NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
ABSÜRD ........... AYDINLANMA

ABSÜRD:

Anlamsal öğeleri birbiriyle bağdaşmayan... Mantık açısından mantık kurallarına aykırı olanı dile getirir. Saçma bir düşünce, öğeleri birbirini tutmayan, birbiriyle bağdaşmayan düşüncedir. Saçma bir yargı kendi içinde tutarsızlığı olan ya da tutarsızlığı içeren bir yargıdır.

Anlamsız ile saçma aynı anlamda değildirler. Saçmanın bir anlamı vardır fakat yanlıştır anlamsızın ise hiçbir anlamı yoktur. Saçma, felsefede usa aykırılığı dile getirir. Usa aykırı olan her şey saçmadır. Saçma doğru ile yanlış arasında yer alan üçüncü bir kavramdır. Yanlış ile karıştırılmamalıdır. Her yanlış saçma olmayabilir.


AHLÂK:

1) İnsan topluluklarınca zamanla benimsenen, fertlerin birbirleriyle aile, toplum, devlet ve bütün insanlarla ilişkilerini düzenleyen kurallar, ilkeler ve İnançlar bütünü.

2) Kişiler veya gruplarca benimsenen eylem kurallarının tamamı.

3) Ahlâkî görüşler sistemi.

4) Felsefe dalı olarak:

a) Ahlâka dair teorik görüşler, doktrinler,

b) kişisel ve toplumsal hayattaki ahlâkî görüşlerle ilgili sorunları inceleyen felsefe.

AHLÂKDIŞILIK= Ahlaktaki ilgisizlik

Ahlâkla ilgilenmemek, ahlâka aykırı olmamakla beraber ahlâkî düsturları hayat kaideleri olarak benimsememektir. Ahlâk düşmanlığı olan "Immoralizm" ile karıştırmamak lâzımdır. Amoralizm değer hükümlerini değil, gerçek olay hükümlerini kabul eder. Bunun için de ahlâkı inkâr etmiş olur. Nietzsche'nin immoralizmi daha ileri giderek hareketlerimizin ahlâka zıt ve gayri ahlaki olan kıymetlerle sevk ve idare edilmesini ister.


AHLÂKDIŞICILIK=Töre Tanımazcılık, Ahlâk Dışı Olma, Gayri Ahlâkiye:

Nietzsche’nin ahlak felsefesinin adıdır. Buna göre, ahlak; mevcut olan ahlak anlayışından tamamen farklı ve mevcut anlayışa tamamen zıt bir kıymetler derecesi üzerine kurulmalıdır. Bu durumda immoralizm, ahlâk'ın gayrı ahlâkî kıymetler üzerine bina edilmesini yani değerler levhasının tamamen tersine çevrilmesini ileri sürmektedir ki bu değerlerin yıkılışı, bu ihtilâlci anlayış, materyalistlerin ve anarşistlerin aradıkları ortamı yaratmada tam vasıtadır. II. Meşrutiyet'ten sonra M. Rauf Ş. Süleyman ve C. Sâhir roman, piyes ve şiirlerini bu "ahlâk dışı" anlayışla yazmışlardır. Günümüzde de Marksist yazarlar aynı şeyi yapıyorlar.


AHLÂK DUYGUSU = Ahlâkî his:

Ahlâkî davranışlara kaynaklık eden duygu. İnsanda doğuştan gelen ahlâkîyargılama gücü, sorgulama gücü.


AHLÂK FELSEFESİ= İlm-i ahlâk:

Yunanca (ethos - töre, ahlâk) tabirinden gelir Ahlâkî olanın özünü ve temellerini araştıran bilim. İnsanın davranışları ile ilgili problemleri inceleyen felsefe dalı. İyi'nin ne olduğunu, insanın neyi yapabileceğini soruşturan felsefe. Ethik'in özerk, heteronom (ahlâk kanununa dışandan gelen), formel (ahlâkî fiillerde uyulması gereken şeklî ilkenin kabulü) içeriksel etik gibi çeşitli türleri vardır.


AHLÂK ÖĞRETİSİ=Ahlâkiyat:

Ahlâkî hayatın ve fiillerin kanunlarını, ilkelerini ve biçimlerini araştıran bilgi dalı. Ahlâkî olanın özünü, somut şekillerini inceleyen ve ahlâk kurallarının hayat için geçerli olacak şekilde ortaya koyan, geçerli ilke ve kuralları toplayan doktrinler.


AKADEMİ=Encümen-i dâniş:

Eflatun'un kurduğu felsefî okulun adı (Akademia). Rönesans'ta Plâtoncuların 1440'da Floransa'da kurdukları okul. Tanzimat döneminde "Encümen-i Danış' kurulmuş ise de bu uzun ömürlü olmamıştır.


AKIL:

Latince Ratio, sayma, hesap etme, düşünme anlamlarına gelir.

1. Az veya çok şahsîleşmiş yahut Tanrı ile özdeş kabul edilmiş, insan düşüncesinin mutlak değeri (Norme). Bu takdirde daima büyük harfle R (Raison) yazılmıştır. Nitekim Malebranche'a göre bizim en çok müracaat ettiğimiz, danıştığımız akıl Evrensel Akıldır. O değişmez ve zorunludur. Bu durumda o, Tanrı'dan farklı bir şey değildir.

2. Felsefî anlamda: İnsana has düşünme tarzı. Bu durumda akıl, "eşyanın sebeplerini yakalama melekesidir." Bu, öznel akıldır. Bu yetinin, eşyanın sebeplerini yakalaması ise, nesnel akıldır. Pascal "Kalb öyle sebeplere (Raisons) sahip ki akıl onların hiçbirisini tanımaz" diyor.. A.Cournot'a göre de logos, ratio, raison kelimeleri, kâh bir aklî varlık yetisini, kâh da aynı şeyler arasındaki bir münasebeti işaret eder.

Öznel ve yeti(meleke) olarak Akıl yürütme, yani olgular yahut zorunlu ilişkilerin kavramları arasındaki münasebetleri tespit etme gücü: İlişkileri idrak etme melekesi. A.Lalande "Teşkil edilmiş akıl", "Teşkil edici akıl" şeklinde ayırım yapmıştır. İlki, ilkelerden yahut kurallardan, zamana veya kişilere göre az veya çok değişken olan akıldır. Kurucu veya teşkil edici akıl ise melekedir, değişmez, ilişkilerin evrensel ve zorunlu ilkelerin idraki ile her şeye şekil verir.

