NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
BAHAİLİK .......... BİR TANRICILIK

BAHAİLİK:

"Mehdi" (Kurtarıcı, Hidayete erdiren) fikrine dayalı olarak son yüzyıl içinde İslâm dünyasında ortaya çıkmış iki büyük hareketten birisi olan Bahaîlik, menşei itibariyle Seyyid Ali Muhammed'in 1844'deki hareketine dayanır. Hz. Muhammed (A.S.)'in son Peygamber ve İslâmiyet'in de son din olmadığı iddiasıyla ortaya çıkan Bahaîlik "Mukaddes Kitapları' ile yeni bir din hüviyeti kazanmıştır. Ayrıca belirli ibadetleri, dinî bayram günleri, özel dinî takvimleri de teşekkül etmiştir. Daha sonra Hindistan'da zuhur eden "Kâdiyânîlik" de aynı noktadan hareket eder. Bahailik ve Babîlik İslâm'ı yıkmağa yönelmiş cereyanlardan sayılır.


BÂTİNİLİK= Batıniyye:

VIII. Asırda başlayan İsmailiye hareketi daha sonraki devirlerde Şiî karakterde birçok mezheplerin ortaya çıkmasına sebep olmuş ve bu mezheplerin hepsine birden "Batıniye" denilmiştir. Ancak bu isim çok geniş bir zümreyi içine aldığı için bazen tamamen birbirine zıt görüşteki mezhepler de aynı safta gösterilmiştir.

Şiî karakterli olan bu mezhep sonraları çok çeşitli ihtilâlci grupların ortaya çıkmasına ve İslâm dünyasında muhtelif karışıklıkların, isyanların, ihtilâl ve adam öldürme hadiselerinin (katl) zuhuruna sebep olmuşlardır. Bu mezhep mensupları, ezilen insanları daima kışkırtmış ve böylece ihtilalci şiilik İran'dan Mısır'a kadar birçok İslâm ülkelerinde yayılmıştır. Bütün bu ihtilâlci grupların meydana çıkış sebepleri şöyle özetlenebilir: İslamiyet kendinden önce hâkim olan birçok akîdeleri kaldırmış, tesirsiz hale getirmiştir, İşte bu çeşitli dinlerden ve mezheplerden gelen akideler, sonraları İslami bir maskeye bürünerek ona nüfuz etmek ve sonunda da onu tahrip edip yıkmak dolayısıyla hükümlerini sürdürmek, dinsizliği yaymak yoluna girdiler. Bu husus, İsmailiye’nin kurucularına "Zerdüşti”, "Deysâni”, "Mania" şeklinde verilen sıfatlardan da anlaşılmaktadır. A. Bağdadî ekseri kelâmcıların, Batıniliğin Kur'an ve Sünneti batinî bir tarzda te'vil ederek Mecûsî dinine da'vet ettiklerine kani olduklarını bildiriyor. Batınîler İslâm âleminde çıkan kabalistlerdir. Kabalizm, Yahudi dininde Tevrat ve Zebur'un dış (zahirî) mânâsı ile yetinmeyip, Mukaddes Kitab'ın harflerinden gizli anlamlar çıkarmaya çalışan ve ona istediği anlamlan verebilen bir cereyan idi. Batınîler bazı yorumlardan da faydalanarak bu yorumların sınırını sonsuzca genişlettiler ve İslam doktrinine istedikleri fikirleri sokmaya çalıştılar. Bu görüşler daha sonra “Hurufilik” şekline girdi ve Yıldırım Bâyezid zamanında Bektaşî tarikatı içine sokuldu. Yavuz’un temizleme gayretlerine rağmen Bektaşî edebiyatı "Hurufilik' tesiri altında gelişti,

Batınîler, İslâm doktrininde her şeyin bir görünüşü, bir gizli tarafı olduğuna inandıkları için, bu gizli mânâlara nüfuz etmek düşüncesiyle mistik hareketi son haddine kadar götürdüler; böylece şüphecilik, mistisizm ve Mutezilenin karışımından Batınî anlayış doğdu. Bunlar Irak'da; Batınî, Karmatî veya Mazdekî adını aldılar. Horasan'da, "Melâhide-Dinsizler” ve yanılmaz ve saf (ma'sum) bir öğreticiye inandıkları için “Ta'limiyye" ve daha birçok isimler almışlardır.

