NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
ÜLKÜ ................... ÜST-İNSAN

ÜLKÜ=Mefkure:

Kendi tipini mükemmel bir şekilde gerçekleştiren veya bizzat bu normatif tipin kendisidir. Bu tip bizim aklî, manevî ve duygusal taleplerimizi tatmin edicidir. İdeal bir durum, gençliğin ideali gibi ifadelerde model olma, mükemmellik kastedilmektedir. Şu halde ideal, mükemmeliyeti içinde alınan ama varolan yahut gerçekleşmesi mümkün bir şeydir. Gerçekleşemeyecek bir şey hayaldir, ütopyadır. Sadece fikir olarak, düşünce sıfatıyla, soyut olarak zihinde var olan şeydir. Bu mânâda ülkü, bir gaye, bir ölçü, bir ilkedir. Ziya Gökalp ideal terimini fikir kökünden türettiği "mefkure" terimi ile karşılamıştır. Fakat o, mefkureyi Alfred Fouillée'nin "idâe-force" (ide-fors/kuvvet fikir) kavramından ilham alarak ortaya atmıştır. Onun anladığı mefkure zihinlerde değil toplumun (cemiyetin) içindedir. Normal zamanlarda uyku halindedir; kimse onun farkına varmaz. Fakat felaketli zamanlarda o, birdenbire canlanır, coşar, milleti galeyana getiren esrarengiz bir kuvvet olur. Bu bakımdan o, toplumdaki yaşayan bütün değerlerin de kaynağıdır.


ÜLKÜ BİLİM=İlm-i efkar:

Tasavvurlar, fikirler sistemi. Tasavvurların teşekkül tarzını, kaynağını ve konularını arayan ilim mânâsına kullanıldığı gibi boş ve mücerret birtakım fikirlerin münakaşası mânâsında da kullanır. Ayrıca siyâsî, ahlâkî, felsefî ve dinî sahalarda ilimlerinkine benzer kafi bilgi getirmek iddiasında olan teorilere ve ideoloji denir. Fakat bu bilgileri şartlandıran ve meydana getiren ideoloji pratikte fazla bir değeri yoktur. Çünkü mücerret ve hayâlî fikirlerden meydana gelir. İdeolojinin nüveleri, bir yandan hususî ve şahsî bir ihtiras, öte yandan da yine hususi ve şahsî bir değerdir. O bir ihtiras olarak ruhî bir enerji birikimidir; değer olarak da bir tasavvurdur. O halde bunun çekirdeği, şuura yelen bir ruhî enerjidir, ihtiraslar ise küllî ve ebedîdir. İdeoloji, bir cemiyete, bir sosyal guruba has inanışların bütününü ifade ettiği gibi, umumiyetle siyâsî ve sosyal mahiyetteki bir doktrin de, bir hükümetin, bir partinin veya sosyal bir grubunu faaliyetlerini de ifade eder. Bu bakımdan meselâ marksizm bir ideoloji olduğu gibi liberaliz veya kapitalizm de iktisadi bir ideolojidir…

Selçuklu ve Osmanlı idarelerinde ideal "İlây-ı Kelimetullah" yani Allah'ın dinini yüceltmek ve yaymak" idi. bundan büyük bir cihan hâkimiyeti doğmuştur, bu idealin kaynağı gerek İslâm dan önce gerekse sonra "Allah inancıdır. Otorite gücünü ve kaynağı Allah'tan alıyordu. "Din-ü devlet mülk-ü millet'e bağlılık esas idi. Değerler bunlara bağlı idi. Değerler bunlara bağlı idi. 17. asırdan itibaren Osmanlı insanı, bahusus münevver tabak, kendi değerlerinden şüphe etmeye başladı. Garb'dan yeni değerler aramaya çıktı, bu arayış sonraki devirlerde de durmamıştır. Cumhuriyet döneminde yeni bir ideal ortaya kondu. "Muasır medeniyet seviyesine çıkmak". Bu ideale uygun bir de resmi ideoloji teşekkül etti: "Kemalizm". Fakat bu ideale ulaşmak için seçilen vasıtalar hususunda pek çok sağ ve sol ideoloji ortaya çıktı.


