NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
MADDE ............ MÜRCİE

MADDE=Özdek:

Mekânda yer kaplayan, insanın şuurundan müstakil olarak var olan ve insan tarafından beş duyu ile idrâk edilen şeyler; objektif realite.

I) Yer kaplayan, bölünebilen, ölçülüp tartılabilen, her çeşit şekli alabilen, duyuların idrak ettiği cisimlerin hammaddesini teşkil eden cevher (öz). Bu mânâda, Aristo maddeyi potansiyel bir gerçeklik olarak tarif etmiştir; madde, ruhî ve mânevî olanın zıddıdır.

II) Suret (forma) e karşı olarak

1) Metafizikle: Bir şeyin kendisinden yapıldığı belirlenebilen, yani her çeşit şeklin verilebildiği unsur. Bu mânâda ilk madde yahut sırf madde, ana madde, ancak tasavvurda vardır. Yani hiç bir şekil almamış madde, fiilen kainatta yoktur, ama aklen doğrudur. Bu ilk madde, maddî varlıklarda ilk Prensip olup henüz hiç bir tayin, tesir veya belirleme almamıştır. O, sırf kuvve, sırf imkân yahut potansiyel güçtür.

2) Epistemoloji’de: (bilgi teorisinde, Kant'ta): Duyulara dayanan tecrübenin verimi olup, zihinde tecrübeden önce mevcut olan (a priori) sûretlerden müstakil olarak mevcuttur ve duyarlılığı telkin eden de odur.

3) Mantıkta; Kıyas’ta ve önermelerin, tasdik veya inkâr bildiren bağlardan müstakil olarak, kendi içinde de ele alınan terimleri: "İnsan ölümlüdür" önermesinin maddesi "insan" ve "ölümlü" terimlerdir. Bu şekil itibariyle küllî (evrensel) bir tasdiktir.

Kıyasta ise;'İnsan ölümlüdür. Farabî insandır o halde Farabi de ölümlüdür. Kıyasın maddesi bu üç önermedir.

4) Ahlakta: Failin kastından tecrid edilmiş, yani niyetinin aksine gerçekleşmiş fiil. Bir kimse tedavide yanlışlıkla uyuşturucu yerine hastaya zehir verse, bu madde açısından bir cinayet olur.

Madde, duyularla idrak edilebilen her şeyin temeli olduğu için, animist (her şeyde can gören)ler onun canlı ve kâinatı canlı bir bütün olarak tasavvur ederler. Sokrat öncesi Yunan kozmogonileri (âlem tasavvurları), maddeyi dört unsur'dan meydana gelmiş kabul ediyor ve bunları şöyle sıralıyorlardı: Ateş, su hava ve toprak. Bu bölme, eski çağda bütün ilimlere bir temel ve dolayısıyla evrimin dört safhasını teşkil etti. Bu devrede görülen felsefelerde madde anlayışı bariz bir halde değildir. Meselâ ilk İyonya filozofu Fenike asıllı Tales"e göre, eşyanın (varlıkların) ana maddesi 'su' dur. Daha doğrusu, rutubetli unsur'dur. Bir unsur sadece maddeden ibaret olmayıp birde ruhu, canı vardır; ama tam ruhîde değildir. Çünkü bu canlılık, mıknatısa benzeyen belirsiz bir kuvvettir. Şu halde Tales (Thales) mezhebi karışık bir canlı maddecilik (Hibzoizm)tir.

Anaksimendros'un "Sonsuzluk" (Aprion)u ve Anaksimenes"in "hava”sı da aynı şekilde belirgin değildir. Heraklit'in "Ateş'i öncekilerden fazla değildir. Varlıkları manevî bir prensip ile izah eden Pitagoras'dır. Varlıkların mânevî bir temeli saydığı "Adet-sayı”da hakikatte varlığı olmayan bir şeydir.

Elea Felsefesi'nde: İdealist bir felsefe olarak, hâdiseleri, yani geçici sûreleri, devamlı ve özü teşkil eden unsurdan ayırmıştır. Empedokles de Parmenides gibi varoluş ve yokoluşu sırf bir görünüşten ibaret görmektedir. Anaksagoras'a göre ilk cevherler sayıca sonsuzdur; ama Demokritos'un atomları gibi, mahiyetleri bilinmeyen şeyler değildir. Sistemli maddeciliğin ilk kurucusu Demokritos'tur. Bunun atomcu felsefesi maddeyi daha bariz olarak tasavvur etmiştir. Maddenin atom nazariyesi, Sokrat öncesi felsefelerin hudududur. Demokritos hakikati her türlü keyfî belirlemelerden sıyırarak maddeyi irca ediyordu (döndürüp bağlıyordu). Demokritos'un atomcu felsefesi İslâm Dünyası'nda Mu'tezile'yeve Eş'ari mekteplerine tesir etmiş; fakat onlar âlemin Allah tarafından yaratılmasına dayanarak atomların "yaratılmış" ve "sonlu=Sınırlı, ârızi olduklarını kabul etmişlerdir.

Eflâtun, maddenin varlığını kabul eder; ama ona göre maddenin varlığı hakikî bir varlık değil, geçici gölge varlıktır. Hakikî mevcudiyet 'idea' dediği bu âlemdeki geçici varlıkların asıllarına aittir. Maddî varlıklar, o "idea”ların bir gölgesinden ibarettir. Bunlar noksandır, mükemmel olan asıllarına benzemek için uğraşmaları lâzımdır. İdea'ların ideası Allah'tır. Allah birdir ve sırf iyiliktir. İnsan ruhu, bu idea'lar âleminden gelmiştir ve ebedidir. Maddî varlıklar asıllarından pay aldıkça yükselip temizlenirler, oradan nasip almadıkça kirlenirler. Görülüyor ki Eflâtun, kendisinden önceki çeşitli maddeci izahların kötü tesirini yıkabilmek için tamamen ruhçu ve idealist bir felsefe kurmuştur.

Eflâtun'un sureti, mânâyı, ruhu, maddenin aslı ve onun üstünde görmesine karşılık, Aristo maddenin, müstakil varlığını kabul ediyor, ama Eflâtun'un “idea" dediği fikri yahut sureti de getirip maddenin içine yerleştiriyor. Aristo'ya göre, madde pasiftir, sureti almaya müsaittir, ama pasif olduğu için kendi başına bir şey yapamaz, Madde kemâle ermemiş ve henüz hareket ile gerçekleşmemiş olup mümkün halde bir mükemmelleşmeye sahiptir. Onun içine sureti, kâinata ilk hareketi veren ve onu düzene koyan Allah koymuştu. Bu sebeple tabiatta bulunan bütün maddî ve canlı varlıklar, Allah'ın cazibesi ve olgunluğuna özenerek O'na ulaşmak için uğraşırlar. Böylece Aristo, maddenin ve tabiatın içine yüce bir gaye koymuştur. Hâlbuki maddeyi esas alanlar, bu gayenin mevcudiyetini inkâr ediyorlardı. Bununla beraber Aristo'da madde de suret gibi ruh gibi ezelîdir, yani yaratılmamıştır. Epiküros, Demokritos'un atomcu maddeciliğini yapmıştır. Yalnız Epikür, atomların hareketinde tesadüfe ve sapmalara yer vermiştir. Bu durumda Demokrit'in tabiat kanunları ezelî, Epikür'ünkiler sonradan hâsıl olmuş oluyorlar. İlkçağda maddeyi esas putlaştıran Lâtin şair Lucres'tir. Ona ve daha önceki madde anlayışlarına karşı Plotin yeni bir ruhçu felsefe geliştirmiştir. Ona göre, cisimlerin maddesiz cansız, idraksiz ve güzel görünüşüne rağmen ölüdür. Akıl âleminde birlik olan şey, his âleminde bölünür; bir olan çok olur; birlik ihtilâf ve kavga hâline gelir. Bu süflî varlığın sebebi, maddedir. Madde aslında, ilk varlıktan uzaklaşan ruhun kirlenmesidir Bunun temizlenmesi ile insan Allah'a ulaşır. İslâm dünyasında, müslüman mütefekkirlerin madde anlayışı Aristo'nun görüşüne yakındır. Fakat hemen hepsi maddenin yaratıldığını kabul ederler.