Batınîlik, karşısına çıktığı Ehl-i Sünnet'in siyasî birliğini kırmak için siyasî bir görüş ileri sürdü. Buna göre;

1-Halifelik yerine İmamlık yani İslâm Papalığı'nı kurmak lâzımdır; çünkü imam kendisinde ilâhî sıfatlar bulunan ve Hz. Ali'nin neslinden gelen ma'sum (günahsız) ve üstün bir insandır. Bunlara göre Allah önce Hz. Âdem'de, sonra Hz. Peygamberde ve Hz. Ali'de ve daha sonra onun çocuklarında görünerek insanlar arasına inmiştir. Batînîler, Allah'ın insan bedenine girdiği inancı ile Hıristiyanlığın teslis'indeki 'Baba-Ruhu'l-Kudüs-Oğul' inancına benzer bir şekil kabul ederler ve “Hulûliyi” (Allah'ın insan bedenine hululünü kabul) adını alırlar. Halen Bektaşîlik'e dair kitaplarda bu teslise benzer ifadeler yer alır: 'Allah-Muhammed-Ali; üçlü bir nurdur, kimse bilmez bir sırdır" ifadesi bunun bariz şeklidir.

2-Batınîlik, siyasî değişmeyi gerçekleştirmek için gizli teşkilâtlar kurmuştur. Hasan Sabbah ile Haşhaşîler Alamut kalesinde üslenerek suikastlara, hükümet darbelerine, kıtallere baş vurmuşlar; Sünnî devlet adamlarını öldürerek iktidara geldikleri yerler olmuştur; (İran'da Safaviler ve Büveyhîler, Mısır'da Fatımîler ve Yemen'de Zeydîler iktidara gelmişlerdir.) Bu cümleden olarak bilhassa Büyük Selçuklu İmparatorluğu içinde fedaî teşkilatlarıyla Nizamülmülk, Sultan Melikşah gibi devlet adamlarını, sultanları, kadıları, âlimleri öldürerek dehşet saçmışlardır. Selçuklu İmparatorluğu, Ehl-i Sünnet akîdesinin maruz kaldığı bu yıkıcı hareketin fiilî cephesinin yanında fikrî cephesiyle şiddetli bir mücadeleye girişmiş; bu sebeple Sultan Alparslan zamanında o devrin en ileri ve en büyük ilim merkezleri ve üniversiteleri olan 'Nizamiye Medreseleri'ni açmış, bunları ülkenin birçok merkezlerinde yaymış, buralarda binlerce talebenin ve hocanın her türlü ihtiyacının karşılamış ve böylece Sünnî akideye dayanan yeni bir ilmî, fikrî ve felsefî hareket doğmuştur. Imamü'l-Harameyn ve Gazzalî gibi büyük ilim ve fikir adamları bu medreselerde hem yetişmişler, hem de hocalık yapmışlardır. Bilhassa Gazzalî sapık felsefe cereyanlarının yıkıcılığına karşı olduğu gibi Batınîlik'e karşı fikrî bir mücadele açmış, bu hususta onların fikirlerini çürüten kıymetli kitaplar yazmıştır

3- Batınîliğin siyasî görüşlerine uygun bir de hukuk sistemi teşekkül etmişti.

Batinîlerin felsefî görüşleri şöyle özetlenebilir

1) Âlemin ve varlığın başlangıcı yoktur (kadimdir). Âlem yokluktan çıkmaz, madde ezelîdir.

2) Peygamberleri ve mucizeleri kısmen kabul ederler.

3) Bütün insanların, inananların davetine uyması gerekir. İnananlar her türlü günah ve kusurdan ârîdir (masum). (Katolik papaları gibi. Bu görüş de İslâm'ın özüne aykırıdır.)

4) Âhirete dair fikirleri Brahmanizm ve Maniheizm'e benzer. Tenasüh (Ruhların cesetten cesede göçmesi)'e inanırlar. (Bu fikirde İran'dan Pisagor ve Eflâtun'dan geliyor.)

5) Zahir (görünüş) kabuktur, bâtın (iç) hakikatin özüdür. Dinleri iç anlamlarıyla anlamalıdır. Bu da tefsir değil tevil ile olur.

6) Akıl bilgisi vasıtası olamaz; çünkü akılların verdikleri hükümler, birbiriyle çelişir. Bunun delili de akıl sahiplerinin görüş ayrılığına düşmeleridir.

