NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
VAHDET-İ VÜCÛD .... VAROLUŞÇULUK

VAHDET-İ VÜCÛD:

İslâm tasavvufunun Varlığın Birliği'ni esas kabul eden hususî bir şekil olup, M. İbn Arabi’de zirveye ulaşmıştır. Burada tasavvur, irade ve varlık bakımından birlik kabul edilmiştir. Diğer tasavvufi hareketler gibi bu da önce Mutlak kavramını koyar. Vahdet-i Vücûd da mevcuttur, Allah'ın sıfatlarının tezahürüdür. Allah'ın her sıfatı bir varlıkta tecelli eder. Tek ve mutlak varlık olan Allah, bütün mevcutların aslıdır. O'nun her bir sıfatının meydana çıkmasıyla eşya ve hadiselerden biri de ortaya çıkmış olur. Bu İslâmî mezhepte Bâtın, Zahirle tamamlandığı zaman, Hakk Halk (yaratılış) ile, Nüzul (iniş) Urûc (yükseliş) ile birleşebilir ve tam varlığa ulaşabilir. İslâm vahdet-i vücûdunda, âlemin mâhiyeti, Allah'ın mahiyetine dâhil edilmez, aksine âlemin varlığı, Allah'ın varlığına dayandırılır. M. Arabi'ye göre, Mâhiyetler yapılmış değildir. Allah, eşyaya (objelere) asıllarını ve mahiyetlerini vermez; onlara vücud verir, onları icad eder. Bunun için fiiller, Allah'a isnad edilemez. Onun için kader vardır, cebir (zorlama) yoktur. Müceddidiye'nin en büyük temsilcisi İmam Rabbani, Vahdet-i Vücûd'a karşı çıkarak Vahdet-i Şuhûd'u müdafaa etmiştir. İmam Rabbani müridin ilâhî varlık içinde erimesine karşı çıkmış, Allah ve Âlem, Allah ve İnsan ikiliğinin devam ettiğini müdafaa etmiştir. Bu ikiliğin kalkarak Allah-Âlem birliğinin hasıl olması son merhale olarak kabul edilmiş ve buna da Vahdet-i Vücûd denilmiş ise de bizzat İmam Rabbânî, M. İbn Arabi’nin bütün bilgilerinin inceliklerini olduğu gibi kendisine gösterdiklerini, onun Adem (yokluk) dediği zatî tecelli şereflendirildiklerini söyler. Ona göre Yüce Allah'ın bu âlemde sözü edilen şekilde hiç bir münasebeti yoktur. Yüce Allah'ın her şeyi ihatası ve yakınlığı zâtıyla değil, ilmiyledir. Allah kemmiyetsiz ve keyfiyetsız olduğu halde, âlem baştan başa kemmiyet ve keyfiyetten ibarettir. Kadîm Hâdis'in, Vâcib Mümkün'ün ayrı olamaz. Yaratıklar, Yaratan'ın isim ve sıfatlarını görünme vasıtasıdırlar. Vahdet-i Vücûd'un en ciddî ve en geniş tenkidlerinden biri, zamanımızda, son şeyhülislâm Mustafa sabri Efendi tarafından "Mevkıfül-Akl ve'l-Beşer ve'l-Âlem” adlı eserinde yazılmıştır. Bu 50 sayfalık tenkid Prof. H. Atay tarafından tercüme edilip İlahiyat Fakültesinin '1975' sayısında ve İslâmî İlimler Enstitüsü Dergisinin II. sayısında yayımlanmıştır.

Batı düşüncesinde Tabiatçılığın gelişmesinde büyük bir âmil olan panteizm, Vahdet-i Vücûd'dan çok ayrıdır. Panteizm 'de Mutlak varlık bir manzarasıyla tabiat, bir manzarasıyla Tanrı (Cevher)dır; Tanrı âlemde tecelli edecek yerde tabiat Tanrı olarak görülür. Vahdet-i Vücûd, İslâmî akideyi esas kabul eden, âhiret hayatına inanan, gaye-sebebi lüzumlu gören, dinî merasimi ve ibadeti lüzumlu gören, âyet ve hadis ile keşfiyata dayanan bir mezheptir. Panteizmde zuhurun zarureti dolayısıyla ilâhî iradenin ve ferdî hürriyetin inkârı bahis konusu olduğu halde, Vahdet-i Vücûd'da mutasavvıflar ilâhî ve ferdî iradeyi kabul ederek ferdî mesuliyeti temellendirirler. Allah'ın iradesi ve kişiliği daima vardır ve etkilidir. Vahdet-i Vücûd mutlakcı çözüm yollarından biri olup, Mutlak Varlık içinde diğer ve karşı görüşler erimektedir.


