NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
PANTEİZM ........ PUTLAR KURAMI

PANTEİZM: Bkz. Evren Tanrıcılık.


PARADİGMA:

Yunanca "misal, ilk örnek, örnek olabilen" anlamına gelmektedir. Türkçe: çerçeve kavram olabilir. Bilim felsefecisi Thomas Kuhn'un ortaya attığı ve çeşitli alanlarda kullanılması yaygınlaşan kavram. Kendisi "Bilimsel Devrimlerin Yapısı" adlı eserinde bu kavramı çeşitli anlamlarda kullanmaktadır. Paradigma, bilim adamının yetiştiği ortam, onu çevreleyen kavram çerçevesi, fikir çerçevesi, bilimsel basanlar, gelenek, model, metafizik kurgu, siyasi kurumlar kümesi, herkesin kabul ettiği doktrinler bütünü, o dönemde hâkim olan dünya görüşü ve benzeri birçok anlamlarda kullanılmaktadır. Paradigma; elde bir teori olmadığı zaman işlev yapan bir modeldir. M. Marterman'a göre Kuhn, paradigmayı yirmibir ayrı anlamda kullanmıştır Evrensel ölçülerde bilinen bir bilimsel başarı, mit, bir felsefe ve sorular takımı, bir ders kitabı veya klasik bir eser, bütün bir gelenek ve bir model, bir analoji, başarılı bir metafizik spekülasyon, örf ve adet hukuku içinde kabul edilmiş bir cihaz, bir araç kaynağı, resimlerle açıklama biçimi, bir âlet kullanma biçimi, kural dışı bir kart destesi, bir araç fabrikası, iki tarzda görülebilen bir algı kalıbı, politik bir kurumlar takımı, yarı metafiziğe uygulanan bir standart, algılamayı yönlendiren bir ilke, genel bir epistemolojik görüş noktası, yeni bir görme tarzı, geniş bir gerçeklikalanını belirleyen bir etken.


PARALELCİLİK=Muvazilik:

Soyut anlamda iki şeyin, iki hattın, iki plânın, iki meslek veya müessesenin paralel oluşu.

Doktrin olarak, iki veya daha çok olaylar serisinin karşılıklı olarak birbirlerine paralel olduğunu ileri sürer. Şu mânâda ki, birisinde hâsıl olan bütün değişiklikler paralel olarak aynı şiddet ve ehemmiyetle ötekisindette meydana gelir. Bunun iki şekli vardır:

1- İllî (Sebebe ait) paralelizm. İki paralel seri arasında, sebeplilik münasebeti. Bu ister herhangi bir veri olarak (Dogmatik Paralelizm böyledir), ister araştırmanın bir hipotezi olarak (Metodolojik paralelizmde olduğu gibi) olsun-olduğunu kabul eder.

2- İlliyetci olmayan ve bütün sebeplilik münasebetlerini reddeden paralelizm. Buna kelimenin dar manâsıyla "Psiko-fizyolojik paralelizm” de denir.

Paralelizmin bir başka şekli, lisanın şekilleri ile düşüncenin şekilleri arasında karşılıklı tam bir mutabakat olduğunu ileri sürer. Bir de Psiko-Fizik Paralelizm doktrini vardır ki, buna göre:

a- Her psişik olay, muayyen (belirli) bir fizik veya fizyolojik olaya tekabül eder; öyle ki meselâ, zihnî olayla dimağı olay aslında bir ve aynı olayın iki yüzü, iki görünüşüdür.

b- Psişik (ruhî) olayın fizik olay, fizik olayında psişik olay üzerine hiç bir tesiri olmadığını ileri sürer. Bu görüş Leibniz'in ezelî ahenk nazariyesi ile ilgilidir.

Ruh-beden münasebetlerini izahta paralelizmi esas olarak kullanan Descartes'tır. E. Boutroux, parelelist anlayışları, mekanist oldukları ve insan hürriyetini engelledikleri için etraflıca tenkit etmiştir.


PARÇACIK:

J.Locke'un dil felsefesinde, idelerin adlandırmamalarına rağmen, dilde vazgeçilmez kullanışları olan ve zihindeki ideleri (kavramları) biri birine bağlayan bağlaçlar.