Batînîler bu fikirlerden "İsmet" (masumluk), 'Mehdîlik" (kurtarıcı), Takiye" (Kendini gizliyerek dindar görünmek), 'Rec'a' (Mehdi’nin ve imamlarının geri geleceğine iman) gibi ahlâkî neticeler çıkarmışlar ve bunları siyasî hareketlerde kullanmışlardır. Batînîler İslâmiyet'i yıkabilmek için İslâmiyet'in siyasî ve fikrî düşmanlarıyla daima iş birliği yapmışlardır. İsmaililerin liderliğini asrımızda Ağa Han, oğlu Ali Han yapmışlar, halen günümüzde torunu Kerim Han bu işi yürütmektedir. Batınî ve tevilci karakteriyle tanınan Dürzîlik ve Nusevrîlik vasıtasıyla Fransızlar Lübnan ve Suriye'deki etnik gruplan şuurlandırarak geçen asırda ve bu asırda birliği parçalamışlar ve bunları sömürmüşlerdir.

Eski Çin'de, Hint'de, Yunan'da, Yahudi kabalizminde, Rönesans Avrupa’sında ve sonrasında Batınîliğin çeşitli şekilleri görülmüştür. Masonluk ve kolları da Batıniliğin başka şeklidir.  Batıniler aslında Allah’ı ve mukaddesatı inkar edip, nefsin arzu ettiği şeyleri mübah (serbest) gördükleri kabul edilir.


BELİT =Aksiyom:

Başka bir önermeye götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önerme. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonucu varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca çöker.
1)Mantık: Mantıkta belit terimi, bir şeyi tanıtlamak için kullanılan tanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını veriri tanıtlanmayı gerektirmediği gibi tanıtlanamazda. Çünkü tanıtlama, daha da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir ilkedir, ama her ilke bir belit değildir. Örneğin, “her bütün kendini meydana getiren parçalarından büyüktür” ilkesi bir belittir, buna karşı Einstein’in görelilik ilkesi bir belit değildir. Metafizik dünya görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, “bir şey kendisinin aynıdır” önermesiyle dile getirilen özdeşlik ilkesini belit saymışlardır. Hegel’in diyalektik mantığı bunun doğru olmadığını meydana koymuştur. Bir şey kendisiyle bile aynı değildir, çünkü sürekli olarak değişmektedir.
2) Matematik: nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. Örneğin, “bir üçüncü niceliğe ayrı ayrı eşit olan nicelikler birbirine eşittir”, “eşit niceliklere eşit nicelikler eklenirse toplamları da eşit olur”. Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır. Aralarında başkaca bir anlam ayrılığı yoktur.
3) Dekartçılık: Descartes ve başta Spinoza olmak üzere izdaşları felsefelerini belitlere dayarlar. Örneğin Descartes, felsefesini “düşünüyorum, öyleyse varım” belitinden çıkarak kurmuştur. Spinoza’da ünlü Etika’sında örneğin, “başka bir şeyle tasarlanmayan şeyin kendisiyle tasarlanması gerekir” gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki, ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan başka, bu belitler, “parçalarının toplamı bütüne eşittir” gibi belitler gücünde değildirler. Daha açık bir deyişle, Dekartçıların belitleri öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito’nun yüzyıllarca önceki biçimini çürütmek için, “bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var” önermesi ileri sürülmüştür.


BİÇİM =Form:

Nesnelerin dış görünüşü. Metafizikte bir nesnenin, gizil ilkesi olan, hammaddeden ayırt edilen etkin belirleyici ilkesi.

Platon bugün biçim sözcüğü ile karşılanan eidos terimini bir şeyi o şey yapan kalıcı gerçeklik ile sonlu ve değişmeye uğrayan tikelleri ayırmak için kullanmıştır. Platoncu biçim kavramı, da Pytagarosçı kurama dayanır. Bu kurama göre, nesnelerin ayırt edici özelliklerini veren maddi öğeler değil, Pythagoras’ın sayısal olarak adlandırdığı kavranabilir yapılardır.

Madde ve biçim arasındaki ayrımı ilk kez ortaya atan Aristoteles’tir. O’na göre madde kendi içinde bir nesne değil, nesnelerin oluşumunda bulunan farklılaşmış temel öğedir. Tikel nesnelerin, bu temel öğeden oluşmaları farklılaşma süreci ile gerçekleşir. Bu süreç içinde belirli biçimler alan nesneler de kavranabilir dünyayı oluşturur. Madde gizil öğe, biçim ise gerçekleşen öğedir.

