NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
SANSUALİZM ....STOACILIK

SANSUALİZM:

Bilginin duyumdan geldiğini savunan öğreti... Bu öğreti, zihnin bir tabularasa (boş bir kağıt) olarak görülmesinin sonucudur. Duyumculuk bilgilerimizin usun uranı olduğunu savunan usçuluk ve doğuşumuzdan beri bizimle beraber bulunduğunu savunan doğuştancılık öğretilerine karşıt bir öğretidir. Bilginin deneyden geldiğini, savunan ampirizm, duyumcu bir temel üzerinden yükselmiştir. Duyumculuk, antikçağ Yunan düşüncesinin bilgicilik akımıyla başlar. Protagaras’a göre bilgimizin tek kaynağı duyumdur. Duyumlarımızın dışında başka hiçbir bilgi edinilemez. Bunun içindir ki ilk neden’i araştırmak boşunadır.  "insan her şeyin ölçüsüdür”. Atomav Demokritos, Epikuros gibi düşünürler de bu kanıdadırlar. Duyumculuk temelde özdekçi bir öğretidir ve nesnel bir gerçekliğe dayanır. Çünkü duyumlar, dış dünyanın nesnel gerçekliğin imgeleridir.


SANAT FELSEFESİ=Felsefe-i sana’

İnsanın meydana getirdiği eserleri ele alan, sanata dair yaratmaların özünü, zevklerin anlamını inceleyen felsefe dalıdır. Sanat eserinin yaratılmasında dinî, ahlakî, sosyal, ruhsal bir çok etken vardır. Sanat felsefesi, bunları da araştırır. Tabiattaki güzelliği de konu edinen estetiğin bir dalı olmaktadır. Ama çeşitli etkenleri (dinî, ahlâkî, v.b) göz önüne aldığı için estetikten daha kapsamlıdır.


SEÇMECİLİK=İktitâfiyye:

Muhtelif ve hatta birbirine zıt sistemlerden seçerek, iktibaslar yaparak çeşitli felsefe tezleri te'lif ederek yeni bir felsefî sistem meydana getirmek. Ayrıca bilhassa böyle bir sistem kuran Fransız filozofu Victor Cousin'in sistemine de bu isim verilmiştir. Cousin'in hareket noktası şudur: Sanat eserlerinin tabiatta aslında mevcut olan unsurlardan meydana gelmesi gibi, felsefe sistemleri de insan zihninde önceden mevcud olan unsurlar vasıtasıyla tesis edilmektedir. Şu halde, her sistemde bazı hakikatler olabilir, işte onları toplayıp hakikati meydana çıkarmak lâzımdır. Baha Tevfik, Cousin'e ruhçu ve eklektik fikirleri sebebiyle şiddetle çatmıştır.


SEKÜLARİZM= dünyevîleşme:

Genel olarak dünyayı, maddî ve görülür âlemi, dünyadaki hayatı ön plana çıkarıp bu hayatın metafizik âlemle ve dinle ilgisini kesmek anlamına gelir. Etrafımızı çeviren fizik çevrenin, tabiatın, evrenin varlığını ve değerini yeniden izah etmek ve metafizik anlamdan yoksun bir yorumla meşrulaştırmak hareketidir. Dünyevîleşme dünyanın varlığını hor gören, ona değer vermeyen, birtakım dinî, metafizik ve m istik görüşlerin ortadan kaldırılması, dünyanın tek ve ebedî yaşanacak yer olduğu inancının meşrulaştırılması dolayısıyla insanın eşya ile münasebetlerinin yeniden düzenlenmesidir. Aynı zamanda, buna paralel olarak toplum hayatının siyasetin, ahlâkın da dünya hâkimiyeti idealine uygun olacak şekilde düzene sokulmasıdır.  Burada Laicisme (Laiklik ideolojisi) ile sekularizm arasında büyük bir yakınlık vardır. Laiklik, bilindiği gibi, Laîcitâ (Laiklik)den ayrılmaktadır. İlki, dinlere karşı geliştirilmiş bir ideolojidir. İkincisi, dinlere ve inançlara eşit muamele iddiasında bulunan hukukî bir anlayıştır. Laikcilik dinin tasfiyesi, saf dışı edilmesi; laiklik de dinin sosyal, siyasî, iktisadî, ahlâkî ve hukukî hayatta geri plana itilmesi iken; sekularizm, dinin pasif hale getirilip uyutulmasıdır, denebilir.