PEKİŞTİRME=Teyid:

K.Popper'e göre bir kuram, doğrulanamaz, ama pekiştirilebilir. Bir kuram çeşitli deneysel sınamalara karşı durabildiği sürece pekiştirilmiş sayılır. Bunun ölçüsü, kuramın yeterli olmasıdır. Çünkü yetersizlik, kuramın yanlışlanması demektir. Pekiştirme derecesi, kuramın bütün denemeleri başarıyla geçmesi ile ölçülür. Sınamayı geçince kuram, varlığını devam ettirmeye hak kazanmıştır, yani varlığı pekiştirilmiş olur. Bu bakımdan bir kuramın doğrulana-bilirliğinden değil, pekiştirilebilirliğinden bahsedilebilir. K.Popper, kesin bilgiyi bir put (idole) olarak görür. Ona göre biz bilmeyiz, sadece zannederiz. Zanlarımızı yönlendirenin ulaşacağımız kanunlar olduğuna inancımız, bilimsel değil metafizik bir inançtır.


PELAJ ÖĞRETİSİ:

M. 400 yılarında, İrlandalı keşiş Pelage'ın "Aslî Günah'ı ve günahın ırsî olmasını kabul etmemek suretiyle ortaya attığı dinî-felsefî cereyan. Ona göre insan, kendi hür iradesi ve tabiî yetenekleriyle iyi ve mes'ud olabilir. Bunun için de insan ayrıca ilâhî ve ezelî inayete (Allah'ın yardımına), lutfa ihtiyaç duymaz. Bizdeki Mutezileye benzer görüşlere sahip olan Pelage, insanın fillerinin yaratıcısı olduğunu kabul eder. Bu zat, Papa I.Innocent tarafından aforoz edildi, fayda vermedi, önce Afrikalı rahipler arasında sonra Celtcius tarafından İtalya'da yayıldı.


PERİPATETİKLER=Meşşaiyyun:

Yunanca (peripatikos); gezinenler, yürüyenler, gidip gelenler anlamındadır. Aristo'nun öğrencilerine ve taraftarlarına bu isim verilir. Aristo; dersleri gezinerek, bağ ve bahçelerin arasında verdiği için okuluna peripatos adı verilmiştir. Peripatetizm de Aristoculuk anlamına gelmektedir.


PERİPATOS MEKTEBİ:

Aristo'nun kurduğu mektebe verilen ad. Bu mekteb, Aristo'nun ölümünden sonra da yaşamağa devam etmiş ve asırlarca sürmüştür. Aristo'dan sonra mektebin başına geçen Theopras, bilgin ve filozof bir kimsedir. Eski fizikçilerin tabiat görüşleri hakkında yazdığı bir eser, aynı zamanda bir ilim tarihidir. Ayrıca, “Metafizik” adlı bir esere daha sahip olan bu zat, hocasının görüşlerine bağlı kalmakla beraber, felsefenin bazı alanlarında, bilhassa Mantıkta bazı değişiklikler ve ilâveler yapmıştır. Bu mektebin ilmî çalışmaları, Astronomi, Matematik, Tıp ve Fizik alanlarında devam etmiştir. Daha sonra, mektebin başına geçen Straton Aristo'nun gayelilik ve İlk Muharrik görüşlerini reddetmiştir. Mektep daha sonra Tarih ilimlerine ve Aristo'nun eserlerinin şerh (açıklama) ve tefsirine yönelmiş ve bu çalışmalar, filozofun eserlerinin tanınmasına, daha kolay anlaşılmasına ve Aristocu fikirlerin yayılmasına vesile olmuştur. Mektebin İslâm ve Hıristiyan dünyalan üzerinde derin tesirleri olmuştur. Hattâ günümüze kadar devam eden bu tesirler kadar, hiçbir Yunan filozofunun tesiri devamlı olmamıştır.


PİRONCULUK:

Eski Yunan'da Pyrron adlı filozofun kurduğu şüpheci okul. Esas kavramı, yargısızlık, hüküm vermeden kaçınma (epokhe) ve dolayısıyla ondan çıkan sarsılmazlık (ataraksia)'dır. Yani huzurunu kaçırmak istemiyorsan lehte ve aleyhte hiçbir hüküm vermemelidir. Çünkü Pironcular, şüpheyi araç değil amaç edinen, ondan kurtulmak istemeyen kimselerdir. Belki bizdeki "salla başını, al maaşını" deyimi, bu anlayışın biraz karikatürize edilmiş Şeklini ifade eder.


