NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
DAIMON ........... DÜŞÜNME

DAIMON:

1. Yunancada "Theo-Tanrı" yahut 'Thea-Tanrılık, ulûhiyet, "ilâhî güç" gibi anlamlara gelir. Kişileştirilmiş, ilâhî gücü ve faaliyetleri olan bir varlığa verilen ad.

2. Eski Yunan'da Tanrıyla insan arasında bulunup iyi ve kötü diye ayrılan manevî varlıklara verilen isim.

3. Sokrat'ın savunmasında kendisine devamlı ilham verdiğini söyleyerek atıfta bulunduğu yüce Varlık.


DARWİNİZM:

İngiliz tabiat ve biyoloji âlimi Darwin'in transformiste (Istihâleci) teorisine verilen isim. Darwinizme, Lamarkizme ve Fiksizm (canlı nevilerin devirler arasında aynı tipi muhafaza ettiğini ileri süren nazariye)e karşı olarak ortaya Çıkmıştır; fakat canlı nev'ilerin çok basit formların evrimi ile ortaya çıktığını ileri sürdüğü için evrimcilik (Evolutionisme) ile çatışmaz. Darwin, organik âlemin tarihî gelişmesini bir teori halinde ortaya koymuş, 'Nevilerin Menşei, 1859" adlı kitabında evrim teorisinin esaslarını vaz'etmiş, Lamarck'in organların vazifeleri, uygunluğu fikrine karşı, nevilerin istihalesinin, onların şekil değiştirmesine dayanarak “Tabiî Seçkinleşme" sayesinde meydana geldiğini ileri sürmüştür. 'İnsanın Menşei, 1871'inde ise, insanın hayvan soyundan türediğini, insanın babasının maymun olduğunu iddia etmiştir. Darwin'in dünya görüşü, ondaki "Mutlu Tesadüf fikri evrimin küllî ve kör mekanizme bağlandığını gösterir. Nevilerin süreksizliği olayından hareket eder, bunu da mekanik sebeplere bağlar. Materyalist izahı tamamen mekanisttir. Evrim anlayışı, yaratılışın karşısında (antikreasyonist) olup, mekanist izahından dolayı gayeliği (finalite) de reddeder. Nev'ilerdeki değişkenliği, Lamarck adaptasyon ile izah ederken; Darwin, aksine, adaptasyonu değişkenlikle izah eder. Bu hususiyetleriyle Darwin'in fikirleri materyalistlerin çok işine yaramış, tekâmüldeki eksik kalan izahlarını bu sayede izaha kavuşmuşlar, insanı tabiata irca etmek, hayvana indirgeyerek izah etmek suretiyle materyalistlerin insanı manevî hayatından, değerlerinde, kuvvetlerinden ve inançlarından sıyırmak hususundaki gayretlerine Darwin"in izahları en büyük destek olmuş ve gerekli malzemeyi onlara temin etmiştir. Onlar da, Darwinizm ve benzeri anlayışlardan aldığı destekle idealizme, Teolojiye ve metafiziğe karşı mücadeleyi hızlandırmışlardır. Bu bakımdan Darwin'de ilmî cihet ile felsefî ciheti ayırmak yerinde olur. Zira kötüye kullanılan esas ikinci cihettir. Darwin'in Tabiî Seçkinleşme" nazariyesi Marksizmin diyalektik anlayışına da büyük destek sağlamıştır. Çünkü Tabiî Seçkinleşme" nazariyesi "Hayat Mücadelesi" zaruretini ortaya koymuştur. Marx"da bu mücadele, "Sınıf Mücadelesi” şekline dönüşmüştür.