SELEFİ ÖĞRETİ:

IV. Hicrî asırda ortaya çıkan bu mezhep Hanbelî mezhebi mensupları tarafından ortaya atılmıştır. Selefiye mezhebi, Selefin akidesini canlandırmak ister. Bu mezhep, VII. Hicrî asırda kuvvetlenmiş, İbn Teymiye tarafından yeniden canlandırılmış ve mezhebe yeni bazı şeyler de yine İ.Teymiye tarafından ilâve olunmuştur. Selefiye, Mu'tezileve diğer mezheplerin aksine, Yunanî tartışma metodu kullanmayıp, inanç öğretimini Sahabe ve Tabiîn devrindeki şekline döndürmek istemiş ve onlar gibi sadece “Kitap ve Sünnet" e müracaat ederek Kur'ân-ı Kerim'den akidenin aslını, dayandığı delili alıp ve âlimleri Kur'ân-ı Kerim dışındaki deliller üzerinde düşünmekten men etmiştir. Selefilere göre, itikadı esaslar ancak nasslardan elde edildiği için, delilleri de yine nasslardan alınır. Bu Selefiye'nin dalâlete sevk eder düşüncesiyle akla değil, nassın belirttiği delillere inandığını gösterir. Selefîler aklî ve mantıkî yolların İslâm'a sonradan Yunan düşüncesinin tesiriyle sokulduğunu, bu metodların Sahabe ve Tabiîn (Eslâf-Selefler) nazarında asla bilinmediğini söyleyerek kendi fikirlerine eslâf (geçmiş İslâm büyükleri) ile delil getirirler. Bunlar aklı, nakilden sonraya bıraktıkları için, Kur'an-ı Kerim'in akıl ile tefsir ve izahında, akla âyet ve hadislerin yardımcı olduğu miktardan öteye bir kudret tanımazlar. Akıl bunlara göre hâkim değil, ancak şahit olabilir.

Selefîler, ölmüş bir kul aracılığıyla Allah'a ulaşmayı vahdaniyete (Allah'ın birliğine) aykırı görürler ve bunun gibi Peygamber Efendimizin kabrini ziyareti, bir velînin kabrine yönelerek dua etmeyi de vahdaniyete aykırı bulurlar. Selef mezhebi, Kur'an ve Sünnet'e, Allah'ın sıfatları ve fiilleri hakkında ne varsa, mecazî mânâyı düşünmeksizin olduğu gibi kabul eder; bu cümleden olarak tefsire gitmeksizin, Allah'ın eli, yüzü ve üstte bulunmasını kabul eder. Buna mukabil eli kuvvet veya nimet ile, yüzü zatla dünya semâsına inmeyi de Allah'ın kullarına yakın olması tarzında tefsir etmeyi kabul etmez.