ÜLKÜCÜLÜK=Mefkûrecilik:

Fikrin izah ettiği eşyanın değil, düşüncenin biricik hakikat olduğunu, ancak onun hakikî varlığa sahip bulunduğunu, bütün hakikatlerin ve varlıkların aslı olduğunu, fikrin sadece bilgimizin konusunu teşkil edeceğini kabul eden felsefî doktrin. Bu mesleğe göre dış âlem, madde, zihnin, fikrin bir mahsulüdür, bir tasavvurudur. Böylece bu meslek düşünüleni düşünene, objeyi sujeye, dış âlemi insan zihnine irca eden, indimaç anlayışına sahip bir karakter taşımaktadır. Şu halde idealizm, ilke olarak şuursuzu şuurla nesneleri (eşyayı) de düşünce ile izah etmekten ibaret bir felsefî cereyandır. Şu halde idealizm, metafizikte, hakikî varlık olarak fikir ve tasavvur gibi maddî olmayan esasları kabul etmekte, dış âlemi inkâr etmekte, dolayısıyla dış âlemi hakikî varlık olarak kabul eden realizmin zıddı olmaktadır. İdealizmin metodu, saf ve apriori düşüncedir.

İdealizm, san'atta (estetikte) san'atkârın kendi idealini takip ederek dış âlemi, tabiatı ruhun süzgecinden geçirmek suretiyle büyüleyici bir güzellikte anlatmasını ister; bu haliyle o, san'atkârın tabiatı bütün kabalık ve çirkinlikleri ile taklide ederek anlatmasını, ifade etmesini isteyen realizmin yine zıddı olmaktadır. Bilgi bahsinde (Epistemolojice) idealizm, bilgimizin sahih olarak fikir ve tasavvurlarımızdan ibaret olduğunu ileri sürmektedir. İlk idealist filozoflar Elea mektebine mensup olanlardır. Bunlar hareketi ve dolayısıyla mekânın gerçekliğini inkâr etmişlerdir. Daha sonra Eflâtun idealizmi benimsemiş ve tam temsil etmiştir. Yeniçağ'da Descartes, ilk büyük idealist sayılabilir. Çünkü o ve takipçileri asıl realite olarak fikri kabul ediyorlar; bu fikirlerin, eşyaya ait tasavvurların bize Allah'tan geldiğine inanıyorlardı. Allah'ı mükemmel, doğru yalan söylemez ve aldatmaz bir varlık, olarak kabul ettiklerinden, eşya ve tabiatın da doğru ve hakikî olduğuna, bizim âlemi ve eşyayı ancak Allah'ın zihne attığı yanılmaz ve doğru fikirlerle bilebileceğimize hükmediyorlardı. Descartes, “Mükemmel varlık" tasavvuruna şuura ait kabul ettiği için idealist; fakat dış âlemi kabul ettiği için realisttir. Leibniz "Ezelî ahenk" düsturuyla kendi idealist anlayışını izah etmiştir. O, bu anlayışla tabiat olaylarını açıklamağa ve Descartes'ın insan şuuruna ait idealizmini kâinata yaymağa çalışır. Kant ise; bütün bu görünüşlerin sebebini teşkil eden bizim ve eşyanın üstünde bir "numen" kabul etmekle, kendi sistemini izaha yol bulmuştur. Bilgiyi sujeye değil, transandantal şuura, ideale ait görmekle, Kant transandantal idealizmi kurmuştur. İdealizmin çeşitli tasnifleri vardır: 1-Ampirik İdealizm: Berkley.Hume ve S. Mill'in temsil ettiği ve idraklerimizin sübjektif keyfiyetler olduğunu ve binnetice dış âlemin sadece görünüşlerden ibaret bulunduğu fikirlerini ileri süren idealist görüş.

2-Akılcı İdealizm: Bu idealizm, Kant, Fichte, Schelling ve Hegel tarafından kabul edilen ve aklı tenkit eden idealist anlayıştır ki buna Romantik İdealizm de denir.

İdealizm ayrıca şöyle de taksim olunabilir: 1-Sübjektif idealizm: Berkley ve Fichte'nin kabul ettiği anlayıştır ki, "Ben'in kendi dışında "Ben olmayan'ı meydana getirdiğini iddia eder. Berkley, varolmanın idrak olunmak olduğuna kanidir. Bu anlayışa göre, var olan varlık, şuurlar arası bir gerçekliktir.

