NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR  
"İSLAM ÜSTÜNDÜR HİÇBİRŞEY ONA ÜSTÜN GELEMEZ"

Rıza GÖRÜŞ

       Bir çuval patlıcan olsa bir tanesi çamura düşse niye diğer patlıcanları da yıkayalım diyerek, gusül abdesti alınmasına gerek olmadığına kendilerince akilâne(!) ve gayet mantıkâne(!) çözüm bulacak zekâ seviyesine sahip(!) dinsizlere cevap vermekten yorulduk ama onlar iftira atmaktan bıkmadılar. Öyle ya “Beyaz duvara çamur at, yapışmazsa izi kalır.” düsturunca hareket etmiyor mu bunlar. Can sıkan bir diğer mesele bu pis, cenabet insanların internette bir meal bulup, istedikleri ayetleri evveline ahirine, sebebi nüzulüne, hadislerdeki açıklamasına, sahabenin ve bu ilmi bilen insanların görüşlerine bakmadan, istedikleri mecraya çekip,  içlerindeki kazuratı boşaltıp ortalığı pisliğe vermeleridir.

         Birisi, “Elçi'lik İşinin Muhammed'e Kazandırdıkları” konusunda bir yazı yazarak, nakıs aklınca İslam’a saldırıyor, oradan buradan aldığı, bir makalenin hiçbir  özelliğini taşımayan daldan dala atladığı yazısında şöyle diyor:
1-“…Ne var ki, bunları söylerken Muhammed, "peygamber"lik mesleğinin kendisine her hususta kazanç sağlayacağından emindi. Nitekim maddi ve manevi nimetlere erişmesi, insanları kendisine baş eğdirtmesi, Tanrısal bir iktidara sahip olarak onlara hükmetmesi, çete saldırıları ve savaşlar yoluyla ganimetler, araziler, köleler, cariyeler ve güzel kadınlar edinmesi, kin ve düşmanlık beslediği kişilerden intikam alabilmesi, hep bu meslek sayesinde mümkün olmuştur.


1.1.Kur’an-ı Kerim’de defalarca Hz. Âdem’ den (a.s.) itibaren Hz. Muhammed’e kadar yüce Allah tarafından gönderilen Peygamberlerin tümünün Peygamberlik vazifesini ücretsiz yaptıkları bunun karşılığında da herhangi bir menfaat beklemedikleri yazılıdır.  Mesela; “Ey milletim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akletmez misiniz?” (Hud Suresi 51.), ” De ki: “Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben yapmacık davrananlardan da değilim.” (Sad suresi 86), “Buna karşı ben sizden bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuara 127)

1.2.Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı hakkında ilköğretim öğrencisi kadar bir şey bilmeyen cühela zümresi oradan buradan buldukları birkaç ayet ya da hadisle Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mal varlığının çok olduğunu, insanları kandırarak mal-mülk edindiğini söylemekte, Hz. Peygamberin halkı âli menfaatleri için kandırdıkları iddia etmekteler. Siz önce kendi adamınız Karl Marks’ın geçimini Engels’in sırtından nasıl sağladığını, komünist Rus ve Çin devrimlerinden sonra Lenin ve Mao’nun hangi saraylarda kalıp nasıl bir hayat sürdüğünü, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ilk başkanı Josip Broz Tito’nun yurt dışına kaçırdığı paraları ve nasıl halkı tarafından alaşağı edilip öldürüldüğünün hesabını verin.

1.3.Resullerin, maddi menfaat peşinde olmadığını sizin o materyalist kafanız anlamaz. Anlamasını istiyorsanız kalbinizdeki kin ve nefreti çıkaracaksınız ve kin-nefrete değil Rabbinize teslim olacaksınız. Neden, nasıl, niçin sorularını Allah’ın dinine sorduğunuz kadar Marks’ın, Lenin’in, Mao’nun fikirlerine de soracaksınız. O küçük zekânızla Allah’ın dinine savaş açmayacaksınız. Ha! Müslümanlar 15 asırdan beri ayet ve hadisleri tahkik ederek doğruyu bulmaya Allah’ın muradını anlamaya çalıştıklarını da göz ardı etmeyeceksiniz.
         Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mücadelesinin ne için olduğunu şu rivayet bize açıkça gösterir.  "Merru'z-zahrân'dan hareket edileceği sıra Rasulullah (s.a.s.) Hz. Abbas'a: “Ebû Süfyân'ı yolun dar bir yerine götür, İslâm ordusunun ihtişamını görsün” diye emretti. Hz. Abbâs, Ebû Süfyân'ı, ordunun geçeceği dar bir geçit yerine oturttu. Mücâhidler sırayla alay alay Ebû Süfyân'ın önünden geçtikçe Ebû Süfyân'ın yüreği burkuluyor, geçen her kafilenin hangi kabîle olduğunu soruyordu. Hz. Abbâs:
-Bunlar Gıfâr kabîlesi, şunlar Cüheyne.. diye geçen kabileleri bir bir anlattıkça Ebû Süfyân:
-Şaşılacak şey, bunlarla benim aramda ne düşmanlık var ki, buraya kadar gelmişler, diye hayretini ifâde ediyordu. Bir ara:
-Yâ Abbâs, kardeşinin oğlunun saltanatı ne kadar da büyümüş, dedi. Hz. Abbâs:
-Hayır, bu saltanat değil, nübüvvettir, diye cevap verdi.
Evet! Kâfirler istemese de kabul etmese de bu nübüvvet davasıdır, saltanat değil…
        
         1.4.Cabir b Abdullah Ensari'den: Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Benden evvel hiçbir kimseye verilmedik beş (şey) bana verilmiştir: Her Peygamber özellikle kendi kavmine gönderilirken ben kırmızı siyah bütün insanlara gönderildim, Ganimetler bana helal edildi, halbuki benden evvel kimseye helal edilmemiştir Yeryüzü bana temiz, temizlik sebebi ve mescit kılındı Onun için kim olursa olsun namaz vakti gelip çatmış ise bulunduğu yerde namazı kılıversin Önümdeki bir aylık yola kadar (düşmanlarımın kalbine) korku (salmam) için bana yardım edildi ve bana şefaat (etme hakkı) verildi" (Sahih-i Müslim, 810)
         İşine geldiği zaman ayet ve hadislerden delil getiren onları heva ve heveslerine göre eğip büken zındıklara bu hadis delil olur herhalde? Kâfirlerin kafası çalışmaz onun için biz açıklayalım, bu hadisten burada çıkarılacak mana şudur: Önceki Peygamberler ganimetten pay almıyorlardı. Yani diğer peygamberlerin mal-mülk sevdalısı olmadığı ortaya çıkıp, kâfirlerin bir delili iptal oldu. Aşağıda da Hz. Peygamberin aldığı ganimeti nerelerde harcadığını göreceğiz.