Alman filozof Kant’a göre, biçim zihnin, bir özelliği birey tarafından nesneye yükleniyordu. Kant’a göre mekan ve zamanın duyarlılığı iki apriori biçimindedir. İnsanın kendi başına zaman ve mekan deneyimi olmasa bile insanın mekan ve zaman dışı deneyiminin olmayacağını savundu.


BİLGELİK= Hikmet:

1. İnsan hayatının ve varlıkların değeriyle ve anlamıyla ilgili derin bilgi, eksiksiz bilgi.

2. Derin, bilinmesi güç sebeplere dayanarak bir şeyi açıklamak.

3. Kendini bilmenin bilgisi: "İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, bu nice okumaktır." Yunus Emre.


BİLGİ= Marifet:

Düşünen bilinç ile düşünülen arasında kurulan ilgi, bilme fiilinin sonucunda doğrulanmış bir önermenin ifadesi. Suje-obje ilişkisi kurarak var olanlardan haberdar olma. Bu manada bilgi, insan ile evren arasındaki ilişkilerin açıklanması gayretidir.

Bilginin elemanları süje (bilen ben), obje (bilinen nesne), bilen benin duyularla elde ettiği duyu verileri, bu verileri soyutlayarak elde edilen kavramlar, kavramlardan kurulan yargılar (hükümler, önermeler).


BİLGİ FELSEFESİ= Marifet Nazariyesi, llmiyatı Mebhas-ı Marifet:

A- İlimler tarafından ortaya konulan felsefî problemleri ele alan disiplinin adı. Bu mânâda ilimler felsefesini ifade eder. Sadece ilmî metotların etüdünü veya tabiat kanunlarının bir sentezini değil; esas olarak prensiplerin, hipotezlerin, bilginin mantıkî kaynağını (psikolojik değil), değerini, objekif kapsamını, geçerliliğini tayine tahsis edilen çeşitli ilimlerin elde ettikleri neticelerin tenkidi etüdüdür. İlmî bilgilerin metotlarının tetkikidir. Epistemoloji ilimler üzerine bir teemmül (reflexion) olup, bütün ilmi faaliyetleri birleştirip basitleştirecek her zaman ve mekânda geçerli küllî bir metod bulmağa çalışır.

B- İngilizlerde: Bilgi teorisi, fakat sadece ilmî bilgi değil.

C- Şüphecilerde: Hükmün askıya alınması, yani hiç bir şey hakkında inkâr veya tasdiki bildiren bir hüküm vermemek

D- Husserl'de: Dış dünyanın varlığı meselesinde hükmün askıya alınması, 'paranteze almak".

Epistemoloji, problem koyma tarzı olarak eskiden beri mevcuttur. Bilginin kaynağı ve geçerliliği üzerine akılcılık, tecrübecilik, tenkitçilik, sezgicilik gibi teoriler ileri sürüldüğü gibi, bilginin çeşitli açılardan ele alınışı açısından da realizm, idealizm gibi nazariyeler ortaya atılmıştır.

Epistemoloji bize esas olarak iki temel bilgi çeşidi temin eder.

1) Doğuşuna göre, duyulara dayanan "sansualist", metoduna göre, tecrübeci “Empirist”

ve temeline göre "realiste” bilgiler;

2) Bunların karşısında olarak 'Rasyonalist' (Sansüalizme karşı), "zihinci-intellectüaliste' ve'idealiste' (Realizme karşı) bilgiler.

Epistemoloji H. Caher, E. Cassirer, L Bruncehvicg, JulesVuillemenve G. Bachelard tarafından değişik şekillerde geliştirilmiştir.


BİLİMCİLİK= İlimcilik:

Potitivizmden ilham alan ve onun bir değişik kolunu ifade eden bu meslek, bütün geçerli bilgileri ilimlerin yani Fziko-Şimik (Fizik-Kimya ile ilgili ilim dalları) ilimlerin verilerine indirger; başka bir ifade ile metafizik ve ahlâkî problemler de dahil olmak üzere, istisnasız her çeşit problemin madde ve hareketin araştırılmasından elde edilebilecek verilerle tam ve kesin olarak çözülebileceğini iddia eder. Siyantizmin bir metodik, bir de metafizik yönü vardır.

a- Metafizik Siyantizm: Bilimin, vaktiyle metafizik tarafından ortaya atılan bütün problemleri çözeceğine inanır ilmin mutlak bilgiye ulaşacağını kabul eder. Felsefenin Epistemolojiye irca edilmesi ile geçen asrın sonlarında ortaya çıkmış bilimsel görünüşlü ama bilim dışı bir inançtır ve bu tezi müdafaa eder.

b- Metodolojik Siyantizm: Fziko-Şimik bilimlerin metodunun, diğer bütün sahalarda, özellikle beşerî ilimler sahasında tek geçerli metot olduğunu, ancak bu metotla beşerî ve manevî ilimler sahalarının inceleneceğine inanır ve bunu müdafaa eder.