VAHHABÎLİK:

1787'de ölen Muhammed b. Abdulvahhâb tarafından kurulmuş bir mezhebdir. Bu zat, İbn Teymiye'nin bazı fikirlerini ifrata götürerek, ona taassupla bağlanarak tatbik mevkiine koymuştur. Bunların başlıca fikirleri şöylece özetlenebilir:

1-Esas delil kitaptır. Akıl delil olamaz.

2-Müteşabih âyetler, muhkem âyetler gibi, delildir; bunların zahiri murad edilmiştir. Bu sebeple bunları te'vili ve tefsir etmek küfürdür. Bu sebeple bunları te'vil ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manâsıyla mânâlandırılır.

3-İmanda, amel dahilî olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. (Bu görüş Mu'tezile'nin ameli imanın bir rüknü saymasının aynısıdır.) Bu sebeple tembellikle bir vakit namazı geçirenin kanı heder, malı helâl sayılmıştır.

4-Tevessül (başka şeyleri aracı yapmak), küfür ve şirktir. Meleklerden, Peygamberlerden ve ruhlardan meded ummak, Peygamberlerden şefkat beklemek küfürdür.

5-Vahhabîler, bid'atın mânâsını çok acayip bir şekilde genişleterek bid'at ve küfür saymadık bir şey bırakmamışlardır. Bu cümleden olarak tasavvuf bidattir; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür. Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret etmek, küfürdür, dalâlettir.

6-Vahhabîler, vakıf müesseselerini bâtıl saymışlar, girdikleri İslâm şehirlerindeki, bilhassa Mekke ve Medine'deki büyük Osmanlı evkafını dağıtmışlar ve talan etmişlerdir. Bunun yanında sigara ve kahveyi de haram saymışlar, daha ifrata giderek Haricîler gibi işi bu hususta da tekfire kadar götürmüşlerdir. Ayrıca namazdan sonra tesbih çekmek, minare yapmak, el öpmek gibi hareketlere de karşı çıkmışlardır. Böylece şirk, küfür ve günah sayılmayan bir dinî hareket pek kalmıyor. Vahhabîler kendilerine muhalif saydıkları kimselere karşı kılıç kullanmışlar ve kılıç zoru ile fikirlerini yaymağa çalışmışlar; sünneti yerleştirmek ve bid'atı söndürmek adına başlatılan hareket İslâm âleminde büyük bir nifakın ve fesadın ortaya çıkmasına vesile olmuştur; şiddet ve sertlikle devam eden hareket, İngilizlerin yardımı ve tahriki ile Osmanlı Devletine isyan şekline dönmüş ve senelerce Osmanlı idaresini ve ordularını işgal etmiştir. Neticede M. Ali Paşa'nın yardımıyla ancak isyancılar dağıtılabilmişlerdir. Vahhabîlerin yeni bir meskûn bölgeye girdikleri veya yerleştikleri zaman ilk yaptıktan iş kabirleri yerle bir etmek olmuştur. Bu hususta türbelerden başka açıkta olan mezarlıklarda kabirleri de yıkmışlardır. Hattâ Hicaz'da idareyi ellerine geçirir geçirmez, derhal bütün sahabe kabirlerini yerle bir etmişlerdir. Bu hususta, Peygamberimizin kabrini de yıkmağa yeltendikleri olmuşsa da muvaffak olamamışlardır. Bunlardan Peygamberimize “Efendimiz” denmesini dahî bid'at sayanlar mevcuttur. Bu yüzden Ravza-i Mutahharanın (Peygamberimizin kabri) örtüsünü, lime lime oluncaya kadar, yenilenmesini yasakladıkları zamanlar olmuştur. Fakat bugün bu ifratlar bir hayli yumuşamıştır.

19. asrın sonlarında ortaya çıkıp daha sonra gelişen C, Efganî ve M. Abduh'un temsil ettikleri rasyonalist İslâm pozitivist anlayışı, söylenenin aksine Vahabbîlikten çok, İbn Teymiye'ye ve şekilci, ilimci anlayışla, Selefiye'ye dönüşü temsil eder.