Kantta, düşüncede, önsel (a priori), yani tecrübeden bağımsız olan. Hegel'de kâinatı idare eden ve tarihte ve evrende tecelli eden manevî güç. Bu güç, bilgili, şuurlu ve bir amacı olan güçtür. Nesnel-mantıksal şekillerin kaynağı, varolanların temelindeki ilkedir.

Akıl, İslâm dünyasında farklı şekillerde anlaşılmıştır. Farabî ve İbn Sina, Sudûra (Emenation)a dayanarak Vacibu'l-vücûd'dan ilk akılın çıkmasından sonra, biri diğerinden çıkan dokuz akıl daha sıralar, onuncu akıl Faal Akıldır. Bunlar bilgi kaynağı olup, kendini, kendinden öncekini, ilk varlığı ve kendinden sonrakileri de bilir. Yani bu akıllar, hem ontolojik hem de bilgi değeri olan varlıklardır. Mevlânâ ve Yunus gibi düşünürler de "Akl-ı maaş" (geçimi temin eden akıl), "Akl-ı mead" (Ahiret işlerini ayarlayan akıl) gibi ayırımlar yapmışlardır.

18. yüzyıldan itibaren Batı'da fizikötesi bilgi yetisi anlayışı terkedilmiş, sadece çıkarımlar yapan düşünme yetisi olan maddî bir akıl anlayışı yerleşmiştir. Hâlbuki Descartes, "Ahlâk Üzerine Mektuplarda Seneca'yı aklının iman ışığı ile aydınlanmadığı için bazı hakikatleri görememekten dolayı eleştirir. Günümüzde tecrübe ile işbirliği yapan bir akıldan bahsedenler olduğu gibi (G.Bachelard), "aklın kuşatıcı bir bağ" olduğunu söyleyenler de vardır.


AKILCILIK=Usçuluk, Akliye:

Umumî manada aklın varlığını yahut aklın önceliğini ve üstünlüğünü yani bilginin kaynağı olarak insan zihnini kabul ve müdafaa etmek demektir. Bu meslek, daha çok fizik ve matematiğe dayanır. Metodu da dedüktif (sonuçlayıcı) dır. Çeşitli şekilleri vardır:

1- Ampirizme zıt olarak, bilgimizin kaynağı meselesinden tecrübenin, bize bütün bilgileri, hususiyle değerlerle ilgili fikirleri ve akıl yürütmemize, hüküm çıkarmamıza vasıta olan prensipleri temin edemediğini ileri süren doktrin. Bunun da iki çeşidi vardır.

a- Mutlak rasyonalizm veya apriori:Buna göre zihin, her çeşit tecrübeden evvel birtakım bigilere sahiptir: Platon'un ide'leri, Descartes'in doğuştan fikirleri, Kant’ın a priori formları böyledir, teorik olarak, doktrinlerin bu kategorilerine göre, insana has olan akıl, zarurî değil, fakat bilginin şartı olmaktadır; Fakat değerlerle ilgili (normatif) fikirlerin ve aklî prensiplerin bilgisini elde etmeğe yeterlidir. Aslında akılcılar tecrübeden önceki bu verinin şuuruna ermek için tecrübenin zarurî olduğunu kabul ederler.

b- İzafî (göreli) Rasyonalizm: Bu da zihnin, tecrübenin tek başına elde edemeyeceği ve bu yüzden aklın aracılığını gerektiren, birtakım bilgilere sahip olduğunu, yani esas olarak tecrübe etmek veya hissetmek melekesinden (yetisinden) ayrı bir kuvvetin varlığını kabul eder; fakat bu, aklın prensiplerden çıkardığı bir tecrübedir; başka bir tâbirle akıl, bu bilgilerin kazanılmasının zarurî şartıdır, ancak bu hususta yeterli bir şart değildir.

2-  Bilginin değeri meselesinde: Aklın (düşüncenin) kanunları aynı zamanda eşyanın da kanunları olduğu için, insan aklının hakikati tanımağa kabiliyetli olduğunu kabul eden doktrin. Aristo'da aklın kanunları eşyanın da kanunlarıdır. Bu manada ilk büyük rasyonalist Aristo'dur. Fakat rasyonalizmin bu formülüne mutlak şeklini veren esas Hegel'dir; çünkü ona göre: "Aklî olan reeldir ve reel olan da aklîdir”

3- Zihnî faaliyetin hâkimiyeti hususunda: Aklî olarak netice çıkarmak tarzı, yani anlaşılacak veya anlatılacak şeyi araştırarak, olaylar arasındaki zarurî münasebetleri tespit ederek neticeye ulaşmaktır ki bu husus metotla ilgili oluyor. Aklî mekanizma bu rasyonalizm çeşidinin eseri oluyor: “Öğretici Rasyonalizm", “Araştıran Rasyonalizm", “Tam Rasyonalizm", "Mahallî Rasyonalizm"ler gibi.

4- Dinî sahada: Aklın zarurî olduğunu, yahut dinî imanı tasdik etmek için aklın hem zarurî hem de yeterli olduğunu kabul eden doktrin. Bunun da mutlak ve izafî iki şekli görülür

a- İmanın klâsik kavramına karşı olan mutlak rasyonalizm: Buna göre, akıl, dinî bilginin zarurî ve yeterli faktörüdür. Veya tamamen aklın mahsulü olan veriler tarafından tespit edilmiş olmayan her çeşit ifade ve aklın anlama imkânlarını aşan her türlü nassı hariç bırakmak, kabul etmemek lâzımdır.

b- Fideizme karşı olan izafî rasyonalizm ki, kâfi olmaksızın aklın, iman hakikatlarının, tesbit ve tesisinde, onların imtizacında (ahenkli bileşiminde) zarurî olduğunu ileri sürer.