Toplumlarda bir "İlerleme Değişmesi'ne inanmak isteyen filozoflarca "Madde" bu değişmeye bağlı sayıldı. Buradan maddenin değişerek gök cisimlerini meydana getirdiği, onların da değişmesi suretiyle, canlı hücreden bütün varlıkları ve insanı hasıl ettiği fikri ileri sürüldü. Böylece bu tekâmül silsilesinin A. Comte'daki gibi, insan cemiyetleri de üç hal kanununun safhalarına uyması, marksistlerde olduğu gibi, feodal, kapitalist ve sosyalist safhalarından geçmesi suretiyle her yerde görüleceğine inanıldı. Cansız ve canlılardaki tekâmül, insanda ve toplumda "Kalkınma", "Yükselme" seklinde görülecekti. Halbuki nev'iler arasındaki geçişin ileriye m i, geriye m i doğru olduğu tespit bile edilmemiştir. Fakat bilhassa sosyal meselelerle ilgilenen filozoflar, Danvin'in görüşlerini kendi açılarından yorumlamakta âdeta yarış ettiler.

Darwin'in canlı nev'ilerin birbirinden yavaş yavaş çıktıkları fikri terk edilmiştir. Bu fikir, zira, ilmî değerini çoktan kaybetmiştir.

Yeryüzünde hayatın başlayışı hususunda iki ayrı görüş vardır

1- Bu görüş ilk canlının kendi gıdasını kendisi yapma kabiliyetine sahip olduğu fikrine sahiptir. Eğer bu doğru ise, kompleks sentezleme sisteminin (yani gıdayı çok kompleks kimyevî reaksiyonlarla yapan komplike bir organizma) birdenbire meydana geldiğini kabul etmek mecburiyeti vardır. Bu ise evrim teorisine, yani uzun süreler içinde çok küçük değişmelerin birikmesi sonucunda canlının meydana gelmiş olduğu görüşüne aykırıdır. Şu halde bu birinci görüş yanlıştır.

2- Gıdasını kendisi yapmayan bir organizma ile hayatın başladığını kabul eden görüş. Bu, doğru ise, canlının yaşamasını temin edecek kompleks sindirim, dolaşım, solunum v.s. sistemi olmadığı için, canlının beslenmesi geçişme (Difüzyon) ile mümkün olacaktır. Bu da canlı ile çevresi arasında bir yoğunluk farkının mevcudiyetine bağlıdır. Şayet canlı çevreden daha yoğun ise, vücûda fazla madde girmesiyle canlı çatlar. Çevre daha yoğun (konsantre) ise canlının içine gıda girmez, canlının içindeki dışarıya, çevreye geçer, canlı boşalır, yok olur. Yoğunlukları eşit ise difüzyon olmaz, canlı gıdasızlıktan ölür. Şu halde böyle bir canlının mahvı zaruridir. Çünkü beslenemez.

Öyleyse bütün bu işlerin olabilmesi için, canlı devamlı bir enerji kaynağına muhtaçtır.

Her iki görüş de evrim fikirlerine aykırıdır ve bir yaratıcının kabulü zarureti vardır. Böylece Darwinizm'in temel dayanaklarından biri olan "Kendiliğinden Oluş” ve “canlı nevilerin birbirinden yavaş yavaş çıktıkları” fikri ilmî esaslara aykırı olduğundan terk edilmiş olmaktadır Çünkü, "Cansız sistemlerden canlıya geçişi gösteren hiç bir müspet delil yoktur."

Darwin'in ikinci ve çok tesir bırakan tezi de; "İnsanın maymundan geldiği" fikridir. İlmin tespiti, ortamın şartlarını değiştirerek, bünyede meydana getirilen sathî değişimlerin ırsî, olmadığı (kalıtım yoluyla geçmediği) merkezindedir. Meselâ, 20 nesil kuyruğu kesilen fareler, 21. nesilde yine uzun kuyruklu olarak doğmuşlardır. Uzun asırlar boyunca demir çarıklar giyerek ayaklarını küçülten Çinliler, bu âdeti bırakınca ayakları yine normal büyüklüğüne kavuşmuştur. Biyolojinin en son tespiti şudur: 'Neviler arasında intikal yoktur." Meselâ, paratifo A ve paratifo B mikroplarının bile birbirine dönüşümü mümkün olmamıştır. Gıdalarını alış tarzını dahi değiştirmeyen bu küçük yaratıkların neviden nev'iye geçmeleri bile mümkün değilken, hayvanın insana dönüşmesi, elbette ki imkânsızdır. Bu hususta bir genetik prof. nün yeni bir araştırmasından şu cümleleri nakledelim: "Netice olarak, bir ekolusyon vardır, olmuştur, olmaktadır; fakat bunun yeni türler meydana getirecek ve bütün canlıları tek kökenden tekâmül ile geliştirecek derecede etkili olduğu hâlâ isbat edilememektedir." (0. Düzgüneş, M. Eğitim ve Kültür, Sayı: 5, 1979). Kaldı ki insan, diğer canlılardan mânâ, akıl, irade, ruh, fikir, iman ve kültür yönünden kıyas kabul etmeyecek kadar büyük farklılıklar gösterir. Ondaki bu üstünlükler ve farklı taraflar tabiattan gelmez. Zira tabiatta ne şuur var, ne mânâ, nede kültür! Olsaydı, belki bu kültür ve mânâ hayvanlara da ve bu arada maymuna da geçerdi. Bu bakımdan insanın ayrı bir tür (Nev'i) olarak yaratıldığını kabul etmek zarureti ortaya çıkmaktadır.

