NEV'İYAT // ATEİZME CEVAPLAR  
İLHAN ARSEL KİMDİR?

1921 yılında İstanbul’da doğmuşmuş olan İlhan Arsel,  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra,  1942 yılında aynı fakültede doçent ve profesör oldu. Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptıktan sonra, otuz yılı aşkın bir süre  üniversitede öğretim üyeliğinde bulundu;. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde "Anayasa Hukuku" dersleri verdi.  27 Mayıs Askeri darbesinden sonra, darbeciler tarafından yeni bir anayasa hazırlamakla görevlendirilen on kişilik İstanbul Komisyonu'na, ve daha sonra Kurucu Meclis Öntasarısı'nı oluşturan beş kişilik komisyona üye atandı.  1966 yılında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından Cumhuriyet Senatosu'na Kontenjan Senatörü olarak atandı. Daha sonra tekrar üniversiteye döndü. 1971 yılında, merkezi New York'ta bulunan "Inter-University Associate" kuruluşuna danışman ve araştırmacı olarak alındı ve bu kuruluşun kronolojik yorum esasına göre yayınladığı "Constitutions of the Countries of the World" (Dünya Ülkeleri Anayasaları) adlı 14 ciltlik yapıtın "Türkiye" ve "Belçika" bölümlerini (1971 yılı itibariyle) hazırladı. 1975 yılında, ders vermekte bulunduğu Ankara Polis Enstitüsü'nden, 1977 yılında da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden siyasi sebeplerden dolayı istifa etti. Bu tarihten itibaren araştırma ve öğretim faaliyetlerine devam etti. İslamı öğrenmek ve anlamak için gerekli olan arapçayı bilmeyen, hiç bir islami eğitim almayan yazar, yazdığı kitapların yarısından fazlasını anlamadığı ama bildiğini zannettiği İslami konularda yazdı. Arsel’in biliminde, maneviyatında, paranın yeri yoktur” denmesine rağmen, Koç ailesinin dünürü olan Arsel paraya ne kadar önem vermediğini de göstermiştir. Yaşar Nuri Öztürk’ü C.H.P.den milletvekili adayı gösteren Deniz Baykal’a mektup yazarak Baykal’ı kınayan yazar, 9 Şubat 2010 günü 89 yaşında, çok sevdiği ABD’de öldü.

**************************************************************************************
         İslam’ı anlamayan, islami ıstılahlara yabancı olan, müslümanlara karşı içi kin ve nefretle dolu olan bu büyük fikir(!) adamı profesör Arsel, İslami, hukuki bilgi seviyesini herkesin gözüne sokarak şöyle diyordu 1970 yılındaki Varlık dergisinin Ağustos sayısındaki ""Değer Ölçülerimizdeki Zavallılık" ve 28 Aralık 1976 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan, "Fakülteden Ayrılırken" başlıklı bir diğer yazısında; "Din kitapları, insanın pire ile ilişkiye girebileceğini anlatıyor... Böyle din mi olur?.."
Yaşlı erkek anlamına gelen “Pir” kelimesini “Pire” ile ayırt edemeyek kadar bile osmanlıca bilemeyen ama buna rağmen hukuk profesörü olabilen yazar “Eyvallah Pir’im eyvallah” halk deyişini de herhalde duymamış.  