Aslında rasyonalizm, Hıristiyanlık inancını ve ilkelerini savunma ve güçlendirmek için Batı'da gelişti. Meselâ, Descartes, Leibniz, Kant, Hegel gibi ünlü akılcılar Hıristiyan vahyine bağlıdırlar ve onu aklîleştirmek için uğraşmışlardır. (Spinoza Yahudi idi; ama Yahudiler onu reddetmişti.) Çünkü kilisenin baskısı karşısında şüpheci ve ateist fikirler gelişmiş ve bunların hücumları ile kilise ve öğretisi sarsıldı. Buna karşı rasyonalistler savunmayı üzerlerine almışlardır. Hatta tecrübecilerin piri John Locke de "Hıristiyanlığın Aklîliği" diye bir kitap yazmıştı. Bu bakından akılcılık Laik bir din hareketidir. Bir çeşit kökten dincilik de denebilir. Aklın, aslî hakikatleri kavrayacağı esasına dayanır. Mutlak varlık ve vahyi de kabul edince bağlantı sağlanmış olur. Meselâ, Descartes 'Ahlâk Üzerine Mektupla’ da 'İman Işığından Mahrum" bir akla karşı çıkmaktadır.

Demek ki akılcılık, insanda aklî ve mantıki prensiplerin doğuştanlığını ve tecrübeden önce (a priori) ve müstakil olduklarını kabul ile bilgimizi aklın muhtevalı melekelerine dayandırıyor. Sebep, zaman, mekân gibi birtakım fikirlerin bize bu meleke ile temin edildiğini endüksiyon e dedüksiyonla bizim akıl yürüterek esas bilgiye ulaştığımızı ileri sürüyor. Böylece hakiki bilgi ve ilmin imkân dâhilinde olduğunu kabul ediyor.

Rasyonalistler, bilginin konusunun hakikat olduğunu, hakikatin ise, sübjektif olmadığına, yani sujeye göre değişmeyip sabit ve objektif, bunun için de evrensel olduğuna inanırlar. Bu bakımdan meselâ doğru bilginin miyarı bedahet (apaçıklık)tır. Apaçıklığa götüren ilim mutlak bilgi değerindedir, ilmî bilgi reel bilgidir, reel de akıl ile kavranabilendir. Zaten aklın kavrayamayacağı hiç bir şey yoktur.

Kant'ın rasyonalizmi, aklın formlarını tecrübeden önce ve tecrübenin şartı olarak kabul eder; ona göre, resim yapmak için tuvalin gerekli olması gibi, tecrübelerimiz için de aklın tecrübeden önceki ve zarurî zemini gereklidir. Yani bilginin maddesini tecrübe, suretini de akıl verir. Akıl duyuları terkip eder. Tecrübeyi bilginin mutlak kaynağı kabul etmeyen, aklın kategori ve formlarına öncelik tanıyan Kant akılcılığı, her şeyden evvel bilgimizin kabiliyetlerini araştırdığı yani insan aklının Tenkid'i yaptığı için tenkidci bir akılcılıktır.

Modern rasyonalizm, doğuştan gelen bilgiler fikrini bir yana bırakmış, tecrübî verilerin çeşitli içlem ve kaplamına dair kaideler de a priori anlayışı sınırlamış, muhtevanın değişmesine karşı, inşacı olarak anlaşılan aklın değişmezliğini koruyacağına inanmıştır. Descartes'in; "akıl bir defada ve eşit olarak verilir” fikrine karşı, Boutroux, Brunschvicg; "esnek ve gelişen bir akıl' fikrini müdafaa etmişler”, Bachelard; "deney ile aklın diyalogu'ndan bahsetmiş, Gonseth ise bunu; "aklın deneye açılması" şeklinde ifade etmiştir. Buna rağmen asrımızda irrasyonalist cereyanlar ağırlık kazanmıştır.


AKILDIŞI, AKILDIŞICILIK: =Akıl üstü, Akıl ötesi:

Bilgide, aklı aşan, tesadüfî olan, bilinemeyen, kavranmakta güçleştiren, mantık kavramları içine sokulamayan, aklî açıklamayı güçleştiren, aklın değerini, gerçeğin aklî olduğunu kabul etmeyen şeylerdir. Akla yabancı, garip, ortakduyu ve bilimsel bilgi bakımından izahı güç olan şeyler "akıldışı” olarak nitelenmektedir. Bir eser, bir olay, bir düşünce, bir rüya bir inanç, akıldışı olarak nitelenebilir. Bir hilkat garibesi (İki başlı bir havyan gibi) akıldışı kabul edilir. Bazen akıldışı, denilen şey, bir bilimsel araştırmanın veya bir analizin neticesi olabilir. Heisenberg'in belirsizlik ilkesi, mikrofiziğin bir neticesidir. Bunun gibi hayatın dilin, kültürün ilk kaynağı, biyoloji ve etnolojinin esas bilmecesidir (Muamma). Bu açıdan akıldışı olma, hüküm verene, zamana ve mekâna göre izafîdir (görelidir).

Akıldışıcılık ise, mantığın, aklî izahın, bilimsel zihniyetin katı kalıplarına karşı, herhangi bir yorum un keyfi suretle seçilmesidir, denebilir.

Hatta aklın, hayal gücüne, sezgiye (sanatta), bilinçaltına (Freud'da) hayat hamlesine (Bergson'da), metafizik inançlara bağlı kalınmasıdır. Akıldışıcılık, mevcut bilimsel görünüşlü sunuşlara (modernist, pozitivist ve aydınlanmacı) karşı, bir tepki göstermeye irrasyonelin gücünü kabul etmedir. (Post-modernist anlayış böyle değerlendirilebilir). Sürrealizmde psiko-analiz metodunun kullanılışı, Nietzsche tarafından kendi fikirlerini izah için biyolojik unsurların kullanılması, akıldışıcı tutumlardır. Bunun gibi Pascal'ın 'Düşünceler", Nietzsche'nin "Kudret iradesi", A. Bretonun "Sürrealizm Beyannamesi", Heidegger'in "Hiçbir yere götürmeyen yollar” adlı çalışmaları da irrasyonalist görüşleri temsil eder. Schopenhauer'in "Alem, benim tasavvurumdur" deyip, evrenin temelinde şuurlu birvarlığın değil, şuursuz kör bir iradenin bulunduğunu söylemesini de ilave etmek gerekir.

