NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
TABULARASA ..... TÜR

TABULARASA:

Latince (boş kâğıt, yazı yazılacak tahta) gibi anlamlara gelmektedir. Tecrübeci ve duyumcu öğretilerin, her çeşit deneyden önce, zihnin halini ifade etmek için kullandığı temel kavram. Rasyonalistlerin doğuştan bazı bilgiler ve onlara dair kavramların kişi ile beraber geldiği iddiasına karşı, deneyciler, her türlü bilginin duyu verileri olarak meydana geldiğini savunurlar.


TAM ALGI=İdrak-i dakik:

Bir algı muhtevasının tam olarak şuurlu bir şekilde kavranması.


TANIM:

Bir kavramın veya bir nesnenin sınırlandırılması, sınıflandırılması. Bir kavramın veya kelimenin anlamının belirtilmesi. Aristo'ya göre tanım, özün araştırılmasıdır. Tanım, bir kavramın karakteristik içlemini tayin eden zihin işlemleridir. Batı mantıkçılarının "definition" ve "description", İslâm mantıkçılarının "had" ve "resm" dedikleri iki tanım çeşidi vardır. Bunlardan ilki öze ikincisi ilintiye (araz'a) aittir. Öze ait olan daha doğru tanımdır. Beş tümele göre tanım dörde ayrılmaktadır Aristo'nun tanımına dayanarak, sonrakiler, "nesnelerin tanımı yahut gerçek tanım (reele - hakiki), ve kelimelerin tanımı yahut adsal tanım (nominale - ismî) diye ikiye ayırarak incelemişlerdir.


TANRI DÜŞMANLIĞI=Din ve Tanrı Düşmanlığı:

1789'dan sonra doğan cereyanlardan biri olup Prudhon'la başlar. Dine düşmanlığı esas alır, dine hücum edilmelidir, felsefe dinle mücadele etmelidir; der. Feurbach, Marksist ve Leninistler, Nietzsche, Sartre ve Hartmann bu fikre kısmen veya tamamen iştirak ederek dine karşı mücadele açmışlardır.


TANRI TANIMAZLIK:Ateizm, İlhadiye, Dehriye:

Allah'ın varlığını yani âlemde derûnî, haricî ve üstün bir sebebi inkâr eden felsefî m eslek. Ateizm bir sistem değil, fakat pozitif birtakım prensiplerin doğrudan neticesi olarak bir inkârdır. Allah'ı, ruhu, hayatı inkâr ederken, âlemin tesadüfün bir takım kombinezonları ile meydana geldiğini kabul ve iddia eder. Tabiat olaylarının izahında hiç bir illet (neden) tanımaz. Ateizmin mücadelesi dine, dindara, yüksek inançlara karşıdır. Ateizmin felsefî temeli ontolojik materyalizmdir. Âlemde tek ve değişmez varlığı kabul eder. Bu varlık içkin bir varlıktır. Panteizm de ateist bir anlayış sayılabilir, bu bakımdan. İlkçağ Yunan düşüncesinden itibaren pek çok ateist düşünür gelmiştir. Ateizm, Rönesans'tan bu yana gelişen tabiat ilimleriyle ziyadesiyle kuvvetlenmiş, müsbet ilmin gelişmelerinden büyük destek sağlamıştır. XVIII. asrın ansiklopedist materyalistleri, XIX. asrın materyalist ve pozitivistleri, biyolojistleri hatta Hegel gibi mutlak idealist filozoflar ateist sayılırlar. Geçen asırda bilhassa Feurbach ile daha da gelişen bu anlayış, en çok Marksizm’in işine yaramıştır. Feurbach, “insanın kendisini büyütmesi ile Tanrı olmuştur, diye o Tanrı ölmüştür.” formülü ile kiliseye karşı bir isyanı temsil eder. Kaynağı da, maddecilik ve Tabiatçılıktır. Marksist ateizm çok mütecaviz olduğu için her türlü inancın yıkılmasında militan bir rol oynar. İlmî ve teknolojik ateizm ahlâkî değerleri, bilhassa cinsî ahlakın dayandığı değerleri yıkmayı hedef alır. Günümüzde Marksizmi çeşitli maddeci anlayışlarla en çok destekleyen ateist varoluşçuluktur ki en büyük temsilcisi ve memleketimizde en çok tanınanı J. Paul Sartre ve Heidegger'dir. Bunlar Tann'nın varlığını kategorik olarak inkâr eden dogmatik ateistlerdir. Bir de Tanrının varlığı problemini çözülemez olarak gören agnostik ateistler vardır. Semantik ateizme göre aynı problem, mânâları yok etmektedir. Dil üzerine yeni polemikler açan bu ateizmi daha çok strüktüralizm temsil etmektedir. Freud ve Durkheim de ateist sayılır. Ateistlik veya en azından dine lâkaydîlik, Tanzimat'tan başlayarak ve gelişen bir tempo ile münevverimizin mümeyyiz vasfı haline gelmiş, bir moda salgını gibi yaygınlaşmıştır. Şehbenderzade F. Ahmed Hilmi 'Allah'ı inkâr mümkün müdür? Küfür meslekleri' adında bir kitap yazmış; kitapta ateist anlayışların tenkidini yapmıştır.