Vahhabîlik, dinde akla, tefsire ve te'vile yer vermemek, Tevhîd akidesini “Amelî Tevhid" diye anlamak, Müslümanları tekfir etmek, onları müşrik sayarak silâh çekmek, Halifeye isyan etmek, İslâm âlemine batılıların teşviki ile ve onların işine yarayacak bir fitne sokmak, medeniyet eserlerini tahrip etmek gibi yanlış ve sapıklıklarla dolu bir anlayıştır. Hareket noktalarında haklı oldukları taraflar vardır, fakat ulaştıkları neticeler ve tutumları daima zarar tevlid etmiştir. Tarikat ve tasavvuf erbabını müşrik saymak; bu yolun her seviyeden inanı ve kitleleri nasıl bir imân ve ahlâkî nizamla "İnsan-ı Kâmil' idealine göre yetiştirdiğini, kültür ve san'atın gelişmesine nasıl yardım ettiğini, faziletli insanlarla içtimaî, iktisadî hayatı nasıl nizama soktuğunu ya görmemek veya kasten inkâr etmek demek olur.


VARLIK BİLİMCİLİK:

Geniş manâsıyla Allah’tan gelen sezgici bir bilgiyi kabul eden her doktrin. Hususiyle Malbranche'ın "Allah'da Görme” Teorisi. Ontolojinin mümkün olduğunu kabul etmek mânâsına da gelir.


VARLIK BİLİMİ=Mebhas-i Vücud:

Felsefenin varlıkla uğraşan kısmı. Mutlakın araştırılması olarak Ontoloji idealizme zıttır; çünkü düşünceden müstakil bir varlık ve varoluş kabul eder…


VAROLUŞÇULUK=Vücûdiye:

Ümitsiz bir pesimizm ile stoacılığın karışımı olan ve âlemin saçma olduğu fikrinden hareket eden bu felsefî meslek, prensip olarak, realiteyi en soi (kendinde - kendi şuuruna sahip olmayan), varlık olarak değil, fakat yalnızca voruluşunun tezahürleri, tesirleri ve neticeleri olarak görmekten ibarettir. Yani bu bakımı beşeri hallerin ve hislerin beşeri münasebetlerin Tasvirine dayanan bir felsefedir. Bunu yaparken de nesnelerin "en soi" ve "pour soi' (kendi varlığının şuuruna sahip olan, kendisi için varlık) cihetini ayırmağa dikkat eder. Varoluşçuluk, umumiyetle mutlak'ın ve külli değerlerin inkârına kadar gider. (G. Marcel gibi katolik ekzistansiyalistlerin muhalefetini hariç tutmak lâzım.) İnkâr edilen küllî değerlerin yerine Kudret iradesi (Nietzsche'de) kabul edilmiştir. Fakat onu esas karakterize eden husus, bir aksiyon arzusu, kör bir varoluş iradesi'dir. Ekzistansiyalizme göre, varlık, şu tek tek var olmakta olan fertlerdir…

Sartre ve Camus, gayet cesurâne bir şekilde, bütün küllî değerleri, her türlü ölüm ötesi inancını inkâr ederler ve ilk sebepler ve yaratılış meselesini de, hiç üzerinde durmaksızın reddederler. Onlar bu babda komünizme ve ateizme ulaşırlar ve aksiyonun kullanılması hususunda marksist materyalizme eş bir dinamizm gösterirler. Yalnız marksizmden ilim ve tarihe dair şüpheci tutumlarıyla açıkça ayrılırlar; iyimserlikle insanî ilerlemeye tatbik edilen tabiat kuvvetlerinin rolü hususundaki marksistlerin safdil imanları ile alay ederler, onları küçük görürler. Sartre insanın hür olmasını, Allah'ın olmadığı fikrine dayandırır. Böylece insanın günlük hayattaki müşahhas (somut) varlığını ele alarak, hür insanı kendisinin ve hürriyetinin yaratıcısı olarak görür, onu yaratıcı yerine koyar. 0 hürriyet deyince şuurun yalnızlığını anlıyor. Gizlenme, yalan, cemiyetten kaçma, hayal kurma, proje vb. bu hürlüğün görünüşleridir. Böyleci inkarcı bir anlayışla insanı, tabiattan, cemiyetten, kişiden ve en başta Allah’tan ayırmakta, insanla Allah arasındaki münasebete inandığı için insanın Allah ile ve âlem ile olan bağlarını kesmekte ve insanı kendi başına yapayalnız kalmış, bu saçma âleme 'atılmış* zavallı bir varlık olarak görmektedir. Onun için insan kendisini hür olarak yaratır ve varlığa getirir. Bu yüzden ateist ve nihilist olan varoluşçuluk teselli bulmaz ve dayanılmaz bir yokluk ve hiçlik uçurumuna bakmaktadır. Bu bakımdan bu felsefe inkârdan, imansızlıktan doğan bir buhranı, bir çöküntüyü ve bir bedbinliği dile getirir; bu doktrin, şüpheciliğin, karamsarlığın ve bariz bir stoacılığın karışımıdır.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz, iki varoluşçu anlayıştan materyalist ve ateist olanıdır. Bu mektebe Alman filozofu Heidegger de dâhildir. Bu ateist varoluşçuluğa paralel olarak; Alman K. Jaspers ve Fransız Katolik G. Marcel gibi dindar filozofların temsil ettikleri Spiritualist (Ruhcu) bir varoluşçu felsefe gelişmiştir. Bu filozoflar stoacı davranışı ve ümitsizliği kabul etmezler Fakat ateist olanlarla, insanın varoluşunun özünden önce geldiği hususunda mutabıktırlar; terk edilmişlik ve sıkıntı, bunalım hususunda onlardan ayrılırlar. Dindar olan varoluşçuluk sonsuzluk ihtiyacının ve âlemin saçmalığının, Hıristiyanlıktaki "aslî günah" ve "kurtuluş" fikri ile anlaşılır hale geleceğini ve izah edilebileceğini isbata çalışırlar