Bu açıdan akıldışıcılığın bazı çeşitlerinden bahsedilebilir:

1) Bilgi öğretisinde (epistemolojide): Sezgiyi, sevgiyi, duyguyu, içgüdüyü bilgi kaynağı sayan anlayış. Buna göre evren ve gerçeklikin bilimsel yöntemlerle değil, sezgi ile kavranabilir. Çünkü ona göre akıl ile elde edilen bilgi soyuttur; şematiktir, gerçeklikle doğrudan ilgisi yoktur; dolayısıyla bu bilgi yetersizdir.

2)  Varlık öğretisinde (ontoloji'de): Evrenin oluşunda akıldışı esaslar olduğunu ileri süren görüş. Alman Filozofu Schopenhauer'in kör irade fikri buna örnek olabilir. Zaten kendisi çağdaş irrasyonalizmin hakiki babası sayılır. Onun öğrencisi olan Nietzsche de ileri gelen bir akıldışıcıdır. Bunlara Freud, Adler, Yung gibi psikoanalistleri de ilave etmek gerekir. Ayrıca Satre ve diğer varoluşçular ile pragmacılan katmalıdır. Yalnız Nietzsche'nin akıldışı felsefesi en radikal felsefe olarak görülmektedir.

3) Ahlâki Akıldışıcılık: Aklî olmayan, anlamsız bir alemde akla dayanmayan gayrı aklî davranışlarda bulunmak gerektiğini savunan görüş.

Çağdaş irrasyonalizm, tarihi ilerleme fikrini problem haline getirdi ki bunun temelinde Hegelci ve Marksa görüşler yatar. Akıldışıcılıkta şu sorulara cevap aranması lâzımdır. Akıllı varlık olarak insanın düşünme kapasitesi nedir? İnsan aklı, gerçekten derinliğine âlem ile bağlantı içinde midir? İnsanın ortaya koyduğu ihtiyaçtan içinde varlığı arızî midir? Yoksa kendisi ebedî olabilecek midir? Akıl gerçekten nesnelerin yüzeyinde mi kalmaktadır? Bu sorulara irrasyonalizm kadar rasyonalizm de cevap aramalıdır.


ALİENATİON= Yabancılaşma:

İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden ya da benliğinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren kavram. Çağdaş yaşamın çözümlenmesinde çok kullanılan bu kavram değişik anlamlara gelir.

1)Güçsüzlük: İnsanın geleceğini kendisinin değil, dış etkenlerin, yazgının, şansın ya da kurumların belirlediğini düşünmesi

2)Anlamsızlık: Herhangi bir alanda etkinliğin kavranabilirlik ya da tutarlı bir anlam taşımadığı ya da genel olarak yaşamın amaçsız olduğu düşüncesi.

3)Kuralsızlık: Toplumca benimsenmiş davranış kuralarına bağlılık duygusunun yokluğu ve dolayısıyla davranış sapmalarının, güvensizliğin, sınırsız bireysel rekabetin yaygınlaşması.

4)Kültürel Yaygınlaşma: Toplumdaki yerleşik değerlerden kopma duygusu.

5)Toplumdan Yalıtlanma: Toplumsal ilişkilerden dışlanma ya da yalnız kalma duygusu.

6)Kendine Yabancılaşma: İnsanın şu ya da bu şekilde kendi gerçekliğini kavrayamaması
Terimi en iyi bilinen anlamıyla Karl Marx kullanmıştır. Marx’a göre bu kavram, insansal ürünlerin insanı boyunduruğu altına alan karşıt güçler haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana dönüştürmeleri sürecini dile getirir. Tarihsel süreçte insan, tarihsel ve toplumsal yasaların bilgisini edinip onlara egemen olamamasından ötürü, toplumsal gelişmeyi insansal özünü geliştirici bir biçimde geliştirememiştir. Toplumsal yasaların bilincine varmadan toplumsal gelişmeyi bilinçle ve insanca yönetmek olanaksızdı. Bu bilgisizliğin sonucu olarak, tarihsel süreçte hep kendisine yabancı, eş deyişle insansal olmayan ürünler ortaya koymuştur. Bundan ötürü insan, yarattığı özdeksel ve tinsel dünyasını durmadan zenginleştirdiği halde bizzat kendisini özdeksel ve tinsel olarak durmadan yoksullaştırmıştır. Bunun sonucu olarak insan, bizzat kendi kendisine yabancılaşmış ve insan olmayana dönüşmüştür.


ALLAH:

Varlığına ilk insanla birlikte inanılan ve bağlanılan en yüce varlık. Varlığının alâmetlerine her yerde rastlamak mümkündür. Maddî bir varlık olmadığı için, maddeye bulanmış varlıklar O'nu doğrudan doğruya göremezler; görmeye tahammül edemezler. Güneşin ışığına bile dayanamayan bir göz, nasıl olur da kâinatın yaratıcısını ve ilk sebebini görebilir? O'nun varlığı kalplerde daha iyi hissedilir. Medenî veya vahşi her milletin, her kavmin dilinde O'na tekabül eden bir kelime mutlaka vardır. Bütün milletlerin tarihlerinde, batılı birçok milletlerin kanunlarının başında, kitapların başlangıcında, paraların üzerinde, sanatkârların eserlerinde, şairlerin mısralarında, dindarların dudaklarında veya kalplerinde, filozofun düşüncesinde, kâfirlerin inkârında, âlimin araştırmalarında, hâsılı her yerde O'nun ismiyle karşılaşmak daima mümkündür. Neden? Çünkü O, varlıkların yaratıcısı, sebeplerin sebebi ve gayelerin gayesidir.

O, mutlak varlıktır. Yoklukla karışmış değildir. Mükemmeldir; noksanlıklardan beridir. Zarurî, ezelî ve ebedî varlıktır. O, sübjektif veya objektif varlık değildir. Öyle olsaydı, insan O'nu tasavvur edebilirdi. O, objeye veya subjeye göre değişmeyen izafî olmayan mutlak varlıktır. Mutlak varlık olmasaydı, mutlakyokluk olurdu.Mutlakyokluk ise yoktur.

Allah, kişiliksiz ve âlemle karışmış bir varlık değildir. Panteistlerin dedikleri gibi O, âlemin içinde değildir. Alemin dışında, varlıktan sonsuzca aşan, şahsiyeti olan bir varlıktır. Yaratıcıdır. Âlemleri ve varlıktan hür iradesiyle yaratmıştır. Eğer O, yaratıcı olmasaydı, yani hür bir yaratma olmasaydı âlem ve varlıklar şuursuz bir tesadüfün eseri olurdu. Bu ise mümkün değildir. Mümkün olsa bile, hürriyet ve düzen olmazdı. Hürriyet olmasaydı insan hürriyeti, dolayısıyla mesuliyeti ve ahlâkı da mesnetsiz kalırdı. Tıpkı varlığının mesnetsiz kalması gibi...