TANRICILIK (TEİZM)=İlâhiye:

Şahsî, zatî ve âlemin sebebi olan ve âlemden ayrı olan bir Allah'ın varlığına, O'nun insanlar üzerindeki mutlak nüfuz ve kudretine inanan meslek. Teizm, vahyi inkâr ederek herkesin kendi aklına tâbi olmasını ileri süren deizmin, Allah ile âlemi bir sayan panteizmin, Allah'ı dinî inkâr eden ateizmin, çok tanrıcılığı kabul eden politeizmin karşısındadır.


TARİH:

Etimolojik olarak bilim ile eş anlamlıdır. Yunanca (historia), bilmek, anlatmak gibi anlamlara gelir. Geniş manâsıyla geçmişte olup biten şeylerin, tabiat varlıklarının tasviri olarak incelenmesi. Bu, daha çok tabiat bilimlerinin konusudur. Yahut zamana tabi olan değişmelerin bütününü ifade eder. Daha geniş anlamda, hangi düzende olursa olsun, geçmişin araştırılması olur. Mesela omurgasız hayvanlar tarihi gibi. Dar anlamda, insan toplumunun geçmişinin incelenmesidir. İnsanla ilgili süreçlerdir. Özel anlamıyla, insan toplumlarının geçmişinin bilgisi veya hikayesidir. Bu manada tarih, bir defa olur, tekerrür etmez. Tarihî olay biricikliğini korur. Tarih, bir milletin ve insanlığın hafızasıdır. Onsuz yaşanamaz. Tarihî olayın, bazan, kökü geçmişte kalır, ama halde de devam eder, bir süreç olarak varlığını sürdürür. Tarih; bilim olarak, eleştirici bir gözle tarihteki olayları inceleyen, onları anlatan ve yorumlayan bir alandır. Tarihe çeşitli şekillerde bakan ve onları yorumlayan anlayışlar vardır.


TARİH FELSEFİSİ=Felsefe-i tarihiye:

Tarihi, tarihî bilgiyi ve bunların meselelerini ele alan, bunlara çözüm arayan felsefe dalı. Tarihî olayların sebeplerini araştırma işi, ilkçağa kadar gitmekle beraber, bunu ilk defa en iyi yapan İbn Haldun (öl. 1406) olmuştur. Daha sonra 18. asırda Batı'da Vico tarih felsefesinden ilk defa bahsetmiştir. Vico'nun, Manc'ın ve Comte'un tarih hakkındaki görüşleri ile İbn Haldun'un görüşleri arasında büyük yakınlık ve benzerlik vardır. Alman Herder ve Hegel'in çalışmaları ile ayrı bir felsefe dalı haline gelmiştir.

Tarih felsefesi, insan toplumlarının evrimini idare eden genel kanunları araştırır ve bu evrimin anlamına ve insanlığın ulaşacağı sonuçlara ilişkin yorumlarını ortaya koyar. Tarihî olayların meydana gelişinde rol oynayan genel nedenleri gösterir ve bunların açıklamasını yapar. İnsanlığın topyekûn yaşadığı olayların tamamının anlamını belirler ve insan cemiyetlerinin oluşumunun izahını yapar.


TARİHÇİLİK:

Olayların açıklamasını yaparken, tarihe ön planda yer veren, her olayı tarihe indirgeyen eğilim.

Metod olarak, marksist terimlerde, fikirleri, tarihî şartların bir sonucu olarak kabul eden görüş. Hakikatin (verite) tarihî olduğunu, yani yukardan bir müdahale olmadan tarihin de süreç içinde evrimlendiğini ileri süren öğreti. Bu anlamda tarihçilik (tarihsicilik), septisizm in ve irrasyonalizm in bir karışımıdır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya'da ortaya çıkan ve olayların izahında tarihe öncelik veren bu akım, tarihî olayları, kendi şartları içinde anlamanın doğru olduğunu ileri sürer; bugünkü anlamlarını da geçmişe dayanarak açıklamayı tercih eder. Bu akım, insanî varlığın özünü tarihî bir varlık olmasında görür. Âlemi tarihten ibaretmiş gibi algılar. Diltheyln manevî ilimlerdeki anlama metodu, tarihi temele alan bir anlayıştır.


TARİHÎLİK=tarihsellik:

Tarihe ait olan, tarihî olanın varoluş şekli, karakteri. Objektif tarihe ait olanın yani tarihte gerçekten yaşayanın, tanınmış olanın karakteri. Mesela Hz. İsa’nın yaşamış olması, İncil'in, Kur'an'ın tarihiliği (tarihî olarak varolma).

İnsanî oluşumla bütünleşenin özelliği: Bir anlık değil, tarihî zaman içinde sonsuzca var olanın karakteri. Tarih, geçmişin bilgisi iken, tarihîlik geleceğe dönüktür. Tarihe bağlı olma. Ahlâkın, dinin tarihiliği gibi.Birde olumsu, yani değişken olup, devirlere göre değişen şeyin özelliği. Varoluş felsefesinde, insanın içinde bulunduğu özel durum. Varoluşun esas kanunu.