Kaldı ki bugün insanlık, Darwinizm gibi ilmî maskeli nazariyelerle, insanlığa korkunç bir esaret getiren ideolojik kuvvetlerce köleleştirilmektedir.

Darwinizm felsefede, sosyolojide çok değişik tesirler uyandırmıştır. Bu cümleden olarak, Nietzsche'nin "Üstün İnsan"anlayışı, Gobinau'nun “Üstün Irk” nazariyesi Darwin'in Tabiî Seçkinleşme" ile hayatta daima kuvvetlinin yaşama hakkına sahip olduğuna dair fikrinden mülhemdir. İngilizler de bu felsefeye dayanarak gücü yettiği milletleri sömürge yapmış ve asırlarca bunları sömürmesini tabiat kanununun bir icabı olarak göstermiştir. Darwin'in tekâmülcü görüşleri Spencer tartından bütün varlıklara ve toplumlara teşmil ve tatbik edilmiştir.

Darwin'in fikirleri, memleketimizde daima taraftar bulmuştur. İnsanın maymundan gelmesi fikrini, önce A. Midhat Efendi benimsemiş ve 1872'de "Dağarcık" gazetesinde edebî bir üslûb içinde müdafaa etmiştir. Darwin nazariyesini bizde ilk yayan Baha Tevfik'in çalışma arkadaşlarından Memduh Süleyman'dır. "Yeni Darwinciler" den başlayarak günümüze kadar çeşitli ilmî araştırmalarla değerini yitiren bu nazariye, marksist materyalistler tarafından her zaman benimsenmiş olup, daima en geçerli ilmî buluş gibi takdim edilmiştir.


DEİZM:
Vahiy ya da bir kilise öğretisi aracılığıyla edinilmiş her türlü dinsel bilgiye karşı çıkan buna karşılık belirli bir dinsel bilgi bütününü herkesin doğuştan taşıdığını ya da us yoluyla elde edebileceğini savunan görüşe denir. Deizm, tanrılık gücünün sadece yaratma işlemiyle sınırlandığını ve bir kez yaratıldıktan sonra dünyanın hiçbir işine karışmadığını diğer bir deyişle dünyayı yönetmediğini belirtir.


DEKARTÇILIK:
Descartes, düşünsel felsefenin büyük çapta aşamacılarından biridir. Antikçağ Yunan, şüpheciliğinden yüzyıllarca sonra şüpheciliği temel bir yöntem olarak kullanmış ve bunu analitik geometri adı verilen matematiksel bir kesinlikle uygulamaya çalışarak yepyeni doğrulara varmayı denemiştir. Temel yöntem, şöyle özetlenebilir: önce bir ilke olarak, edinilmiş bütün bilgilerinden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve sağlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine bağlıdır, birbirinden çıkar. Bir düşünmeyi doğuran ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden sonuç zinciri içerisinde sürüp gider(mekanizm) öyleyse sırayı titizlikle kovalarsam doğru olmayan bir düşünceyi doğru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doğru olana ulaşabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek şey şüphe etmektir. Bütün bilgilerden şüphe etmek, düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse, var olduğumda şüphesizdir. Düşünüyorum öyleyse varım. şüphe edemeyeceğim ilk ve sağlam bilgim budur. Şimdi, neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak, bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.
Descartes’in başlıca öğretileri şunlardır.