1.5. “…çete saldırıları ve savaşlar yoluyla ganimetler, araziler, köleler, cariyeler ve güzel kadınlar edinmesi, kin ve düşmanlık beslediği kişilerden intikam alabilmesi, hep bu meslek sayesinde mümkün olmuştur.” demiş.
         Enes (r.a.) diyor ki, bir sabah namazında Peygamber'i öldürmek üzere Ten'imden gelen ve harekete geçen seksen kişi yakalandılar Rasulullah onları salıverdi. İntikam peşinde olsaydı onların hepsini öldürtürdü. Bu sadece bir örnek daha bunu gibi nice örnekler verebiliriz.
         Daha önce başka bir makalede de açıkladığımız gibi; Mekkelilerin, yolladıkları kervandan elde edilecek gelirle Müslümanlara savaş ilan edileceğinden, Medineli Müslümanlar, o kervanı ele geçirmek için yola çıkmış, kervanbaşı Ebu Süfyan olayı fark ederek Mekke’ye acilen haber göndermiştir. Bunun üzerine Mekkeliler yaklaşık 1000 kişi toplayarak Bedir kuyularına gelmişler ve adına Bedir denilen savaş çıkmıştır. Böyle bir durumda dinsizler ne yapardı Che Guevaraya, ya da kızılkmerlere bir sormak lazım. Uhud ve Hendek savaşları zaten savunma savaşlarıdır. Kendilerine savaş açmış ve ordularını toplamış müşriklere karşı Müslümanların ne yapması gerekirdi saldırıya karşılık vermemesi, teslim mi olmaları gerekirdi? Ufak çaplı kabile baskınları olan seriyyelere gelince Müslümanlar çevredeki kabilelerle antlaşmalar yapıyordu aynen Mekkelilerin yaptığı gibi. Mekkeli müşrikler, nasıl Müslümanlarla ittifak yapan kabilelere saldırı düzenliyorsa, Medineli Müslümanlarda, Mekkelilerle anlaşma yapan, Müslümanlara zarar verip onları öldüren ya da öldürmeye çalışan Mekke’nin müttefiki olan kabilelere baskınlar düzenliyorlardı. Yani düşmanınız sizin müttefiklerinize saldıracak ve siz onları korumayacaksınız. Buradaki anormallik nedir? Kâfirlerin kafası bu basit hadiseye bile basmıyor.

2.Gerçekten de İslami kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Muhammed, yirmi beş yaşına gelinceye kadar Mekke'de çobanlıkla meşguldü; ömrünü koyun sürüleri güderek yoksulluk, sıkıntı içerisinde geçirirdi. Yirmi beş yaşına bastığında, zengin, saygın ve itibar sahibi bir kadın olan Hatice ile evlenir; evlendikten sonra yaşamında büyük değişiklikler olur; Hatice sayesinde refah ve itibara kavuşur. Kur'an'a, koyduğu ayetlerle bunu Tanrı'nın bir lütfü olarak gösterir: "Ey Muhammed! (Rabbin)... seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? ..." (K. 93, Duha Suresi, ayet 78.)

2.1.Diğer peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir müddet çobanlık yaptığı ilköğretim çocukları için hazırlanmış olan küçük çaplı kitaplarda bile mevcuttur. 
   
         Bir kaç arkadaşı ellerinde Arak isimli bir ağacın dikenli meyveleri de bulunduğu halde yanına girerler. Meyvelerin ham oluşu dikkatini çeken Hz. Muhammed son derece doğal bir şekilde: "Bu ağacın meyvesini" der "Esmerleşipte tamamen olgunlaştığında toplayın. Ben çobanlık yaparken bunlardan toplar ve yerdim" (İbn-Sad, et-Tabakâtül Kübra, c.1,107,) 
         Ebû Hureyre’den(ra): Peygamber (s.a.v.): “Allah Teâlâ hiçbir peygamber göndermemiştir ki davar çobanlığı yapmış olmasın” buyurdu. Bunun üzerine sahabeleri: “Sen de mi?” diye sordular.  Peygamberimiz: “Evet, ben de Mekke ahâlîsi için karârît üzerine (ücretle) koyun güderdim” buyurdu. (Buhari, İcâre, 2)
         Hz. Muhammed’in çobanlık yaptığı bir vakıadır. Hz. Muhammed (s.a.v.) bunu kendisi zaten söylüyor. Hz. Peygamberin bu çobanlığı uzun sürmemiştir. Ayrıca bu utanılacak bir şey de değildir. Eğer utanılacak bir şey varsa günümüzde domuz haklarını savunup onların avukatlığını yapanların yaptığıdır ve de özellikle İngiltere sürgününden sonra Marx’ın, babası fabrikatör olan Engels’in sırtından geçinmesidir. 

2.2. Mekke iklimi ziraata çok fazla elverişli olmadığından, Mekkeliler ticaretle uğraşırlar, çocuklarını da ticarete alıştırırlardı. Bu ya hac için gelenlere ürün satmak ya da toptan ticaret işine girmek şeklinde olurdu. Ticaret için kervanlarla, yazın Şam'a, kışın Yemen'e seyahat ederlerdi (Rıhlete’ş şitai ve’s sayf). Ebû Tâlip de diğer bazı Mekkeliler gibi kervan ticareti yapıyordu. Bir defasında Şam'a giderken, Hz. Muhammed'e (s.a.s.) amcasından ayrılmak zor geldi; kendisini de yanında götürmesini istedi. Ebû Tâlib çok sevdiği yeğenini kırmadı. O'nu da kafileyle beraberinde götürdü. Bu esnada henüz oniki yaşındaydı. Daha sonra da amcasıyla ticaret kervanlarıyla seyahati oldu. Böylece ticaret hayatına atıldı.

2.3. Eğer Hz. Muhammed(s.a.v.) başkasının sırtından geçinmeyi seven birisi olsaydı zengin olan diğer bir amcası Ebu Leheb’ten sermaye alır ve istediği işi de yapabilirdi.