TASAVVUF:

Mistisizmin İslâm Dünyasında kazandığı isim. Tasavvufun fikrî menşei gibi, kelime olarak da kaynağı ihtilaflıdır. Kelime ister "Sûfyun" kökünden, ister "Suffa ashabı' nın hayatına izafeten, isterse Yunanca "Sophia” aslından gelmiş olsun bir İslâm tasavvufu vardır; bunun gibi İslâmî tasavvufun bir takım şarkiyatçıların iddia ettikleri gibi Hıristiyan, Yunan, İran ve Hind menşeli olması üzerinde de durmayacağız. Çünkü İslâmî tasavvufun esas kaynağı da İslâmîdir. Bu kaynak bir taraftan bizzat Kur'an-ı Kerimin esasları, bir taraftan da Hz. Peygamber (S.A.V.)'in kendi yaşayışıdır. Aslında İslâmî esaslar dünyanın fâniliğini, bu sebeple dünyaya bağlanılmaması gerektiğini telkin eder. Bundan dolayı da Allah'a mutlak teslimiyeti de Mutlak'a mutlak itaati telkin eder. Tasavvuf, nefsin terbiyesi ve ruhun temizlenmesi, kalbin temizlenerek ilâhî âlemin hakikatlerini aksettiren bir ayna durumuna getirilmesi, bunun için birtakım mücadelelere, zühd ve riyazet hayatına katlanmak olması dolayısıyla, çeşitli dinlerde müşterek taraflar olabilir. Fakat bu demek değildir ki İslâmî tasavvuf şurdan veya burdan gelmiştir. Hele tasavvufu dinî-felsefî bir mezhep olarak kabul etmeyip pratik bir zühd hayatı yaşamak, ruhun eriştiği yüceliklerde birtakım ilâhî hakikatleri keşfetmek ve nefse hâkimiyet kurmanın şeklinde görürsek bu tasavvufun tamamen İslâmî olmaması için hiçbir sebep yoktur. Ama, aksine, tasavvuf felsefî bir mezhep, keşfedilen hakikatları ve incelikleri çeşitli şekillerde izah etmek, varlık âlemini anlamak ve bu hususta yeni izah tarzları getirmek şeklinde anlaşılıyorsa, buna bir çok yabancı dinî ve felsefî unsurların karışması gayet mümkündür. Nitekim meselâ Yeni Eflâtunculuğun tesirini kabul etmek yerinde ve isabetli olur. Bu tesirin de doğrudan doğruya olmadığı bilinmelidir. Yalnız, unutmamalıdır ki, bu tesir ve karışma tam bir zühd hayatının ortaya çıkmasından, ruhî terbiye yollarının tesbitinden, hatta sistemleşmesinden çok sonradır. Yukarıda da işaret edildiği gibi, bu ruhî hayatın temellerini atan bizzat Hz. Peygamber (SAV.) idi. O'nun yüksek hayatını örnek almış olan sahabeler, kalblerinin parlaklığı, içsel âlemlerinin berraklığı, takva sahibi olmaları (Allah'tan korkarak yaşamaları), kendilerini tam bir ihlâs ile ibadete ve Allah yoluna adamaları ile ilk zahid ve mutasavvıfları teşkil etmişlerdir. Daha sonra sahabenin yolunu takib eden ve onlarla görüşmüş olan Hasan el-Basri ile kurulan Basra mektebinde tasavvufun ana meseleleri ele alınmış, ıstılahları (terimleri) konulmuştur. Altıncı hicrî asırdan sonra ise klasik bir kadro içine girmiştir. Tasavvuf hareketi Küfe, Basra ve Bağdat gibi başlıca üç büyük merkezde doğdu. Buralardan İslâm'ın yayılmasına muvazi olarak, İslâm dünyasına yayıldı. Daha sonra tasavvufun en büyük merkezi Horasan oldu ve en büyük mutasavvıflar Türkistan (Horasan) da yetişti. Moğol istilâsından ve Anadolu'nun fethinden sonra mutasavvıflar Anadolu'ya geldiler ve Anadolu'da yeni bir insan tipinin ortaya çıkarılmasında en büyük rolü oynayarak, onun asırlarca süren hakimiyetin manevî temellerini atmış oldular. Bunlardan başka, beşinci hicrî asırda başlayan bir de Endülüs cereyanı vardır ki Horasan erenleri ile Endülüs mutasavvıflarına yeni ufuklar açmış ve zengin eserlerin verilmesine sebep olmuştur.

Tasavvuf zühd'den doğduğu için pratiktir; ahlâkî ve ruhî yaşayışı esas olarak alır. Teoriyi de bu pratik zühd hayatından çıkarır. İşte bu teorinin çıkarılmasında sırrî-dinî tecrübeden geçtikten, o çileli hayatı yaşadıktan sonra ki nazarî (teorik) izahlarda bazı yabancı teorilere maruz kalmıştır.