Farabi’de, Aristo'daki madde ve Allah ikiliği kalkar. Madde zaruretini Allah'tan alır. Madde, aklî ve ruhî güçlerimizi zaafa uğratıyor ve bu sebeple Allah'ı idrâk ve tasavvur etmemizi imkânsızlaştırıyor. Cevherimiz maddeye bulaşmış olduğundan O'nun cevherinden uzak kalmıştır. Biz maddeden uzaklaştıkça, 'ilk mevcudu daha tam bir surette tasavvur ederiz. Nihayet maddeden tamamıyla sıyrıldığımız anda zihnimiz O'nu, en mükemmel surette kavrar.

İbni Sina'da, maddenin, kendi varlığında azlık-çokluğu ve kutr'u (çapı, hacmi) yoktur; madde bunları almaya müsaittir. 'Sürer, sebeplilik bakımından maddeden öncedir. Madde, şekil ve sebeplilik bakımından "araz'dan önce gelir.

Gazzalî, "heyula" (hylâ) ile maddeyi ayırıyor; heyulayı ana madde, terkip olunmamış, saf varlık olarak kabul ediyor. Ona göre ilk madde olarak gördüğü heyulanın bilfiil varlığı surete bağlıdır. Hâlbuki madde terkip edilmiştir, ama o bir prensip bir arke (ana unsur) olamaz; aynı zamanda heyula ve madde hadis (sonradan olma) olmuş oluyor. Gazzalî, değişkenliği ve gerçekleşmede önceliği maddeye vermekte ve maddeyi değiştirebilme özelliğini surete tanımaktadır. Madde fânidir.

Tasavvufi anlayışa göre ise madde, maddesiz bir öz olan Allah'ın sıfatlarının tecellisîdir. Yâni maddenin ayrı bir varlığı yoktur. İşrâkiler'e göre de madde, ruhun kirlenmesi ve kararmış halidir. Dehrîler ise maddeyi zaman sayan maddecilerdir.

Ortaçağ Hıristiyan dünyasında önce Eflâtuncu ve Yeni Eflâtuncu, sonra da Aristocu fikirler hâkim olmuştur, Aristo'yu benimseyen ve Hıristiyanlığın akîdesi arasına sokan Saint Thomas'dır. St. Thomas'ın ayrıldığı nokta maddenin yaratılmışlığını kabul etmesidir.

Yeniçağ'da Descartes, maddeyi ayrı bir cevher olarak kabul ediyor; ruhun karşısında, ruha paralel ve zıt bir cevher. O, maddedeki birçok özellikleri uzanıma yani mekânda yer kaplamaya indirgiyor; onu yer kaplama ile aynîleştiriyor; böylece mekânda boşluğu kabul etmemiş oluyor. Ona göre bütün fizik âlem maddedir. Descartes, bilhassa Aristo'da mevcut olan ve Ortaçağ'da devam eden madde-ruh ikiliğini felsefesine temel almıştır. Yalnız, şunu unutmamalıdır: Descartes için de madde ve ruh "yaratılmış'dır.

Descartes'in bu madde ve ruh ikiliği Yeniçağ'da hem maddeciliğin hem ruhçuluğun gelişmesine yol açtı. XVIII. yy'ın d. Holbach, Diderot, D'Alambert, Calbanis, La Metterie gibi mekanik maddecileri, Descartes'in sisteminden ruhu attılar, maddeye dair görüşünü alıp geliştirdiler ve biz Descartes'in devamıyız dediler. Descartes, maddeyi yer kaplama (uzanım) ve harekete indirgediği için, insanın dışındaki varlıkların çalışmasını, bir makinenin çalışması gibi mekanik ve maddî olarak görüyordu. Bunun için hayvanlara da "makine hayvan' diyordu. Bunu alan Fransız La Metterie, insanı da bir makine gibi gördü ve 'Makine İnsan' adlı kitabını yazdı. Bunlar şuuru, hürriyeti ve sorumluluğu gölge hâdise haline getirdiler.

Öte yandan, Descartes'ta iki ayrı cevher olan madde ve ruh Spinoza'da kâinattaki tek bir cevherin iki ayrı sıfatı olarak kabul edildi. Bunlardan ilkinin özelliği "yer kaplamak', ikincisinin "düşünmek" tir.

Maddeyi ruhanî kılarak âdeta onu inkâra kadar varan anlayışlardan birisi, Dekartes'çı Mekteb mensuplarından Leibniz (öl. 1714)'e aittir. O, önce maddeyi uzanım ile tahlîl ediyor, onun mekân ve yer kaplama özelliğini pasif gördüğü için, fevkalâde mekanik bulduğu bu anlayışı geride bırakarak çünkü ona göre yer kaplayan şey sonsuzca bölünebilir ve dolayısıyla cevher olmaz maddeyi "Monad” dediği sonsuz küçük varlıklara ayrılmış olarak tasavvur ediyor. Bu monadlar tamamen manevî ve rûhânî varlıklardır, dışarıya karşı kapalı olmakla beraber, kendi içlerinde dinamizme sahiptirler. Dolayısıyla bunlardan daha aktif ve dinamik olanlar diğerleriyle birleşerek yeni terkipleri (bileşik varlıkları) meydana getirirler. Monadların Monadı Allah'tır. Leibniz, böylece temelde mekanik ve madde kanunlarının değil, ilâhî kanunların geçerli olduğu neticesine varmıştır.