2.4. Hz. Peygamberin ne iş yaptığını gösteren şu bilgileri kâfirlerin gözüne sokmak lazım:
      Peygamberimizin (s.a.v.), çevresindeki diğer gençler gibi eğlencede, içkide, kumarda gözü yoktu. Bütün kötülüklerden uzak duruyor, vaktini çalışarak geçiriyordu. Tam da o günlerde Suriye'ye bir kervan yola çıkacaktı. Kervanın sahibi Hatice güvenilir birini arıyordu. Hatice, Mekke'de saygı duyulan asil ve zengin, dul bir kadındı. Meysere onun sırdaşı, en güvendiği yardımcısıydı. Meysere kervanın başına geçecek birini aramaya başladı, araştırmaları sonucunda bu işe en uygun kişinin Hz. Muhammed (s.a.v.)olduğunu düşündü. Hatice de hemen onu davet ederek kervanını yönetmesi için teklifte bulundu. (Hz. Muhammed o sıralarda 24-25 yaşlarındaydı, yani kâfirlerin dediği gibi çoban değildi) Belli bir ücret üzerinde anlaşıldı. Kervanları idare etmek ve ticaret yapmak sanıldığı kadar kolay değildi. Kervan bazen elli deve olabildiği gibi bizim kaynaklarda görebildiğimiz kadarıyla 700 develik bir kervana kadar çıkabiliyordu. Kervanın tamamı bir kişiye ait olabileceği gibi bir kaç kişiden müteşekkilde olabilirdi. Kervandaki hizmetçilerin, çalışanların, korumaların masrafları çıktıktan, satışlardan elde edilen gelir mal sahibine verilir ve o kervanı yöneten şahsa da ücretini öderdi. Meysere de bu yolculukta ona eşlik edecekti. Kervan Suriye'ye gitti. Yolculuk sona erip, kervan Mekke'ye dönünce, Peygamberimiz (s.a.v.), Hatice'nin bütün mallarını satmış ve istedikleri malları da Suriye’den de almıştı. Bu yolculuk çok kârlı geçmişti.
        
3. Yirmi beş yaşına bastığında, zengin, saygın ve itibar sahibi bir kadın olan Hatice ile evlenir; evlendikten sonra yaşamında büyük değişiklikler olur; Hatice sayesinde refah ve itibara kavuşur.

3.1. Hayır canım! Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatında hiçbir değişiklik olmadı. Önce nasılsa, evlendikten sonrası da hatta Peygamber olduktan, İslam devleti başkanı olduktan sonra da hiç değişmedi.
       Kafirler, tenezzül buyursalardı evlendikten sonra yaşamında ne gibi değişiklikler olduğunu bir yazsaydılar bizde müstefit olsaydık. O sizin sahte devrimcileriniz gibi iktidara geldikten sonra saraylarda kalıp halkı sömürüp, gününü gün etmedi.
         Hz. Peygamber (s.a.v.), zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlendikten sonra da ticari faaliyetlere devam etmiştir. Ayrıca şu da bilinmelidir ki evlenme teklifi Hz. Hatice tarafından gelmiştir.
         Mekke’de müşriklerin Müslümanlara uyguladığı üç yıl süren ambargo sırasında ve İslama yaptıkları hizmetler sebebiyle (işkence gören köleleri alıp azad etmek, fakir Müslümanlara yiyecek-giyecek temin etmek…) malları kalmamış, inandığı İslam davası için herşeylerini harcamışlardı.
          Hiçbir kimse kendi eli ile kazandığı taamdan (kazançtan) daha hayırlı ve güzelini yememiştir; şüphesiz Allah’ın nebisi Davut’ta (a.s.) kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhari, Buyu',15) buyuran Hz. Muhammed (s.a.v.) hayatı boyunca başkasına muhtaç olmadan çalışmış, ailesinin ihtiyaçlarını kendisi karşılamıştır. Zaten kendisi ve eşleri mütevazı bir hayat yaşıyorlardı.
          Bir ara, Peygamberimizin eşleri, belki bulundukları konumun ağırlığını fark edememişler, sıradan kimseler gibi başlarına buyruk yaşamaya yönelmişler, çevrenin etkisiyle şatafatlı, debdebeli lüks hayat yaşamayı arzulamışlardı. Onların bu isteklerine karşı çıkan peygamberimiz, kendisini son derece üzen bu davranışlara tepki olarak onları evlerinde yalnız bırakmış, bir ay yanlarına uğramamıştır. Bunun üzerine; Ahzab Suresinin şu ayetleri nazil olmuştur.
“Ey peygamber, hanımlarına şöyle söyle: "Eğer dünya hayatını ve zinetini istiyorsanız, haydi geliniz sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. Eğer siz ALLAH’ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız artık hiç şüphesiz ALLAH, içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir hazırlamıştır. Yok, eğer Allah ve Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah içinizden güzellik (iyilik) edenlere pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır."
         Sonuç mu?  
 Hz.Muhammed’in eşleri Rasulullah’la (s.a.v.) beraber onun gibi yaşamayı tercih ettiler.