İnsan tasavvuf tecrübelerini dört makamdan geçerek tamamlar:

1-Tâlib: Zühd ve tasavvuf yolunu isteyen, arayan kimsedir. Bu henüz şüpheli gördüldüğü için ciddî ve uzun süren bir imtihandan geçer.

2-Mürid: İmtihanı kazandıktan sonra tasavvufi hayatın pratik vazifelerini benimseyin onları tatbik eden kimsedir. Mürid (isteyen)in muradı (istediği) Allah'dır. Mürid tam bir derunî dinî tecrübe içindedir. Bu dinî tecrübe ile insan ancak Hakikat'a ulaşır, yoksa mantıkî ve zihnî bir gayretle değil. Bu dini tecrübede itici âmil, ilâhî şevkin yaşanmasıdır.

3-Sâlik: Tasavvufi hayata girip de seyr ü sülük denilen kaide ve aşamalardan geçen kimse.

4-Vasıl: Vahdete, Allah'a ulaşan kimse demektir. Sâlik ya bu dinî tecrübelerden muvaffak bir şekilde tertemiz çıkar; ilâhî şevki tatmaya liyakat Kazanır. Yahut kabiliyet yetersizliğinden veya irade za'fından dolayı yarı yolda kalır. Sâlik'in hedefe ulaşabilmesi için derece derece birtakım arzu ve emellerden vazgeçmesi gerekir. Bunlarda şöyle sıralanır:

a)Fenafi'l-Kusûd:Sâlikin bütün şahsî emel ve dileklerinden vazgeçmesi ve Allah'ın iradesine râm olmasıdır.

b) Fena fi'ş-Şuhûd: Bütün gördüklerinden vazgeçerek her şeyi Allah'da görmek.

c) Fena fi'l-Vücûd (Fena fi'llah): Bütün varlıklardan vazgeçip her şeyi Allah'dan ibaret görmek; Allah'ın varlığı içinde fâni olmak. Yalnız burada Allah'ın varlığına karışmak gibi bir mânâ kasdedilmemekte olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu mertebe velayet (velilik) mertebesidir.

Tasavvuf psikolojik bir tecrübe ile başlar, oradan tasavvufî ahlâka, metafiziğe ve tasavvufî hukuk anlayışına yükselir. Tasavvufî psikoloji, yaratılışı ilâhî aklın iradî bir tenezzülü (inişi) olarak kabul eder ve buradan hareketle Allah ile insan, insan ile âlem arasındaki münasebetleri açıklar ve bu münasebeti, derece derece yükselen bir ittihad anlayışı ile birleştirme gayesini güder. Bunun içinde "hulul" (Bazı Şiî ve İmamilerde olduğu gibi. Yoksa Hulul İslâm'a aykırıdır) "hisar, 'imtizaç", "iktiran" ve "telbis" gibi yollar ileri sürülmüştür. Kur'an'a dayanan bu psikolojik anlayış, sonunda ruhî bir olgunlaşma ile insanı, nefs-i emmare ve levvâme'nin üstünde sükûna ve huzura ermiş olan “nefs-i mutmainne" mertebesine ulaştırır. Böylece Kur'an'da zikredilen insan ile Allah arasındaki nefs-i emmâreden doğan derin uçurum, bu şekilde kalkmış olur. Çünkü nefs-i mutmainne'nin, Kur'an'da Allah'ın rızasını kazanmış olarak, Rabbine dönmesi istenmektedir. Bu nefis anlayışından Tasavvuf psikolojisinin mertebeler nazariyesi doğar ki bu mertebeler de "Zühd", "Fena" ve "Beka" mertebeleridir. Bu üç mertebe tasavvufî tarikatlarda "Şeriat", Tarikat”, "Marifet" ve "Hakikat" şeklini almıştır.

Tasavuf sistemi, psikolojik bir hal ve yaşayış ile başlamış, daha sonra birçok felsefî meselelere cevap veren bir sistem halini almıştır. Nazarî izahları bir tarafa bırakılırsa Tasavvufun, her seviyeden insanın âlemini güzelleştirmek, kalbini ve ruhunu kötü duygulardan temizlemek, iradeyi kuvvetlendirerek onlara yüksek bir ahlâkî hayat yaşatmak hedefini güttüğü muhakkaktır Bunda da muvaffak olduğuna tarih şahittir. Tasavvuf da nazariye ile ameliyye, düşünce ile fiil birleştiği için onu, felsefeler gibi sırf bir metod ve nazarî doktrin olarak görmemek lâzımdır, onda Kaal (konuşmak) değil, 'Hâl (yaşamak) esastır. O bu haliyle insanın ferdiyetinin değil, fakat şahsiyetinin tam olarak ortaya çıkmasına sebep olur.

