NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
YABANCILAŞMA ...... YÖNETİMSEL NEDENSELLİK

YABANCILAŞMA:

Lâtince 'Alienus' başkası, yabancı anlamına gelir. Hukukî anlamda bir mülkiyetin, bir malın başka birisine geçmesidir. Patolojide, şahsiyetini kısmen veya tamamen kaybeden bir hastanın kendisine yabancı olmak, kendisini tanımaması demektir.

Felsefede: Bu terim, bir kimsenin kaybettiği bir takım hususiyetlerin kendi dışındaki bir varlıkta bulunduğunu fark etmesi halini ifade eder; yahut dış şartların tesiriyle şahsiyet özelliklerini kaybetmiş bir kimsenin veya bir grubun bu duruma karşı kazandığı şuur hâlidir.

Bu terim Hegel tarafından felsefeye sokulmuş ve Marx tarafından benimsenerek farklı bir tarzda kullanılmıştır. Yabancılaşmanın fikir olarak kaynağı, Aydınlamacılardan Rousseau, Schiller ve Goethe'de görülür. Bu, onlarda, objektif olarak, özel mülkiyet ilişkilerinin insanî olmayan karakterine karşı bir protestoyu ifade ediyordu. Fichte'de yabancılaşma evrenin mutlak Ben tarafından yaratılması meselesidir…


YAHOVA ŞAHİTLERİ:

Bazı hususiyetlerime Hıristiyanlığın yeni bir mezhebi gibi görünen, aslında daha çok Yahudiliğe ve Yahudi emellerine bağlı olan; milletin ve devletlerin varlığını, iktisadî, içtimaî, siyasî, hukukî nizamlarını ve hudutlarını tanımayan, Hıristiyanlığın bazı esaslarını keyfî olarak yorumlamakla ortaya çıkmış yen bir mezheptir. Önceleri Russel tarikatı durumunda iken 26 Temmuz 1931 yılında bu isim altında ortaya çıkmıştır. Hıristiyanlığın kutsal kitabını sapık bir şekilde kendilerine göre tefsir eden bu mezhebin mensupları merkezi ve otoriter bir teşkilatın emrinde birer robot halinde faaliyet göstermektedir. Mukaddes kitap olarak Hıristiyanlığın mukaddes kitabını esas alan "Yahova Şahitleri” için ilâh "Yahova" olmakla beraber, O'nun yanında, ilâha ait olmayan, fakat O'nun oğlu olan insanüstü bir varlık yer almaktadır. Buna göre onlar Hz. İsa'yı ilâh olmaktan çıkarmış ve enkernasyon (Tecessüm-Tann'nın hulûlü)'u kabul etmemiş olurlar. Bu sebeple Katolik, Ortodoks ve bazı Protestanları kızdırmıştır.