“CİMÂA KADİR OLMAYAN PİRE”
Orhan Şaik GÖKYAY

Şeyhulislâm Ebussuud Efendi’yi küçültmeye yeltenen bir yazısında Prof. İlhan Arsel, onun hulle hakkındaki fetvâlarından birini ele alarak, büyük İslâm hukûku âliminin o fetvâsında, “cimâa kadir olmayan pire”den söz ettiğini ileri sürmekte... Ve burada, bu kelime, aman okuyucunun gözüne ille de batsın diye olacak, bütün harfleri büyük yazılarak iki defa tekrarlanmaktadır.
Oysa bu fetvâda geçen kelime pire değil “pîr’e”dir ve herkesin bildiği ve bileceği gibi, “yaşlı” mânâsına “pîr”dir.
Fetvâda, “cimâa kadir olmayan pîr’e” denilmektedir ki, “erkeklikten kesilmiş olan yaşlı kişi” demektir.
Türkçe’yi yeni öğrenmeye başlayan bir yabancı bile bu fetvâyı doğru okumayı, okuduktan sonra da anlamayı becerecektir, kuşkusuz.
Fetvâda, “cimâa kadir olmayan pîr’e, yahut on iki yaşında olan oğlancığa hulle etse” dendiğine göre, burada “pîr” ve “oğlancık” kelimelerinin, dilbilgisindeki “e durumu” dediğimizden başkası olamayacağını anlamak için, ilkokula gitmeye bile gerek yoktur. Türkçe’yi konuşmak yeter.
Gerçi, pire ile hepimiz, çocukluğumuzdan bu yana aynı yatakta çok yatmışızdır, yatıp duruyoruz; ama hiç birimizin aklından bir kötülük geçmemiştir, hele pirenin aklından haydi, haydi.
İmdi, onun bu fetvâsını, günümüzde, yani ilkel ve câhil bir toplum (Milletimiz hakkında İlhan Arsel’in hükmü) olmaktan az çok kurtulduğumuzu sandığımız bir zamanda, bir profesörün bu biçimde anlayıp üzerinde böylesine ahkâm yürüttüğüne, Ebussuud Efendi sağ olsaydı, acaba ne derdi?
Elbette ince zekâsı, şerîata uygun, nükteli bir fetvâ verirdi. Onun bu yanını gösteren fetvâları az değildir. Bize, en olmayacak gibi gelen bir kelimeyi, gerekince hiç çekinmeden ve tam yerinde kullanacakgüçtedir o.
Hem tarihteki bütün imparatorluklardan daha uzun sürmüş olan bu Müslüman-Türk İmparatorluğu eğer böyle ilkel ve câhil bir toplum idiyse, toptan bir Hıristiyanlık dünyasına karşı altı yüz yıl nasıl dimdik ayakta kalabilmiştir?

Nasıl olmuş ta, bugün her biri, Müslüman, Hıristiyan, başına-buyruk birer devlet hâline gelmiş olan bu ayrı ayrı milletleri; dilleri, dinleri, örf ve âdetleri başka başka cemiyetleri, yüzyıllarca idare edebilmişlerdir?
Bir yandan Atlas Okyanusu’na, bir yandan Hind Okyanusu’na yol alan kalyonları, kendi tersanelerimizde yapıp donatan onlar değil midir? Bunları oralara yel üfürüp yelken mi götürmüştür? Döktükleri tunç toplarla kaleler değil de, havanda su mu dövmüşlerdir? Türk orduları doğudan batıya, batıdan doğuya turist olarak mı gitmişlerdir?
Alemleri yıldızlarla öpüşen bu minâreleri, bu câmileri, kışın musluklarından sıcak sular akıttıkları bu şadırvanları, bu herkese yeten çeşmeleri, yol vermeyen nehirler üzerindeki köprüleri, kervansarayları, ticaret hanlarını, çarşıları kimler yapmıştır?
Bu kışlalar, medreseler, kütüphaneler, dâruşşifâlar, hamamlar bize hangi âlim, ileri, medenî yabancının armağanıdır?
Bu vakıflar, kış-yaz yoksullara, öğrencilere sıcak yemekveren bu imârethaneler, bu hemen her türlü yapının duvarların süsleyen, acımasının, yardım elinin, aynı toprakta yaşayan kuşlara kadar uzandığının eşsiz şâhitleri olan bu kuş evleri, sürüye katılıp sıcak yerlere gidemeyip kalan leyleklere, akbabalara bakmak için vakfiyeler... Bütün bu saydıklarımız, dilim kurusun, ilkel ve câhil bir toplum’un çingene çadırları mıdır?
Nedir? Söylesenize bize.
... [Böyle] bir millet için câhil ve ilkel bir toplum hükmüne varmakta kendimizde nasıl bir hak görüyoruz?
Nasıl oluyor da bu küfre dilimiz varıyor?
Hiç olmazsa, o yüzyılların hiçbir ferdi, bu hükme varan gibi, pire ileinsanı çiftleştirecek kadar iz’an ve irfandan uzak düşmemiştir.
Kaynak: Orhan Şaik Gökyay, Destursuz Bağa Girenler, İstanbul 1982, s. 262-3-4-5-6.