Leibniz maddeye, aslına bağlı objektif bir gerçekleşme imkânı bırakırken Berkeley (1685-1753), maddenin, zihnin dışında varlığı olduğunu kabul etmedi. Ona göre, maddenin ilk keyfiyetleri (hareket, yer kaplama, boyut, sebeplifik gibi nitelikleri) ile keyfiyetleri (ışık, ses, renk, tad, koku gibi geçici nitelikleri) hassas olan ruhumuzun değişmelerinde ibaret olup, dışanda hiç ' bir varlıkları yoktur. Maddenin keyfiyetleri olmayınca değişmez bir cevher kabul etmek de saçmadır. Bunun için madde, izlenimlerimizin sebeb olamaz. Berkeley, bilgili bir İngiliz Protestan piskoposu (papaz) idi. Ona göre en büyük olan Allah'ın zihninde bütün varlıklar bilindiğinden, insanların zihnini ve şuurunu O harekete getirerek müşterek bilgiye ulaşılır. Madde böyle bilinir, bunun için maddenin dış dünyada bir geçekliği yok; gerçek olan ruhtur. O şuura sahip olmadıkça hiç bir şey bilinmez. Berkeley'in bu anlayışına immateryalizm denir. Bu sebeple, o marksistlerin materyalistlerin en çok hücumuna uğrayanlardandır. Berkeley'in ulaştığı bu neticeyi, imansız ve din aleyhtarı olduğu halde David Hume (öl. 1777) da desteklemiştir. Ona göre de biz nefsimizdeki müşahedelerden dışarı çıkamayız. Bu bakımdan ruhtan ayn bir madde yoktur. Maddeye dair sandığımız şeyler, ruhumuzun kazandığı alışkanlıklardan ibarettir. Maddenin gerçekliği, devamlı, kökleşmiş bir inanıştır. Gördüğümüz güneşin eski güneş olduğuna inanırız. 'Birbirine benzeyen gözlemlerimizi adet olarak bir tane saymak, vehimdir. Bu gözlemlerimizin kesintiye uğramadıklarını ve duyularımızın haberi olmadan da, mevcut olduklarını sanmağa sebep olan da işte bu vehimdir.'

Öte yandan Galileo (öl. 1642)'nin cisimlerin düşüşü üzerindeki tecrübesi fizik matematiğin yeniden kurulmasına yol açtı. Descartes, bu gelişmelerden faydalanarak madde nazariyesini kurdu. Maddenin uzanma irca edilmesi, ölçü ve hesabı geliştirdi. Newton'a kadar bu anlayış geçerli oldu. Ama kimyacı Lavoisier (öl. 1794) ile problem bir sıçrama kaydetti. Maddenin sabit kütlesinin tesbiti 'hiç bir şey yok olmaz, hiçbir şeyde yoktan yaratılmaz" formülünü doğurdu. Ama artık modern fizikte madde tamamen değişmiş ve maddenin yapı taşları olan atomların yapısı keşf edilmiş ve parçalanmaz denilen atom parçalanmıştır. Böylece Lavoisier'in iddiası da değerini kaybetmiştir.

Almanya'da; Fichte, Schelling ve Hegel'in idealizmlerine karşı tepki olarak tekrar maddeci bir anlayış ortaya çıktı. Bu maddeci cereyan, idealist ve rasyonalist sistemlere karşı duyulan nefretin neticesidir; bunun için fiziğin ısı ve enerji bahisleri ile biyolojinin embriyoloji dalından istifade ederek yeni bir madde tasavvuru gelişmiştir. Büchner, K. Vogt, Molesch'un temsil ettiği bu maddeci anlayış madde ve kuvveti aynı varlığın iki manzarası olarak görmüşlerdir.

Atom fiziği üzerindeki araştırmalar ve keşifler, bugün bize, atomu proton ve nötronlardan teşekkül eden merkezî bir çekirdeğin etrafında dönen menfî yüklü elektronların çekimine bağlı bir sistem olarak tasavvur imkânı vermektedir. Bu çekirdek atomun çapından 100 bin defa daha küçük bir çapa sahiptir. Atom fiziği, atomda derinleşerek yeni parçacıklar keşfetti: Mezonlar, hiperonlar vb. Böylelikle madde kavramı değişti ve bütün fizik tamamen yenilendi.

Çağdaş düşünce madde ile enerji arasında eşdeğerlilik tespit etti. Işık gibi, ses gibi maddenin de dalgalardan ve korpuskul (corpuscule)lerden meydana geldiği ispat edilmiştir.

Atom çekirdeği, bugün, elektron, proton, nötron, mezon ve hi-peronlardan teşekkül eden, sonsuz küçük bir galaksi gibidir. Kütle, hız ve enerji birbirine daima dönüşebilmektedir. Alman fizikçisi, Heisenberg, ortaya attığı "belirsizlik" teorisi ile atomların içâleminde, determinizmin geçerli olamayacağını isbat etmiştir. Dalgalar mekaniğinin kurucusu Fransız fizikçisi Louis de Broglie "Madde ve Işık" kitabında, artık determinizmin duvarında "Planck Sabitesi" kadar bir çatlak meydana geldiğini, dolayısıyla eskisi kadar determinizme bel bağlamayacağını söylemektedir.

Nükleer ilim, aynı şekilde antiparticullearin (karşı parçacıkların) varlığını ortaya çıkardı. Bu keşif ise “antimatter" (karşı madde) fikrinin ortaya atılmasına yol açtı. Hattâ bir kısım astrofizikçiler ayrı evren kabul etmektedirler. Biri bizim bulunduğumuz maddî evren, diğeri anti maddeden yapılmış "karşı evren" dir. Bu hususta fizikçiler arasında çetin münakaşalar oldu. Artık bası dalgalar olan elektron ve parçacıklar uzanımsız, cisimsiz, hacimsiz ve kütlesizdirler. Madde ile gayrîmaddî arasındaki sınırlar kendiliğinden kalkmıştır. Madde ve fizikâleminden de, Zeno Bucher'in dediği gibi bir gaye görmemek mümkün değildir. Her şey bir gayeye doğru bir üstün nizam içinde cereyan etmektedir. Ne tesadüf, ne başıboşluk var; sadece intizam ve ince hesap mevcuttur.

Bugün, maddecilerin sımsıkı sarıldığı madde, elden çıkmıştır. Radyoaktivite mekanizm ve materyalizmin sonunu da getirmiştir.

Madde fikri, ilk bakışta çok açık bir fikir gibi görünürse de bu bir yanılmadır; sebebi de zihnimizde psikolojik olarak inşâ edilmesidir. Onu tarif etmek için araştırmaya başlayınca ne kadar müphem (belirsiz) ve karanlık olduğu ortaya çıkar. Bunun için tanınmış fizikçi Langevinde, bir konferansına "Acaba Madde var mı" başlığını vermiş ve konuşmasını şöyle bitirmiştir; 'Eğer madde varsa, bir fizikçi olan ben, onun ne olduğunu bilmediğimi itiraf etmek zorundayım."

Maddeci, düşünceyi doğurtabilmek için, maddeye bir takım metafizik vasıflar yüklenmek mecburiyetinde kalınmıştır. Bunu yapanlar şu sorulara doğru cevap vermek zorundadırlar. Tek varlık kabul edilen madde, nasıl olup da milyonlarca sene içinde canlı ve düşünen varlık hâline gelebilmiştir? Eğer "Ruhî faaliyeti, hayat olaylarını, düşünceyi, maddenin kendisi meydana getirmiştir” denilirse, o zaman bunlar maddenin aynısı olmak zorundadır. Bu takdirde, bunların neden maddeden başka özelliklere sahip olduğu sorulmalıdır. Eğer "Bu özellikler, maddenin zıddıdır ve sonradan meydana gelmiştir" denilirse; o zaman, nasıl olup da maddenin kendisine zıd olan bir şeyi doğurduğu sorulmalıdır. Eğer "Bunlar maddede potansiyel halde mevcuttu." denilirse o zaman da başka bir güçlükle karşılaşılır. Çünkü apaçık olan ruhî faaliyetleri îzah etmek için maddeye görülmeyen ve tespit de edilmeyen esrarlı özellikler isnad edilmiş olur; onu kendiliğinden dinamikmiş gibi tasavvur etmeğe mecbur olunur. Böylece matifiğe düşmanlık yaparken maddeye metafizik özellikler atfederek büyük bir tenakuzun (çelişmenin) daha içine düşünülmüş olur. Kaldı ki madde üzerine bir nazariye kurmak için yine fikirlere ve tasavvurlara dayanmak mecburiyeti vardır. Yani ruh, düşünce ve tasavvur, maddeden öncedir...