PİTAGOR MEKTEBİ:

M. Ö. 6. asırda yaşamış olan Sisamlı filozof Pitagor'un kurduğu mektep. Güney İtalya'da Kroton'da kurulan bu mektep tamamen dinî bir karakter taşır; hattâ gizli bir tarikattır. Bunun için felsefe (bu kelimeyi onun icad ettiği söylenir) mistisizme tabi olmuştur. Tarikatın icabı olarak, disiplinli bir zühd hayatı yaşanır. Bu cümleden olarak et yemezler, keten elbise giyerler, kurban sunmazlar. Bu son yasağın, Ruhun göçü ile ilgili Ortizm ile münasebeti vardır.

Doktrin iki esas prensibe dayanır

1- Ruhun ölümsüzlüğü ve çeşitli bedenlerde ruhun, ölümden sonra da, bedenlerde dolaşarak tekâmülüne devam etmesi (Tenasüh) ruhun temizlenmesi için her mensubun hazlardan uzak, temiz ve iffetli bir hayat yaşaması, maddî ihtiyaçlardan kendini kurtarması, böylece de ruhun bedene bağlılığından sıyrılması gerekir. Bu bakımdan mektebin esas gayesi, insanın bedenin esaretinden kurtulmasını temin etmek, ruhu hürriyetine kavuşturmaktır. Bir din ıslahçısı olan Pitagor'un doktrininin temelinde ruhun ölümden sonraki akıbeti meselesi yoktur. Bu mektep, ruhu bedene hâkim kılabilmek için ilim ve sanattan istifade etmiş; musiki ve riyazet (zühd hayatı) ile uğraşmış, tarikatı ilim, felsefe ve sanat ocağı haline gelmiştir.

2- Âlemin genel ahengi. Bu ahenk adetlerden (sayı) gelen faziletlerle sürdürülür, idare edilir. Bu anlayışa göre eşyanın hakikî sebepleri sayılardır ve her sayının kendine has bir meziyeti vardır. En mükemmel sayı “10” dur. Pitagor'un tilmizlerinden (fikrini devam ettiren) Philolaos şöyle izah eder: "Çünkü bu sayı büyüktür, her şeyi tamamlar ve gerçekleştirir; o hayatın prensibi ve rehberidir, onsuz her şey belirsiz, esrarlı ve karanlıktır." Aslında, "Adet (sayı) fikri yanlıştır. Çünkü adet, ne bir şeyin özü, ne de bir şekli olabilir. Adet, eşyanın insan zihninde ve ruhunda hasıl ettiği tesirden başka bir şey değildir. Adet eşyanın içinde mevcut değildir. O, ancak sayıldığı zaman vardır, sayılmayınca yoktur. Adet, fikrinin yanlışlığı şuradan da bellidir. Bir insanın mahiyeti ile iki - üç insanın mahiyeti aynıdır. Yani sayı değişince mahiyet değişmez.

Bu mektep, eşyanın varlıkları aslı (Arkhé) olarak adedi kabul etmekle, âlemi izahta mücerred (soyut) bir prensibe ulaşıyor. Pitagorizmde, fazla rasyonel bir şey olmamakla beraber, sayılar üzerindeki düşünceleri, onların, çarpım tablosunun, aritmetiğin bazı elemanlarını ve geometrinin bazı esaslarını icad etmelerine sebep olmuştur. Pitagor teorem i denen teorem, daha önce Mısırlılarca, en azından tecrübî olarak biliniyordu; fakat bu mektep soyut geometriyi kurdu. Musikîde titreşen teller kanununu, telin uzunluğu ile sesin yüksekliği arasındaki münasebetleri ve ahengi de bulan bu mekteptir. Bu mektep matematiğin ve Yunan ilminin kurucusu sayılır. Pitagorcular, matematiğe sonsuz küçük mefhumunu sokmuşlardır. Daha sonraki Pitagorcular astronomi ile uğraşmışlar, Arz'ın âlemin merkezinde olmayıp bir yıldız etrafında döndüğünü söyleyerek Kopernik'e yaklaşmışlardır. Sayılardan bölünebilen cisimler hasıl olduğunu kabul ettikleri için maddeci bir anlayışa sahip olmuş oluyorlar. Siyasî gayeler de gütmüş olan Pitagor mektebi, sayılara aynı zamanda ruhanîlik ve ahlâkîlik izafe eder ve âlemi böylece açıklamak ister. Pitagor mektebi tesirleri uzun müddet devam etmiştir.