Demek ki O, ontolojik yönden tek prensip olup var oluşun ve küllî faaliyetin en üstün sebebidir. Mantık yönünden, âlemdeki nizâmın, insandaki aklın, eşya ile düşünce, arasındaki ilişkinin üstün prensibidir. Allah, fiil sahibi mutlak fail olarak düşünülünce insanı sonsuzca aşan, insanlığa emirler veren, tavsiyelerde bulunan, ona yol gösteren, kendisine ibadet edilen, âlemin düzeni kuran ve kontrol altında tutan bir varlık akla gelir. Varlığımızın ve hürriyetimizin kaynağı olduğu için, ahlâkî hayatın, ahlâkî davranışların da üstün prensibi, kaynağı ve teminatıdır.

Allah'ın varlığını ispat için çeşitli deliller ileri sürülmüştür. Bunlar fizik, metafizik (ontolojik), ahlâkî ve ilmî deliller olmak üzere çeşitli gruplara ayrılabilir.  Allah'ın varlığına akıl ile nüfuz edilemez O'na ancak inanılır; çünkü aklı aşan ve onu yaratan bir varlığı akıl kavrayamaz ve kuşatamaz. İnsan zihni de, O'nu bu yüzden tasavvur edemez.

Eski ve yeni felsefelerde Allah'ın varlığı ile uğraşmayan ve O'na bir problem olarak yer vermeyen felsefe yoktur. Bundan Auguste Comte'un pozitivizmini bile istisna etmemek gerekir. Her ne kadar o, dinin geride kaldığını söyleyerek pozitivist anlayışta böyle bir probleme lüzum görmemişse de pozitivizmin sübjektif devresinde yani ikinci devresinde bile dinin lüzumuna inandı ve insanlığı Tanrı ilân etti. "İnsanlık dini” adıyla yeni bir din kurdu ve bunun ilmihâlini yazdı. Pozitivizmin tesirinde olan Viyana mektebi hürriyet, gayelilik ve düzen gibi Allah fikrinin de sözde problem olduğunu söyledi.

Materyalistlerin bu problem karşısındaki menfî tavırları gibi Nietzsche, N. Hartmanın ve benzeri bazı filozoflar da Allah'ı inkâr etmek suretiyle kendi varlıklarını tasdik edebileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bunlara Sartre'ı da dahil etmek mümkündür. A.Comte. İnsanlığı tanrılaştırarak yine bu probleme yer vermişti. Nietzsche’de insanı Tanrılaştırarak aynı şeyi olumsuz yönden yapmıştır.

Görülüyor ki Allah’tan vazgeçmek ve problem olarak dahi O'nun dışında kalmak mümkün olmuyor. İnsan her zaman, her şeyinde O'na muhtaçtır. O yoksa ahlâkın, cemiyetin, bizzat insanın, ilmin ve medeniyetin, dolayısıyla hayatın mânâsı yoktun çünkü o takdirde her şey kör bir tesadüften ibaret kalır. Her şey bir vehimler ve hayaller kargaşasından öte geçmez. Ahlâkî, içtimaî ve insanî her düzen, san'at hayatı Allah'a yani aşkın ve kuşatıcı olan yüce varlığa inanmakla mümkündür. Aksi takdirde 'kör bir mekanizm'in kucağına düşülür. Eğer kör bir mekanizm ve tesadüfler dünyası hâkim ise insanî ve tabiat bilimleri dahi temelsiz kalır. İnsanlar mekanik varlıklar olmaktan öteye gidemez. İnsanın sevgisini, yardım, merhamet ve şefkatini, yani onun faziletlerinin izahını yapmak mümkün olmaz. Onlar da mesnetsiz kalır. Ne âlemi izah edebiliriz, ne de insanı! Allah'ı inkâr edip insanı âlem ve madde içinde eritmek materyalist felsefelerin işidir. Âlemi ve insanı Allah ile birleştirmek ise panteist anlayışların kârıdır. Bu ifratların hepsinden kurtulmak, Allah'ı ve yaratıcılığını O'na teslimiyeti kabul etmekle mümkün olur. O zaman varlıklar değerine göre âlemde yerlerini bulurlar.


AMPİRİZM:
Bilginin tek kaynağının deney olduğunu ileri süren öğreti... Bu öğreti bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunur. Bilginin duyumlara dayandığı savı, ustan ve doğuştan bilgi olmadığı anlamını içerir. Ampirizm, duyumdan ayrı bilgi prensipleri olarak aksiyomların, akli prensiplerin, doğuştan fikirlerin ve kategorilerin varlığını inkâr eder. Dolayısıyla bütün bilgimizin dayandığı esasların duyulabilir tecrübenin eseri ve mahsulü olduğunu ileri sürer. Önsel (apriori) olan hiçbir şeyi kabul etmez. Ampirizm, insanın doğuştan bir takım bilgi esasları olduğunu iddia eden idealizm ve rasyonalizmin karşısındadır. Ampirizme göre akıl, mantıki bir role sahiptir, yani olaylardan değil, müşahedelerden elde edilen önermeleri, tutarlı bir sistem halinde tanzim etmek rolüne sahiptir.

Ampirizm, şu önemli yanılgıları taşır: diyalektikten yoksun olduğu için tek yanlıdır, bilgi sürecinde deneyin rolünü metafizik bir tutumla saltıklaştırır. İkinci olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin rolünü küçümser. Üçüncü olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin göreli bağımsızlığını yadsır. Dördüncü olarak ve bunlardan ötürü de öznel öğrenme sürecini etkin bir süreç olarak değil, edilgin bir süreç olarak görür. Ampirist John Locke doğuştan, önsel, bir bilgi olmadığını tanıtlamak için “boş levha (tabula rasa) deyimini kullanmıştır. Locke göre insan beyni, doğduğu anda, boş bir levha gibidir. Bu levha, yaşandıkça, duyular yoluyla elde edilen algılarla dolacaktır. Bu yüzdendir ki yeni doğan çocuk hiçbir şey bilmez ve aptalların levhaları ömür boyu boş kalır. Çünkü doğuştan bilgi yoktur. Bilgi, ancak duyularla elde edilebilir. Kendisine sözü edilmeyen bir şeyi kendiliğinden bilen bir tek kişi gösterilemez. Anadan doğma körde renk bilgisi yoktur, çünkü rengi algılayamamaktadır.