MAKYAVELCİLİK:

İtalyan devlet adamı ve mütefekkiri Makyavel (1469-1527)'ın siyaset ve devlet anlayışının adı.

Makyavel, Yunan tarihçisi Polibios'a dayanarak hadiseler arasında sebeplilik münasebeti aramış, Ortaçağ ahlâkçılarına ve devlet nazariyecilerine hücum ederek işe başlamıştır. Ona göre devlet, ilâhî adaletin, üstün iyiliğin, herhangi bir gaye veya mefkurenin vasıtası değildir; o, bizatihî bir gayedir, devlet devlet için yani hâkimiyet içindir- Bu hâkimiyetin gayesini tahakkuk ettirmek için her şey birer vasıtadır. Meselâ, din veya ahlâk devletin

Hâkimiyetine yardım ediyorsa bir değeri vardır- yoksa hiç bir değeri yoktur.  Hakimiyeti kurabilmek için her türlü vasıtayı ahlâkî veya gayrîahlâkî kullanmalıdır. Bu fikirlerden Makyavel'in; "Gaye, vasıtayı meşru kılar" şeklindeki sözü bir atasözü şeklinde yerleşmiştir. Makyavel ismi veya Makyavelizm, insana derhal hilekârlığı, desiseciliği, zalimliği, ahlâksızlığı ve hilekârâne siyaseti çağrıştırmaktadır.

Öte yandan Makyavel, millî devlet fikrinin ilk büyük temsilcisi sayılır Kendisi kuvvete dayanan millî devleti gaye, hümanist olarak da fatih ruhlu Roma İmparatorluğunu ideal örnek olarak almıştır. Makyavel'e göre cemiyet, Tanrı'nın iradesiyle değil tabiî sebeplerle gelişir. Tarihin itici güçleri maddî menfaat ve kuvvettir. Makyavel, hukukun müstakil değil, din ve ahlâk gibi devlete bağlı olmasını, kiliseye bağlı olmaktan kurtarılmasını, dinî esaslardan değil, doğrudan doğruya devletin özünden çıkarılması gerektiğini, devleti yaşatmak gayesinin ancak böylelikle tahakkuk edeceğini ileri sürmüştür. Makyavel, bu düşüncesiyle lâikliğin siyasî yönden esaslarını ortaya koymuştur. Kendisinin ahlakdışı (immoralist) gaye anlayışıyla, maddeci ve marksist anlayışa hizmet etmiştir. Makyavel'in “Hükümdar- II Principa" adlı eseri üç defa dilimize çevrilmiş ve basılmıştır.


MANİŞEİZM:
İran`lı Mani`nin kurduğu Hıristiyan-Zerdüşt karması dualist din...

Manişeizm`in temeli, Zerdüştçülüğün iyilik ve kötülük ilkesine dayanır. Evrende iki ilke egemendir; iyilik ışık ve ruhtur, kötülük de karanlık ve bedendir. Evren bir iyilik-kötülük karışımıdır, insanda bundan ötürü ruhtan ve bedenden yapılmıştır. Bedenin içine hapsedilip acı çeken ruhları kurtarmak gerekir. Amaç, iyilik-kötülük savaşının üstündeki birlikte ulaşmaktır. İnsanları bu birliğe bilim götürebilir, bilimse sevgiyle kazanılır. Sevgi, kötülüğü iyilik içinde eriterek insanları birliğe ulaştıracaktır. Bu amaca varabilmek için her türlü tutkudan ve yalancılıktan sakınarak yaşamak yeter.

Mani kendisini Adem`den Buda, Zerdüşt ve İsa`ya kadar uzanan bir peygamberler zincirinin son halkası olarak görüyordu. Ona göre doğru dinin geçmişteki vahiyleri, tek bir dilde tek bir halka seslendiği için etkili olamamıştı. Ayrıca manişeizme sonradan katılanlar, onun özgün hakikatini görememişlerdi. Oysa kendisi, bu öteki dinlerin yerini alacak evrensel bir dini yaymakla görevlendirilmişti.

Mani vahiyle gelen önceki bütün dinlerin, özellikle de Zerdüşt dininin, Budacığın ve Hıristiyanlığın içerdiği kısmi doğruları bütünlüğe kavuşturarak gerçek bir evrensel dünya kurmayı amaçlıyordu. Ama bu din, sıradan bir eklemeciliğin ötesinde, değişik kültürlere göre farklı biçimler alabilecek bir hakikati de dile getirmeliydi. Manişeizm, özünde bir tür gnostisizmdi. Öteki bütün gnostisizm türleri gibi manişeizmde bu dünyadaki yaşamın katlanılmaz ölçüde acı ve kötülükle dolu olduğunu öğretiyordu. İç aydınlanma ya da gnosis (içrek bilgi), Tanrı ile aynı doğayı paylaşan ruhun , kötülüklerle dolu madde dünyasına düştüğünü ve tin aracığıyla bundan kurtarılması gerektiğini gösteriyordu. Bu bilgi, kurtuluşa ulaşmanın tek yoluydu. Kişinin kendini bilmesi, geçmişte beden ve maddeyle karıştığı için bilgisizliğin ve öz bilinç yokluğunun kararttığı gerçek benliğini yeniden elde etmesi demekti. Kendini bilmek, ruhunun Tanrı ile aynı doğayı paylaştığını ve aşkın bir dünyadan geldiğini anlamaktı. Bilgi, insana, maddi evrende içinde bulunduğu düşkün koşullara karşın aşkın dünyadan kopmadığını, bu dünyaya ölümsüz ve içkin bağlarla bağlı olduğunu kavrama olanağını veriyordu.

Manişeizm insanlığın gerçek doğası, yazgısı, tanrı ve veren üzerine taşıdığı bilgileri karmaşık bir mitolojiyle sunar. Günahkar ruh kötülüklerle dolu maddeyle karışır ve sonunda tin aracılığıyla özgürlüğe kavuşur. Bu nedenle mitoloji üç aşamada gerçekleşir: tin ve madde, iyi ve kötü, ışık ve karanlık gibi temelden karşıt özlerin birbirinden ayrı olduğu ilk dönem; iki tözün birbirine karıştığı ve yaşadığımız çağa karşılık gelen ara dönem; başlangıçtaki ikiliğin yeniden kurulacağı gelecek dönem. İyi insanların ruhları, ölümle birlikte Cennet’e döner. Zina, çocuk yapma, mülk edinme, ürün yetiştirme, et yeme, şarap içme gibi bedensel şeylere kendini kaptıran kişinin ruhu ise yeni bedenlerde sürekli yeniden doğmaya mahkumdur. Tevrat ve zeburu kabul etmekle birlikte, İncilden de işine gelen tarafları kabul ettikleri için. Bu mezhebe “zındıklık” ta denmiştir.