İslâm tasavvufu Hıristiyan, Hind ve Yunan mistisizmi ile mukayese edilirse, üstünlüğü daha iyi ortaya çıkar. Hıristiyan mistisizminde Allah'ın âlem ile tabiat ile münasebeti ruh ile bedenin münasebeti gibi düşünülmüştür. Hâlbuki bu, hulul demektir ki, İslâm'a da aykırıdır. Hıristiyan mistisizmi, Hz. İsa'nın şahsiyle diyalog tur. İslâm tasavvufu gayede olduğu gibi, metottada ayrılır. Sufî "İyiliğin Emredilmesi" ile iman ve ahlak cemaatinin gerçekleşmesini ve eşyanın idare edilmesine doğru yönelir. İnsanlara, kendisinden tabiatın, denge ve ahenginden sorumlu olduğunu anlatır. İslâm tasavvufu her şeyi değişken, geçici ve zahirî kabul ettiği için süreç fikrini kabul etmez. O, hakikati yunan mistisizmi gibi, şekil mükemmelliğinde aramaz. Hıristiyan mistisizminin metafizik esasları ihmal edildiği için sağlam değildir. Orada mucize ve sır akla üstün olduğundan mistik anlayış sistemleşmeden fiilî hale geçmiştir. İslâm tasavvufu ise metafizik bir temele dayanır. Önce psikolojik bir tecrübe ile metafizik esasını bulmuş, daha aklî ve uyumlu bir sistem halini almıştır. İslam tasavvufu İslâmiyet’in idealini yükselttiği ve Müslümanlara ferd ve cemiyet olarak asırlarca huzurlu bir hayat yaşattığı halde Hıristiyan mistisizmi, batılı cemiyetlere bu huzuru verememiştir, hatta bugün bile. Böyle bir gayesi de yoktur. Büyük mistik Pascal başta olmak üzere, devrinde, sadece kendilerini düşünmüş kiliseye çekilmiş cemiyeti ihmal etmiştir.


TOMASCILIK:

XIII. asrın Hıristiyan filozofu ve kilise babası Saint Thomas d"Aquin'in doktrinine verilen isim. Saint Thomas, Aristo felsefesinin esaslarını alarak Hıristiyanlığın dogmalarına tatbik ederek bilhassa Aristo'nun madde - suret nazariyesine dayanarak Baba-Oğul inancını ve Hz. İsa'nın çeşitli cisimlerde temessülü fikrini felsefesi yönden temellendirmeye çalışmıştır. Zamanla Aristo felsefî - Hz. İsa'dan 4 asır önce de olsa- Hıristiyanlığın temel inancı haline gelmiş, Rönesans’ta dahi Aristo fiziğine küçük bir itirazın engizisyon ile cezalandırılmasına sebep olmuştur. Stoa ve W. Occam'ın felsefesine muhalif olan Tomizm, idealizme de karşı olarak, öz'den değil varlıkdan, dış müşahededen hareket etmektedir. O, "Varlık nedir?" sorusuna Varlık, şu sandalyenin, şu çiçeğin varlığıdır" diye cevap verir. O halde Allah'ı keşfetmek için, önce dış dünyayı anlamak ve tahlil etmek icab etmektedir. Bu da, Eflâtun'a karşı Aristo realizminin esasını teşkil eder. Tomizm dış idraki şuurun bir inşası olarak değil, fakat bir realitenin kavranması olarak nazara aldığından, Allah'a Allah fikriyle değil fakat bu realitenin esas sebebi sıfatıyla ulaşan bir idrak gözüyle baktığından, tamamen realist kalıyor. Meselâ masadan hareket ederek -Agnostisizmi bertaraf etmek suretiyle- Aşkın Varlık alanına ulaşıyor. Tanrı, iyiliğinden dolayı, bizi, bir baba gibi, yaratmıştır, diyor. Tomizm, insan faaliyetlerinin bütününü, Hz. Isa tarafından haber verilen ve selâmet ve sonsuz saadet oan âhiret hayatına göre düzenlemek suretiyle hakikî yerlerine koymayı gaye edinir. Bunun için Aşkın Varlık bu doktrinde en mühim rolü oynar, hakikî düzende ancak yukarıdan gelir. Günümüzde Tomizm, modern ilimlerin çeşitli verileri ile yeniden yoruma tâbi tutularak koyu Hıristiyan bir takım filozoflarca yeniden canlandırılmıştır. Yeni Tomizm veya Yeni Skolastisizm denen bu cereyanın ileri gelen ve kuvvetli temsilcileri E. Gilson, J. Maritain, Ch. de Koninck, A. G. Van Melson gibi düşünürlerdir. Mutlak idealizme ve naturalizme hücum eden yeni Tomistlere göre doğruluk ancak Katolik kilisesindedir; modern insan naturalist inançlardan kurtulmalı ve ortaçağın ruh birliğine dönmelidir. Metafiziğe ve insandaki ruhî tabiata önem verirler. Bu cereyan XIII. asırda S. Thomas'ın çözmeğe çalıştığı bir çok meseleleri tekrar ele alıyor ve bütün insan hayatının şekillerini kavrayarak Hıristiyanlık esaslarına dayanan bir din felsefesi ile çözmeğe çalışıyor. Tominstler, maddeciliğe düşmemek için içebakış'a müracaat ediyorlar. Günümüzde, Yeni Tomizme paralel olarak gelişen diğer bir din felsefesi cereyanı da, Eflâtuncu ve Yeni Eflâtuncu geleneğe dayanan Yeni Ogustenciliktir.