1)Gerçeklik, özü düşünme, olan zihin ile özü üç boyutlu uzam olan madde biçiminde ikiye ayırabilir.
2)Tanrı, zihin ve madde kavramları doğuştan gelir ve deneyimden kaynaklanmaz.
3)Felsefede doğruya erişmenin yanılmaz yöntemi, şüphe edilemez, açık ve seçik bir önerme ya da kavramlara ulaşıncaya değin her şeyden şüphe etmektir.
Descartesçi düşünürlerin çoğu Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” deyişinde anlatımını bulan, düşünen öznenin düşündüğünden, dolayısıyla var olduğundan şüphe edemeyeceği yöntemindeki önermenin, ilk ve açık seçik doğru olduğu görüşünde birleşir. Gene Descartesçilerin büyük bir bölümü, bu ilk doğru temelinde yalnızca usa dayalı bir felsefede ve bilim sisteminin kurulabileceği görüşündedir. Buna bağlı olarak Dekartçılık bütünüyle usa bir metafizik geliştirilebileceğini savunur.


DEMİOURGOS:
Düzenleyici Tanrı... Antik Yunan düşünürü Platon’a göre ‘iyi’ ideası düzenleyici bir Tanrı’dır. Yaratmış değil biçim vermiştir. Antikçağ Yunanlılarında yaratma düşüncesi yoktur; bir sanatçı, bir mimar gibi yapma, düzenleme, biçimlendirme çabası vardır. Bu anlayışa göre dünya yoktan var edilmemiş, idealar gibi ilksiz ve sonsuz olan biçimsiz özdekten düzenlenip biçimlendirilerek meydana getirilmiştir. Platon’a göre bu biçimlendirmede örneklik eden idealardır, evrendeki bütün varlıklar bu ideal ilk örneklerine uygun olarak özdeği biçimlendirme yoluyla yapılmışlardır. Bu terim Platon’ca evren ruhu, gnostiklerce ikinci Tanrı ve Hegel’ce düşünce süreci anlamında kullanılmıştır.
 

DENEYSEL BİLİMLER =Tecrübî ilimler:

Matematik ve mantık gibi aklî bilimlerin dışında deneye dayanan, insan deneyiminin konusu olan her şeyi inceleyen tabiat ve insan bilimlerini içine alan bilimler.


DEONTOLOJİ =İlm-i vezâif:

Yunanca (deon, dei, gerekli) kelimesinden J. Bentham'ın türettiği bir kavramdır ki kelime olarak "ödev bilimi" anlamına gelir. Ahlâkî ödevleri, şu veya bu toplumsal duruma göre deney yoluyla incelemeyi esas alır. Özellikle hekimlik ahlâkı ve bu ahlâkın kurallarını ortaya koyan kurama da bu ad verilir.


DETERMİNİZM:
Ahlaki seçimler dâhil bütün olayları, özgür iradeyi ve insanın başka türlü davranabilmesi olanağını dışlayan, önceden varolan nedenlerce belirlendiğini savunan kuram. Bu kurama göre evrenin tümüyle ussal bir yapısı vardır; belirli bir durumun eksiksiz bilgisine sahip olmak, o durumun, geleceğine ilişkin yanılmaz bilgiyi de olanaklı kılar. Laplace’e göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun sonucu, sonraki durumunun ise nedenidir. Bir zihin, belirli bir anda doğada işleyen bütün güçleri ve doğanın bütün bileşenlerinin karşılıklı konumunu bilebilse, küçük ya da büyük her birimin hem geleceğini, hem geçmişini kesin olarak bilebilir.

Determinizm yandaşlarına göre, kuramları, ahlaki sorumluluğun kabulüne aykırı değildir. Örneğin belirli bir davranışın kötü sonuçları önceden görülebilir; bu da insana ahlaki sorumluluk yükler ve insan eylemlerini etkileyebilecek engelleyici bir dış neden oluşturur.