PLATONCULUK=Eflâtuniye:

Yunan filozofu Platon(Eflatun)'un kurduğu okulun adı. Platonculuk, duyularla algılanan bu alemin gölgeler, ideler aleminin ise asıl alem olduğu tezi üzerine dayanır. Ona göre, bu görünüşler dünyasındaki varlıkların hepsi, ideler âlemindeki varlıkların birer gölgesinden ibarettir. Bu idealist felsefe, yirmibeş asırdan beri düşünce dünyasını etkisi altında bulundurmaktadır. Bunun için İngiliz filozofu A. Whitehead (öl. 1947), Batı felsefesinin hepsinin, Eflatuna düşülmüş dipnotlardan ibaret olduğunu söylemiştir.


POSTMODERNİZM:

Bu terim, mimarîden felsefeye geçmiştir. Bu akımın öncüsü, ileri gelen temsilcisi Fransız filozofu Jean François Lyotard'dır. Kendisi "La Condition Postemodeme, Paris 1979" adlı eseri ile çocuklara bu akımı izah etmek için yazdığı "Le Postmodeme Explique aux Enfants”, isimli eserlerinde belli başlı fikirlerini ortaya koymuştur. "Meşrulaştırma Nutuklarının Sonu" ve "Büyük Hikâyelerin İnançsızlık Dönemi" gibi ifadelerle akımın esaslarım belirledi.

Marksizm, liberalizm, hümanizm gibi insanî olgunluğun iftiharı sayılan bu ideolojik söylemlere karşı Lyotard' a göre insanlar inançlarını kaybettiler. 1940 dan bu tarafa 2. Dünya harbinde yeni teknolojilerin devreye girmesi ve sivil halkları yok etmek için "son çözüm" olarak bu teknolojinin sistemli kullanılışı, adı geçen ideolojilere olan bağlılığı ve itimadı iyice sarstı. İnsanî olgunluğa ve hürriyete doğru sonsuz ilerlemeci bir tarih görüşü, bugün yıkılmaya başladı. Artık hiç kimse, dünyanın hiçbir yerinde bu ideallere bağlı değildir; onlarla ilgilenmiyorlar. Lyotard Hegel'in tekil ile evrensel arasındaki diyalektik çatışmayı mutlak hürriyet olarak gösterdiği için bu görüşün, terörün kaynağı olduğunu söylemektedir.. "Postmodern" teriminin "post" öneki bir "geri dönüş" (come back), "geri itilme" (feed back) hareketi, yani bir tekrar hareketi değildir. Ama bir analizin, bir hastalık hikâyesinin, bir batınî yorumun uzantısı (proces) veya devamıdır ki bu hareket "başlangıçta unutulmuş" bir şeyin ortaya çıkmasını sağlar. Lyotard'a göre, postmodernite meselesi öncelikle; sanat, edebiyat, felsefe, siyaset gibi alanlarda "düşüncenin ifadeleri meselesidir.

Postmodernite, tarihin hâkim milleti anlayışının (peupleroi) sonudur. Modernite ise aydınlanma döneminden gelen bilimci, rasyonalist, doğru çizgi halinde ilerlemeci anlayıştan ibarettir. Bu bakımdan, Lyotard'ın düşüncesinde, postmodern, modernin bir parçasıdır. "Postmodern, modernin içerisinde sunulamayanı, sunmanın kendisinde ileri götüren şey olacaktır."