ANALİTİK FELSEFE:

2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de ve ABD ile bazı İskandinav ülkelerinde yaygınlaşan ve felsefenin asıl uğraş alanının dil ve dildeki kavramları çözümlemek olduğunu, bu yolla “kafa karışıklığı” yaratan geleneksel felsefe sorunlarının çözülebileceğini savunan felsefe akımı.

Akımın kurucusu ve en büyük temsilcisi Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’dir. 1945-60 yılları arasında gelişen analitik felsefe bir ölçüde İngiliz düşünürleri Bertrand Russel ve G.E. Moore’un 1900’lerden başlayarak geliştirdikleri gerçekçilik ve çokçuluk düşüncesinden türemiş olan 1930’ların mantıksal olguculuğunun devamıdır.
Analitik felsefenin temel hareket noktası felsefenin tek konusunun dil olduğu anlayışıdır. 20. yüzyıl başlarında gelişen mantıksal olguculuktan felsefenin kendisinin bilgi üretmediği görüşünü ve felsefe tarihinde yapıt vermiş düşünürlerin aslında dilin yarattığı sorunlarla uğraşmış oldukları görüşünü devralan analitik felsefe, felsefenin dilsel yapıları çözümlemekte asli uğraşını bulabileceğini savundu.

Analitik felsefe, Russel ve mantıksal olgucuların anlayışların temelinde yatan, mantık aracılığıyla bir mükemmel biçimsel dil kurmayı amaçlar. Ancak bu amacından uzak kalarak gündelik dile yönelmiştir. Buna göre sağduyunun kaynağı olan ve “sıradan” insanların konuştukları dil, zaten tam ve yetkindir. Felsefeye düşen, dilin bu gündelik kullanımının dışına çıkması sonucu beliren sahte sorunları gidermektir.


ANARŞİZM:
Başta devlet olmak üzere bütün baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı öneren öğreti.
Anarşizme göre devlet egemen sınıfın çıkarlarını korumakla görevlendirilmiş gereksiz bir kurumdur. Özgürlüğü gerçekleştirmek için en başta devlet yıkılmalıdır. Devlet hiçbir zaman yeni bir toplum çağını başlatmak için kullanılamaz. Temsilcilik, gerçeklere dayanmayan bir düşçülüktür; bu gibi düşçülükler insanları insan dışılığa dönüştürür. Baskı yerine özgür işbirliği, korku yerine kardeşlik ve sevgi gerçekleştirilmelidir. Devlet yerine işbirliğinin doğuracağı dernekler ve bu derneklerin birleşmesiyle meydana gelen federasyonlar kurulmalıdır. Uyum bu birleşmelerin doğal dengesiyle gerçekleşecektir. Çeşitli birlikler her an yön ve biçim değiştirerek her an etkin yönü ve biçimi kullanacaklardır. Devlet ile birlikte her türlü baskıcı kurum yok edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden, bir vatandaş olarak devletin otoritesinden, bir birey olarak dinsel törenin otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme olanağına kavuşmalıdır. Bütün insansal yetenekler ancak başsızcı (anarşist) bir toplumda, hiçbir baskıyla engellemeksizin, özgürce gerçekleşebilir.


ANLAMBİLİM:
Anlamları inceleyen bilim... Semantik olarak da bilinir. Anlambilim felsefi ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele alınabilir. Felsefi ya da mantıksal yaklaşım, göstergeler ya da sözcükler ile bunların göndergeleri arasındaki bağlantıya ağırlık verir ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doğruluk gibi özellikleri inceler. Dilbilimsel yaklaşım ise, zaman içinde anlam değişiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantı gibi konular üstünde durur.

Felsefe ve dilbilim alanlarında anlambilim, bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki bağlantının incelenmesidir. Anlambilime farklı yöntem ve amaçlarla yaklaşılsa da, her iki alan da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır.
Felsefe sorunları bir dil içinde ifade edilmek zorunda olduklarından, sonunda dilin kendisi ile ilgili soruşturmalar haline dönüşürler. 1920’lerde ve 1930’larda olgucu okulun mantıkçıları, dile matematik ve mantıkta bulunan kesinliği ve açıklığı getirmeye çalışmışlardır. Onlara göre “doğal diller” açıklıktan ve kesinlikten uzaktır. Bu nedenlerden belirsizlik ve çokanlamlılıktan arınmış “ideal” bir dil üzerine kurulu bir anlambilim kuramı geliştirmeye çalışmışlardır.


ANTİNOMİ=Çatışkı:
Saltığı çözümlemek için usun düşmek zorunda bulunduğu çelişki... Kant terimidir.
Alman düşünürü Kant’a göre saltığın alanındaki bütün önermeler çatışıktır. Çünkü bu önermeler üzerinde deney yapılamayacağı için karşılıkları da aynı güçle ileri sürülebilir. Sözcük oyunlarına dayanan kozmolojik tanıtlarsa her iki karşıt önerme için ileri sürülebilir. Kant nesneye olduğu gibi özneye de kesin bir bilinemezlik yakıştırır ki bu gibi kozmolojik önermelere saf usun çatışkıları adını verir ve bunları dört ana çatışkı da toplar.
1) Nicelik çatışkısı:"Evren sınırlıdır-evren sınırsızdır"

2) Nitelik Çatışkısı:"Özdek bölünmez atomlardan yapılmıştır-özdek sonsuzca bölünebilir."
3) Bağıntı çatışkısı: "Her şey zorunlu olarak bağıntılıdır-hiçbir şey zorunlu olarak bağıntılı değildir."
4) Kiplik çatışkısı: "Evrenin nedeni olan zorunlu bir varlık vardır-evrenin nedeni zorunlu bir varlık değildir."

Kant’a göre anlık duyumsal deneyin sınırlarını aşamayacağından duyumsal deneyin dışında kalan bu gibi önermelerin savı kadar karşı savı da aynı kesinlikle tanıtlanabilir, bu halde hem savı hem karşı savı doğru saymak gerekir ki bu bir çatışkıdır.


