NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
ÖĞE ............... ÖZNELCİLİK

ÖĞE =Unsur: Basit ve ilkel bilgileri, bir dili ve nesneleri meydana getiren parçalan işaret etmek için kullanılır. Alfabenin harfleri ve ateş, su, hava ve topraktan oluşan dört unsur gibi. Kimyada basit ve bölünmez olan. Bir bütünde onun bileşenlerinden biri. Geometri gibi tümdengelime dayanan bilimlerin ilkeleri ve ilk önermeleri. Metafizikte ilk unsur, ana madde.


ÖLÇÜT=kıstas:

Doğruyu yanlıştan ayırma ölçüsü, ayırma ve yargılama (muhakeme) vasıtası. Bilgide doğru ve yanlışı ayırma ölçüsü: Burada çelişmezlik ilkesi, düşüncenin konusuna uygun oluşu, apaçıklık gibi esaslar ayırma aracıdırlar.


ÖNŞARTLAR:

Searle'de, bir edimsöz fiilinin kendine has varsayımları. Meselâ söz vermek, söz verenin vadettiğini yapabilecek durumda olduğunu kabul eder.


ÖNCEDEN KURULMUŞ DÜZEN=ezelî ahenk:

Leibniz’in evrendeki ahengi ifade için kullandığı terim. Leibniz'in bu öğretisine göre, birbirleri üzerine yaratılmış cevherlerin doğrudan etkileri, fiilleri yoktur ama sadece paralel bir gelişme vardır ki, bu gelişmenin her ânında (moment) ilerlemeye yönelik karşılıklı bir ilişki mevcuttur. Yani ruh ile cisimler arasında ve monadların kendi aralarında karşılıklı ilişkiler hakimdir. Leibniz'e göre Tanrı, bu düzeni önceden kurmuş, bütün monadların uyum ve hareketlerini önceden mükemmel olarak düzenlemiştir. Her şey kendi kanununa göre düzenli bir şekilde çalışır. Her monad diğeriyle uyumunu kendisi sağlar. Ruhla beden arasında paralellik vardır ama nedensellik bağlantısı yoktur. Leibniz bunları, ahenkleri önceden kurulmuş iki saate benzetir.


ÖNCEL=Mukaddem:

Mantıkta sonucun çıkarıldığı önerme veya önermeler. Kıyasta  büyük ve küçük önermeler böyledir.


ÖNCÜLLER=Mukaddimat:

Kıyasta  kendilerinden sonucun çıkarıldığı önermeler.


ÖNERME=Kaziye:

Mantıkta, iki veya daha fazla terimle yapılmış olan sözdür. Bu sözün, doğru veya yanlış olması gerekir. Bu bakımdan dua, emir, soru gibi sözlerden ayrılması gerekir. "Meselâ, Allah'ım günahlarımı affet" sözü, anlamlı bir sözdür ama, doğru veya yanlış değildir. Bunlar, önerme olamazlar. "Hava güneşlidir" gibi önermeler, doğru veya yanlış olabilirler.


ÖNERME FİİLİ:

Âlemde mevcut bir varlığa gönderme yaparak ona belli bir dilsel ifade yüklemek işi.


ÖNERME İÇERİĞİ:

Bir edim söz fiilinin muhtevası


ÖNSEL=önce gelen:

1- Lâtin skolâstiğinde: Sonra gelen bir şey önce gelen bir şeye dayanarak isbat edilince buna “A priori isbat" denirdi. Meselâ, neticenin sebebe dayanarak, ruhun ölümsüzlüğünün, onun manevîliği ile isbat edilmesi, bu tarz bir isbattır. Bunun aksine, önce gelen bir şeyle sonra gelen bir şeye dayanarak isbat edilmesi de A posteriori bir isbattır. Meselâ, sebebin neticeye dayanarak, Allah'ın varlığının, noksan varlıkların varoluşu ile isbat edilmesi ikinci tipten bir isbattır.

Daha sonraki filozoflarda a priyori, a posteriori, tecrübeye nisbetle ele alınmış, dolayısıyla “Tecrübeden önce”, “Tecrübeden sonra” anlamlarını kazanmıştır. Hususiyle Kantta a priori tâbiri, kronolojik bir önceliği değil, mantıkî bir önceliği, tecrübe karşısındaki bir istiklâli ifade etmektedir. Bu mânâda, saf aklın prensiplerine dayanarak, her tecrübeden evvel gelen şeye “A priori” denir. Kant felsefesinde o priori kavramlar şunlardır: Zaman ve mekânın şekilleri, hüküm vermeye yarayan kavramlar veya kategoriler, aklın mahsulü olan düşünceler.