DEVLET:

Sınırları belli bir toprak parçası üzerinde teşkilatlanmış, bağımsız bir hükümete sahip olan toplum temsilcisidir. Devlet, toplumu idare eder; iç ve dış tehlikelere karşı güvenliği sağlar, hukukî niteliği ile kanunlar koyar, onları uygular, yasaklar ve emirler çıkarır. Böylelikle sosyal düzeni sağlar. Öteki devletlere karşı toplumu temsil eder.

Devlet, egemen ve etkili bir iktidar demektir. Ama aynı zamanda meşru bir iktidardır. Kurumlara dayanan ve müesseseleşen iktidar hukuk iktidarıdır. Hukuk kurallarına dayanmayan iktidarlar, hukuk devleti olamaz ve keyfî hareket eder. Milletin hâkimiyeti yerleşince devlet de kurumlaşır. Kurumlaşma demek, iktidarın daha çok toplumsallaşması demektir. Öyleyse devlet, millet, iktidar, egemenlik, meşruiyet gibi öğelerle uzun bir süreç içinde oluşmaktadır.

Devlet çeşitli kurumlarla somut bir hal almıştır. O tüzel bir kişiliktir ve belli bir toprakla sınırlı bir teşkilattır.

Devletin olması için şu unsurların (öğelerin) bulunması gerekir: Önce bir topluluk yani tarih, inanç ve dil birliği olan bir millet; bu milletin üzerinde yaşadığı bir toprak parçası (Ülke). Ülkenin sınırları bellidir. Bu toprak parçası vatanlaşarak manevî bir değer kazanmalı, kutsallaşmalıdır.

Bir devletin varlığından söz etmek için şu dört unsurun bir arada bulunması gerekir

1. Coğrafî unsur, ülke (vatan),

2. Beşerî unsur: Halk (millet),

3. Siyasî unsur: Hükümet,

4. Egemenlik.

Devletin kaynağıyla ilgili en eski görüş, bu kaynağı ilâhî temele dayandıran görüştür. Bu görüşe göre devlet Tanrı tarafından yaratılmış ve yönetme yetkisi belli kişilere veya gruplara verilmiştir. Eski Mısır ve Babil'de bu görüşe uygun olarak din adamları iktidarın kullanımında önemli roller oynamışlardır. Orta çağ'da Hıristiyan teologlar, devletin Tanrı eseri olduğunu ve yeryüzü devletinin Tanrı buyruklarına göre yönetilmesi gerektiğini söylemişlerdir. St. Augustınus (354–430) Tanrı Devleti isimli eserinde "dünya devleti”nin “gök devleti” ilkelerine göre yönetilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Yem çağlarda Bossuet 'Kutsal Kitaptan Çıkarılan Siyaset' isimli eserinde kralların mutlak iktidarlarını savunurken, bu iktidarın Tanrı iradesine dayanımı belirtmiştir.

Türk devlet geleneğinde devlet, kâinattaki düzenin dünyada ve toplumda gerçekleştirilmesinin vasıtası olarak görülmüş ve bundan dolayı İslâm'dan önceki ve sonraki Türk devletlerinde bütün icraat Tanrı adına yapılmıştır, "İlây-ı kelimetullah" ve "kızılelma" ideali, bunun örnekleri sayılır.

İnsan içgüdülerinin devleti ortaya çıkarttığını söyleyen Aristo, devletin kaynağının insan tabiatında aranması gerektiğini söylemiştir. Ona göre insan siyasal bir hayvandır; insanların devlet düzeni altında yaşama eğilimleri vardır. Büyük siyaset filozofu Farabî’ye göre siyaset ile mutluluk arasında bir bağ vardır. İnsanın topluluk halinde yaşamasının temelinde yardımlaşmaya duyulan ihtiyaç yatmaktadır. Ona göre devletin menşei, şu görüşler üzerine oturur: Ontolojik izah tarzı, biyo-organik nazariye, tabiî çevre nazariyesi, ihtiyaç teorisi, sevgi ve adalet kuramı ve saadet nazariyesidir.