Bu cereyanın temsilcilerinin başında E. Renan ve H. Taine gelir. İbn Rüşd ve felsefesine dair meşhur eseriyle tanınmış olan Renan'ın "L'Avenir de la Science" kitabı "Bilimin Geleceği" adıyla dilimize çevrilmiş ve M.E. Bakanlığınca basılmıştır.

Bilindiği gibi Renan "İslâmiyet'in ilim, ilerleme ve bilim-eğitim düşmanı' olduğunu iddia eden bir konferansını Fransız Akademisinde 1883'de vermişti. Bu konferans diğerleri ile birlikte "Nutuklar ve Konferanslar” adıyla dilimize çevrilerek devlet tarafından basılmıştır. (Renan'ın bu iddialarına Namık Kemal "Rönan Müdafaanamesi' adlı eseriyle cevap vermişti). E. Renan, Kur'an'a ve Hz. Peygamber (S.A.V,)'e yer yer hakaret ettiği "Bilimin Geleceği' kitabında İslâmiyet'in Avrupa ilminin tesiri ile yok olacağını, doğulu gençlerin Avrupa'ya tahsile gidip oradan rasyonal metodu, tecrübe zihniyetini ve gerçeklik duygusunu aldıkça "din masallarına inanmanın imkânsızlığını da beraberlerinde götüreceklerini", modern metodları tanıyanların Kur'an'dan daha kuvvetli olacaklarını ileri sürer. O Ayrıca "bilim bir dindir; bundan sonra amentüleri yalnız bilim yazacaktır; ebedî meseleleri yalnız bilim çözecektir" diyerek yeni dini ilân eder. Renan'ın "İsa'nın Hayatı" adlı eseri ile "Havariler" adlı kitabı da dilimize çevrilmiş ve M.E.Bakanlığı tarafından 1945'de basılmıştır. "Hıristiyanlığın Kaynaklarının Tarihi” adlı eserin birinci cildini teşkil eden bu eserde Hıristiyanlık propagandası yapılmış, Hıristiyanlığın son ve kâfi bir din olduğu, insanlığın binlerce yıllık tarihi boyunca, Hz. İsa'dan büyük birini tanımadığı iddia edilmiştir. O zamanki Maarif Vekâleti de bunları en ufak bir kontrole tâbi tutmadan ve en küçük bir not ilâvesine lüzum görmeden yayınlamıştır. Hiç olmazsa aynı Vekâletten, İslâmiyet ve Hz. Muhammed (SAV.)'i tanıtan müspet bir eseri basmasını beklemek Müslüman Türk milletinin hakkı idi. Demek ki "İlimcilik", "İlericilik", "Batıcılık", "Akılcılık" ve "Pozitivizm"; gayretiyle yapılan her şey bir devirde, meziyet sayılmış, aksini düşünmek ise suç!


BİLİNÇ=Şuur:

Kendimizi ve içinde bulunduğumuz evreni kavramamızdan ibaret olan ve bilim verilerine indirilemeyen güçtür. O, bilimler üstüdür. Bütün bilgiler ona dayanır. Bilgi teorisi de buradan doğar. Her çeşit içten, derûnî yaşama halleri. İnsanın kendisi ve âlem hakkındaki bilgisi.


BİLİNEMEZCİLİK= Agnostisizm:

Yunanca "Bilinmez" anlamına gelen "Agonustos" kelimesinden alınmış bir tabirdir. Sonsuz, ilk sebepler, cevher, eşya ve olayların son gayesi gibi metafizik hakikatleri insan zihninin asla bilemeyeceğini ileri süren ve böylece metafiziğe bilinemez diyen sistemlerin adıdır. Buna göre insan zihninin veya aklın reel değeri yoktur. Bu anlayış görünüşler âleminin ilk ve son sebeplerinin akıl için daima meçhul kalacağını iddia eder. Böyle olunca da agnostisizm objektif bir bilginin ve fizikötesinin (metafiziğin) imkânsızlığını kabul etmiş olur. Agnostisizm metafiziğin sahasıyla sınırlanmış bir şüphecilik (septisizm) oluyor. Agnostik çoğu halde bir ilimcidir. Metafizik tezleri açıkça reddetmez, fakat tesbit etmenin imkânsız olduğunu söyler, mutlak bilgi elde edilemez, bilgimiz problemi çözmeye yetmez, der.