TOPLUM FELSEFESİ:

Toplum ve toplumsal olayların yapısının, mahiyetinin, özünün ve anlamının ne olduğu hakkında yapılan felsefî araştırmalar. Toplumun nasıl olması gerektiği üzerine ileri sürülen felsefî öğretiler.


TOPLUMCULUK=İştirakiye:

Siyasî ve içtimaî bir doktrin ve organizasyon olan sosyalizm çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır; fakat hepsinin müşterek karakteri hususî mülküyeti kaldırarak onu umumun toplumun emrine devretmek ve özel teşebbüsü lağvetmektir. G. Bourgin ile P. Rembert'in "Sosyalizm” adlı kitabında millî hâkimiyetin kalkması sosyalizmin lüzumlu şartı olarak ileri sürülmektedir ki bu da sosyalizmin beynelmilelci ve milliyet düşmanı olduğunun ifadesidir. Sosyalizm doktrini büyük endüstrinin tahriki ile 18. asır sonlarına doğru iktisadî ve sanayi inkılâbından, izafî (göreli), ahlâkî fikirlerin yayılması ile ferdiyetçiliğe, liberalizme reaksiyon olarak doğmuş ve yayılmıştır. Teorik sosyalizm in birbirine zıt birçok şekilleri vardır

1-Hıristiyan Sosyalizmi: Ketteler, Manning, Henri Lorin, Marin Gonin gibi Hıristiyan sosyalistlerin temsil ettiği ve Hıristiyanlığın sosyal cephesini işleyen sosyalizm.

2-Mistik ve Optimist Sosyalizm: Fourrier, Pierre Leroux ve Proudhon'un savunduğu sosyalizmdir ki tamamen hayalperesttir.

3-İhtilâlci ve diyalektik materyalizmin temsil ettiği “Bilimsel" adı verilen sosyalizmi Marks, Engels ve Lenin tarafından ileri sürülüp gerçekleştirilmiştir.

4- Aktüel teoricilerin reformcu sosyalizmi ki bilhassa Henri de Man tarafından temsil edilmiş olup kanunî yollarla ihtilâlsiz, yeni rejimin tesisini müdafaa eder.

Pratik Sosyalizm in iki esaslı şekli vardır:

1-Devlet sosyalizmi veya kollektivizm: Komünizmden ayrılan bu sosyalizm, komünist teorisyenlere göre, kapitalizm ile ideal komünizm arasında bir aşamadır. Bu sosyalizm bütün üretim vasıtalarını, demiryolu ve madenleri, fabrikaları devletleştirmeği ve onları pratikte organize ederek toplumun hizmetine ve menfaatine vermeği, bunun da işçi sınıfının bir darbesi ile mevcut devlet kuvvetlerinin bertaraf edilmesi suretiyle yapılabileceğine inanır ve bunu zarurî görür.

2- Sendikalist Sosyalizm veya Kooperatifçilik: Devletin ferdi mülkiyeti, kâr ve kazanç hakkını kaldırmaksızın derneklerle, sendika ve kooperatifler-leferdleri, çalışanlan organize etmesidir.

Türkiye'de ilk sosyalist parti 1910'da "Osmanlı Sosyalist Partisi" adıyla iştirakçi Hüseyin Hilmi tarafından kuruldu ve kurduran Baha Tevfik ve partiyi perde arkasından idare eden de kendisi idi. Daha sonraları 1920'lerden sonra çeşitli şekillerde gelişen ihtilâlci sosyalizm yahut "Marksizm" bugüne kadar gelişmesini tamamlayarak milleti bölmek, devleti yıkmak “Eylem”lerine girişmiştir.


TOTEMCİLİK=Totemizm: Olgu olarak: İlkel toplumlarda totemler efsanesi üzerine kurulmuş olan toplumsal-ailevî örgütlenme. Totemcilik bir yandan aynı insan grupları, diğer yandan tabiî varlık türleri yahut yapay varlıklar arasında olduğu varsayılan gizli bir ilişkiye dayanır. Durkheim ve Freud'a göre, totem inancı, dinin ilkel şeklini, konusu totem olan tabuları (yasakları) ve aynı zamanda ahlâkın ibtidaî şeklini teşkil eder. Freud "İsa ve tek Tanrıcılık"da totemizmde bütün sosyal ve ahlâkî düzenin bir taslağını gördüğünü söylüyor. Durkheim'ın görüşlerinin tesiriyle Ziya Gökalp, eski Türk topluluklarında, Batıda yapılan araştırmalardan aldığı malzemeyle, Durkheim'ın şemasına uydurmaya çalışarak, zorlamalı bir tarzda totemcilik aramış ve o yolda izahlarda bulunmuştur. Fakat 1911 'de Türk Yurdu'nda yayınladığı bu araştırma, daha o zaman değerini kaybetmiştir.