Meşhur Müslüman filozof İbn Haldun devletin kaynağını kuvvet'e dayandırmaktadır. Ona göre dayanışmaları çok güçlü olan göçebe topluluklar şehirlerde yaşayan insanlar üzerinde kuvvete dayanarak hâkimiyet kurmakta ve devlet doğmaktadır. M. Hamdi Yazır'a göre, ezelde Tanrı ile ruhlar arasında yapılan "Kalû-Belâ' sözleşmesi, medenileşmenin ve devletin başlangıcıdır.

Devletin kaynağı ile ilgili en çok üzerinde durulan görüş, bu kaynağı toplum sözleşmesi ile açıklayan görüştür. Buna göre insanların tabiat hali ile toplum hali birbirinden ayrılmaktadır. Tabiat halinden toplum haline geçiş bir sözleşme ile olmaktadır. Toplum sözleşmesinden sonra ikinci bir sözleşme olan siyasal sözleşme ile insanlar devleti kurmuş olmaktadır. Tabiat hali ile ilgili farklı yaklaşımları olmakla beraber toplum sözleşmesi görüşünün en önde gelen savunucuları T.Hobbes, J.Locke ve J.J.Rousseau'dur. Hobbes'un yaşadığı dönemde İngiltere'de ihtilâller olduğu için Hobbes, bu sözleşmeyi toplumu ve fertleri güvenlik altına almak için istemiştir. Hâlbuki Rousseau, aynı sözleşmeyi, iktidarları meşruiyet çizgisine çekmek için istemiştir. F Engels ve K.Marx devletin doğuşunda temel faktörün sınıf mücadelesi olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşe göre, her toplumda diğer sınıfları kontrol altında tutan bir yönetici sınıf bulunmaktadır. Bunların meşruiyet anlayışa çalışan sınıfların ihtilâl yoluyla toplumlara mutlak hâkimiyeti temin etmelerinden ibarettir.


DEVLETCİLİK:

Devleti bütün toplum görevlerinin, ekonomik ve kültürel hayatın tek düzenleyicisi olarak gören anlayış. Buna göre devlet, hukukun, kültürün ve geleneklerin kaynağıdır. 20. yüzyılın başlarından beri hâkim olan devletçilik zihniyeti, devletçiliğin katı temsilcisi Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra itibardan düşmüştür.


DIŞAVURUMCULUK =İfadecilik:

Doğalcılık ve izlenimciliğin (impressiononisme) zıddı olan sanat akımı. Bu akım, önce ruh hallerinin içeriklerini ifade etmek ister, yoksa nesnel ve öznel doğa izlenimlerini değil.


DİALEKTİK = Fenn-i münazara, cedel, ilm-i cedel:

Diyalektik kelimesi ilkçağ’dan beri çok çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Bu kelime bazen bir akıl yürütmenin, bir muhakeme tarzının kuvvetini, bir ispatın doğruluğunu ifade için kullanılır (reddedilemez bir diyalektik gibi). Yahut bir fikri ifade, anlatma tarzı ve metodu olarak kullanılır. Bu mânâda, N. Fazıl 'Diyalektik, fikrin, ifade kalıplarında ve telkin unsurlarında büründüğü edâ, ağız, üslûp demektir. Meseleleri Tüfek kurşununa benzetecek olursak, fikir barutsa diyalektik de vurucu çekirdektir" diyor. Bu açıdan fikir ve iddia sabit, ama onun ifadesi zaman ve mekâna göre değişken ve hareketlidir.

Çoğu halde (küçültücü bir ifade olarak) bir ispatın sofistik karakterini anlatmak için kullanılır (ince bir diyalektik, batıl bir diyalektik gibi).

A- Bu kelime vaktiyle, Eflâtun müstesna, umumiyetle mantığa bağlı, onunla ilgili bir kelime olarak kullanılıyordu.