“Yahova Şahitleri" Hıristiyanlıktaki "Vaftiz Hz. İsa'nın mistik varlığına iştirak ediş, kutsal ruhla yeniden doğuş ve su âyini ile "Evheristiya’ yi (ekmek, şarap, akşam yemeği âyini) kabul ve tatbik ederler; diğer beş ana âyini de kendilerine göre yoruma tabi tutarlar. Bunlar, Hıristiyanlığın diğer mezhep ve tarikatları gibi Hz. Adem'den intikal ettiğine inanılan "Aslî Suç" inancına sımsıkı sarılırlar. Hz. İsa'nın aslî suçu olduğuna inanmazlar, Hz. Meryem'e saygılı olmakla beraber, O'nu Katolikler kadar benimsemezler ve O'nun öldüğüne inanırlar. "Yahova Şahitleri'nin, kiliselere karşı, Beytel (Tanrı evi) ve Krallık Salonu vardır. Bunlar, hassaten. Kur'an'ın ve İslâm'ın düşmanıdırlar İnançlarını Müslümanlara aşılamak için, kendi Hıristiyan taraflarını gizleyip kiliseye gitmediklerin ısöylerler ve Yahova yerine, Müslümanlara munis görünmek için, “Allah” ve diğer İslâmî tabirleri kullanırlar. Yahova şahitleri âhirete inanmazlar Cennetin yeryüzünde olduğunu iddia ederler. Yeryüzünde kurulacak Cennet'e, Hz. İsa'nın orada Kral olacağına ve 144 bin seçkin Yahudinin orada yönetileceğine, dünya cennetinde maddî ve cismanî bir hayat yaşanılacağına inanırlar. Ruhun varlığını ve rahatlığını kabul etmezler. Ahlâk prensipleri, Hz. Musa'nın On Emir'i ile 'İncil'in bazı cümlelerinin karışımıdır. Teslisi tamamen reddetmezler. Kıyameti kabul etmezler Milli varlığı, milleti, milliyeti, bayrağı, millî marşı, askerlik hizmetim kötülerler Ayrıca kan nakline ve bağışına, aşı ve serumlara da karşıdırlar. “Yahova Şahitleri" Hz Peygamber (S.A.V.)'i yalancılıkla, Kur'ân'ı bâtıl olarak itham ederler. Buna karşılık İsrail'i ve Yahudiliği överler. 1960'da Türkiye’de 311 vaizi, 14 öncüsü ve 10 cemaatı vardı. Kısa zamanda bu rakamlar süratle gelişti.


YANLIŞLAMA:

K.Poppere göre bilimsel bir kuram ileri süren kişinin kuramını hangi şartlar altında savunamayacağını düşünmesi ve buna cevap araması gerekir. Bunun için deneye başvurması lazımdır. Çünkü kuramın yanlışlığı ancak deneyden çıkarılabilir. Bir kuramı yanlışlamak için temel önermelere ihtiyaç vardır. Bunlar ise varlıkla ilgili tekil, deneysel önermelerdir. Bir kuramı yanlışlamak için, onunla çelişen tekil önermelerin bulunması gerekir; ama yanlışlamak için yeterli değildir. Bir kuram, yeniden oluşabilen yani tekrar eden çelişken olaylar bulundukça yanlışlanmış olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla bu tarz kuram ile çelişken olayların doğrulanmış olması ve bunların doğru tasvir edilimesini sağlayan yüksek seviyede tecrübî varsayımlar bulunmalıdır ki yanlışlama kabul edilebilsin.

Popper'in düşüncesinde bir kuram, deneysel olarak, yani test önermesiyle doğrulanamaz. Bu sebeple kuramlar, ancak pekiştirilebilir. Öyleyse doğrulanamayan kuramlar, yanlışlanmaya müsaittir. Bütün kuramlar varsayımdır. Hepsi yıkılabilir. Bilim varsayımlardan oluşur. Her şey tahmin, ileriyi görme veya kestirmedir. Popper'in doğrulamacılığa karşı çıkardığı yanlışlamacı tavır, bilhassa Imre Lakatos tarafından tenkit edilmiştir.


YAPAYSALCILIK=Sunîcilik:

Bilgi meselesinde ilmin sunîliği iddiasını ileri süren anlayıştır. Le Roy, Pierre Duhem, hatta bir ölçüde H. Poincare gibi fizik ve matematik âlimleri beşerî bilgilerin mutlak hakikat olmadığını, ilmin insanlığın sunî bir eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, ilmî denilen izahların, bir takım vakıaların en uygun bir sistem teşkil edebilen ve fiiliyatta işimize yarayan tasavvurlarından ibaret olduğunu ileri sürerler. Bu kelimeyi J.Piaget icad etmiş, bunu da sunî eşyanın imâl edilmiş olması gibi her şeyin meydana getirildiği inancının çocuklardaki halini ifade için kullanmıştır.