MARKSCILIK:

Alman iktisatçısı Kari Marks ve arkadaşı Engels'in ortaya koydukları ve daha sonra Lenin'in geliştirerek tatbike koyduğu yarı felsefî, iktisadî ve içtimaî-siyasî görüşlerin bütünü . Marksizm ve Leninizm ihtilâlcidir, daima ihtilâlci metodlarla çalışır, ihtilâl onun "olmazsa olmaz" (Lâzım-ı gayrı mufârık) dır. Marksizm, aslında iddia edilenin aksine ilim değil, fakat esas itibariyle içtimaî bir aksiyon (eylem) metodudur. Bunda da işçi sınıfını ve onun menfaatlerini ön plânda tutarak, bir işçi iktidarını son gaye edinir.

Stalin'ın "Anarchisme et Socialisme" adlı eserinde ifade ettiği gibi, Marksizm sadece sosyalist bir teori olmayıp, aynı zamanda bir dünya görüşü, âlemi maddeci ve iktisadî açıdan anlama ve izah etme gayreti ve dünyayı sosyalist ve komünist anlayış istikametinde değiştirmek için bir pratiktir. Marksizmin cemiyeti ve tabiatı izah ederken kullandığı metod, diyalektik olduğu için diyalektik materyalizm adını alır. Bu da esasında ontolojik ve mekanik maddeciliğe dayanır.

Varoluşçu filozof M. Pontyye göre Marksist olmak, aslında tek bir problem sayılan iktisadî, kültürel ve beşerî meseleleri tek biracıdan düşünmektir, işçi diktatörlüğünün kurulması da bu problemin Marks ve Engels'in düşüncesi istikametinde çözümüne bağlıdır. Marksizm, Tanrı'dan yüz çevirerek insana sonsuz hürriyet tanır. O kendisinin Tanrısıdır, kendi kendisini varlığa getirir. İnsanlar âlemin parçaları olduğundan âlemdeki ezelî evrim için çalışmaları lâzımdır. İnsan âlemin hizmetçisidir. O bu hizmeti fabrikadaki işçi gibi üretim aracı olarak görür. Aslında insan, yaratıcı kabul edilen maddenin mahsulüdür. Böylece insan maddenin emrine verilmiş ve ondan aşağı tutulmuştur.

Marksistlere göre, bu sistemin özelliği, sınıfsız bir cemiyetin (eğer mümkünse) ve sosyalizmin kurucusu olarak işçi sınıfının tarihî vazifesini belirtmesi ve onu iktisadî bir temele oturmasıdır. Marksizm,'Bilimsel sosyalizm' dediği iktisadî ve içtimaî (sosyal) anlayışıyla, kapitalist üretim tarzlarını kendi açısından izah etmiş, zarurî olarak kapitalizmin yerine geçeceği kehânetini ileri sürmüştür. Marksizm her fırsatta, kendisinin canlı ve yaratıcı bir 'bilim” olduğunu, dogmatik anlayışların hiçbiri ile bağdaşamayacağını tekrar etmekle beraber, hiç bir sistemin bilim veya bilimsel olmadığını, belli bazı ilmî verilere dayandığını, fakat çoğu halde faraziye ve nazariyeler halinde kaldığını unutur; kendisinin de efsane gibi, din gibi, iman gibi hattâ daha da öte bir dogmatizm olduğunu, kendisinden başka hiçbir dinî inanışa, ilmî ve felsefi anlayışa asla hayat hakkı tanımadığını da bilmezlikten gelir.

Marks'a göre, asıl gerçeklik “Madde” olduğu için, bu gerçeklik kalıcı olmayıp daima değişkendir. Bu değişkenliğe dolayısıyla madde, diyalektik adımlarla ilerleyerek (Mekanik değil), değişerek bütün varlıkları varlığa getirir, yalvar eder. Maddenin diyalektik hareketi sırasında, madde atomdan moleküle, ondan canlı hücreye, bitkiye, ondan hayvana, hayvandan insana, ondan da cemiyete doğru bir ilerleme ve gelişme gösterir, aynı zamanda mükemmelleşir. Bu ilerleme esnasında; canlılar, şuur, insan, cemiyet ve tarih maddenin mahsulleri olarak meydana gelir. Bu ilerleme ve değişme atlama ve sıçramalarla yani devrimler (ihtilâller) le, devlete baş kaldırarak olur. Her şey gibi devlet de değişeceğine göre isyan edip onu yıkmak lâzımdır. Hegel'e göre, hür olmak, fiillerinde müstakil teşebbüslerde bulunmak olmayıp, âlemdeki bir zarureti anlayıp ona boyun eğmektir. Marks'a göre de hür olmak, bu zarureti cemiyetlere teşmil ederek, cemiyetin feodal ve kapitalist düzeni aşarak komünist düzene varacağını zarurî olarak kabul etmek ve buna boyun eğmektir. Bu yüzden bir an önce bunu hızlandırmak ve şiddet hareketleri ile son idare şeklini tahakkuk ettirmek lâzımdır. Marksist bir toplumda, madde dokunulmazlık kazanmış, insan maddenin emrine verilmiştir. Dolayısıyla bu putu devletin inhisarına verip pratikte parti diktatörlüğüne döndürmüştür.

Marks'ın şahsiyetinin esası baş kaldırmak ve devirmek olduğu için komünistler, geleneğe önem veren bütün sosyal düzenleri zor kullanarak alt-üst etmeyi gaye edinmişlerdir. Çünkü Marks, idareci sınıfların, komünist isyanından korkup titremelerini ister. O, bu isyanını bütün varlığa teşmil eder. "Bütün tanrılara kînim var" demesi bu yüzdendir. Nitekim Nietzsche'de; “Tanrı öldü" diyordu. Hz. İsa'yı Tanrı ilân edince ve O da ölünce “Tanrı öldü" demek, tabii bir sonuç idi.

Marksizm, hareket noktasını rasyonel (aklî) bir fikirden değil bir zümrenin başarısını hedef alan irrasyonel (akla uymayan) bir duygudan alır. Konusu olan "iktisadî münasebetler" somut ve gerçek insandan uzaklaşarak formüller, dogmalar halini almıştır. Çeşitli kaynaklardan derlenmiş tutarsız fikirler, dünya işçileri adına "hak aramak", "öç almak" gibi içtimaî, dinî ve millî gerçeklerle ilgisiz bir temele dayandırılmıştır. Marksizm’in propagandaları sadece devlete, "burjuvazi"ye, millî ve dinî müesseselere karşı sönmez bir kin, nefret ve düşmanlık telkin etmektedir. Mistik bir hal alan Marksizm, Makyavelci metodu ile gayri insanî bir tarzda yayılmış, nîhilizm ile birleşerek fertleri ve milletleri şahsiyetsiz, hürriyetsiz, dinsiz, ahlaksız, isimsiz ve kültürsüz bir "yığın" yapmaya çalışmış, azınlığa dayandığı, manevî değerleri toptan inkâr ettiği, istilâcı ve zorba olduğu, fikrini kabul ettirmek için zora başvurduğu, gayrî insanî bir tarzda yayıldığı, yayılırken milyonların ölümünü "istatistik bir mesele" olarak kabul ettiği için; bütün bu mistik ve cezbeli haliyle sistem olmaktan çıkmış bir ihtilâl ve siyaset taktiği, diyalektiğe dayanarak kehanetler savuran müphem (belirsiz) bir dünya görüşü haline gelmiştir. Artık bu


MÂTURİDÎ ÖĞRETİSİ =Maturidilik- Maturîdi Doktrini:

Semerkand’lı büyük alim Ebu Mansur Maturidî (Ö-333/944)nin kurduğu ve Ehli sünnet Akidesi çerçevesi içindeki kelâm mezhebidir. Maturidî bizim itikatta mezhep imamımızdır. Maturidîlik, Eş'arîlik'i itidale götürür ve daha da aklîleştirir. Esas meselelerde Eş'arilikle aralarında büyük farklar görülmez. Maturidîler'e göre Allah'a inanmak vazifesi, ilâhî emir üzerine kurulmuştur, fakat bu da yine akıl ve idrak ile mümkündür. Mu'tezîle'nin Kur'ân-ı Kerim "i mahlûk (yaratılmış) kabul etmesine karşı, İmam Maturidî ilâhî kelâmın değil; lâkin harfler, sesler, ahenk ve bestelerin yaratılmış olduğunu söyler.