İbn Teymiye'ye göre Selef mezhebi, Mücessime ile Muattıla (Mutezile) arasındadır. İbn Batuta (Rıhle - Seyahatname, Mısır, 1938, C. I, S. 57-58) adlı eserinde naklettiğine göre, H, 705 yılında kendisinin Şam'da bulunduğu bir Cuma gününde, minberde İbn Teymiye vaaz ederken şöyle der: "Allah dünya semasına şu benim inişim gibi iner." Sonra da inişi göstermek için kendisi minberden bir basamak aşağı iner. Bunun üzerine İbn Zehra diye tanınan bir Maliki mezhebinden bir fıkıh bilgini itiraz eder ve söylediği şeyin yanlışlığını ileri sürerek reddeder. İbn Teymiye'nin taraftarları fakih'i daha fazla konuşturmazlar. Rivayet, İbn Hacer al-Askalâni’nın (ed-Dürer el-Kâmile, C. I., S. 164, Mısır) adlı eserinde de mevcuttur. Aynı hususlar İ. Teymiye'nin "Mecmu'at ür-Resâil el-Kübrâ” I, adlı eserinin 11. risalesinde de mevcuttur. Şimdi, İbn Teymiye, bu sözü ve hareketiyle, doğrudan doğruya Mücessime'ye  (Allah'a cisim izafe edenler) kaymış olur; kendisi her ne kadar Selef iye’nin mücessimeden olmadığını söylerse de. Zira 'Allah benim indiğim gibi şöylece iner" demek, tam manâsıyla antropomorfik bir izah tarzıdır. Kaldı ki bu izah, kendi yorum tanımayan tutumuna da aykırıdır. Allah'ın inişini kabul etmek, O'nun hareketli olduğunu kabul etmek demektir; hâlbuki hareket ve sükûn cismin sıfatlarındandır. Ayrıca Allah'ın hareketli olması, O'nun zaman ve mekân dâhiline girmesine yani yaratılması fikrine götürür ki bu da İslâmî itikada ne derece uygun düşer? İzaha hacet yoktur. Öte yandan "Allah'ın eli, yüzü vardır, fakat bize benzemez” demek de mücessimeye götürse gerektir. Zira meselâ, meleğin sureti var, bize benzemez, eli-yüzü var ama bize benzemez, dediğimiz zaman manevî bir varlık olarak onun bir sureti, bizimkinden gayri bir eli-yüzü olduğunu kabul etmiş oluyorsak, Allah'ın eli ve yüzünün olmasını ileri sürdüğümüz zaman da ondan daha ileri, Allah'a cismanîlik atfetmiş oluruz. Bu durumda Aristo'nun İlk Muharrik dediği tanrısı, İbn Teymiye'nin el-yüz sahibi, arşa oturup-kalkan, arza inip-çıkan, çeşitli yönlerde olabilen Tanrı'sından daha mücerrettir. Hiç olmazsa Aristo O'na sadece, suret izafe ediyordu. İ.Teymiye'nin bu anlayışı ile İslâm'ın “Tenzih" ve “Tevhîd" akîdesi, Hıristiyanlığın teşbihine yaklaştığı için, L. Gardet ve Goldziher gibi koyu Hıristiyan müsteşrikler, İ.Teymiye'nin tutumunu kitaplarında övmüşlerdir." Kanaatimizce, İbn Teymiye yorumdan kaçacağım derken İslâmî itikat Çizgisini zorlamış görünmektedir. Müteşabih âyetleri yorumlamazsak, meselâ "Biz insana şah damarından daha yakınız" ayetini de te'vil etmememiz gerekir. Bu da Allah'ın tamamen panteist bir anlayışla kabulüne götürür. Bu durumda, “Melekler saf saf oldukları halde Rabbın geldi" ayetinin A.B. Hanbel tarafından "Rabbinin emri geldi" şeklinde te'vil edilmesi de doğru olmaması gerekirdi. Bu da O'nun hareketliliğine ve yaratılmışlığına götürür. Selefiye vahdaniyet, sıfatlar, insanın fiilleri, Kur'an-ı Kerim'in mahlûk olmaması gibi birçok meselelerde fikir üretip, düşüncelerini ileri sürmüştür. Selefiye, ifratları bir tarafa, nassları bâtıl itikatlardan, sofilikten, bid'atlardan (dine sonradan konulmuş inançlar) ve taklitçilikten temizlemek için Kur'an ve Sünnete dönüş niyetiyle, İslâm’ın özünün ve asıl hayatiyetinin araştırılarak, yenileyici bir hareket getirmek düşüncesiyle, teşebbüs ruhuna kavuşturmak inancıyla ortaya çıktığı için, sonraki devirlere derin tesirler bırakmıştır.