YARATMACILIK=İbdaiye:

Metafizikte Allah'ın bütün kâinatı ve ondaki her çeşit varlığı yoktan var ettiğine, onları tanzim ve idare ettiğine daimî müdahalesi ve kontrolü altında bulundurduğuna inanan felsefî meslek. Yani bu meslekte, Allah pasif bir varlık değil, daima aktiftir. Yahut Yunan felsefesinde olduğu gibi sadece âlemin mimarı, mevcut malzemeleri düzene koyan, tanzim eden, yahut âlemi harekete getiren, ondan sonra da hiç karışmayan ve karışma hakkı olmayan bir Allah anlayışına sahip değildir. İslâm felsefî düşüncesinin ana karakteri -Yunan düşüncesinin aksine- Allah'ın yaratıcı, idareci, tanzim ve tedvir edici, gözetici bir vasıfta olmasıdır. Bu isim, aynı zamanda biyolojideki Cuvier Linnaeus ve Aggasiz'in bütün bitki ve hayvan nev'ilerenin tabiatüstü bir menşei olduğuna dair fikirlerine de verilmektedir. Darwin ve benzeri mekanist filozof ve ilim adamları bilhassa yaratılış fikrine karşı çıkmışlardır. Materyalistler, bunlara dayanak modern ilmin “yaratıcılık" fikrinin yanlışlığını ortaya koyduklarını ileri sürerlerse de, bu doğru değildir. Zira modern ve müsbet ilim böyle "Mebde-başlangıç" ve Mead-âlemin sonu gibi metafizik ve iman konularıyla ilgilenemez. Bu hem sahasını aşmak, hem de kendi kendisini inkâr olur. Ancak materyalistler, daima ilim adına dogmatik olduklarından ve madde'den başka bir hakikat tanımadıklarından bir takım faraziyeleri modern ilmin zaruri mahsulü gibi göstermeyi ve ilim nâmına sâf ve temiz insanları kandırmayı iyi becerirler. Hâlbuki faraziyenin hiç bir ilmî değeri olmadığı herkesçe malumdur. Bu meslek, Panteist Monizme, dualizme karşıdır ve hususiyle evrimciliğe, transformizme, mekanizm, materyalizm ve determinizme muhaliftir.


YARGISIZLIK:

(Yunanca epokhe'den gelir) Hüküm vermekten kaçınma Şüphecilerde bilgiden vazgeçme ilkesi. Fenomenolojide bakışı öze tam çevirebilmek için dış dünya üzerine yargıyı askıya alma.


YAZGICILIK=Kadercilik, Cebriye:

Bütün hadiselerin, bozulmaz ve değişmez bir şekilde tabiatın ve âlemin üstünde mevcud olan yegâne bir kuvvet tarafından önceden tesbit edilmiş olduğuna inanan felsefî meslek. Felsefî Fatalizmin panteist ve teist olmak üzere iki şekli vardır: Birinci şekil, Stoisyenler (Revakîler) de, Spinoza'da görülür. Bunlar ve bilhassa Spinoza mutlak determinizme inanır; çünkü önceden her şey tayin edilmiştir, insanın bu zarurete uymaktan başka yapacak bir şeyi yoktur Tanrı da zarurî varlık olmakla birlikte zarurete uyarak meydana getirir. Tanrı'nın bu zaruretin şuuruna ermesi O'nun hürriyetidir. Tabiat ve âlem Tanrı'dan ibaret olduğu için O, bir ve külli oluşu itibariyle "Yaratıcı tabiattır sonsuz çokluk olan varlıklar, O'nun sıfatlarının zarurî şekilleri olarak "Yaratılmış Tabiat” tır ve O, bunları zarurî bir şekilde meydana getirmektedir.

Teist fatalizm ise, Allah'ın gaybı, vukua gelmemiş her şeyi bitmesiyle ilgilidir. Allah, insanın bütün fillerini ve hareketlerini önceden bilir; binaenaleyh insanın bütün fiilleri önceden tayin edilmiş olmakta ve insana yapacak bir şey kalmamaktadır, insan bir robot durumuna düşmektedir.