2-Kritik ve transendantal idealizm: Kant'ın aklı tenkit eden idealizmidir. Ona göre bütün fenomenler ve eşya bizim zihnimizin şekillerine, kalıplarına göre teşekkül eder. Bilgimiz bu kalıplara girmeden meydana gelemez. Yani insan sübjektif olarak eşyayı ve fenomenleri idrak edebilir; bu kalıplara girip de fenomen olan, eşya olan ve aslında 'bizatihr şey olan numen nedir? Onu bilemeyiz. Böylelikle Kant numen'i zihnin dışında bırakmış oluyor. Onun idealizmi aynı zamanda izafidir. Zira, numen âleminin varlığını kabul ediyor ve bilginin zihindeki kalıplara “göre” teşekkül ettiğini ileri sürüyor. Husserl'in idealizmine de Transandantal' adı verilir. Husserl, eski idealizm ve realizm anlayışını aşmıştır.

3-Objektif veya Mutlak İdealizm: Bu da Hegel'in idealizmidir. Hegel, eşyaya menşe (kaynak) olmak ve onun m edana gelişini izah etmek üzere mutlak fikir, yahut ruh (Geist)u kabul eder. Ona göre bütün âlem, varlıklar ve hadiseler fikirden ibaret olup onun haricinde hiçbir şey mevcut değildir. Varlık, ruh denen gerçekliğin yayılmasından ibarettir. Burada metafiziğin aradığı mutlak, fikirden başkaca bir şey değildir. Bunun için ona mutlak idealizm denilir. Hegel, Kant'taki ikiliği kaldırarak pantesist görünüşlü ve zıtları birleştirici bir idealizm meydana getirmiş, mutlak fikrin seyrini, inkişâfını izah için kullandığı diyalektik metod tersine çevrilerek Marx ve Engels tarafından diyalektik materyalizm ortaya konulmuştur. Modern idealizm, daha çok ilimle aksiyon (Ahlâk) arasındaki problemlerin çözümüne yönelmiştir. İdealist felsefeler ne derece tenkit edilirse edilsinler, hepsinin hakikat tarafı şudur: Biz herhangi bir şeyi ancak onun hakkında edindiğimiz fikirlerle tanıyabiliyoruz, demeleridir. İdealist teoriler, birbirimize zıt da olsalar, bilgi ile varlığın münasebeti problemini çeşitli şekillerde ortaya koymaktan doğmuşlardır. Bilhassa, Marksistler tarafından idealizm ve idealist filozoflar daima hücuma uğramış ve spritualizmle birlikte can düşmanı olarak bilinmiştir. Çünkü onlar; fikir, tasavvur, kavram ve düşüncelerin reel insanı tâyin ettiğini ve insana hakim olduğunu kabul etmezler; gerçekler dünyasının, fikirler dünyasının bir mahsulü olduğuna şiddetle karşıdırlar. Demek ki idealizm; eşyanın meydana gelişini fikirlerin bir mahsulü olarak görmekten ve dinî, ahlâkî, siyasî, estetik fikirlerin meydana gelişini de reel yapıdan, tarihî olarak tayin edilmiş olmaktan ve çeşitli kuvvetlerin tesirlerinden müstakil olduğunu kabulden, şuursuzu şuurla, eşyayı düşünce ile izah etmekten ibarettir.


ÜST-İNSAN=Fevkalbeşer:

Alman filozofu Nice (Nietzsche, 1844–1900) tarafından ileri sürülen "üst-insan" fikri, 19. asırda şahsiyet mefhumunun inkâr edilmesine karşı Şiddetli ve müfrit bir aksülâmeli ifade eder. 'Ubermensch" tabirini daha evvel Goethe, Herder gibi düşünürler kullanmıslarsa da bunu bir nazariye haline getirip yayan Nietzsche'dir. Nice, bu fikrini “Zerdüşt Böyle dedi" adındaki kitabında işlemiştir. Orada tasavvur ettiği insanüstü tipi için Zerdüştü örnek almıştır. "Üst-insan" insanın aşılmasını, onun yenilip, yenilenmesini telkin eder. Nietzsche, üst-insanların meydana getirdiği yeni bir aristokrasi neslinin doğmasını istiyor. Bu aristokrasi, zaferlere dayanan yeni bir aristokrasi olmalıdır.