TOTOLOJİ=İâde-i mânâ:

Aynı şeyi tekrar etme. Aynı muhtevayı bir başka şekilde söyleme. Bir önermede aynı şeyi ayrı terimlerle tekrarlama; "A, A'dır", "Varlık, varolan Şeydir" gibi.

Totoloji, çeşitli hallerde ortaya çıkar: Bir şeyi açıklamak için verilen önerme, söyleneni benzer veya eşdeğer terimlerle tekrarlaması, bir önermede konu ileyüklemin aynı kavramı ifade etmesi gibi hallerde.


TUTARLI =İnsicamlı:

İçinde çelişki taşımayan, çelişkili olmayan mantık kurallarına uygun olarak yapılan akıl yürütme. Sebep ve sonucun biribirini takip etmesi. Bir kimsenin kendi ilkelerine, inançlarına uygun hareket etmesi. Sözleri ile hareketleri arasında çelişki ve farklılık olmaması.


TUTARSIZ=İnsicamsız:

Düşünürken, mantık kurallarına uymama. Kişinin davranıştan ile sözlerinin birbirini tutmaması, ilkeleriyle çatışması. İki önerme arasında uygun bağlantı olmadığı halde, ikincinin birinci önermenin sonucu gibi gösterilmesi.


TÜM MANTIKÇILIK=Panlogizm:

J. Erdmann'ın Hegel doktrinini ifade için kullandığı bir kelime. Hegel'e göre her reel olan aklîdir ve her aklî olan reeldir. Öyle ki, reel, sadece aklî düşüncenin kanunlarıyla inşâ edilebilir. Hegel, âlemde cevher ve yegâne varlık olarak “Mutlak Fikir”i kabul ettiği için, bu her şeyin aslı olması sebebiyle, her şey onun kanununa göre meydana gelecektir. Fikrin kanunu, doğrudan doğruya mantık olduğuna nazaran var olan her şey aklîdir, mantıkîdir ve âlem de bir mantıkî birlikten ve oluştan ibarettir. Daha geniş mânâda; aklî olan reel, aklen izah edilebilir, fakat onu düşüncenin kanunlarından çıkarmak imkânını gözönüne almadan da bu olabilir, diyen doktrin.


TÜMTANRICILIK=Panantheizm:

"Her şey Allah'tadır" (Heme der o'st) fikrini esas alan görüştür. Hâlbuki panteizm (evrentanrıcılık) "Her şey Allah'tır" görüşündedir. "Her şey Tanrıdadır" ifadesi, hulul mânâsı taşır, yani Tanrı'nın bazı varlıkların içine girdiği anlamına gelir. Mesela Hıristiyanlıkta, ilk ve son defa insanlığı kurtarmak için Tanrı, Hz. İsa kılığına bürünmüştür. Böylece insan Tanrı olmuştur. Bu inancı, Hıristiyanlığı tenkid eden bazı filozoflar bile taşımaktadır. Mesela Max Scheler “İnsanın Evrendeki Yeri" adlı eserinde bu inancı felsefî kalıba dökmüştür. Bu inanç, Schopenhauer'de ve benzerlerinde de vardır. İslâm dünyasında Şiiliğin bazı kolları ile Alevîliğin bazı kollarında (mesela Suriye'de) hulul inancına rastlanır.


TÜMDENGELİM:Ta'lîl-illet, neden arama:

Genelden, özele, tümelden tikele, küllîden cüziye, bütünden parçaya doğru yapılan akıl yürütme veya çıkarım. Bütünden parçaya doğru giden her çıkarım, tümdengelim değildir. Bu sebeple "tümdengelim", "deduction"u tam karşılayamaz. Çünkü her deduksiyon şekli tümdengelmez. Matematik deduksiyonda olduğu gibi. Hatta üçüncü şekil kıyastan DİSAMİS'de de tümdengelme yoktur. Amayanlışdaolsa, bu karşılama yerleşmiştir. Tümdengelim, İde'den olguya doğru bir geçiştir. Dolayısıyla tümel bir önermeye dayanarak somut bir olgunun bilgisine ulaşmaktır. Deduksiyonda zihin, bir veya birkaç önermeden hareket ederek öncüllerin doğru olması halinde zorunlu bir sonuca varır. Yani tümdengelimde ulaşılan sonuç, şüphe götürmez, kesin ve zorunludur. Klasik mantıkta esas olan deduksiyondur. Deduksiyonun en mükemmel şekli olarak kıyas (tasım) kabul edilir. Kant da "transsendental deduktion" (Aşkın tümdengelim) tabiri vardır. Bu aşkın deduksiyon, kavramların duygu dünyasındaki nesnelere nasıl uygulanabileceğini, nesnelerle nasıl ilişkili olabileceğini açıklamaya yöneliktir.


TÜMEL=Külli:

Mantıkta belli bir sınıfa bağlı fertlerin tamamını içine alan, evrensel olan. Kapsamı tam olan önerme. Önermede tümellik, "bütün" veya "her" kelimeleriyle gösterilir. "Bütün insanlar ölümlüdür gibi. Genellikle, bir terimin kapsamını gösterdiği gibi tümellik ise, önermenin konusunun bütün kaplamıyla birlikte ele alındığını gösterir.