ANTROPOMORFİZM:
İnsan niteliklerini başka bir varlığa, özellikle Tanrı’ya aktarılması.
İlkel insanlarda başlayan bu tasarım, önce cansızları canlı saymakla başlamıştır. Daha sonra, tanrılara, çeşitli mitolojilerde görüldüğü gibi, insan biçimi ve nitelikleri yakıştırılmıştır. Bu anlayış, antikçağ Yunanlılarında, Homeros-Hesiodos ikilisinin tanrıları insan biçiminde ve insan niteliğinde olarak düşünmeleriyle başlamıştır. Homeros-Hesiodos’un mitolojik tanrıları, insanlar gibi; sevişirler, düşünürler, kıskanırlar, acı çekerler ve birbirlerinin ayaklarını kaydırırlar. Bu anlayışın nedeni, Yunanlıların her şeyi canlı, devimli biçimli düşünme eğilimleridir ve ilkel canlıcılığın izlerini taşır. Antropomorfizmin örnekleri ilahi dinlerde de görülür. Örneğin Hıristiyanlığın Andians tarikatı, kutsal kitaptaki sözlerin gerçek anlamıyla anlaşılmasını önerir ve örneğin tanrının eli deyimini etki anlamında değil insanlardaki al anlamında anlar. Müslümanlık ve Yahudilik’ de bu örtülü bir biçimde gerçekleşmiştir.


A POSTERİORİ:

Deneyden önce alan... Deneyden sonra olan anlamındaki Aposteriorinin (sonsal) karşıtıdır.
Deneyden çıkarsamadığı ve bundan ötürü de deneyden önce olduğu varsayılan bilgi sorunu antikçağ yunan düşüncesinde oluşmuş, skolastiklerce geliştirilmiştir, Alman düşünür Kant’ın sisteminde önem kazanmıştır. Her iki terimi de ortaya atan XIV. Yüzyıl skolastiklerinden Albert le Grande de Saxe’tır. Antikçağda Aristoteles tümelden tikele yapılan uslamlamayı önsel kanıt (apriori) ve buna karşı tikelden tümele yapılan uslamlamayı sonsal kanıt (aposteriori) saymıştır. Çünkü birincisinde ussal bir ilkeden, ikincisindeyse duyumlarla algılanan ve bundan ötürü de deneysel olan bilgilerden yola çıkılıyordu. Birincisi önsel bilgiden yola çıkan bir tümdengelim uslamlama, ikincisi sonsal bilgiden yola çıkan bir tümevaran uslamlama’ydı. Özellikle Hıristiyan metafiziği, tanrının varlığını kanıtlamak için deneyden yaralanmak imkansız bulunduğundan, zorunlu olarak ussal ve bundan ötürü de önsel olan(apriori)’dan yararlanmıştır. Gerçekte hiçbir önsel bilgi bulunmadığı halde önselliğin yüzyıllarca savunulmasının gerçek nedeni bu zorunlulukta yatar idealist felsefe tarihi bir bakıma böylesine bir savunmanın tarihidir. Fakat bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur.


ARKHE
Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların ilke “temel” “ana madde” anlamı kazandırdıkları sözcüktür, unsurdur. Antik çağda Anadolu Yunanlıları düşünsel çabaya bir ilk nedeni araştırmakla giriştiler. İlk kez iki her zaman dört ediyorsa bunun tanrıların keyiflerinin üstünde bir ilk ve değişmez nedeni olmalıdır. Dünya nasıl yapılmıştır? Bitkiler, hayvanlar, insanlar nasıl oluşmuşlardır? Bütün bu varlıkların başı, kökü, kaynağı nedir? Gibi sorular sorulmuştur.

Bilinen tarih içinde sözcüğü felsefi anlamda ilk kullanan Batılı anlamda ilk filozof sayılan Thales’tir. Thales her şeyin arkhesi su demiştir. Thales sözcüğü her şeyin "ana maddesi", "dayandığı ilk", "çıktığı kaynak" gibi anlamlarda kullanıp, doğaya ve doğadaki gelişmeler kendi içlerinde bulunan doğa ötesi açıklamalar gerektirmeyen bir kaynağa geri götürme çabasından söz eder. Böylece bilimsel düşüncenin öncüsü sayılır. Daha sonra Anaksimandres bu ilk nedenin belirsiz bir cevher, Aneksimenes ise bunun hava olduğunu söylemiştir. Aristoteles ise arkhe her şeyin temeli özüdür. Bütün öteki şeyler ondan çıkar, ama o hep var olmakta devam eder. Metafizik idealist felsefede bütünüyle bu ilk (arkhe) düşüncesine dayanır. Metafiziğin en belli ve açık biçimi olan dinsel düşünceye göre bu ilk tanrı’dır. Arkhe düşüncesi “ilk”leri “başlangıç”ları “temel”leri arayan düşünüş biçimiyle daima iç içedir.


ATOMCULUK=Zerriye:

Maddeyi, maddî realiteyi, var olanı idrak ve algılarımızı ve bütün olayların algılanmasını atomların boşlukta düşmesiyle ve onların çok çeşitli kombinezonları ve hareketleriyle izah eden felsefî meslek. Atom, bu anlayışa göre maddenin en son bölünmez parçası olup mütecanistir. Öncesi ve sonrası yoktur. Boşlukta hareket eder ve maddenin, cisimlerin çeşitli özelliklerini meydana getirir. Her şey sadece atomların çeşitli şekillerde birleşmelerinin eseridir. Atomlar yukarıdan aşağı düşerken çarpışırlar ve tesadüfen birleşirler. İlk çağ'da atomcu izah Leucippe, Demokrit, Epicure ve Lucrece tarafından ileri sürülmüştür. Demokrit, atomları daha çok statik (durgun) bir mahiyette kabul ettiği halde, Epiktir onlara meyil ve hareket izafe ederek daha dinamik bir tarzda tasavvur etmiştir. İlkçağdaki atomcu izah tarzı mekanist ve determinist ve tamamen materyalisttir. Dolayısıyla ateisttir. Leibniz'in metafizik atomculuğu da monadlar nazariyesidir. Çağımızda atom bombasının patlatmasıyla bu eski atomcu anlayış da tamamen değişmiştir.