Maturidîlere göre, cüz'i iradeyi (insan iradesini) Allah yaratmaz (Eş'arîlere göre Allah yaratır) ve akıl ona sahiptir; kulun filleri bu iradeye dönük olduğu için mükellef ve sorumlu olması da hep bu iradeye dayanır. Cüzi irade, Allah'ın irade sıfatının bir fiili işlemek veya terk etmekten birine fiilî olarak taalluk etmesi, yani iki taraftan birisini tayin etmesidir. Buna göre cüzî irade, fiilî iradeyi, belli bir yönde tercih ederek onu orada kullanmaktır. Şu halde, Maturidîlere göre, Eş'arîlerden farklı olarak, kul, sahibi olduğu cüzi iradesini belli bir istikâmette kullanır, bundan dolayı da bir işi yapmış, onu kazanmış (kesbetmiş) olur, dolayısıyla yaptığı o işten dolayı sorumlu tutulmuş olur. Maturidîler, cüzi iradeyi. diğer bilinç halleri gibi ruhî bir kuvvet olarak kabul etmişlerdir.

Eş'arîlerde Kesb (kişinin bir şeyi kazanması, hak etmesi); insan kudretinin takdir edilen hadise ile birleşmesidir. Maturidîlere göre irade tasavvur, kasıt (yönelme) ve fiil halini alır.

Bu meslek mensuplarına göre emir ve nehyi (yasağı) tayin eden iyilik ve fenalıktır. Bir şey Allah tarafından iyi olduğu için emredilmiştir ve fena olduğu için nehyedilmiştir. Bu görüş, ahlâkın ve hukukun aklî(rasyonal) izahıdır.


MİLLİYETÇİLİK
:

Esasını, millî an'aneye, geleneğe, örf ve âdetlere uygun olmayan bütün hareketleri, müesseseleri, meslekleri reddederek her şeyi millî an'aneye uydurmayı hedef edinmenin teşkil ettiği siyasî ve içtimaî meslekler. Milliyetçilik her şeyi millî açıdan değerlendiren bir dünya görüşüdür.Nasyonalizm, Millet mefhumunu ferdden, aileden, hattâ insaniyetten, üstün tutar. O, kitlelerin millet olma gayretlerinde rehber edindikleri prensiplerin doktrin haline gelmesindir. Fransız İnkılâbından sonra gelişen nasyonalizm, bilhassa Almanya'da Fichte'nin "Alman Milletine Nutuklar'ında ileri sürdüğü birçok fikirleriyle felsefî temelini kuvvetlendirmiştir. Milliyetçilik, felsefî temelini Kant’ın hürriyet anlayışı ile Fichte'nin idealist felsefesinde bulur. Bu da, ferdin kendini gerçekleştirmesinin vasıtası olan hürriyetin, insanın kendisini büyük şuurla yani devletle bir tutması halinde ortaya çıkacağı fikrine dayanır. Daha önce insaniyetçi (Hümanist) olan Fichte ve Goethe, bu düşüncelerle Napolyon'u büyük kurtarıcı olarak karşıladılar; fakat Alman haysiyetinin Fransız çizmeleri altında çiğnenmesi üzerine, tam bir milliyetçi olmuşlardır. Fichte meşhur nutuklarıyla Almanları uyandırmış ve ilerideki fikrî ve siyasî gelişmenin zeminini hazırlamıştır. Bizde merhum Prof. H. Z. Ülken insanî vatanperverlik" adlı eserinde Fichte'nin bu iki cephesini telife çalışmıştır.

Fransız ihtilâlinden sonra yaygınlaşan milliyetçilik fikri bizde azınlıklara sirayet etmiş; milliyetçilik hareketi imparatorluğun unsurlarının kopmasına ve dağılmaya yüz tutmasına yol açınca imparatorluk çökmeden Türk milliyetçiliği hareketi ortaya çıkmıştır; bunun da fikrî temellerini Durkheim'in sosyolojisinden ve millet anlayışından faydalanarak Ziya Gökalp atmıştır. Ona tarihî ve ilmî araştırmalarıyla destek olan Prof. Köprülüzâde Fuad'dır. Gökalp'in ve Atsız'ın bütün Türkleri ve bütün Türk tarihini bir bütün sayan Turancı milliyetçiliğinin yanında, 1071’den bu yana ki tarihi esas alan "Anadolucu" milliyetçiler de ortaya çıkmıştır. Bunların başında; H. Z Ülken, Remzi Oğuz, Z. F. Fındıkoğlu, Yahya Kemal, Şevket Raşid, Nureddin Topçu, Necip Fazıl ve Mehmed Kaplan gelmektedir. Yalnız, Topçu ve N. Fazıl, Anadolucu milliyetçiliğe İslâmî bir muhteva kazandırmışlardır. Bunlara bir mânâda Yahya Kemal da katılabilir. Diğerleri daha çok lâik düşünceli Anadoluculardır.      


MİSTİSİZM =Gizemcilik, Sufiye:

Tabiatüstü bir âlemde irtibat kurarak üstün bir bilgiyi araştıran ve aklî ve kemmî denemelere dayanmadan, sezgi gücü ve vecd halindeki pratiklerle eşyanın özüne ait bilgiye, Allah'a ulaşacağını ileri süren tasavvufî ve felsefî meslek. Buna inananların zihnî halleri ve yaşayışları. Bu meslek akıldan çok, aşk ve irade hamlesiyle ve gayretiyle hakikati araştınr; insanın tabiî ve ilmi bilgisinden bambaşka yüksek bir bilgiyi elde etmeyi hedef alır; böylece saf aklın hudutlarını aşarak bu hedefe ulaşır. Bu mânâda o, zekânın delâletini (rehberliğini) aşan bir sezgi ile insan ruhunun, varlığın künhü (derinliğini, özünü) ile kaynaşmasıdır. Mistisizmde iç hayatının derinleştirilmesi, insan iradesinin bilinerek nefse hâkim olmak, ruhu temizlemek, irade dışındaki kuvvetleri faaliyete geçirmek iktidarı gibi hususlar esastır. Bu cereyan doğru bilginin ölçütü olarak vecdi (içten coşkunluğu) kabul eder.

Batı mistisizmi ile İslâm’da görülen muhtelif tasavvuf cereyanları birbirinden farklılıklar gösterirler. Batı mistisizminin en büyük özelliği, içe kapanık bedenin ihtiyaçlarını hiçe sayması ve ferdi, kişisel olmasıdır.