Nasıl bir Peygamber?
         Devlet başkanı olduktan sonra bile hayatı sade ve kâfirlerin havsalasının almayacağı bir hayat yaşayan Hz. Muhammed (s.a.v.) hayatından birkaç örnek verelim:
         Arkadaşlarından Rabia oğlu Amir'le beraber mescide gitmektedir. Ayakkabısının bağı çözülür. Amir hemen atılıp, bağlamak ister. Hz. Muhammed engel olur, kendi bağlar. Bir yandan da Amir'e hitap eder: “Bu, başkasına hizmet gördürmektir. Ben ise başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.(Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.154)
             Müslümanlar Bedir'e doğru giderken, deve azdır, ancak üç kişiye bir tane düşer ve sırayla binilir. Hz. Muhammed'le aynı deveyi paylaşan arkadaşları kendi haklarından gönüllü olarak vazgeçerler. Sürekli O'nun binmesini isterler.  O ise kabul etmez: "Siz" der, "benden daha güçlü değilsiniz. Kaldı ki bende sizin kadar sevap kazanmaya muhtacım."  (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.219)
            Hz. Muhammed'in vefatından sonra bir akrabası Hz. Ayşe'yi ziyaret eder. Ayşe onun için bir sofra kurdurtur. Ve sonra dayanamayıp ağlamaya başlar. Akrabası sebebini sorar. Hz. Ayşe: "Ben doyuncaya kadar her yemek yiyişim de ağlarım," der. Misafir sorar: “Niçin?” Hz. Ayşe:“Çünkü Allah'ın Elçisi bütün ömrü boyunca doyuncaya kadar hiç yemedi. Sıkıntı içerisindeydi. Bir günde iki öğün yemedi. Ekmek yediği zaman hurma yemedi, hurma yediği zaman ekmek yemedi. Sürekli başkalarını kendine tercih ettiği için hep böyle yaşadı. Şimdi ise insanlar yediklerini eritmek için ilaç kullanıyor.”
         Mekkeli düşmanları yanlarına aldıkları bazı çöl kabileleriyle birlikte onbin kişilik bir ordu hazırlayıp, Medine üzerine yürürler. Savaşçı Müslümanların sayısı ancak üçbin kişidir. İstişare sonunda şehirde kalıp, savunma savaşı yapmaya karar verirler. Medine'nin etrafına büyük bir hendek kazılmaya başlanır. Hz. Muhammed kazılan toprağın hendek dışına taşınması işinde çalışmaktadır. Görgü tanığı bir arkadaşının anlatımıyla toz-toprak O'nun göğüs ve karın derisini örtmüş durumdadır.
         Üç gün süren Hendek kazımının en zor tarafı aynı günlerde bütün şiddetiyle devam eden açlık ve kıtlıktır. Arkadaşları, çalışırken, açlıktan düşüp bayılmamak için orada adet olduğu şekliyle karınlarına taş bağlamışlardır. Bir ara karşısına dizilirler. Ahirette kendilerinin bu fedakârlıklarına şahitlik etmesini isterler... Ve elbiselerini sıyırıp, taşları gösterirler. O sadece tebessüm eder. Sonra da kendi elbisesini sıyırır... Hz. Muhammed'in karnında iki taş birden bağlıdır. (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.58,236)
         Bir yolculuktadırlar... Yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir görev üstlenir. Hz. Muhammed'de (s.a.v.): "Ben de ateş için odun toplayayım", der Arkadaşları mani olmak isterler. “Ey Allah'ın Elçisi! Siz dinlenin biz o işi de görürüz.” Hz. Muhammed (s.a.v.): "Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah'ta sevmez". Ve odunları toplamaya koyulur. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.63)
         Medine'de Hicret'i takip eden ilk günlerdir. Medineli Müslümanlar bütün maddi varlıklarını Mekke'de bırakıp gelen kardeşleriyle muhacirle her şeylerini paylaşırlar. Her eve on tane misafir düşmüştür. Hz. Muhammed'te(s.a.v.) bu evlerden birini başka muhacir arkadaşlarıyla paylaşır. Onlardan biri olan Mikdad bin Esved anlatmaktadır. "Evde, sütleri ile evin geçiminin sağlandığı bir kaç keçi vardır. Keçiler sağıldığında herkes kendi payına düşen sütü içer... Hz. Muhammed'in payı kâsede kalırdı. Bir gece Hz. Muhammed eve geç geldi. Herkes kendi payını içerek, yatmıştı. O kâseyi boş buldu bir başkası sütü içmişti ama sesini çıkarmadı. Sadece şöyle dua etti. “Ey bugün beni doyuran Allah'ım, onları da doyur!” Daha sonra Mikdad bin Esved peygamberin açlığını gidermek için keçilerden birini kesip, pişirmeye davranır. Hz. Muhammed (s.a.v.) izin vermez. Onun yerine ikinci kez sağılan "keçiden çıkan bir kaç damla sütü içer ve sessizce yatağına uzanır. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.188)
         Ebu Hüreyre ile birlikte, çarşıya alışverişe çıkmışlardır. Alış verişi bitirdikten sonra satıcıya tartması için para yerine kullanılan gümüş parçalarını uzatır ve: "Dikkatli ol, ağırca tart", der. Şaşırarak hiç bir müşterisinden böyle bir teklif duymadığını söyleyen satıcıya Ebu Hüreyre karşısındakinin peygamber olduğunu bildirir... Satıcı derhal Hz. Muhammed'in ellerine kapanarak öpmek ister... O izin vermez. “Bunu İranlılar krallarına karşı yaparlar. Ben kral değilim, içinizden bir insanım.” Eve dönüş sırasında Ebu Hüreyre yükünü taşımaya yardımcı olmak ister ona da izin vermez. “Kişi, eşyasını, taşıyabiliyorsa, sadece kendisi taşımalıdır.” (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.156-157)
         Arkadaşları O yanlarına her girdiğinde hızla ayağa kalkmaktadırlar. En sonunda bir gün dayanamaz. “İranlıların birbirlerini büyük görerek ayağa kalktıkları gibi siz de bana ayağa kalkmayın. Çünkü ben bir kulun yemek yediği gibi yemek yiyen, bir kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” Bunun benzeri başka bir olayda ise uyarısına şu eklemeyi de yapar: “Hiç kimse için kalkılmaz. Ancak Allah için ayakta durulur.” Bundan sonra arkadaşları O içeri her girdiğinde kendilerini zorla tutarlar ayağa kalkmaz, oturmaya devam ederler. (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.3, s.68; Kadı İyaz Şifai Şerif, s. 129)
         Kızı Hz. Fatma'ya giderek evinde yiyecek bir şeyler olup olmadığını sorar: “Kızım! Sende yiyecek bir şey yok mudur? Ben çok açım.” Hz. Fatma: "Canım sana feda olsun babacığım! Yemin ederim ki ben de de size yedirecek bir şey yoktur", diye cevaplar. Bu sırada peygamberliğinin yanı sıra İslam devletinin de başkanıdır...
         Başka bir gün kızı Hz. Fatma yeni pişirdiği arpa ekmeğinden bir parça da peygamber babasına götürür. Hz. Muhammed kızına: "Vallahi kızım" der "üç gündür baban bir şey yememiştir" Bu sırada da devlet başkanıdır. (Hayatüs-Sahabe, M. Yusuf Kandehlevi, c.4 s.383)
         Mekke fethedilmiştir... Siyasi ve askeri mücadelesinin zaferle sonuçladığı bir gün yaşamaktadır. Öğle yemeğini ise arkadaşlarıyla birlikte, sokakta, toprağın üzerine oturarak yemektedir. Bu durumu garip sayan, bir kadın laf atar (belli ki o günün dinsizlerinden) "Şuna bakın! Yere oturmuş bir köle gibi yemek yiyor." Hz. Muhammed tebessüm ederek cevap verir: “Benden güzel köle mi olur! Çünkü ben de Allah'ın kölesiyim.”
         Başka bir defasında eşi Hz. Ayşe rica eder: "Ne olur bağdaş kurarak, biraz daha rahat oturarak yemek ye." Bunun üzerine alnını yere değdirecek kadar öne eğilir. “Kölenin yediği gibi yerim, kölenin oturduğu gibi otururum, çünkü ben bir kuldan başka bir şey değilim”. (Ebu Şeyh el-İsbehani, Hz. Muhammed’in Edeb ve Ahlakı, s.64)
         Habbab bin Eret Mekke'den hicret etmiş, ilk müslümanlardan, azatlı bir köledir. Yani toplumun en alt kategorisinde kabul edilen insanlardan... Medine'de Hz. Muhammed tarafından uzun sürecek bir göreve gönderilir. Tekrar evine dönüp, günlük işlerinin başına dönünceye kadar ise o işleri her gün Habbab bin Eret’in evinde bizzat Hz. Muhammed görür. Evin kadınları süt sağmasını bilmedikleri için sığır ve keçileri her gün Hz. Muhammed tarafından sağılır. Ailenin, erkeğin yokluğundan etkilenmesine izin vermez. (Afzalurrahman, Siret Ansiklopedisi, c.1, S.66)
         Kendisine en çok benzeyen ve kendinden geriye kalan tek çocuğu Hz. Fatmayı, amcası Ebu Talib’in oğlu Hz. Ali’yle evlendiririken, çeyiz olarak verebildikleri, yorgan yerine kullanılan kadife bir örtü, yaygı, elek, havlu, bir bardak, bir el değirmeni, bir tulum, iki su testisi, içi hurma lifi dolu bir deri minder, deriden yapılmış bir kab ve bir kırbadan, ibarettir. Yorgan yerine verilen kadife örtü kısa olduğu için başa çekilince ayak, ayağa çekilince de baş açıkta kalmaktadır. (İbn-Sad, et-Tabakâtül Kübra, c.8,s.23,)