SEPTİSİZM:
Her tür bilgi savını şüpheyle karşılayan ve bunların temellerini etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen tutum. Şüphecilik felsefe tarihi boyunca yerleşik kanılar ve inançları sarsmış felsefe, bilim ve özellikle dinde birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır.
Antikçağda Thales’ten beri ortaya atılan felsefesel açıklamalarının çokluğu doğal olarak eleştiriyi ve şüpheyi gerektirmiştir. Antikçağ Yunan, bilgiciliğinin kurucusu Protagoras tarihsel süreçte ilk şüphelenen düşünürdür. Protagoras “ her şeyin ölçüsü insandır. Her şey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgar soğuk, üşümeyen için soğuk değildir. Her şey için birbirine tümüyle karşıt iki söz söylenebilir” der. demek ki herkes için gerekli kesin ve mutlak bir bilgi edinmek sonsuzdur. Protagoras’ın şüpheciliği göreli şüpheciliktir.Şüphecilik Elis’li Pyrrhon’la birlikte okullaşır. Bilgi sorununu sistematik olarak ilk inceleyen şüpheci Pyrrhon’dur. Descartes’de bir şüphecidir. Onun şüpheciliğine yöntemli şüphe denir. Descartes, şüpheciliği kesin bilgiyi buluncaya kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamında bir yöntem olarak kullanmıştır.

Pyrrhon, Platon ve Aristoteles okulları arasında bir karşıtlığı sezmiştir ve bu karşıtlığı daha sonra Stoa ve Epikuras okullarında derinleşmesini izlemiştir. Bu gözlemleri Pyrrhon’a felsefe öğretilerine karşı güvensizliği ve bundan ötürü de şüpheyi aşılamıştır.

Pyrrhon’un şüpheciliği bu temel maddede açıklanabilir.

1) Nesnelerin gerçek yasası kavranılmaz.

2) Öyleyse nesneler karşı tutumuz yargıdan kaçınma olmalıdır.

3) Ancak bu tutumlardır ki ruhsal dinginlik’e ulaşabilir.

Pyrrhoncular için gerçek mutluluk budur.


SERBESTCİLİK=Hürteşebbüscülük:

Pratik davranış olarak; Liberal olanın hareketi. Hür ve serbestlik fikirlerini benimseyen, bu yüzden de başkalarının hürriyetine hürmetkar olan kimsenin tutumu. Doktrin olarak (sosyalizme karşı zıt bir anlayışla): Siyasî-iktisâdi bir doktrin olup, umumî menfaatin, fertlerin hürriyetlerinin en son hadde kadar genişletilmesini, devletinkinin ise aksine daraltılmasını gerektirdiğini müdafaa eder. Mutlak Liberalizm, devletin istihsaldeki, işyerlerindeki alacağı sağlık ve emniyet tedbirlerinde; çocukların, kadınların çalışmasını düzenlemekte, sigorta ve emeklileri tanzim etmekte dahi müdahalesini kabul etmez. Çağdaş Liberalizm yahut Yeni Liberalizm ise, devletin bu tarz müdahalelerini, hattâ plânlı iktisad hayatında istihsalde yön verici faaliyetlerini kabul eder. Yalnız, şahsî mülkiyete dokunulmaması şartıyla. Ayrıca, ilmî tenkid ve akıl ile dinin köklerinin tarihini ve durum unu araştıran, akidelere serbest bir görüşle bakan ilâhiyatçı cereyana da bu ad verilir. Liberalizmin aşırılıkları marksizm, Kollektizm, Sosyalizm ve Komünizm gibi özel mülkiyeti ortadan kaldıran cereyanların doğmasına yol açmış, netice de o da ılımlılığa dönmek zaruretini duymuştur.