MODERNİZM=Yenileşme, çağdaşlık, muasırlık:

"Moderne" terimi, "günümüze, çağa ait olan, onu çağrıştıran" gibi anlamlara gelmektedir. Bir akımın halini, öncekiyle zıtlığını da ifade eder.

"Modernite" ise "modern olanın karakteri", yenilik, değişme, yenilenme, çağa ayak uydurma gibi anlamlar kazanmıştır. Ayrıca çağa ve nispeten yakın ve yeni bir döneme ait olan zevki ve modayı temsil etme gibi manalara da gelmektedir. Din ile ve felsefeyle ilgili konularda "modern" terimi; bazen övgü, bazen de küçümseme ifade eder. Övücü anlamda, zihin açıklığı, farklı düşünme, yeni buluşlar, bilgiler, yeni ortaya atılmış dikkat çekici fikirler kast edilmektedir.

Küçümsemek için kullanıldığında "modern" terimi; moda peşinde koşan, sivriliği yenilik zanneden, değişiklik hastalığına tutulmuş, dolayısıyla istikrarsız, oturmamış, bir anlık etki ile geçmişi reddeden anlayış ve davranışları ifade etmektedir. Bundan dolayı bu kavram, fikrin iradi değişmelerini ifade ettiği gibi, sığ ve cahilane heveslerle, geçmişi bilmeden, yeniyi muhakeme etmeden yapılan değişme heveslerini de ifade etmektedir.                    

" Modernite " bu anlamlara göre çağdaşlıktır. "Modernizm" ise yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, ileri derecede her eski olana düşman olma ve yerleşmiş her şeyi yıkma taraftarlığı gibi manalar ifade etmektedir.

" Modernite "(modernlik), genel olarak, bir medeniyetin, özel olarak Batı medeniyetinin kendi gelişmesi içinde en son ulaştığı hayat tarzı. Rönesans ve Aydınlanma dönemleriyle kazanılan kültürel değerlerin teknik ve bilimsel gelişmelerin, sosyal münasebetlerin benimsenmesidir.

"Modernizm" ayrıca, modern tenkitçiliği, eleştirme metotlarını İncil'e uygulayan, dinî ve tarihî dogmalara (Katolik kilisesi dogmalarına) uygulayan, amentülere önem vermeyen dinî akımın adıdır.

Modernite, kendisini iki varsayıma dayanarak takdim etti. 1) Fizik ve sosyal âlemin akledilebilir mahiyette olduğu, 2) Dolayısıyla sosyal alemin insan tarafından şekillendirilip, yönetilebileceği. Bunlara A. Touraine  “aklîleştirme" ve "öznelleşme" diyor. Modernite aklı, bilimi, bilinci ön plana çıkarmış; ama aklın ve bilimin hürlüğü adına duyguyu, hayal gücünü, ruh zenginliğini, gelenek ve inançları hiçe saymış ve yıkımına yol açmıştır. Memleketimizde modernleşme hareketleri, Lâle devrinden itibaren başlamış, "II. Atatürk" denilen II. Mahmud zamanında büyük mesafe kat’etmiş, Tanzimatla hızlanmış ve Cumhuriyetle zirveye ulaşmıştır. Bizde modernleşme hareketleri, "sivil topluma varma idealini de ifade eder. Ayrıca teknolojinin getirdiği maddî rahatlıklarla beraber batılı hayat tarzının benimsenmesi manasını da taşır. Batı'da 1970'lerden itibaren bu modernist anlayışa karşı bilimde, bilgide, sanatta ve düşüncede yeni bir anlayış gelişti ki buna postmodernizm denilmektedir.


MOONCULUK:

Güney Koreli Moon'un kurduğu dinî felsefi bir harekettir. Kuzey Amerika Hristiyanları, bu hareketi Hristiyan olarak kabul etmemişlerdir. Moon'un hedefi, Hristiyan kutsal kitabını yeniden yorumlayarak bütün dinleri bîrleştirmektir. Hz. İsa'nın insanları aslî günahtan kurtaramadığını, bunu kendisinin yapabileceğini iddia etmektedir.


MUTEZİLE:

İslâm âleminde kendilerine "Hür Düşünceliler", "İslâm Rasyonalistleri" denilen kelâm mezhebi. Bu mezhebin kurucunu olan Vâsıl bin Atâ Hasan el-Basri'nin talebesi iken aralarında çıkan bir münâkaşadan dolayı ondan ayrılmış; H. Basrîde; “Vâsıl bizden ayrıldı" demiş, böylece bu mezhep dinî sebeplerle doğmuş ve ismini de bu ayrılıştan (i'tizal = ayrılma demektir) almıştır. Akla fazla yer vermesiyle Ehl-i Sünnet aleyhinde bir mezhep haline gelmiştir. Bazı Mutezilîler "Bilginin ilk şartı şüphedir", "elli şüphe bir yakînden iyidir” dediler; insanda altıncı duyu olarak akıl'ı kabul ettiler.

Din felsefesinde, Tek Allah inancını, an'anevî halk inançlarındaki karışıklıklardan ahlâkî ve metafizik yönden temizlemeyi hedef almışlardır. Önceleri bu mezhepte iki hâkim fikir vardı:

1-Amel imandan bir cüz'dür. Biz ne yaparsak o imanımızın bir parçasıdır. Amel ile iman (aksiyon ile teori) arasında tam bir bağlılık vardır. İmanın gereği olan fiilleri yapmayanın imanı da eksiktir. Dinî filler azaldıkça iman da kaybolur.

2- Kul kendi fiilinin yaratıcısı (Halîkî)dır. Herkes kendi fiil ve hareketini kendi iradesiyle yaratır. Onlara göre niyet etmekle yapmak aynıdır. İnsan iyiliğin, kötülüğün, itaat ve isyanın yaratıcısı olarak hareketlerinden sorumludur. Bütün Mu'tezile mezhepleri; a) Tevhid, b) Adalet, c) İman ile inkâr arasında üçüncü bir makamın varlığı, d) Allah'ın ceza ve mükâfat zorunda olduğu, e) İyiliği emir, kötülükten men etmek hususlarında ittifak halindedirler.

Yunan atomcularından ve şüphecilerden tesir alan Mutezile filozofları arasında bilhassa Ebu'l-Huzeyl ve İbrahim Nazzam en çok temayüz etmiş sistemli düşünürlerdir. Hüzeyl, Demokritten hareket etmekle birlikte, onun görüşlerinin aksine, Huzeyl'de atomlar Allah'ın varlığını ispata yarar; çünkü ona göre atomlar sonlu ve ölümlüdürler. Ölümlü olan şeyler yaratılır ve yok edilir, yer kapladıktan için sınırlı ve sonludurlar. Atomlar sınırlı olduğu için onların toplamı olan âlem de sonlu ve sınırlıdır, yani yaratılmış ve yok olacaktır. Huzeyl'in atomları Leibniz'in monad'lanna benzemektedir. Nazzam da tabiat felsefesine dayanarak Allah fikrine ulaşır. O atomizme inanmaz. Ona göre Allah kendi iradesi üzerine emr ve cebr edicidir. Hürriyeti zorunluluğu ile sınırlandırmıştır. İstidadında (kabiliyetinde) olanı meydana çıkarır. Mu'tezile aklı nakil karşısında üstün görüyordu. Bu akılcılığın zarurî neticesi çok geniş bir fikir hürriyeti olması gerekirken, iktidar sahiplerinin teveccühlerini temin edince, Mu'tezililerin ilk işi herkesi kendi görüşlerini kabule zorlamak oldu. Başka mezheplere yapılan hücumlar ve ondan doğan antipati ile gittikçe zayıflayan Mu'tezile hareketini Melikşah'ın veziri Nizamü'l-Mülk tarafından son verildi. Fakat, genel fikir ve bazı görüşleri bazı mezheplerde değişerek devam etmektedir. Mu'tezile Ehl-i Sünnet Kelamcılarının en çok tenkid ettikleri mezheptir.