Modernlik sonrası toplumlarda ve kültürlerde bilginin konumu değişmektedir. Son kırk yılda teknoloji hızla gelişmiş; kullanım alanında teknoloji ve bilimler dil ile ilgilenmek zorunda kalmıştır: Dil teorileri, iletişim ve sibernetik sorunları, modern cebir kavramları, bilgisayar ve dilleri, tercüme sorunları, haberleşme, birikim ve veri bankalarıyla ilgili sorunlar, telematik ve zekâ terminallerinin kusursuz hale getirilmesi gibi teknolojik dönüşümler, bilgi üzerine ciddi etkiler yapmıştır. Burada bilgisayarların hegemonyası kendisini gösteriyor. Bilgi hem ortaklaşa kullanılır hale geliyor, hem de alınır-satılır, sömürülür bir meta oluyor. Bilgi satılmak için üretiliyor ve değerlendirilmek üzere satılıyor, yani bir mübadele aracı oluyor ve değer kaybediyor. Bizatihi bilgi değil, "ödeme bilgisi", yatırım bilgisi, projenin işlerliğini sağlayan bilgi" önem kazanıyor. Böylece çağdaş teknoloji toplumları bilgisayarlaştırıyor; profesörlerin, etkisini kaldırıyor; bilim adamına baskı yapıyor, öğretmenlerin ve bilginlerin moralini bozuyor. Lyotard, böylece, aydınlanmadan bu yana gelişen modernist hareketlerin, ferdin hürriyetini yok ettiğini ve onu her yandan kıskaca aldığını ve ezdiğini ifade ederek en büyük meselesinin ferdi hürriyet olduğunu ortaya koymaktadır.

Maalesef modern bilim, yeni teknolojinin yanı sıra hâkim güçlere teslim olmuştur. Burada, bilimsel bilginin meşrulaştırılması sorunu ile karşılaşırız: Bilginin ne olduğuna kim karar verecek, hangi ihtiyaçların karara bağlanacağını kim bilecek? Şu halde, bilgi sorunu, daha çok bir hâkimiyet sorunudur. Egemen sınıf, karar veren sınıftır. Bunlar şirket başkanları, üst düzey idarecileri, meslekî, siyasî ve sendikacı örgütlerin başlarıdır. Gelişmiş toplumlarda vasıta olarak kullanılan bilgi, sorgulanmaksın kabul edilen bir bilgidir. Aslında, bilimsel bilgi Lyotard'a göre, bilginin bütününü temsil etmez. O başka tür bilgilere ilave olarak, ama onunla çatışmak üzere var olmuştur. "Başka tür bilgi'den Lyotard, "basitlik istemlerindeki anlatıyı (recit)" anlıyor. Bu bakımdan Lyotard'a göre Güney Amerika’daki bazı kabilelerin gece mum ışığında anlattığı masal ve hikâyeler de bilgidir ve bu bilimsel bilgiyi tamamlar.

Lyotard ve postmodernist anlayış, irrasyonalizme yaklaşıyor. Gerçi Lyotard, akla önem veriyor; ama onun sahasının sınırlandırılmasını istiyor. Bilimsel akıl vardır, ama sosyal, psişik, hayalî ve teknik tecrübî değişkenlerden müstakil değildir. Bu bakımdan bilgisel (cognitif) akıl, dil oyunlarının kurallarından ibarettir. Bu bilgi kurallarının kaynağı sorulunca bunlar, tabiî, ilahî veya zorunlu olarak verilmiş midir, sorusu akla gelir. Bu kuralların sebebi(raison)nin sorulması sebebin sebebinin (La raison de la raison) sorulması demektir Klasizm metafizik idi. Modernite, en azından Kant'ın modernizmi, akıl yürütmenin temeli üzerinde akıl yürütmeyi yasaklayan bir akıl kabul ediyor. Bundan dolayı "postmodernite, daha çok, tecrübî-eleştirici yahut pragmacı olacaktır."  Lyotard, çeşitli şekillerde, kendisinin kapitalizmin telkin ettiği "sözde-rasyonalite"yle savaştığını söylüyor; sebepleri ve akılları karıştırmamak gerektiğini vurguluyor. Kendi irrasyonalizminin de bu olduğuna işaret ediyor. Şu halde postmodernizm, modernizme bağlı olmakla beraber, modernizmin tabiatçılığını, bilgiyi sadece bilimsel bilgiden ibaret gören pozitivist anlayışı aşmaya çalışan bırakımdır.