Bilhassa ateist olan varoluşçu filozoflar arasında müşterek sayılabilecek noktalar şöyle sıralanabilir. 1-Hepsi varoluşun sonluluğu, sınırlılığı üzerinde durarak, ölümle biten varlığın ürküntü, bunalma, sıkıntı, bulantı, tasanın içine düştüğünü, bunu da tekrar ümitsizliğe ve ölüme götüreceğini ileri sürerler. Hepsi savunmalar altında gizli bir yokluk ürküntüsü bulurlar.

2-İnsanda varlığa çıkışın yoklukla kuşatıldığını söylerler. Bu yüzden ideallerin, inançların, hatıraların, değerlerin inkârına, nihilizme, inançlara ve aşkın varlığa "isyan'a kadar vanrlar. Onlara göre, insan mutlak olarak hür olduğu için, varlık saçmadır, bulantı ve bunalım'dır. İnsan en yüksek değerdir. Toplum önemli değil, "şu varlık", "şu ferd" önemlidir. İnsan hürriyetini sonsuzca tatmalıdır. O hayatını, stoada olduğu gibi, kahramanca yaşamalıdır, devam ettirmelidir.

3-  Hepsi, az-çok, varoluşu sadece insana hasrettikleri için, objektif düşünceye, ilimlerin konusu olan gerçeklere temas etmezler.

4-Zaman, sonlu ve müşahhas varoluşa bağlı görülür, dolayısiyle ilimlerin ölçülmüş zamanı inkâr edilir, ilimci çığırlara cephe alınır, tabiatın tarihi reddedilir ve yalnız insanıntarihi kabul edilir.

5- Hemen hepsi aşkın varlıkla insanın münasebetlerini kesmişlerdir. İkinci Dünya Harbinin doğurduğu havanın tesiriyle bedbin olan bu felsefe irrasyonalist bir cereyandır. Bu felsefe, rasyonalizme ve fizik ilimlere karşı çıkmakta, Bergson, Nietzsche (Nice) ve Dilthey'den faydalanmıştır. Böylece akıl ile elde edilen bilginin değerini azaltmıştır. Bu felsefe insana dair fikirlerini Nietzsche"nin "İnsan olma gururu" dediği esas fikrine dayandırır. Ateist varoluşçuluk memleketimizde daha çok filozoflarının romanları ve piyesleri ile tanınmıştır. Bu eserler ve telkin ettikleri fikir, ateistler ve marksistler tarafından, hassaten gençlerdeki Allah inancını yıkmak için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Aslında J.P. Sartre ve diğerleri marksistler nazarında zararlı birer "Burjuva Filozofudurlar. Edebiyata akseden eserlerin yanında hiç birinden ciddî bir eser tercüme edilmemiştir. Sadece K. Jaspers'in “Felsefeye Giriş” ile Foulquié'nin "Varoluşçuluk'u özet halinde 'Ekzistansiyalizmin Beş Klasiği" "Hareket Yayınlan" arasında çıkmıştır. Öte yandan Sezai Karakoç ve "Diriliş" çevresi, bu varoluşçu felsefeden faydalanarak, İslamcı bir varoluş felsefesi geliştirmeğe çalışmaktadır. Ayrıca J. Rittler'in "Varoluş Felsefesi Üzerine, İst. 1954" adlı üç konferansı zikredilebilir. Varoluş felsefesinin, varoluş'u “öz"den önce almasına karşılık, öz'ün daha önce ve daha mühim olduğunu ileri süren "Özcülük-Essensiyalizm" felsefesi ileri sürülmüştür. Bunun başında da Yeni Tomascı cereyanın kuvvetli temsilcilerinden olan, Katolik E. Gilson bulunmaktadır.

 
Geri