Plotin'e göre "bir'den şu üç varlık sudur eder: a) Akıl veya zekâ (Bu varlık zaman ve mekân üstüdür), b) Ruh (Akıldan sudur eder, bu da ferdi varlıkların ruhu olmayıp âlemin ruhudur), c) Madde (Bu da ruh tan sudur eder, madde ve madde âlemi sırf yokluktur, vasıfsız ve belirsiz bir şeydir. Promidin zirvesindeki en yüksek noktaya, “Bir”e tecrübe ve akıl yoluyla değil, mistik bir vecd yoluyla ulaşılır. Plotin'in bu sudûrcu hiyerarşisinde insan'ın belli bir mertebesi vardır. İnsan ferd halini alınca, artık, küllîlik vasfını kaybeder İnsanın mistik vech yoluyla Bir'i bilip kavrayışı ve “Bir” ile ittihad (birleşme); a yükselişi mümkündür. Plotin böyle bir ittihadı kendisinin bir kaç defa gerçekleştirdiğini söyler, Bir'i (Allah'ı) bilmek cezbe ile bilinmekle, beraber, bu bilgi şeklin bilgisi değildir. Plotin'in Roma'da kurduğu bu felsefe, Jamblikos (Ö. 330) ile Suriye'de, Procles tarafından da Atina'da bir mektep halindetemsıl edilmiştir. Bu sonuncusu M.S. 529 yılına kadar devam etmiştir. Yeni Eflâtuncu felsefe Hıristiyan ve İslâm dünyasında tasavvufun felsefî bi muhteva kazanmasında tesirli olmuştur. Günümüzde hem Emile Brehier'e (Plotin'e dönüş kabul edilmekte) ve Bergson'un düşüncesine tesir etmiştir. Aynı zamanda Yeni Ogustinizm'in felsefî kaynağı olması bakımından da bu felsefe tesirini devam ettirmektedir, denebilir.

Yeni Eflâtunculuk bir varlık ve bilgi nazariyesi olmaktan çok mistik bir hukuk ve devlet felsefesidir.


YENİ MU'TEZİLE=Aligar Mektebi - S. Ahmet Han Hareketi:

1817–1898 yılları arasında yaşayan Hintli S. Ahmet Han tarafından ortaya atılan hareketin adı. Bu zat, 40 yaşına kadar Ehl el-Hadîs veya Hint Vahhabîleri mezhebinin hareketli bir taraftarı idi. Daha sonra kendisinde İslâm dinini Batı medeniyeti namına Avrupalıların hücumlarından korumak ve bunun için İngiliz terbiyesi almış, genç Hind Müslümanlarının anlayabilecekleri ve benimseyebilecekleri bir hale getirmek arzusu uyandı. Bu arzu ile İslâm'ın ruhunu ve ilahiyatını yeni bir şekil altında, rasyonalizm ile aşılanmış, Avrupa ilmine uygun hale getirilmiş bir tarzda tanıtmağa başladı. Kendisi Kur'an'da insanî bazı kısımların bulunduğunu iddia ediyordu. Bu, sünnî akideye aykırı bir tutum idi. Ayrıca mucize ve kerametleri reddediyor; Kur'an'daki muhtelif kıssaları rasyonalist bir tarzda izah ve tefsir ediyordu.

Bu meydanda tabiatın istisna kabul etmeyen tabiî kanunlarla idare edildiğini, tabiat ilimleriyle tezat teşkil eden herhangi bir ilahiyat akidesinin doğru olmayacağını ileri sürüyordu. Kur'an ile Tabiat arasında bir aynilik (identite) kuruyordu. Bunu da Kur'ân'ın Allah'ın kelâmı ve tabiatın da Allah'ın eseri olmasından çıkarıyordu. Böylece tabiat ile Kur'an hükümleri arasındaki uygunluk ve ahengin zarurîliği fikrini Aristo'dan beri gelen bir rasyonalist anlayıştan alıyordu. Buna 19. asrın pozitivist, ilimci ve maddeci tesirleri de eklenince Seyyid Ahmet Han ve taraftarları kendilerine “Tabiatçı" mânâsına "Niçeri” (İngilizceden alınma) adını verdiler. Bu arada, Mutezile mezhebini de çok aştıkları halde kendilerine "Yeni Mu'tezile" de dediler.