***************************************************************
BİR BEYİT

Ben ne kastettim, sen ne anladın, garip efsânedir,
Cenâb-ı Vâhibi’l-İdrâk müzdât eylesin İz’ânın. (*)

(Ben ne kastettim, sen ne anladın, garip efsanedir
İdrak veren Cenabı Allah anlayılışını artırsın)
(*) Akıl ve anlayış bağışlayan Allâh, anlayışını artırsın.


Orhan Şaik Gökyay, bir başka yazısında Arsel’le dalga geçerek bir “Fetva sûreti” yazmış, yazara haddini bildirmiştir.

FETVA SÛRETİ
Orhan Şaik GÖKYAY

Mes’ele:

A
) Bir kimesne, bir yolunu bulup Medresetü’l-Kuzât’ta, ıstılâh-ı zamâne ile Hukuk Fakültesi’nde, bi-eyy-i hal müderrislik pâyesi ihrâz idüp ta’lim ve tedrîs kürsîsini işgâl eylese,
(Bir kimse bir yolunu bulup Medresetü’l-Kuzât’ta, günümüz tabiriyle Hukuk Fakültesi’nde her nasılsa Profesörlük ünvanı alsa eğitim-öğretim kürsüsünü işgal eylese)

B
) Feemmâ ol kimesne okuduğun anlamasa ve işbu anlamaduğu nesne üzerine âdemoğullarından herhangi birini pire misillü mûziyâtın en küçüğiyle çiftleşmesi gibi aklen ve naklen (akıl ve şerîat cihetinden) havsala-i beşerin ihâtasından hâriç bulunan bu türlü bir iddiâya vücut verüp birtakım nâ-becâ ve nâ-sezâ ahkâm-ı bâtıla binâsına kalkışsa,
(Bundan sonra o kişi okuduğunu anlamasa ve bu okuduğu şey üzerine ademoğullarında herhangi birini pire benzeri eza veren -bit, tahtakurusu, sivrisinek- en küçüğüyle çiftleşmesi gibi akıl ve şeriat cihetinden insan aklının dışında bulunan bu türlü bir iddiaya vücud verip bir takım yersiz ve yakışıksız batıl hükümler binasına kalkışsa)

C
) Ve bu iddiâsını, Ebussuud Efendi gibi, Osmanlı Devleti’nin en yüksek ve ileri çağında, İkinci İmam Ebû Hanîfe diye yüceltilen ve (takrîben) otuz yıl aralıksız şeyhulislâm olan ulu bir fıkıh (hukuk) ve tefsir âlimine ve kanun yapıcısına isnad ile kendüleri hakkında, “onu hiçbir vechile büyük insan, ya da ilim adamı saymak olanağı yoktur” deyû bühtanlar eylese,
 (Ve bu iddiasını, Ebussuud Efendi gibi, Osmanlı Devleti’nin en yüksek ve ileri çağında, İkinci İmam Ebû Hanîfe diye yüceltilen ve (takrîben) otuz yıl aralıksız şeyhulislâm olan ulu bir fıkıh (hukuk) ve tefsir âlimine ve kanun yapıcısına isnad ile kendileri hakkında, “onu hiç bir yönden büyük insan ya da ilim adamı saymak olanağı yoktur” diye itham etse)