Bu kelimeyi ilk olarak İngiliz bilgini Huxley kullanmıştır. Bugün her çeşit metafizik ve ontoloji bahislerinin boşve neticesiz olduğunu kabul eden mesleklere (agnostik) adı verilir. Bu cümleden olarak A. Comte'un "Pozitivizm'i, Spencer'in "Evolusyonizm'i, Hamitton'un "Rölativizm'i agnostik olup hepsi de ontolojik meselelerin bilinemeyeceğine kanidirler. (Bizde Spencer'in agnostisizmini benimseyen RızaTevfik Bölükbaşı)dır.


BİR TANRICILIK=Tek Tanrıcılık, Vahdaniye:

Bir Allah'a inanma mesleği. Bu mânâda tezim ile aynı mânâda, politeizm ile zıt olmaktadır. Allah'ın Birliği kabul edilmekle beraber panteizmin Tanrı anlayışında olduğu gibi, bu bir olan Allah âlemin içinde (mündemiç) midir, yoksa dışında (muteal-Aşkın) mıdır? Hususu uzun münakaşalara yol açmıştır. Bazıları âlemle karışmayan Aristo'nun ilk kımıldatıcısından Spinoza'nın âlemle karışmış Tanrı'sına kadar her çeşit anlayışı monoteist kabul etmişlerdir. Fakat esas olarak bu terim, vahye dayanan ilâhî dinlerdeki bir Allah anlayışını ifade için kullanılmaktadır. Yalnız, İslâmiyet'in getirdiği vahdaniyet anlayışı ile aslında bir olup da sonradan bozulmuş olan, Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin Tanrı anlayışı aynı değildir. Yahudilerin bir olan Tanrı'sı ırkçı, sadece Yahudilere aittir. Hıristiyanların Tanrısı yaratıcı ve cismanî bir hal almış ve aşkınlık vasfını kaybetmiştir. Bunlara mukabil en mükemmel ve en mücerret Allah inancı İslâm'ın inancı olup, hiç bir değişikliğe ve bozulmaya uğramamıştır.

İslâm'ın Allah'ı âlemin hâricinde, diri, ezelî ve ebedî, asla değişmez, cevher ve surete sahip değil, mutlak hür, mutlak yaratıcı, sonsuz bir mükemmelliğe haiz, ortağı ve benzeri olmayan, her şeyi bilen, her şeye hâkim olan, mutlak surette kadir, her şeyi her an idare eden ve kontrolü altında tutan, doğmayan, doğurmayan, dengi bulunmayan, tamamen manevî olan bir varlıktır. Bu mükemmel varlık her çeşit noksanlıktan beridir, insanlara huzur ve ebedi" saadete ulaştıracak yolları göstermiş, bunun için kitap ve peygamberler göndermiş, âlemi bir gayeye dayalı olarak, hayatı ve ölümü insanların hangisinin daha iyi kulluk yapacağı hususunda imtihan etmek için yaratmış ve bütün varlıkları insanın emrine vermiştir.

Sosyolojik bir izah tarzına göre, monoteizm (Tek Tanrıcılık) dinlerin en gelişmiş anlayışıdır; klan denilen ibtidaî kabilelerden başlayarak safha safha gelişmiş, Totem inançları değişmiş ve en sonunda tek tanrılı anlayışa ulaşılmıştır. Bu izah tarzına göre Tek Tanrı fikri insan zihniyetinin ulaştığı en son merhaledir. Halbuki Tek Tanrı fikrine esas vahiy yoluyla ulaşılmıştır, böyle olmasaydı, gelişmiş cemiyetlerde de bu fikre sahip olunması gerekirdi. Böyle bir şey olmadığı gibi, bundan binlerce sene önceleri de birtakım kavimlerde, meselâ; eski Mısırlılarda, Hintlilerde, Mezopotamya'da Tek Tanrı fikrinin mevcut olduğu dinler Tarihi, Sümeroloji, Etnoloji ve Antropolqi'ye ait çeşitli araştırmalarla ortaya konmuştur. Bu durumda Tek Tanrı inancı, vahiy ile insana bildirilmiş, fakat zamanla bu inancın bozulmasından muhtelif beşerî inançlar ortaya çıkmıştır.

 
Geri