S. Ahmed Han, Hindistan'da İngiliz hâkimiyetinin devam etmesi için elinden geleni yapmıştır. O, bu hususta, İngiliz sömürgecisine karşı mücadele eden Hind Müslümanlarıyla mücadele etmiş, mukaddes cihadın şeriata uygun olmadığını ileri sürerek Türk padişahının halife olarak tanınması hususunda Hindi Müslüman gruplara karşı çıkmıştır.

Şu halde bu hareket, Batı medeniyetinin ve maddeci esaslarının taklidi olarak, tabiî ilimleri her yönüyle benimsemek ve İslâm'ı onun mukaddes kitabını, o ilimlere ve Batı medeniyetinin 19. asırdaki ulaştığı seviyeye göre yeniden tefsir etmek; o esaslara uydurmak gayretinden ibarettir. S. Ahmet Han kuvvetli bir şahsiyete ve edebî bir üslûba sahip olduğundan bilhassa Hindistan'da geniş tesirleri oldu. Hocalarının çoğunu İngilizlerin teşkil ettiği bir medrese (Aligar mektebini) kurdu. Bıraktığı tesirlerle, İngiliz idaresinin Hindistan'da yerleşmesine sebep teşkil etti. Bu da iktisadî, siyasî ve kültürel birçok yaralar açılmasına yahut açılmış yaraların derinleşmesine yol açtı. Yine İngiliz idaresini destekleyen Kadîyanilik'in ileri gelenlerinden Nureddın Hakîm, S. Ahmed Han Medresesinin de ileri gelenlerindendi. Bu hareketin tabiatı tanrılaştırmasını gören Cemaleddin Efgânî “Tabiatçılığa Reddiye"yi yazmıştır.


YORUM BİLİM

Yunanca' hermeneutike" ve 'Tekline'", (sanat) terimlerinden oluşmakta ve yorumlama sanatı" mânâsına gelmektedir.

Aslında mukaddes metinleri yorumlamayı konu edinen bilim, disiplin. İslâm'daki "Tefsir ilmi” nin karşılığı gibidir. Aslında Tevrat ve İncil'in kutsal metinlerinin tefsirinde takip edilecek kurallar bütününü ifade eden bir terimdir. Ama yaygın olarak kutsal metinlerin bizzat tefsiri anlamına gelir. Genel olarak izah edilecek herhangi bir metin için de kullanılır. Çağdaş felsefede, hermeneutik'den şu anlaşılmaktadır: Sembolik olarak verilmiş bir metnin çözümleme teknikleri. Şu hermeneutik, yorumlama, sanatı, metin yorumunu konu alan öğreti, tarihî ve manevî bilimlerin yöntem öğretisi, Dilthey'de anlama metodu, meselâ Heidegger'de varoluşuna bakarak insanın felsefî açıdan açıklanıp yorumlanması metodu gibi anlamlara gelir. Özellikle psikanalizde, metod üzerine felsefî düşünme ve psikanaliz muhtevada bu tarz çalışmalar gelişmiştir.


YÖNETİMSEL NEDENSELLİK:

Hume'un olaylar arasında nedenlik ilişkilerini asla gözleyemeyiz iddiasına karşı John Searle'da şöyle bir görüş var: "Bazı şeyler, bazı şeyleri meydana getirtir" gibi temel etken nedensellik kavramının doğrudan tecrübesi, eylem ve algıdaki etkisiyle ölçülür. Aynı şekilde, biz bir şeyi algıladığımızda, algımızın yöneldiği muhtevası, diğer tatmin şartlarının yol açtığı algılanmış şeylerin varlığına ihtiyaç gösterir.

 
Geri