4.1.Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberlikten sonra geçim kaynakları:
a-Enfâl Sûresinin 41. âyetinin hükmüne göre “Şunu da bilin ki, eğer Allah'a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun çarpıştığı gün kulumuza indirdiklerimize iman etmiş iseniz, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah'ındır, peygambere, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir (Enfal suresi 41)ganimetin beşte birinden aldığı hisse. Ayette geçen Allah ve Resûlü’nün hissesi bir kalem kabul edilirse bu, “humusu’l-humus” (beşte birin beşte biri) yani yüzde dört oranındadır. Hz. Peygamber yine Enfâl Sûresinin 41. âyetine göre savaşa katılan gazi sıfatıyla, savaşa iştirak eden gazilere dağıtılan beşte dörtten de hissesine düşeni almıştır. Bunların dışında Hz. Peygamber, “safiy” denilen ve ganimet taksim edilmeden önce başkomutanın seçip beğendiği maldan sembolik olarak almıştır. Bu aldığı, bazen bir kılıç, bazen bir at, bazen bir köle veya cariye veyahut da herhangi bir eşya olmuştur. (Belâzürî, I, 342.)

b- Hz. Peygamber hediye kabul ederdi. Dolayısıyla onun bir gelir kaynağını da kendisine hediye edilen ve bağışlanan mallar oluşturmaktadır. (Ancak birisi kendisine bir hediye verdiğinde hemen kendisi de ona bir hediye verirdi) Mesela Benî Nadîr’den Muhayrık isminde bir Yahudi, Uhud Gazvesi'nde onun safında savaşmış, bu savaşta ölmeden önce vasiyet yoluyla yedi adet bahçesini kendisine bağışlamıştır. (Vâkıdî, I, 262-263; İbn Abdilber, Dürer, s. 151.)

c- Barış yoluyla ele geçirilen gayr-i müslim topraklarından elde edilen arazi geliri. Mesela Fedek arazisi gibi.
         Hz. Peygamber’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütâlaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zâtî eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber hastalığı esnasında yanında bulunan yedi dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemiştir. (İbn Sa'd, II, 237-239.) Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Daha önce kölelerini de azat ettiğinden, vefat ettiği esnada kölesi ve cariyesi de yoktu. Bazı kaynaklar onun geriye develerinin, giyim eşyalarının, yüzüğünün, bazı aletlerin ve zırhının kaldığını kaydederler. Şüphesiz hanımlarının kullandığı ev eşyaları bunların dışındadır. Onun hayvanları ile bazı ev aletleri ve ayakkabılarının Ali ailesine verildiği kaydedilir. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. (Bir devlet başkanı ölürken yanında 7 dirhem var ve onun da dağıtılmasını emrediyor.)
         Gayr-i menkul mallara, yani arazilere gelince, Hz. Peygamber’in vefatından sonra kızı Hz. Fâtıma başta olmak üzere bazı yakın akrabaları Hz. Ebû Bekir’den onun mirasını istediler. Hz. Ebû Bekir, Resûlüllah’ın (s.a.v.) "Biz peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır" buyurduğunu söyleyerek, onun terekesini taksim etmeyeceğini, ancak hayatta iken kendisinin bakmakla mükellef olduklarına bakacağını ve onun sarfettiği yerlere de aynen sarfedeceğini bildirdi. (İbn Sa'd, II, 314, 315, 316) Hz. Peygamber Fedek arazisinin gelirlerini ailesinin giderleri için harcar, amme işlerine, yolcu ve misafirlere sarfederdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber, arazileri intifa hakkı kendinde kalmak şartıyla kamunun istifadesine vakfetmiştir. Hz. Peygamber’in sahip olduğu arazileri, vefatından sonra devlete mâledildi. Hz. Ebû Bekir buranın gelirlerini aynen Resûlüllah’ın harcadığı yerlere sarfederdi. Fedek, Hulefâ-i Râşidîn döneminde de hazineye ait olarak kalmış ve Hz. Ebû Bekir’in uygulamasına devam edilmiştir.
         Hz. Peygamber’in hanımlarının oturmakta olduğu odaları Hz. Peygamber vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Buna göre onlar burada oturacaklar, dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Resûlüllah’ın sadakaları arasına katılacaktı. (4.1.Bölüm sorularlaislamiyet. com sitesinden iktibas edilmişitr.)