Postmodernizmi yaratan şartlar, Batı insanının aydınlanmacı zihniyete, insanı makineleştiren hayat tarzına, bilgiyi sadece deneye hasreden görüşlere karşı duyulan bir güvensizliktir. Aynı zamanda sanayi inkılâbından sonra gelişen doğrusal ilerlemeci tarih inancına, fizikte gelişen görelilik (Einstein)ten ilham alan "doğru"nun izafî olduğu fikrine karşı bir çıkıştır. Bilgi ve bilim hayatında olduğu gibi toplumsal hayatta, kültürel hayatta da güvensizlik vardır. Bilimin baskısı vardır. Bilgiyi kazanç aracı kullanan güçlerin baskılan vardır. Bundan dolayı sosyal, siyasî, hukukî, kültürel kurumlar ve onların getirdiği kavramlar ve bu kavramlara dayandırılan doğrular kapitalist Batı'nın çeşitli oyunları ve düzmeceleridir. Düzmece kavramlar, dil oyunları ile yaratılmıştır. Kelimeler ve terimlerle onların anlamı arasındaki münasebet sağlam değil, rastgeledir. Dolayısıyla bunlar da göreceli (izafi)dir. Bütün kavramlar farklı dil ve farklı inanç gruplarına ait olduğu için ideolojiktir. Her grup kendi doğrularını ve hayat tarzını yaratır. İnsanları bağlayan, birleştiren kavramlar artık yoktur.

Postmodernist anlayış, gerçeklerin de yapay ve kurmaca olduğunu, bunların mevcut kültürler tarafından insanlara dayatıldığını, böyle teknoloji, bilim ve kültür ortamında ferdin yok olduğunu dile getirir. Fertler, kitleleştirilerek yok edilmektedir. Kimlikler gruplara göre tayin edilmekte ve insanlar birtakım kategorilere ayrılmaktadır. Şu halde kavramlar sorgulanmalı, körü körüne benimsenmemelidir. Toplumdaki azınlık (marjinal) grupların, etnik hareketlerin, homoseksualite gibi hareketlerin ön plana çıkmasına meydan verilmemelidir. Postmodern sanatta anlam inkâr edilir, artistik estetik eserin estetiği okuyucuya veya seyirciye yabancıdır. Postmodern sanatçı, gerçek hayat ile sanatın bağlarını koparmak düşüncesindedir. Çünkü şekilci bir yaratmanın yok olduğu bir dünyadayız. Sanat eseri organik bütün değildir. Bütünlüğe karşı, her türlü usul rahatça kullanılır.

Bir kısım muhafazakârlar, merkez sağ liberaller ve marksistlerin bir kısmı, posmodernizmi tarihî kopukluk yaratmakla suçlamışlardır. Ülkemizde de bu konuda oldukça hararetli münakaşalar yapıldı ve yapılmaktadır. Fakat biraz tavsamış gözükmektedir. Postmodernizmin tenkitlerinden ilham alarak, kültür dünyasını düzensiz, ferdin adem-i merkez kılınmasına, yönsüzlüğe yol açmasına, dolayısıyla değer alanlarının ziyadesiyle farklılaşmasına ve iç sınırlarının çoğalıp parçalanmasına sebep olmasına karşı çıkanların bir kısmı, daha farklı düşünmekteler Postmodernitenin bu yönü, aynı zamanda, bizi sivil toplum ve İslâm'a ulaştıran köprü olmaktadır." Çünkü "postmodernite, cemaat duygusunu teşvik yoluyla bireyleri dine ulaştırırken; dinlerin, dinsel hareketlerin, kendilerini özgürce sunabilecekleri çerçeve olarak sivil topluma duydukları zorunlu ihtiyaç, postmodernite ile sivil toplumu örtüştürmektedir."


PROTESTAN ÖĞRETİSİ =Protestan Mezhebi:

Bu mezhep ismini, Roma kilisesinin Katolik doktrinine ve onun, İncil'in ruhuna tamamen aykırı usullerine karşı çıkan reformcu Lüther (1483-1546)'in 1517de bu kiliseye karşı taraftarlarıyla neşrettikleri bir protestodan alır. Luther, uzun müddet rahip olarak çalışmış ve zühd hayatını yaşamış ve sonunda insanın Allah'ın suçları temizleyen inayeti (yardımı) sayesinde kurtulacağına kanaat getirmiştir. Luther, Allah’ta bilhassa akıl ile bilinmeyen unsurlar üzerinde durmuştur. Ona göre, Hz. İsa; hem insan, hem Tanrı'dır. O, zat bakımından Tanrı ile birdir, işte insan sadece buna inandığı için saadete erişebilir. Vaftizde aslî suç insanda kalır, insan yeniden doğar, bu suç da bağışlanır. Luther, İncil'e büyük ehemmiyet vermiş ve Hz. İsa’yı İncil'in muhtevası saymıştır. O, Katolik kilisesindeki 7 ayini 2 ye indirmiştir. Vaftiz ve Evharastayi (Kutsal yemek âyini).

