arap yarıma­dasının sınırlarının ötesine yayılmasıyla da dikkati çeker. O, Kur'an öğretimi maksadıyla en az on sahabeyi Basra'ya (Darimi, Sünen, I, 135, (thk. Dahman). ve aynı şekilde İbn-i Mesud'u da Kufe'ye göndermişti. (İbni Sa'd, Tabakat, VI, 3.) Sonraları birisi Kûfe'de bir kişinin Kur'an-ı Kerim'i kendilerine yalnızca ezberden yazdırdığını haber verdiğinde Ömer öfkeden deliye dönmüştü. Fakat daha sonra söz konusu kişinin İbn-i Mesud'dan baş­kası olmadığını öğrendiğinde ve onun ehliyet ve yeteneklerini hatırladığında, sakinleşti ve sükûneti yerine geldi.

Suriye'de Kur'an'ın yayılmasına dair önemli bir bilgi de mevcuttur. Suriye valisi Yezid b. Ebu Süfyan, Ömer'e Müslüman kitlelerin Kur'an ve İslam hakkında eğitime ihtiyaç duyduğundan yakındı ve ondan acilen öğretmenler göndermesini istedi. Ömer de bu görev için Muaz, Ubade ve Ebu'd-Derda'vı seçerek onlara Hıms'a gitmelerini ve orada işlerini bitirdikten sonra bunlardan birinin Şam'a diğerinin de Filistin'e yolculuk etmeleri talimatını verdi. Bu üçlü Hıms'ta işlerini tamamlayınca Ubade'yi arkalarında bırakarak Ebu'd-Derda Şam'a, Muaz Filistin'e devam etti. Muaz kısa bir zaman sonra öldü, fakat Ebu'd-Derda Şam'da çok uzun süre yaşadı ve çok meşhur bir ilim halkası kurdu. Onun gözetimi altındaki öğrencilerin sayısı 1600'ü aşı­yordu. (Zehebi, SiyenıA'lami'n-Nube/a, II, 344-46.) Talebelerini on gruba ayırarak her birine ayrı bir öğretmen tayin etti ve her birinin gelişimini sırayla denetledi. Bu temel seviyeyi geçenler, doğru­dan ondan ders alıyordu. Böylece daha ileri seviyedeki öğrenciler, hem Ebu'd-Derda'yla çalışma hem de alt seviyedeki öğrencilere öğretmenlik yapma ayrıcalığına sahip oluyordu. (A.g.e., 11,346) Aynı metoda başka yerlerde de başvuruldu. Ebu Reca el-Ataradi, Ebu Musa El Eşari'nin Basra Mescidinde öğrencilerini iki gruba ayırdığını (Belazuri, Ensabul-Eşraf, 1,110; İbni Dureys, Fedail, s. 36; Hakim, Miistedrek, I, 220.) ve yaklaşık üç yüz kişiye nezaret ettiğini belirtir. (Faryabi, Fedailul Kur'an, s. 12

Başkentte, Ömer, Yezid b. Abdullah b. Kuseyt'i merkezden uzakta yaşa­yan bedevilere Kur'an öğretmek için gönderdi (İbnu'l-Kelbi, Cemheretu'n-Neseb, s. 143; İbn Hazm, Cemheretu'l-Ensab, s. 182) ve Bedevi kabilelere giderek öğrenim derecelerini tespit için Ebu Sufyan'ı da müfettiş olarak atadı. (İbn Hacer, İsabe, I, 83, no. 332) O ayrıca Medine'de de çocuklara Kur'an öğretmesi için üç sahabeyi görev­lendirerek her birine aylık 15 dirhem maaş bağladı (Beyhaki, Sünenü'l-Kubra, VI, 124.) ve (yetişkinler de dâhil) herkese kolayından beşer ayet öğretilmesini salık verdi.  (İbni Kesir, Fadail, VII,435)

Hicri 23 yılının sonlarına doğru Ebu Lü'lü (İranlı Hıristiyan bir köle)( William Muir, Annals of Early Caliphate, s. 278.) tarafından bıçaklanan Ömer, bir halife adayı önermeyi redderek bu kararı in­sanlara bıraktı. Bu arada Suhuf’u da Peygamber'in dul eşi Hafsa'va emanet etti.

3. Sonuç

Ebu Bekir şahitliği tesis için Kur'an'ın iki şahide başvurma emrine tutun­mak (Kur'an 2:282) ve bizzat Kur'an'ın derlenmesine de bu kuralı uygulamak suretiyle Kur'an'a hizmeti hayranlık uyandıran bir tarzda yüzünün akıyla tamamladı.

Her ne kadar muhtelif ebatta sayfalar üzerine yazılsa da sonuçta Allah'ın Kelamını korumak için mümkün olduğu ölçüde samimi bir çaba sarf edildi. Arabistan çölünün sınırları ötesindeki kesin zaferler, İslami eğitimin sınırla­rını Filistin ve Suriye'ye kadar genişletti; Ömer devri, hem Arabistan'ın kavrulan kumlarında hem de bereketli hilalin zengin topraklarında hafız ye­tiştiren okulların neşvünema bulmasına tanık oldu. Fakat halife Osman za­manında yeni bir sorun ufku bulandırdı ve Zeyd bin Sabit'in çabaları, Ebu Bekir'in vefatıyla son bulmayacaktı.
(KUR’AN TARİHİ, M. Mustafa el-A’ZAMİ, s.117-128 Ter. İz yay)
 
Geri