Ç
) Her kangı bir tarîk-ı âm (herkesin gelip geçtiği, yol, anayol) üzerinde karşımıza çıkacak âhâd-ı nâstan (halktan herhangi biri, profesör filan değil) şerîatçe mükellef (çocuk, deli, bunak, veya okuduğunu anlamayan bir profesör olmayıp dînin emirlerini yerine getirmekle yasaklarından da kaçınmakla yükümlü, sağlığı yerinde olan Müslüman) sayılan lâalettâyin bir ferdin dahî, insan-oğlunun pire ile cimâını tasavvur etmenin imkânsız olduğunu teyakkun edeceğinde, böyle bir süâle muhâtap olduğu takdirde, buna “zehî tasavvur-ı bâtıl, zehî hayâl-i muhâl” (Ne çürük bir düşünce, ne boş bir hayâl) mısra’-ı meşhûru ile karşılık vereceğinden aslâ ve kat’â (hiç mi hiç) şek ve şüpheye mahal olmaduğu bilinse,
(Her kangı bir tarîk-ı âm (herkesin gelip geçtiği, yol, anayol) üzerinde karşımıza çıkacak âhâd-ı nâstan (halktan herhangi biri, profesör filan değil) şerîatçe mükellef (çocuk, deli, bunak, veya okuduğunu anlamayan bir profesör olmayıp dînin emirlerini yerine getirmekle yasaklarından da kaçınmakla yükümlü, sağlığı yerinde olan Müslüman) sayılan lâalettâyin (alelade,herhangi) bir ferdin dahî, insan-oğlunun pire ile cinsel birleşmesini tasavvur etmenin imkansız olduğunu tam olarak bileceğinden, böyle bir soruya muhatap olduğunda, buna “Ne çürük bir düşünce, ne boş bir hayâl” meşhur mısrasıyla karşılık vereceğinden hiç mi hiç şek ve şüpheye yer olmadığı bilinse,)

D
) Bundan mâadâ, müderris-i merkûmun, kendinin emsâl ve akranlarından nicelerinin Kurûn-i Vüstâ medreselerinden her kangı birinde, müderrislik değil, ta’lim ve teallüm ile külliyyen alâkası bulunmayan ve ednâ hıdmetlerden sayduğu “hademelik” bile yapamayacak kertelerde kimselerden olduğu ve kifâyet-i ilmiyyesinin mefkûdiyyeti, tevâtür hudûdunu aşup alâ mele’in-nâs (herkesin içinde) ikrâr ve î’tirâfı ile sübut bulsa, ol müderrisin, medrese-i mezkûrede işgâl eylediği tâ’lim ve tedrîs makâmında ibkâsı câiz olur mu?
(Bundan başka adı geçen profesörün, kendisine benzeyen ve akranlarından dahi nicelerinin orta çağ medreselerinden her hangı birinde, müderrislik değil, eğitim-öğretim ile hiç ilgi ve alakası olmayan ve aşağı hizmetlerden saydığı “hademelik” bile yapamayacak derecede kimselerden olduğu, ilminin yetersizliği oluşu, tevatür sınırlarını aşıpta herkesin içinde ikrâr ve î’tirâfı ile sabit olsa, o profesörün, anılan fakültede işgal ettiği makamda kalması caiz olurmu? )
Cevap buyurup sevâba giresiz.
el-Cevâb: Olmaz.

Ketebehû’l-fakîr ilâ Rabbihî’l-Ganî Orhan Şaik el-Kavsü’l-kuzahî el-Karlûki el-Oğuzî, ufiye anhü, fî Muharremi’l-harâm, sene 1397 min hicret’in Nebî sallallâhü aleyhi vesellem.
(Bu fetva; Ganî olan Rabbine muhtaç olan Orhan Şaik el-kavsü’l- kuzahî el-Karlûki el-Oğuzî, Allah tarafında günahları affedilsin, Haram aylardan Muharrem’de, Nebi sallalahu aleyhi ve sellemin hicretinden 1397 sene sonra yazıldı)

********************************************************************
Fazla söze ne hacet, Orhan Şaik Gökyay söylenmesi gerekeni ilmi, edebi ve hicvi bir üslüpla zaten söylemiş.
 
Geri