SOYUTLAMA:
Bir nesnenin herhangi bir yanını öbürlerinden ayırarak tek başına ele alan ansal işlem. Soyutlama, bir bilgi yöntemi olarak, insan zihninde yapılır. Ne var ki idealist soyutlama anlayışı ile diyalektik soyutlama anlayışı birbirinden tümüyle karşıttır. İdealist soyutlama, soyutlama sonucu olan kavram ve düşünceleri saltıklaştırır ve bunları nesnel gerçekliğin yerine koyar. Soyutlama, gerçekte, yeniden somuta varmak ve somut bütünü parçalarında da birbiri ile olan ilişkileri içinde tümüyle kavramak için kullanılan bir yöntem, bir araçtır. Soyutçuluk, bu amacı araçlaştırır ve somuta varmak amacını unutarak soyutta kalır. Felsefenin bütün yanlış sonuçları, bu aracı amaçlaştırmaktan doğmuştur. İnsanın karnını doğuran, ekmek düşüncesi, değil, ekmeğin kendisidir. Ekmek düşüncesini nasıl ekmek yerine koyamazsak, özdekten soyutlanan öz düşüncesini de özdeğin yerine koyamayız. Gerçekte soyutlama, bilme sürecinde zorunlu bir yöntemdir. İdealizme düşmeksizin gerçekleştirilen soyutlama, bilimsel soyutlamadır. Kavramlar, soyutlamalarla elde edilirler. Ama nesnel gerçeklerle denenir ve doğrulanırlar. Soyut kavram ve düşüncelerin hakikiliklerinin ölçütü insansal pratiktir. Soyutlamada aşırılığa varmaya ya da soyutlamaları kötüye kullanmaya soyutçuluk denir.


SERMAYECİLİK:Kapitalizm:

Servetin ve sermayenin belli ellerde toplanarak, sermayedar (patron) ile sermayeyi üretken hâle getiren işçilerin ayrı olduğu ve dolayısıyla işçinin haddinden fazla sömürüldüğü, sınaî, ticarî ve malî merkezleşmeyi esas kabul eden iktisadî ve içtimaî doktrinin adı.

Kapitalizmin maddeci, müfrit ve doymak bilmeyen ferdiyetçi tutumu, aynı maddeci temele dayanmakla birlikte toplumcu olan kolektivizmin, sosyalizmin ve komünizmin doğmasına, gelişmesine ve yaygınlaşmasına sebep olmuştur.


SEVGİ=Aşk:

Bizi bir varlığa, bir konuya yahut evrensel bir değere yönelten kalp hareketi. Bu hareket, somut bir varlığa (bir şahsa, tabiata), bir genel fikre (vatana, manevi değerlere, dine) doğru olabilir. Burada Hristiyanlıkta ve İslâm'da diğergam (başkasının derdini dert edinen) bir insan sevgisi kendisini göstermiştir. Ahlâkî bakımdan sevgi, egoizme karşı bir davranış olarak kabul edilir. Tolstoy'a göre, hakiki sevgi, başkası için kendi menfaatini bir kenara atmaktır. Hristiyan ahlakçıları, yüksek fazilet duygusunun kaynağı olarak "charité'yi (caritas-şefkat, merhamet) görürler. Kur'an'da Allah'ın merhametinin rahmetinin, gazabını aştığı ve her şeyi kuşattığı bildirilmektedir Nitekim Yunus "Yaratılmışı severiz, Yaratandan Ötürü" diyor. Ayrıca "Çalab'ın dünyasında yüzbin dürlü sevgi var" diye bütün sevgilerin kaynağının ilahî olduğunu bildirir. Burada felsefî problem şudur: Sevgi (aşk) bir bilgi aracı olabilir mi? Platon'da, Spinoza'da sorunun cevabı olumludur. Empedokles'de sevgi, evrende birleştirici ilkedir. Eflatun'da güzele, üstün varlığa duyulan sevgi (eros), ideaların bilgisine götüren yoldur. Aristo; metafizikte, Tanrının birinci göğe ilk hareketi vermesini onu iterek değil (mekanik değil) ama "sevgi objesi" olarak birinci göğün, Tanrının cazibesine kapılmasıyla izah ediyor. Yüzyılımızda Max Scheler, kendisi bir papaz olduğu için, son günlerinde inancını kaybetse de Hristiyanlığın "charite" fikrini temele alarak insan kişiliğinin özünü sevgi ile açıklamıştır. Hatta “İnsanın Evrendeki Yeri" adlı eserinin sonunda, Hıristiyanlıktaki Tanrının Isa kılığına büründüğü inancını aynen almış, onu felsefî kalıba dökerek, insanın Tanrı olduğunu söylemiştir.