İsviçreli Kaboen ve Zwingli, Luther gibi Katolik kilisesine karşı savaşmışlarsa da, bazı noktalarda Luther'e de karşı çıkmışlardır.

Luther ve reformcular, Papa'da Deccal'ın bir sembolünü görür. Bu yüzden, Roma kilisesinin iyi taraflarını da sertlikle reddetmiştir.

Protestanizm'in önce İncil'e dayanması, Papa otoritesini kabul etmemesi, onu sübjektif bir anlayışa götürmüştür. Luther'in sübjektivizmi, bu durumda sayısız birçok yeni cemaat ve mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Aslında, onun subjektivizminin ferde karşı küçültücü bir mahiyet göstermesinin bunda rolü büyüktür. Çünkü o, Biel mektebinde öğrendiği nominalizm ile ferdi, diğer fertlerle kendisini toplu bir insanlığa bağlayacak olan her şeyden ayırıyor. Almanya'yı Greco-Lâtin âleminden çekip çıkarmıştı. O, ferdin ruhunun kendisini aydınlatacak aklî düşünüşünü reddediyor “Aklımızda olan her şey yanlıştır" diyor. Luther insanı akıldan olduğu gibi, ona sıkıca bağlı olan hürriyetten de mahrum ediyor “İrade-i cüziyye esirdir” diyor. O, ferdin kendi başına hiçbir şey yapamayacağına kani. Şu halde, ruhun Allah ile münasebeti yalnız ferde ait bir hal, aklın iç yüzünü ortaya koyamayacağı bir haldir. Luther'in subjektivizmi de buradadır. O, nominalistliğinden gelen bir anlayışla felsefenin de düşmanıdır.

Reformasyon hareketinin Alman mistisizmine dolayısıyla, Yeni Eflâtunculuğa dayandığı söylenebilir. Fakat Luther bu mistik anlayışa katılmamıştır. Çünkü dinî bakımdan kendisine tarihî bir temel aramış, bunu da İznik Konsili'nin tesbit ettiği İncil metninde bulmuştur. Ama o bir reform anlaşma da tam sadık kalamamıştır. Merkezî bir otoriteden mahrum olmaları Protestanları birlikten mahrum bırakmıştır.

Bunlar ayrı merkezlerden da idare edilmeseler, İslâm âleminde hummalı bir misyonerlik faaliyeti gösterirler. Bilhassa "Amerikan Bord”, "Bible House" ve "Kitab-ı Mukaddes" şirketleri ve teşkilâtları, İslâm dünyasında olduğundan daha da fazla bir ehemmiyetle Türkiye'de kesif (yoğun) bir faaliyet göstermektedir. 1963-68 arası Türkiye'ye gelen "Barış Gönüllüleri" ve “Genç Hıristiyan Erkekler Teşkilatı" kayda değer çalışmalar yaptılar; zira sadece Hıristiyanlık propagandası yapmakla kalmadılar, memleketin bölünmesi hususunda da gayret gösterdiler. "Yücel Kültür Vakfı’nın bu teşkilâtın Türkiye şubesi durumunda olduğu bazı kitaplarda kayıtlıdır.


PUTLAR KURAMI=Sanem, put:

F.Bacon'ın "Yeni Organon" adlı eserinde ortaya attığı kavram. İnsanın tabiatı olduğu gibi kavramasını engelleyen önyargılar, peşin hükümler. Bunlar doğru bilgiye mani olurlar. Bacon dört çeşit put saymaktadır: Çarşı putları (ıdola fori): Bunları toplum hayatı belirler, kaynağı dil ve kalıplaşan kavramlardır. Kabile putları (ıdola tribus), (insan cinsinin peşin hükümleri, kaynağı insanın kendi tabiatıdır.) tiyatro putları (idola theari) (okulun, filozofların ön yargılan) ve  mağara putları (idola specus) (ferdin önyargıları, kişinin hayaletleridir)dır. Bunlar, bilgimizin peşin hükümleridir. Bunları biz zorla tabiata kabul ettirmeye çalışıyoruz.

Bacon'ın bu zihni putlardan temizleme ameliyesi, dönemindeki ve daha sonraki filozoflarda değişik şekillerde kendini göstermiştir. Pozitivist ve yeni pozitivistlerde ise metafizik düşmanlığına dönüşmüştür.

 
Geri