5.1. Yeryüzünün hazineleri, ülkelerin anahtarları ona verilmiştir. O’nun vefatında İslam toprakları yaklaşık 1,5 milyon km ye ulaşmıştı. Önceki peygamberlere helâl kılınmayan savaş ganimetleri ona helâl kılınmıştır. O hayatta iken Hicaz, Yemen ve bütün Arap Yarımada'sı, Irak ve Şam'ın yakın bölgeleri fethedilmişti. Oralardan elde edilen ganimetlerin beytülmal hissesi, cizye ve zekâtlardan krallara toplanamayacak kadar çok mal Rasulullah'a toplanıp getirilmişti. Fakat O, bunlardan en ufak bir şey kendine almamış bir dirhem dahi alıkoymaksızın hepsini uygun şekilde sarfetmiş ve onlarla başkalarının ihtiyaçlarını gidermiş ve müslümanları güçlendirmiştir. Buyurmuştur ki; "Uhut dağı kadar altınım olsa da, ondan borç ödemek üzere alıkoyduğumun dışında bir dinarın yarımda bir gece kalması beni memnun etmez." (Sahih-i Buharı, Kitabu'z-Zekât ve Kitabu'r-Rikak'da; Sahih-i Müslim Kitabu'z-Zekât, 9. Bap, Hadis No: 33/94; Sünen-i Ibni Mâce, Kitabü'z-Zek'ât, 3. Bap, Hadis No: 1787)
         Peygamberimiz kendisine getirilen sadakaları kesinlikle kabul etmemiş bunun kendisine ve ailesine haram olduğunu beyan etmiştir. “Bu, sadakalar, insanların mallarının kirleridir. Muhammed’e ve O’nun âline helâl değildir!“ (Sahihi Müslim, zekat 168)
         İmdi, eğer kâfirlerin iddia ettiği gibi Kuranı Kerimi Hz. Muhammed uydursaydı, mal-mülk peşinde olsaydı  zekât ve sadakaları kendisi ve ailesi için alır, böyle emrederdi. Bırakın zekât ve sadaka almayı, Rasulullah (s.a.v.) bir kişi kendisine bir şey hediye etse hemen o da ona bir şey hediye ederdi ve şöyle buyururdu: “Hediyeleşiniz ki birbirinize olan muhabbetiniz artsın!" (Münâvi, Camiu's-sağir şerhi, III, 271)
         Muttalib bin Rabia: Ben ve Fadl bin Abbas Hz. Peygamber’e gidip müracaat ettik ve dedik ki: “Ey Allah’ın Resulü, biz sana, bize zekât toplama hususunda emir ve yetki vermeni istemek için geldik.” Peygamber Efendimiz, biraz sükût etti, sonra başını yukarı kaldırdı. Biz ise kendisiyle konuşmak istiyorduk. Zeynep validemiz de bize işaretle, O’nu konuşturmamamız hakkında perdesi arkasından tembihte bulunuyordu. Biz de bekledik. Sonra Peygamberimiz bize dönerek buyurdu ki: “Sadakalar, Muhammed’e, O’nun âline helal değildir! Bunlar, insanların mallarının kiridir.”
         İbnu Abbâs (r.a) anlatıyor: "Resülullah (s.a.v.), Hz. Muâz'ı Yemen'e gönderdi. (Giderken) Ona dedi ki: "Sen Ehl-i Kitap bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey Allah'a ibâdet olsun. Allah'ı tanıdılar mı, kendilerine Allah'ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna da itaat ederlerse kendilerinden zekâtı al. Zekât alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarından sakın. Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah'la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” (Buhâri, Zekât 1, 41, Sadaka 1, 63, Mezâlim 9, Megazi 60, Tevhid 1; Müslim, İmân 31, (19); Tirmizi, Zekât 6, (625); Ebü Dâvud, Zekât 4, (1584); Nesai, Zekât 46, (5, 55))
         Hz. Muâz’dan: "Resûlullah (s.av.) buyurdular ki: "Kim malının zekâtını sevab umarak verirse, ona sevap verilir. Kim de zekâtını vermezse biz zekâtı ve malın yarısını (zorla) alırız. Bu, Rabbimizin kesin kararlarından biridir. Al-i Muhammed'e ondan bir hak yoktur." (Ebü Dâvud, Zekât 4, (1575); Nesâi, Zekât 4, (5.15.16) Bilindiği gibi zekat muhtaçların hakkıdır, zekat parasıyla cami bile yapılması caiz değildir.
         Bir defasında Peygamberimize bir miktar para gelmişti. Onu taksim edip dağıttı da, altı dinar yanında kaldı. Onu da hanımlarından birine verdi. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağından kalkıp bu parayı ihtiyaç sahiplerine dağıttı ve buyurdu ki, "İşte şimdi rahatladım." (İmam Süyûtî, Menahilü's-Safa, s.14'te, Hz. Aişe (R.A.) den İbn-i Saad'ın rivayet ettiğini bildirmiştir.)
         Peygamber vefat ettiğinde, ailesinin nafakası için zırhını rehin vermişti. O yiyecek, giyecek ve meskenden ihtiyacı kadarı ile yetinirdi. İhtiyaçtan fazlasını edinmezdi. Elbise gözetmez, bulduğunu giyerdi. Çoğunlukla da siyah çizgili sert bir elbise ve kalın bürde giyerdi. Ganimet ve hediye olarak kendisine gelen altın süslemeli kaftanları yanında bulunan ve bulunmayanlara paylaştırırdı. Çünkü elbiselerle övünmek, onlarla süslenmek bir şeref ve yücelik ölçüsü değildir.