SEZGİ=Tehaddüs:

Bir şeyi dolaysız, aracısız kavrama. Akıl yürütme ve muhakemenin tersine bir bütünün birden kavranması. Bir bağlantının birden vasıtasız keşfedilmesi. Doğrudan bilgi, tecrübî sezgi, nesnelerin ilişkisini kuran sezgi. Metafizik sezgi veya zihnî sezgi, zihnin kendisiyle sadece olaylara değil, aralarında bulunan ilişkilere, hatta bizzat varlıklara, onların varoluşuna, özüne, ben"e ve Tanrıya ulaştığı fiildir. (Buna aklî sezgi de denebilir.) Bergson"da sezgi, kaynağını içgüdüden alır ve doğrudan şuur demektir. Bu içgüdü şuur kazanarak ortaya çıkması için, o önce zihnin meydana getirdiği hayal ve kavramlardan faydalanır; sonra bu hayaller, sezginin bir gölgesi gibi ortaya çıkar; sonra büyük çabayla realiteyi doğrudan kavrar. Sezginin özelliği aktif ve şiddetli olmasıdır. Uzun bir çabanın sonucu olduğu için aktif, birdenbire olduğu için şiddetlidir. Zekâ varlıkları parçalayarak inceler, sezgi ise, doğrudan ve bütün olarak kavrar. Felsefî sezgiye ulaşabilmek için bilinç alanının dışına çıkmaya hacet yoktur. Çünkü süre ve oluş, şuur akışının içindedir. Bergson, Kant ı şuur alanı dışında numen'i kabul ettiği için eleştirir.


SEZGİCİLİK =Tehaddüsiye:

Zekâdan ve akıldan ayrı bir bilme gücü olan sezgi ile doğrudan doğruya ve bütün halinde eşyayı ve eşyanın özünü bilebileceğimizi ileri süren felsefî meslek. Bu bilgi vasıtası yani sezgi eşyayı, tabiatı parçalamadan, bölmelere (kompartıman) ayırmadan bütün olarak kavrar. Hâlbuki zekâ mutlaka bölmelere ayırır, ayırmadan tetkik edemez ve eşyayı kavrayamaz. Çünkü zekânın bilgisi tecrübe, akıl yürütme (istidlal) veya tahlil (analiz) yoluyla elde edilen bilgidir. Sezgi'nin bilgisi ise şuurun doğrudan doğruya verisidir. İçgüdüye benzeyen veya bediî duyguyu andıran bir tarzda bilme gücünün bir mahsulü olarak, eşyanın mahiyetini bize ifşa eden nev'i şahsına münhasır bir bilgidir. Bu bilgi süje ile eşyayı birleştirir, mezceder. Bu sezgide bilme ile yapma aynı şeydir. Yani Bergson'un aradığı bilgi, olaylar ve ruh üzerinde yabancı bir bakış gibi dolaşmayıp, insanın en derin tarafını değiştiriyor. Bu sanatkârâne bilgi sayesinde insan eşyaya, maddeye, hayata hülûl eder; dolayısıyla aksiyona yönelen bilginin yanında sezgici anlayış, mutlak'ın bilgisinin, tecrübe üstü hakikati bilmenin, metafiziğin mümkün ve meşru olduğunu ileri sürer. Sezgiciliğin, felsefeyi durdurduğu, susturduğu ileri sürülmüştür. Bergson'un bu yeni sezgici Metafizik'i, asrımızda metafizik düşmanı materyalizme ve pozitivizme karşı bir aksülâmel (tepki)dir ve onlara karşı büyük bir darbe tesiri uyandıran felsefî sistemdir. Felsefe de çok çeşitli sezgi anlayışları vardır. Aristo'da, Descartes'ta, Kanttaki aklî sezgi, Bergson'unkinden farklıdır. Bergson'un sezgi anlayışı, ondan 8 asır önce Gazzalî tarafından ortaya atılmış ve işlenmiştir.