İslâm kelâmcılarının ve bilhassa Eş'âriye'nin atomcu anlayışı ise çok daha farklıdır. Bir de günümüzde dinamik bir atomizm anlayışı var; buna göre her çeşit atom, hususî bir enerjiden meydana gelir. Ayrıca, Bergson ve W. James gibi muhaliflerin 'Psikolojik atomizm" veya zihnî atomizm dedikleri bir anlayış var ki buna göre; duyumlar, ruhî olaylar ruhî atomlardan ibarettir; şuurun kompleks halleri isimlerin molekül, moleküllerin de atomlar halinde olması gibi, elementler keyfiyetlerin kümeleri halinde çözümlenir. Yahut bütün runî oluşlar son tahlilde, basit elemanların kombinezyonuna dönüşü.

Bir de 'Mantıkî Atomculuk vardır: Bu anlayış, I. ve II. Dünya Harbi arasında İngiltere'de B. Russel ve L. Wittgenstein tarafından ortaya atılmış ve temsil edilmiştir. B. Russel "Dış Dünyaya Ait Bilgimiz" adlı kitabında ve "Mantıkî Atomculuk" adı altında Londra'da verdiği altı konferansında, bu doktrini ortaya atmış, Wittgenstein ise Tractatus Logico-Phosophicus, 1921" adlı kitabında aynı görüşleri bazı farklarla geliştirmiştir. Bu iki filozof da Alman matematikçisi ve filozofu Frege'nin tesirinde kalarak matematikten bir mantık kurmağa çalışmışlar, onu da dile uygulamışlardır. Bunlara göre dilin mantıkî bir yapısı vardır. Bu yapı gramer yapısından bazen farklıdır. Wittgenstein'a göre dünya, eşyanın değil, gerçeklerin bir toplamıdır. Bu gerçekler de atomik gerçeklerdir. Atomik gerçekler, atomik cümlelerle temsil edilir. Atomik bir cümlenin, gerçek veya olgusal (Factuel) olabilmesi için, gerçeği olduğu gibi temsil etmesi gerekir. Wittgenstein buna Temsil' veya "Görüntü” teorisi diyor. Buna göre dil, geleneksel olarak, bize dış dünyanın bir görüntüsüdür. Atomik cümleler, en basit elemanter cümlelerdir. Bunlardan (ve, veya, o halde) bağlarla moleküler (bileşik) cümleler teşkil edilir. Bir moleküller cümlenin doğru olabilmesi için, kendisini teşkil eden atomik cümlelerin doğru olması gerekir. Wittgenstein, klasik mantık önermelerine “Totoloji Önermeleri" diyor. Onun kanaatince bunlar bize bir şey veremezler. Meselâ yağmur yağıyor" (P) önermesi, olgusal atomik bir önermedir. "Yağmur yağmıyor" önermesi de olgusal atomik bir önermedir. Çünkü belirli bir mümkün olmayanı göstermektedir. Şimdi "yağmur yağıyor ve yağmıyor" önermesi çelişik bir önerme olduğu gibi, "Yağmur yağıyor veya yağmıyor önermesi de bir totolojidir. Bu önerme bize dünya hakkında hiç bir bilgi vermez, ancak o, genel bir mantık örenmesidir, totolojidir. Böylece Wittgenstein'e göre Kantin a priori gerçek önermeleri, totolojiden başka bir şey değildir. Kant'ın meşhur 'Bütün cisimler yer kaplar" önermesi, Wittgenstein'e göre, 'Bütün cisimler cisimlerdir" şeklinde bir totoloji olmaktadır. Wittgenstein din, ahlâk ve estetik önermelerini, olgusal önermeler olarak kabul etmez. Böylece din, ahlâk ve değer hükümlerini dilin sınırları dışında bırakır. Tanrı da böyledir. Bu hükümlerin doğru veya yanlış olduğunu gösteren, elimizde, bir ölçü olmadığı kanaatındadır. Fakat bu filozof, daha sonraki felsefî fikirlerini ihtiva eden "Felsefî Araştırmalar" (Philosophical Investigation) adlı eserinde, gençlik çağında ileri sürdüğü bu fikirlerine birçok yerlerde karşı çıkmıştır. Şu halde Wittgenstein, bilgiyi, mantık işlemleri ile ilgili "Atomik" önermelerin bir toplamı olarak görmekte, âlemin mahiyetini, mantıkî bilgi yollarıyla yapılan bir analojiden çıkarmakta, ferdîyi mutlaklaştırmakta, dilin farklı fonksiyonlara sahip bir sürü manaları olduğunu söylemekle, aslında plüralist bir görüşü benimsemektedir. Fakat o, bilgiyi muhtevasından boşaltarak mantığın önermelerine, eşitliğin tekrarı (Totoloji) nazarıyla bakmıştır. Bu durumda, gaye-sebeb, hürlük, cevher, hayat, ruh gibi çeşitli felsefî problemler boş ve manasız olarak kalmakta, gerçek muhtevaya sahip olmamakta, müşahede ve tecrübeden edinilen bilgiler bunlara cevap verememektedir. Bu da ilmî nominalizmin bir başka türü olmaktadır.


AYDINLANMA = Tenevvür:

1) İnsanın kendisini geleneklerinin, toplumunun ve inançlarının etkisinden kurtararak yalnız tabii aklına dayanmakla evreni ve aydınlanma bilmeyi ve bilgiyi ön plana alır.

2) Bilhassa 18. yüzyılda Batı'da gelişen her türlü dini inanca cephe alan akım.

Aydınlanma üzerine kitap yazanlar, bunun ne olduğu hususunda ortak bir görüşe varamamışlardır. Hatta Aydınlanmanın filozofları olarak bilinen Descartes, Hume, Berkley, Kant ve John Locke; varlık, bilgi ve ahlak konusunda hiçbir ortak noktaları yoktur. Üstelik bunların hepsi Hristiyan vahyini kabul etmişlerdir. Hume hariç diğerleri onu savunmuşlardır.

(Bu sözlük hazırlanırken  Prof. Dr. Süleyman Hayri BOLAY'ın "Felsefi Doktrinler Sözlüğü"nden faydalanılmış, bazı maddeler çıkarılmış bazı maddeler de ilave yapılmıştır.)


 
Geri