         Zeyd b. Sa'ne (Zeyd b. Sa'ne, yahudi âlimlerindendi, Müslüman oldu ve Peygamberimizle beraber birçok gazalara katıldı ve iyi bir Müslüman olarak Tebük dönüşünde vefat etti.-Şümünnî) müslüman olmadan önce, Rasulullah'a gelerek bir alacağının ödenmesini isteyip Peygamberin yakasını toplayıp çekti. Ağır sözler söyledi ve "Ey Abdulmuttalip oğulları siz borcunuzun süresini uzatıyorsunuz" dedi. Hz. Ömer adama kızıp bağırdı. Rasulullah ise tebessüm ederek buyurdu ki, "Ya Ömer! Bana da, ona da senin bu tepkinden başkası gerekirdi. Bana güzel bir şekilde ödememi, ona da güzel bir şekilde istemesini söylemelisin." Sonra "borcumun süresinin bitmesine üç gün süre kaldı" buyurarak, sürenin daha dolmamış olmasına rağmen, Hz. Ömer'e adamın alacağını ödemesini ve onu korkuttuğu için yirmi ölçek de fazla vermesini emretti. Bu olay Zeyd'in Müslüman olmasına vesile olmuştur. Zeyd bu olaydan sonra diyor ki, "Ben Muhammed'de peygamberlik alâmetlerinin hepsini görmüştüm iki şey var ki, onları denememiştim: Yumuşaklığı öfkesine galip geliyor mu ve öfkesi şiddetlendikçe yumuşaklığı artıyor mu, bunları denedim ve onda mevcut olduğunu gördüm" (İmam Süyûtî, Menahilu's-Safa s.17, İmam Beyhakî'nin, Ebu Naiym’in, Ibni Hibban'ın tahric ettiklerini kaydetmiştir. Ayrıca imam Taberani, Mu'cem'inde tahric etmiştir. Mecmau'z-Zevaîd, 8/240.)
         İbnul-Munkedir diyor ki, Cabir b. Abdulah'ın şöyle dediğini işittim: Rasulullah'tan (s.a.v.) bir şey istenip te "hayır" dediği vaki değildir." (Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Fedail, 14. Bap, Hadis No: 56/2311)
         İbn-i Abbas (R.A.) diyor ki, "Rasulullah (s.a.v.), hayır yapmada insanların en cömerti idi. En cömert olduğu zaman da ramazan ayı idi. Cebrail (a.s.) ile bir araya geldiklerinde ise esen rüzgârdan daha cömert olurdu" (Sahih-i Müslim, Kitabü'l-Fedail, 12. Bap, Hadis No: 50/2308; Sünen-i Tirmizi, Ebvabu'l-Cihad, 14. Bap, Hadis No: 1687; Sünen-i fbni Mace, Kitabu'l-Cihad, 9. Bap, Hadis No: 2772)
         Enes'ten rivayet edilmiştir: Bir adam Rasulullah'tan bir şeyler istemiş, Rasulullah da ona bir vadi dolusu koyun vermiştir. Bunun üzerine adam kabilesinin yanına dönerek onlara "Koşun Müslüman olun. Çünkü Muhammed bir kimsenin artık fakirlik korkusu çekmeyeceği kadar mal veriyor." dedi. Rasulullah, birden çok kimseye yüzer deve vermiştir. Ebu Sufyan'a üç ayrı defa yüzer deve vermiştir.
         Rasulullah, Havazin kabilesinden alınan altı bin esiri onlara geri vermişti. Yine beni mustalık kabilesinin tüm esirleri sahabe tarafından serbest bırakılmıştır. Yine Abbas (r.a)'a taşıyamayacağı kadar altın vermişti. Ona doksan bin dirhem gümüş getirilmiş bir hasırın üzerine konulmuştu. Kalkıp onu herkese dağıttı. Hepsini bitirinceye kadar isteyen hiçbir kimseyi geri çevirmedi sonra bir adam gelip istedi. Ona "Yanımda artık hiç kalmadı. Ama git. İhtiyacın olan şeyi benim adıma satın al! Bir şey gelince biz ona parasını öderiz." Bunun üzerine Hz. Ömer "Ya Rasulallâh Allah seni gücün yetmediği bir şeyle mükellef tutmadı ki, niye böyle yapıyorsun?" dedi. bu söz Peygamber'in hoşuna gitmedi. Ensardan bir sahabe de "Ver ey Allah'ın Rasulü. Arz’ın Sahibi'nin azaltacağından korkma!" dedi. Rasulullah tebessüm etti ve sevindiği yüzünden belli oldu. Buyurdu ki, "Ben bununla emrolundum" (Sünen-i Tirmizi, Şemail, s. 514-515)
         Muavviz b. Afra'nın şöyle dediği nakledilmiştir: "Peygambere bir tabak taze salatalık getirdim. Bana bir avuç dolusu altın ziynet verdi."
         Ebu Hureyre'den (r.a.): Bir adam Rasulullah'a (s.a.v.) gelerek ondan bir şeyler istedi. Rasulullah başkasından yarım ölçek borç alıp ona verdi. Alacaklı yarım vasak malını istemeye geldiğinde, ona bir vasak verdi ve "Yarısı borcum için yarısı da bağıştır" buyurdu. (Sünen-i Tirmizi, Ebvâbü'z-Zühd, 37. Bap. Hadis No: 2363)