2- Kantcı a priori anlayışı, daha berraklaştırmak için, buna yakın mânâdaki kelimelerle küçük bir mukayesesini yapmak yerinde olacaktır: Descartes'e göre doğuştan getirdiğimiz bazı fikirler vardır; meselâ, mükemmellik ve matematik fikri insanda doğuştan gelir. Doğuştan veya tabiî olan fikir demek, tabiatımızın meydana gelişiyle birlikte getirdiğimiz fikir demektir. Leibniz, bu doğuştan gelen tabiî fikirlerin “Kuvve hâlinde” olduğunu ileri sürmüştür. Aristo'nun “Kuvve-fiil” ayırımından mülhem olarak bunu söyleyen Leibniz'e göre, biz doğuştan fikirleri tohum haline beraberimizde getiririz, sonraları tecrübeyle temasa geçince bu tohum gelişmeye başlar, yani fiil haline geçer. Bu kısa izahat her üç filozof arasındaki a priori farkını ortaya koymaktadır. Biz yine Kant'a dönelim:

Kant'a göre, mekân ve sebeplilik fikirleri a prioridir. Kant'ta a priori tecrübeden önce bilinen veya ondan tamamen müstakil olan şey demek değildir, ama muhtevasını ve değerini tecrübeden değil, zihinden alan ve tecrübe için gerekli olan şey demektir. Kant felsefesindeki mantıkî öncelik, kronolojik bir önceliğe ihtiyaç göstermeden de varolabilir. Meselâ, ilk prensipler a priori olarak kabul edilebilir, bu mânâda onlar, tecrübeye bağlı olmaksızın doğrudurlar. Bunların doğuştan olmadığı da kabul edilebilir; bu mânâda onlar tecrübeden itibaren tanınmış değillerdir. Bir hakikatin doğuştan gelmeksizin, a priori olduğunu kabul edebilen filozof neampirist, nede rasyonalisttir, tam ikisi ortasındadır.

Kant nazarında ilkprensiplera prioridir, üstelik doğuştandırlar; zira bilgileri tecrübeden çıkmaz. Bu mânâda Kantin ampriorizminin doğuştancılık olduğu söylenebilir. Ampriorizm, a priori akıl yürütmenin metodudur. Kantta a priori tâbirine en yakın tâbir Transandantal tâbiridir.

A priori'ye zıt olan "A posteriori” tâbiri, tecrübeden çıkarılan bilgiler mânâsına gelir. A posteriori, olgulara dayanan bir akıl yürütme şeklidir.

3- A priori tâbiri her zaman o kadar kesin bir tarzda kullanılmaz. Meselâ C. Bernard bundan tecrübî bir akıl yürütmeyi anlar. Bu, aynı zamanda daha önceki bir tücrü be tarafından telkin edildiği için, a posterioridir; fakat sonraki tecrübelerle doğrulanmak ihtiyacında olduğu için defarazîveaprioridir.


ÖNYARGI=hüküm itikad-ı bâtıl:

Bir şeyi gerektiği şekilde bilmeden, incelemeden varılan kanaat. Önceden verilen ve kolay kolay değiştirilemeyen hüküm.


ÖRTÜK KIYAS=Kıyas-ı matvî:

Düzensiz kıyaslardandır. Konuşma dilinde çok rastlanan bir türdür. İfadede noksan, fakat zihinde tam olan kıyastır. "Kalb kırmak, kötü şeydir" önermesinin zihindeki tam şekli şöyledir. Bu hareket, kalb kırmaktır, Kalb kırmak, kötü şeydir, Bu hareket, kötü bir şeydir. Görüldüğü gibi bu kıyasda hem öncüllerden birisi, hem de sonuç ifade edilmiştir. Bazen öncül bulunur, sonuç bulunmaz veya aksi olur.


ÖZ=Zât, mâhiyet:

Varlıkların aslı, özü, onların kurulmasında temel teşkil eden şey. Varlığı devamlı olan, araz (ilinti) gibi varlığı başka varlıklara bağlı olmayan. Kalıcı olan ve değişmeyen kısım. Bir şeyin kendine has şekli, belirtisi. Metafizikte kendinde varlık.


ÖZDEK BİÇİMCİLİK:

Madde ve suretin (biçimin), gerçekliğin iki temeli ve değişmez ilkesi olduğunu ileri süren öğreti. Aristo'nun madde-suret teorisi sonraki dönemlerde çok değişik etkilere yol açmıştır.


ÖZDEŞLİK=Ayniyet:

İster sayı, isterse özellik bakımından aynı olma, aynı kalma. Mantıkta önermede yüklemin içeriğinin konunun içeriği ile aynı olması, özdeşlik, mantıkta A=A şeklinde ifade edilir. Somut yahut sayısal özdeşlik: İsimlerin, şartların ve görünüşlerin aynı olması, ama bir çokluğa inandırmasıdır: Mesela, herhangi iki gölün birbirine çok benzemesi. Soyut özdeşlik ise; tür ve tip olarak ortak özellikleri taşıyan şeyin karakteri. Özdeşlik, eşitlikten farklıdır. Eşit iki şey, özdeş olmayabilir.