SIÇRAMACILIK:

Tekâmülü, evrimin seyir ve halkalan ile değil, âni sıçramalarla izah eden biyolojik ve felsefî doktrin. Hugo de Vries çevre tesirleri ile meydana gelen değişikliğin ferdî olduğunu, ırsî değişmeleri, ânî, sert, süreksiz tesirlerden ileri geldiğini gösterdi. Onun Denoteria adlı bitki üzerinde yaptığı tecrübelerle elde ettiği bu âni değişmelere dair görüşünden dolayı bu nazariyeye Mutasyonizm adı verildi. Böylece, tedricî alışkanlıkların hücrenin yapısında bir değişiklik yapamadığı (Lamark'ın görünüşün aksine), fakat âni tesirlerin hücreler arasındaki fonksiyonel münasebeti değiştirdiği, tekâmülün içten gelen değişikliklerle meydana geldiği ortaya çıkmış oldu…


SIFAT:

Bir varlığın kalıcı, zorunlu ve o varlığı yapan niteliği, yüklem, özü itibariyle, cevhere bağlı olan. Mantıkta bir özneye bağlı olarak kabul veya reddedilen nitelik.


SİYASET FELSEFESİ:

“Siyaset” terimi, Arapça'da "idare etmek”, "işleri düzene koymak" (tedbir) anlamına gelir. "Politika” terimi ise Yunanca "politikos" kelimesinden gelip, "şehirle ilgili işler, devlet idaresi ile ilgili olan” anlamındadır. Siyasa Aristo'nun ifadesiyle Vatandaşların toplumu ilgilendiren işlerle ilgili olarak yaptığı her şey"dir. Siyaset, demokratik usullerin geçerli olduğu toplumlarda görülen bir faaliyettir. Siyaset; hem siyaset biliminin hem de siyaset felsefesinin konusudur. Siyaset felsefesi ise; siyasî eylem tekniğini yani iktidarın kaynağını, iktidarın kazanılışını ve elde tutulmasını, fertle devlet arasındaki ilişkileri ele alır. Siyaset felsefesi, "olması gerekeni ele alır. Gelecekte toplumların nasıl idare edilmesi gerektiğini ortaya koyabilmek için onların dününü ve bugününü de inceler.

Siyaset felsefesi, "iktidarın kaynağı nedir?", "Devletin öğeleri nelerdir?', "Devletin işlevi ve sorumluluğu nelerdir?", "meşruiyetin ölçüsü nedir?', "Ferdin temel hakları nelerdir?", "Devletle iktidarın şartlan nelerdir?', "En iyi yönetim şekli hangisidir?", "Sivil toplum ne anlama gelir?" gibi sorular üzerinde fikir üretir.


SKOLASTİK:

Ortaçağ Hıristiyan felsefesine verilen isimdir. Bu felsefe, Yeni Eflâtuncu bir renk taşıyan kilise babaları (Patristik felsefe) nin aksine Aristocu bir karakter taşır. Skolastik deyimi Lâtince scola sözünden gelir ve "mektep", "medrese ilmi" mânâsına gelir. Skolastik felsefe, patristik devrinde şekli belirmiş olan doktrini daha sistemli bir hale getirmek gayretiyle gelişmiştir. Skolastik felsefe, hakikati aramak endişesinden çok, manastırlarda ve psikopos mekteplerinde öğretilen bir takım bilgilerden meydana geliyordu. Bu bakımdan Skolastik bir doktrinden ziyade kilisenin kontrolünde olan bir düzen ve kuruluş mânâsını taşır. Manastırlar ve katedral mektepleri, programlarında "Yedi Hür San'at' adı verilen ve gramer, hitabet, mantık (Diyalektik), hesap, hendese (geometri), astronomi ve musikîden teşekkül eden derslere yer veriyordu. Bunların başında da İlahiyat (Teoloji) geliyordu. Skolastik felsefesinin gayesi, eğitim ve öğretim (talim ve tedris) olup, araştırma değildir. Metodu ise, aklı vahiy ve iman hakikatlerine tatbik ederek, onların aklen ve felsefî yönden izahını yapmak ve kolay anlaşılır hale getirmek, kıyas yoluyla isbat ve üstadları tefsir etmek, dolayısıyla bir takım itirazlara da cevap bulmaktadır. Bu da hakikatin dinî ilkelerde mevcut olduğu, tesbit edilmiş bulunduğu kanaatinden ileri gelmekteydi. Binaenaleyh, bu felsefe dogmaları sistemleştirip, mekteplerdeki gençlere bir malûmat olarak devretmek, böylece inançları temellendirip, itirazları çürütmek emelini taşır. Bunun için Aristo mantığına sıkı sıkıya sarılmıştır. "Anlamak için imân etmek" görüşü bu felsefenin hareket noktasını ve gayesini teşkil eder.