Yukarıdaki rivayetlerden de anlaşılacağı üzere O mal-mülk peşinde değildi, verecek malı olmadığı zaman arkadaşlarından borç alır yine verirdi. Vefat ederken Hz. Fatıma’ya (r.anha) fedek arazinden başka bir şey bırakmadı. 10 yıl İslam devleti başkanlığı yapan bir devlet başkanı fakir bir hayat yaşadı.  Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber (s.a.v.) haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tutardı. Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tutar, her ayın 13-14-15 inde ve her Muharrem ayında da üç gün oruç tutardı.    Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun” diye sitem ettiğini. Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını, Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?” Eşi Hz. Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, "kandilde (zeytin)yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini. Kâfirler neren bilecek?
         Bu rivayetleri gören dinsizler, “Muhammed rüşvetle insanları müslüman yaptı” diyecekler. Menfaat elde etmek için ortaya çıkmış bir peygamber niye para vererek insanları Müslüman yapsın? Zorla ellerindeki malları alır, istediği gibi ordu kurar, her istediğini de yapardı. O’nun gayesi o kişilerin dünya ve ahiretini kurtarmaktı başka bir şey değil.

6. Örneğin İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Safiye ile evlendiğinde, "Kimde bir şey varsa getirsin" diye emretmiş ve halktan kişiler yağ, hurma cinsi şeyler getirip vermişler ve Muhammed bu getirilen şeyleri kendi "velimesi" olarak düğün merasimine katılanlara dağıtmıştır; daha başka bir deyimle halktan aldığı şeylerle halka düğün ziyafeti çekmiştir. Örneğin Tanrı'nın kendisine çok büyük bir şehvet gücü sağladığını anlatmak için şöyle derdi: "Cebrail bana bir çömlek getirdi ve ben ondan içtim ve bunun üzerine bana cinsi münasebette kırk erkek gücü verildi. "
6.1. Efendimiz bir hadislerinde “Bir koyun paçası bile olsa velime (düğün yemeği ) verin” buyurmuştur. Bu biz müslümanlar arasında bir sünnettir. Toplumun birleşip bir araya gelmesi birbirleriyle sohbet etmesi, tanışmayanların tanışması için bir vesiledir. Velime yemeğine sadece zenginleri davet edip, fakirleri çağırmamak caiz değildir. Nitekim Hz. Peygamber, şöyle buyurmuştur: "Yemeklerin en kötüsü, zenginlerin davet edilip, fakirlerin çağırılmadığı velime yemeğidir. Velime davetine icabet etmeyen, Allah'a ve Rasulü'ne isyan etmiş demektir.” Aynı şekilde sünnetlerde de yemek verilir. Bunu kâfirler bilmez.
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hz. Safiye (r.anha) ile evlenmesi  Hayber Seferi dönüşü olmuştur. Hicretin 7. yılına rastlar. Hz. Peygamber (s.a.v.), Hayber den on iki mil kadar uzaklaştıktan sonra “Seddu’s-sahbâ”da evlenmiştir. Yani ordu sefer dönüşünde yanlarında yiyecek fazla bir şey yok. Hz. Peygamber sabahladıktan sonra, yanında bir şeyler olanın getirmesini söyledi. (Başka bir rivayette; "Fazla yemeği olan getirsin" demiştir). Ravi diyor ki;
-Bir sofra kuruldu. Kimi kurutulmuş süt (peynir), kimi hurma, kimi de yağ getirdi. Getirilen bu malzemelerle (bir nev'î) helva yapıldı. Ashab helvadan yedi ve yanlarındaki yağmur suyu birikintisinden de susuzluklarını giderdi. Bu, Rasûlullah'ın velimesi oldu.(Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed/102, 195,Beyhakî, 7/259 48)
Burada anormallik nerde?

6.2. "Cebrail bana bir çömlek getirdi ve ben ondan içtim ve bunun üzerine bana cinsi münasebette kırk erkek gücü verildi.” Hadis, sahih bir hadistir. Hz. Peygamberin iktidarının fazla olması, iktidarsız oldukları için bazı kişileri rahatsız mı etmekte bilemiyoruz. Günümüzde afrodizyak yiyeceklerin ve ilaçların olması, bunların eczanelerde bile satılması gayet normal değilmidir? Buna ihtiyaç duymayan bir Peygamberde bu bir kusur ya da hatamıdır?

7.Kur'an'daki Tanrı, tıpkı Araplar gibi, her söylediğini yeminlerle kanıtlamak ister; tıpkı Araplar gibi, her vesileyle hakir kılıcı laflar eder, örneğin kullarına "yabani eşekler", "susamış develer", "dilini sarkıtıp soluyan köpekler" ya da "alçak zorbalar" şeklinde sözler sarf eder; tıpkı Araplar gibi kin ve intikam besler, kıskançlıklarını belli eder ve kendisinden beklenmeyen tutum ve davranışları seçer!

7.1. Kur’anı Kerimde, bu kelimelerin nerede geçtiğine bir bakalım:
Yabani eşek:
42. "Sizi Sekar'a sokan nedir?" diye; 
43. (Onlar) derler: "Biz namaz kılanlardan değildik,
44. fakirlere yemek yedirmezdik, 
45. batakçılarla dalar giderdik 
46. ve hesap gününe yalan derdik, 
47. bize o ölüm gelinceye kadar!" 
48. Fakat o zaman şefaatçilerin şefaati fayda vermez.
49. O öğütten veren şeyden yüz çevirirlerken şimdi ne mazeretleri var? 
50. Sanki ürkmüş yaban eşekleri, 
51. Arslandan kaçmaktalar! (Müddesir suresi, 42-51)
        
Susamış/susuz develer:  
84. Ey Muhammed! Şu halde onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.   
85.Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahman’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!
86. Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahman’ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!   (Vakıa suresi, 84-86)

 Suçluların koşuşu, hastalığı sebebiyle içtikçe suya kanmayan hasta develerin koşuşuna benzetilmiştir.


Dilini sarkıtıp soluyan köpekler:
175. Kendisine âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılıp da şeytanın kendisini peşine taktığı, bu yüzden de azgınlardan olan kimsenin haberini onlara anlat.   
 176. Dileseydik o âyetlerle onu elbette yüceltirdik. Fakat o dünyaya saplanıp kaldı da kendi heva ve hevesine uydu. Onun durumu köpeğin durumu gibidir: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan toplumun durumudur. Şimdi onlara bu olayları anlat ki düşünsünler.   
177. Âyetlerimizi yalan sayan ve ancak kendilerine zulmeden bir kavmin durumu ne kötüdür!  (Araf suresi, 175-177)

Alçak zorbalar:

08. O halde, yalanlayanlara itaat etme!  
09. İstediler ki sen, alttan alıp gevşek davranasın/yağcılık edesin de onlar da yağcılık etsinler/yumuşaklık göstersinler.  
10. Şunların hiçbirine eğilme, uyma: Çok yemin eden, bayağı-alçak,  
11. Alaycı/gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran,   
12. Hayrı engelleyen, sınır tanımaz-saldırgan, günaha batmış, 
13. Kaba/obur, bütün bunlardan sonra da soyu bozuk, kötülükle damgalı.
14. Mal ve oğullar sahibi olmuş da ne olmuş? (Kalem suresi, 8-14)

        Anlaşılacağı üzere ayetler; namaz kılmayan, fakirleri gözetmeyen, boş şeylere dalıp giden, ahirete inanmayan, cehenneme sevk edilen, heva ve hevesine uyanlar hakkındadır. Teşbih sanatını bilmeyen; benzeyen, benzetilen, benzetme ve benzetme edatından haberi olmayan zavallıların kendilerini eşeğe, deveye, köpeğe benzetildiğini sanmalarında bizce bir sakınca yoktur. İntikama gelince evet “Allah intikam sahibidir” Kâfirler bu dünyada canları istedikleri gibi davranıp, ahirette de mükâfat mı bekliyorlar? Çoook beklerler. Hem inanmadıkları bir Tanrının intikam sahibi olması onları ne diye alakadar eder? Yoksa ahiretin var olabileceği konusunda bilinçaltında bir düşünceleri var da içlerinde bulundukları ortam gereği dışa mı vuramıyorlar bilemiyoruz.

 
Geri