MÜBAHCILIK=Her şeyi mubah kılanlar:

Başta, Hasan Sabbah (öl: 518/1124) olmak üzere Batiliğin mensupları, bunlardandır. Ibahiler, kulların kötülüklerden kaçınmaya ve emredilenleri yapmaya gücü olmadığına kânidirler. Bunlar kadın ve servet ortaklığını da benimserler.


MÜCEDDİDİYE=Yenileyici Mektep:

İslâm Tasavvuf Felsefesinde Muhyiddin Arabi'nin müfrit vahdet-i vücudcu cereyanına karşı doktriner bir cephe alan müceddidî medresesidir. Bu medreseyi tarikat olarak kuran Türkistanlı büyük Türk mutasavvıfı Şeyh Bahaeddin Nakşibendî'dir; fakat ona tasavvufi açıdan felsefî bir hüviyet kazandıran, felsefî esaslarını tesbit eden İmam Rabbani (İmam Ahmed Faruk Serhendî)dir. Medrese, H. 1034'de İmam Rabbani’nin yaptığı büyük tasavvufî ıslahat ile "Müceddidiye" ismini almıştır. Bu yenileştirme ile aşın "vahdet-i vücud’dan kaçınarak, Anadolu'da yayılmış olan Melâmilik, Bektaşîlik, Hurufîlik gibi vücûdiyeci hareketlere karşı en kuvvetli tepkiyi yapmış, onların nüfuzunu kırmış, panteist isyan ve ihtilâl zihniyetine karşı mücadele yapmış ve bu gayretleriyle devletin ve Osmanlı İmparatorluğunun bekasına (ölümsüzlüğüne) büyük yardım etmiş, aynı zamanda bazı tarikatların şer'i hudutlar dışına çıkmasını önlemiştir.

İmam Rabbani’ye göre, âlem Allah'dan ayrıdır ve hakikîdir; fakat o, daima tecelliler ile Allah'ın nurundan istifade eder. Vâcib'de varlık zât üzerine katılmıştır. Mülkünün hakikati, bazı kayıt ve şartlarla yoktur. Gölge varlık hariçte mevcuttur. O hakikî varlığın bir şuasıdır (yaydığı ışındır). Gölge varlık mutlak varlığın aynısı olmadığı gibi itibarî bir şey de değildir. Mümkünler bizzat kötülüklerin barındığı yerlerdir. Bildiklerimiz eşyanın hakikatine uygundur; çünkü ilâhî irade aynı zamanda görene de görü nene de tesir eder. Tasavvuf felsefesinde ve kelâmda bilgi nazariyesinin son şekli İmam Rabbani’nin realizmi ile M. Arabi'nin idealizmi arasındaki mücadeledir. İmam Rabbani, Kaza'nın irade hürlüğünü kaldırmayacağı; zira Allah'ın takdirinin, kulu serbest bıraktığı, kulun kendi ihtiyarı ile bir şeyi yaptığı veya bıraktığı kanaatindedir. O, sırf yokluğu, sırf varlık karşısında bir ayn (mahiyet) olarak koymuştur ve yok olmayı (Fena’yı) varlıkta baki olmaya götüren bir derece olarak görmüştür. Onun bu görüşleri, mutlak idealizmden "erken doğmuş" bir varoluşçuluk (Existentialisme)u müjdelemektedir. Rabbani (Müceddid-i elf-i Sani=İkinci bin yılın yenileyicisi) lakabıyla anılan büyük bir mutasavvıf ve fikir adamıdır.


MÜCESSİME-MÜŞEBBİHE =Cisimlendiren, Tanrıyı insana benzetenler:

Bunlar müstakil ve sistemli mezhep olmaktan ziyade, genel bir görünüşe verilmiş isimlerden ibarettir. İzafe edenlere mücessime denir. Allah'a sıfat izafe ederken aşırı gidip cisim ve mekân izafe etmişlerdir. Kerramiye bunlardandır. Bunlar Kur'an'da geçen bazı müteşabih (anlamı çok açık olmayan) âyetlerdeki Allah'ın "El”inden, "Yüz”ünden, “Arş”ından bahseden ayetlerdeki ifadelere dayanarak Allah'ı insanlara benzetirler ve O'na antropomorfik bir şekil verirler. O'na cihet ve mekân izafe etmiş olurlar. Bu yüzden isimleri "Benzetenler", “Cisimlendirenler” olmuştur. Bunlar meselâ “Allah'ın eli onların ellerinden üstündür” âyetindeki "El" kelimesinde kudret olarak tevil edilemeyeceğini düşünmüşlerdir. Böylece de, Kur'ân'da bildirilen Allah'ın zâtına ve sıfatlarına ait esaslara aykırı düşmüşlerdir. Çünkü bu anlayışla Allah'ın muteal (aşkın) sıfatı kaybolmaktadır. Batınîler, rafizîler gibi müşebbihe de aklın bilgi vasıtası sayılmasını kabul etmemiş ve akıl sahiplerinin görüş ayrılığına düşmelerini buna delil olarak göstermişlerdir. Müşebbihe de Halik'i mahluka (yaratığa), mahluku da Halık'a benzetmişlerdir. Allah'ın sıfatlarını kaldıran Muattıla (mutezile)ye karşı, Allah'a sıfat izafe ederken aşırı gidip teşbihe düşmüşlerdir. Bir kısmı Şia'dan olarak bazı kolları vardır.


MÜRCİE=Geriye Bırakanlar:

İslâm itikâd mezheplerinden olan Mürcie de Müşebbihe ve Mücessime gibi genel bir görünüşe verilmiş isimdir, sistemli değildir. İnsanların işledikleri fiillerle bunların neticesi hususunda ortaya atılmış bir görüşür. "İrca –erteleme” sözü, ameli niyetten sonraya bırakmak veya geciktirmek, dünyadaki amelin sevap ve ikabı (cezası) hakkındaki ilâhî kararın Âhiret'e geciktirilmiş olduğu şeklinde veya suçların mutlaka affedileceğine dair ümitlendirme mânâsında anlaşılmaktadır. Her iki halde de, bu fırka imanı esas tutarak amelleri ihmal edenlerin sığınağıdır. Bunlara göre amellerin Allah katında büyük bir değeri yoktur, esas olan imandır. Bu anlayışla İslâm akidesinin en esaslıları ve ileri gelen disiplinleri kıymetten düşürülüp hükümsüz bırakılmakta, müslümanların birbirleriyle olan münasebetlerinin gevşemesine, hukukî ve ahlâkî bağların zayıflamasına yol açılmaktadır. Çünkü, bunlar iman olduktan sonra günahın hiç bir zararı olmayacağına kânidirler. Mu'tezile büyük günah işleyenlerin ebediyen cehennemde kalacaklarını kabul etmeyenlerin hepsini mürciden saymıştır.

 
Geri