Nietzsche'nin üst insan fikri, onun kaynağı Darwin'in hayat kavgası ve tabiî ayıklanma fikri, insanları ve milletleri amansız bir menfaat kavgasına sürüklemiş, aynı zamanda ferdiyetçi ahlâkın had safhaya ulaşmasına sebep olmuştur. Darvin’e göre bütün varlıklar daimî bir mücadele halindedirler. Bu mücadelede mevcudiyet şartlarına en çok intibak edenler, içlerinde en kuvvetli olanlardır. Bunlar mücadelede yok olmayıp hayatta kalmayı başarırlar. İşte ölmeyen bu kavi, diğerlerini ezer ve hayatını rahata kavuşturur. Toplum hayatı da hakiki bir harp meydanıdır. Binaenaleyh yaşamak demek, harp etmek, ahlâklı olmak demek ve muzaffer ve en kuvvetli olmak demektir. Böylece insan, nasıl maymundan tekâmül ederek ortaya çıkmışsa, insandan da yeni bir cins ortaya çıkacaktır. Nice’ye göre bu, üst - insandır. Böyle bir insan nevinin doğması için cemiyette savaş esasına dayanan yeni bir ahlâk hüküm sürmelidir. Nietzsche bu yüzden dinlerin getirdiği sevgi ve merhamete, şefkate dayanan klâsik, ahlâka tıp ve hıfzıssıhha (sağlık koruma) tedbirlerine şiddetle karşı çıkmış; bunları insan nevi için zararlı bulmuştur. Nietzsche, sevgi, şefkat ve merhamet gibi şeylerin esirlerin, sürülerin ahlâkı olduğunu ve bütün ahlâk anlayışlarının yani değerler levhasının tersine çevrilmesini, bunları üst-insanın tanzim etmesini istemiştir. Ona göre cemiyetteki bir sürü orta ve aşağı insanlar fazlalıklardır; yaratılmamalıdır. Bunları koruyan ahlâk ve dinler kaldırılmalıdır. Dünya bir kavga ve harp sahnesi olmalıdır ki kuvvetler ortaya çıksın. Nietzsche buradan “kuvvet iradesi" felsefesine ulaşmıştır. O, üst-insanın arzın gayesi olduğunu, bunun için kurtulması gerektiğini, kudretin fazileti doğurduğunu müdafaa eder. Merhametin "insanları sevenin çakıldığı bir çarmıh" olduğunu söyleyen Nietzsche, insanlara "zalim olunuz!" emrini vermiştir. Üst-insana lâyık gördüğü galipler ahlâkının esası "merhamete kapılmaksızın başkalarına ıstırap çektirmektir; çünkü ruhun büyüklüğünü gösteren budur. Bunun için erkeğin savaşçı, kadının doğurgan" yetiştirilmesi lâzımdır. Küçük insanın, sürünün, eserinin üst-insan olabilmesi için evvelâ esirler ahlâkını devirmesi, değerler levhasını parçalaması, Allahsızlığı benimseyip yayması icap eder. Çünkü ona göre Zerdüşt de Allahsızdır; günah ortadan kalkınca irade hürriyetine kavuşacaktır. Nietzsche'nin bu isyancı, merhametsiz, kavgacı, yıkıcı ahlâkı ve insan anlayışı, sosyal kanunlara, geleneklere, örf ve âdetlere, terbiyeye, dine ve Allah'a bağlılığı ve itaati men ediyor, ona göre, bunlar boyunduruktur ve bunlardan kurtulmak lâzımdır. Nietzsche'yi bu isyana sevkeden kilise ve Hristiyanlıktır. Nitekim o "Deccal" kitabında papazların Endülüs İslâm medeniyetinden Batı'nın faydalanmasını önlediğini söyler. O, devrin değerlerine karşı idi. O, Tanrı öldü' derken, insan kılığına giren (yani İsa kılığına) Tanrı'nın İsa ile birlikte öldüğünü söylüyordu. Hiçbir değere inanamayan ve her değeri yıkan bu nihilist felsefe sadece kuvvete ve hâkimiyete tapmayı ve gaye edinmektedir. Darwin ve Nietzsche'nin bu felsefî anlayışları 20. asırda insanları, cemiyetleri ve devletleri büyük bir ahlâkî kargaşaya ve buhrana sürüklemiş kendisini, değerleri yeniden tanzim edecek bir üst-insan sanan bir sürü insanın türeyerek, birinci ve ikinci dünya harplerinin çıkmasına, yeni diktatörlerin zuhuruna sebep olduğu ileri sürülmüştür. Batının kapitalist anlayışına da uygun olan Darwin'in hayat kavgası fikri ve Nietzsche'nin üst-insan fikri, ahlâkî ve siyasî bakımdan insanlığa anarşiye sürüklediği tezi üzerinde durulabilir. (Bizde Saffet Engin "Kemalizm” adlı kitabında Atatürk'ün üst insan olduğunu yazmıştır…)

 
Geri