ÖZDEŞLİK FELSEFESİ=Ayniyet felsefesi:

Varlığın ve düşüncenin, tabiat ve ruhun, nesne ve öznenin zıtlıklarının evrende, aslen özdeş olduklarını savunan felsefe. Saf akıl ile aşılabilen bu zıtlıklar, aslında aynı olan iki cevherin, özün çeşitli tezahürleri (görünüş şekilleri)nden ibarettir. Bu felsefe, esasında Schelling'in felsefesidir. Terimi o ortaya atmıştır. Ama Parmenides ve Herakleitos'a kadar geri gider.


ÖZEYÖNELİŞ:

Husserl’de fenomenolojinin karşıtı olarak düşünülen özün sezgisinde verilenin bilgisi, bilimi. Düşüncede özdeki, idedeki bir şeyin biçimi, forum. Husserl de zaten esas olarak bu anlamda kullanmıştır. Özleri ilgilendiren (ama şeyleri ilgilendirmeyen) şeyler hakkında kullanır.

Husserl'egöre (Eidos), yeni birtipin konusudur. Öyle ki bireyin sezgisinde veya tecrübî bir sezgide verilmiş olan, bireysel bir objedir, aynı şekilde eidetigue sezginin verisi, saf bir özdür.


ÖZGECİLİK=Diğergâmlık:

Egoizmin ve bencilliğin zıddı olan diğergâmlığı ifade için A. Comte tarafından ileri sürülmüş ve kullanılmış bir kelime.

Psikolojide; fertler arasında mevcut rabıtalardan veya ferdî bir düşünce ve ferâgatdan hasıl olan, başkalarına karşı hissedilen ve beslenen sevgi ve sempati.

Ahlâkta; başkalarına karşı samimiyette ve teslimiyette ahlâklılığın üstün değerini esas alan meslek. Bu anlayışıyla, zevkçiliğe (Hedonizm), ferdciliğe (individualizm) ve bencilliğe (Egoizm) karşıdır. Auguste Comte'un kurduğu “İnsanlık Dini” de hemcinsimizin menfaatini hareket noktası kabul eder. Comte'un, bu dinin esaslarını kurarken İslâmiyet'in esaslanndan istifade ettiği "Pozitivizmin İlmihâli" adlı eserinden anlaşılmaktadır. Bilhassa bu diğergâmlık prensibi de böyledir. Zira, İslâmiyet "Mü'minler bir vücudun organları gibidir, birisi rahatsız olunca, hepsi birden rahatsız olur”, "kendin için istediğini başkaları için istemediğin, kendin için istemediğini başkaları için istediğin müddetçe mü'min olamazsın" ve “Komşusu aç olduğu halde kendisi tok yatan kimse bizden değildir” mealindeki hadisler ve daha bir çok prensipler diğergâmlığın tam manâsıyla İslâm ahlâkının özünü teşkil ettiğini gösterir. Bilhassa, Hz. Ebu Bekir'e atfedilen "Ya Rabbi! Benim vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem'e benden başka kimse girmesin" sözü diğergâmlığın eşsiz bir örneğidir.


ÖZNE=Fail, mevzu (konu):

Kendisini, ben-olmayanın yani obje'nin karşısında gören, onu bilmek için yönelen varlık, fert. Mantıkta da yüklemi yüklenen. Kendi üzerine fiili önen,yani konu.

ÖZNELCİLİK=Enfüsîlik, Enfüsiye:

Genel olarak Sübjektif olanın objektif olana önceliğini kabul ve tasdik eden ve sübjektif verilerden başka bir şey kabul etmeyen anlayış.

1- Felsefe'de;ister sujeye nisbetle, ister objeye nisbetle olsun sübjektif olandan başka gerçeklik kabul etmeyen doktrin.

a) Bilgi teorisi ile ilgili olan subjektivizm: Sujenin nesneleri ancak kendine göre tanıdığını, yahut yalnızca kendi hususî tasavvurlarıyla tanıdığını ileri sürer.

b) Varlık teorisi ile ilgili olan subjektivizm: Buna göre, düşünen sujeden ve onun tasavvurlarından (mutlak idealizm) başka her şey yoktur, yahut cevherî bir suje olmaksızın birtakım tasavvurlar vardır (Fenomenizm).

2- Estetik Subjektivizm: Birtakım değer hükümlerini (Edebî ve san'ata ait tenkitlerde) şahsî bir takım tesirlere bağlamak isteyen eğilime verilen isim. Yani güzel ve çirkinin... İdrakini, tefrik ve temyiz etme gücünü bizzat fail'e, “suje”nin varlığına bağlama, ona indirgeme eğilimi. Buna göre mantıkta doğru ve yanlışın idraki ve hükümlerimiz hep sujeye aittir, sübjektiftir, bize göredir, dışarıda hiç bir şeyin hakikî bir realitesi yoktur.

 
Geri