Ortaçağ fikir adamları için karakteristik olan eserler, muhtelif sahalara ait bilgileri toplayan ansiklopedik mahiyetteki summa (Telhisler – Özetler) lardır. Bunların anlaşamadıkları tek nokta, Antik devirden miras kalan küllî mefhumların gerçekliği meselesidir. Bütün Ortaçağ'ı işgal eden bu mesele ile üç mektep özellikle meşgul olmuştur: 1- Realistler Küllilerin hakikat olduklarını ve eşyadan evvel mevcud olduklarını iddia eder (Anselmus baş temsilcisi). 2- Konseptüalistler: Umumî fikrin, küllilerin yalnız ferdî eşyada mevcud olduğunu kabul ve iddia eder. Bu ılımlı realizmdir. Lord A. Magnus ve S. Thomas bu fikrin temsilcileri. 3- Nominalistler: Küllilerin ve umumî fikirlerin eşyadan sonra mevcud olduklarını ve bu sebeple isimden başka bir şey olmadıklarını, ancak ferdilerin var olduklarını ileri sürer. Nominalizmin temsilcisi önce Roscelin, sonra da 0. William "dır...


STOACILIK=Revakiye:

Başlıca Zénon, Chyrisppe, Epikte ve Marc-Auréle tarafından temsil edilmiş olan felsefî mektep. Bunlarda gaye hissizlik (Apathie) dir, hayat ve ölüme karşı kayıtsızdırlar. Bunlar Sokrat öncesine dönerek maddî esası kabul etmişlerdir. Stoacılar siniklerin derinleşmiş şeklidir. Determinist ve panteist bir materyalizmi ve metafiziği benimsemişlerdir. Stoacı anlayışta hayat ve ölüm pek değer taşımaz. Fazilet ihtiraslara hâkim olmaktır. Fiziği değil, ahlâkı mühim görürler. Fizik anlayışları Heraklit'ten ilham almıştır. Âleme tesadüf değil, uzvî bir zaruret (mekanik değil) hâkim, derler, Kader insana zarurî olarak hâkim olduğu için, kaderden şikâyet edilmemesini müdafaa ederler.

Ahlâk anlayışları sert ve disiplinli bir yaşamayı gerektirir. Stoacılar insanın tabiata göre yaşaması gerektiğine, doğru ve manâlı bir hayat için âlemdeki yerini tayin etmesi zaruretine inanırlar. Elemden kaçmak fikri bunlarda da hakimdir. Kozmopolit, evrensel ve tek bir devlet anlayışına sahiptirler.

İnsan tek bir devletin vatandaşı olmalıdır, derler. Bilgide tecrübecidirler. Bunların üç ayrı devresi vardır: Eski stoa, orta stoa, geç stoa. Kendilerinden sonraki düşüncelere çok tesirleri olmuştur, karamsarlık ve pasifliğin hakim olduğu bir felsefedir. Soyut kozmopolitizmlerine, pasif ve dikkat çekici ahlak anlayışlarına rağmen, stoacılar ferdiyetçi ve muhafazakar bir doktrine sahiptirler.

 
Geri