TÜMEVARIM=İstikra:

Zihnin tikelden tümele, olgudan fikre (ide'ye), parçadan bütüne, özelden genele, kanuna doğru giden yöntemi. Parçalara dayanarak bir bütün hakkında hüküm vermektir. İki çeşit tümevarım vardır 1) Tam tümevarım: Bir bütünü meydana getiren parçaların tamamını incelemek suretiyle o bütün hakkında hüküm vermektir. Buna şekli tümevarım (induction formelle) adı da verilir. Mesela,Pazartesi, Salı, çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerinin her biri 24'er saattir.

Pazartesi, Salı, çarşamba, Perşembe, Cuma, Cumartesi ve Pazar, haftanın bütün günleridir.

O halde haftanın günleri 24 saattir.

Haftanın her bir günü sayılarak, onlar hakkında verilen hüküm, sonuç olarak bütün hakkında da verilmiş oluyor. Aristo'dan Rönesans'a kadar bu tümevarım kullanılmıştır.

2) Eksik veya büyültücü tümevarım: (induction amplifiante) Buna bilimsel tümevarım (induction scientifique) de denir. Eksik tümevarım, bir bütünü meydana getiren parçaların bir kısmına dayanılarak o bütün hakkında hüküm vermek veya bütünün bağlı bulunduğu kanunlara ulaşmaktır. Meselâ Arşimed, suya batan bir cismi gözlemlemiş, bundan şu tanınmış kanunu çıkarmıştı: "Bir sıvıya daldırılan bir cisim aşağıdan yukarıya doğru bir itme kuvvetinin etkisindedir. Bu kuvvet, cismin taşırdığı sıvının ağırlığına eşittir." Burada az sayıda yapılmış deneylerden genel bir hüküm (kanun) çıkarılmıştır. Bu eksik tümevarım üzerine dikkati çeken F. Bacon (öl.1626) olmuş ve Stuart Mili (öl.1873) onu geliştirmiştir.

Eksik tümevarımdan elde edilen bilgi üzerinde ilk defa Batı'da cidoî bir Şüphe ileri süren İngiliz filozofu David Hume (öl. 1777)'dur. Çünkü tümevarım'da deduksiyonun aksine sonuçta zorunluluk yoktur. Bu türün bütün durumlarını ayrı ayrı inceleyemediği ve bazılarını inceleyerek genelleme yapmak zorunda kaldığı için, sonuç kesin değil olumsu (contingent)dur.

Çağımızda tümevarıma ciddî eleştiriler yöneltilmiştir...Kari Popper (öl.1994), tümevarımlı mantığı kabul etmez…Alan Chalmers; "Bilim Dedikleri, çev. H.Arslan, Ankara 1990- adıyla Türkçeye çevrilen kitabında, tümevarım problemini çeşitli boyutları ile ele almakta ve muhtelif itirazları tartışmaktadır…Bütün bu şüphelere, itirazlara ve tartışmalara rağmen tümevarım, günümüz bilimsel faaliyetinin esas metodunu teşkil etmektedir.


TÜR=nevi:

Mantıkta tümellerden biri: Kaplamına göre özce aynı karakterleri taşıyan fertlerin bütünü: (insan türü altı milyar fert olarak hesaplanmaktadır). İçlemine göre, belli bir sayıdaki fertlere ait ortak karakterlerin bütünü: (insan türü gibi)

I).Klasik mantıkta tür şöyle tanımlanır: Gerçeklikleri aynı olan birçok şeye bunlar nedir, diye sorulunca verilecek cevaptır. Mesela Ali, Veli, Ayşe, Fatma nedir denilince "insandır" cevabı verilir. Tür; özel tür ve göreli tür, diye ikiye ayrılır. Özel tür (gerçek tür de denilir), artık türlere bölünmeyen türe denilir. Mesela Porfıriyus ağacında insan, özel türdür, çünkü altında başka tür yoktur. Canlı ise göreli bir türdür. Hayvan canlıya göre türdür, Kaplana göre cinstir.

Biyolojik açıdan tür: Birbirlerinden veya biri birlerine yakın akrabalardan türemiş canlı varlıkların organize bütünüdür. Lamarck'a göre tür; kendilerine benzeyen başka fertler tarafından meydana getirilmiş benzer fertlerin tam bir koleksiyonudur. R:Collin'e göre ise, cismani bir gerçeklik olarak tür diye bir şey yoktur; o, bir özdür, fertlerin mukayesesinden elde edilmiş soyut bir kavramdır.

Psikoloji'de (Skolastik ve Kartezyenlerde): Duyulur bilgide (duyulur tür ve görüntü) ve zihnî bilgide (akledilir tür veya ide) bilinen objeyi doldurur. Bunlara yönelimci türlerde denir. Zira bunlar, öznenin konuya yönelme vasıtasıdır. Onlarsız bir obje veya bilgi konusu olamaz.

 
Geri