1- Umumiyetle Skolastikler tarafından mantıkla özdeşleştirilmiştir. (Bu hal asrımıza kadar devam etti.) Bu anlayışta bir kısım modem tariflerden bazı esaslar hâlâ mevcuttun ancak mantığın bir ilim olarak daha teorik, diyalektiğin de bir münakaşa sanatı olarak çok daha pratik olduğu farkını unutmamak gerekir.

2- Mantıkî ilerleyişte (süreçte) aşağı dereceden bir düşüncenin ilerleyişi gibi nazara almak:

a)Aristo'da; basit bir şekilde muhtemel olan öncüllerden hareketle sonuç çıkarma (Dedüksiyon) (Analitik; isbatçı ilime karşı olarak bazı öncüllerden sonuç çıkarma).

Sokrat öncesi felsefede bütün varlıkların değişkenliğini her özelliğin kendi zıddına dönüştüğünü ifade, diyalektik bir anlayış delili ise de; diyalektiğin kurucusu Elea'lı Zenon sayılır. Elea diyalektiği tamamen ontolojiktir, buna Varlık Metafiziği' de denir. Ona göre varlık ile fikir birdir, aynı şeydir, âlemin aynca idrak edilmesi kabil değildir. Zenon'un diyalektiği, ihtimali, gerçeğe benzer ve yakın olanı konu alan bir münakaşa metodudur. Bu metod, paradoksal olup muhtemel önermelerle mümkün öncüllere dayanmak zorundadır.

Sofistlerin diyalektiği ise, haklıyı, haksızı, doğruyu yanlışı, bütün tezleri bir müdafaa aleti, bir spekülasyon gayretidir. Onlar bu gayreti sabit ve ortak bir hakikatin olmadığını göstermek için menfi mânâda kullandılar.

İşte Aristo, kendisinden önceki diyalog ve tartışma metodu olarak anlaşılan bu diyalektik anlayışlarını tenkid ve reddeder. O, ilmin diyalektiktrın hem üstün hem de apayrı prensiplere dayandığını ve sanı (zan) şeklindeki ispatsız elde edilen bilginin diyalektiğin sahasına girdiğini ileri sürer. Aristo, diyalektiğe;

a) Düşünen zihni işletmek için bir idman,

b) Muhataplarımıza aykırılıkları öğretmek,

c) Felsefeye yardımcı olmak için üç gaye yükler.

b) Kantta; 'Hakikat mantığı' olan analitiğe zıt olarak 'Görünüş mantığı": Akli olanın görünüşü, akıl yürütmenin kuvvetinden ve doğruluğundan ibarettir; fakat bu doğruluk, hakikate müncer olmaz, zira diyalektik akıl yürütmeler, bizatihi nesnelere yahut nomen'ler âlemine, yani bizim için var olan fenomenlerle ancak değer kazanan prensiplere tatbik edilirler. Şu halde Kant'da diyalektik, fenomenleri kavrayabilen düşünce, dolayısiyle birtakım prensiplerin değer kazanmasına yarayan bir düşünce tarzı, akıl yürütmedir.

c) Fichte'de; Kant'dan sonra diyalektik müspet rol almağa başladı. Fichte sübjektif idealizmini bu metodla izah etti. Ona göre yegâne realite "Ben'dir. Mutlak ruh ne obje ne de sujedir, fakat bunların birliğidir. "Ben" tekâmülü esnasında bir takım duraksamalar ve darbelerle karşılaşır. 'Ben' bu mücadele ve gayretiyle haricî âlemi yani “Ben-değil”i meydana getirir. "Ben-değil", 'Ben'in fonksiyonudur. "Ben'in sarf ettiği çabadaki her darbe, hem duyan "Ben" şuuru, hem duyulan obje olarak 'Ben'in şuuru ile "Âlem şuuru'nun ayrılmasını faaliyet halinde ortaya koyuyor. Burada çabanın eseri olarak iç ve dış âlemler aynı anda doğar. Diyalektik, Ben ve Ben-değil'i aynı zamanda doğurduğu için, Kant'dan farklı olarak müsbet ve yaratıcıdır.

d)  Schelling'de; Schelling (Şelling), objektif idealizme kapalı olan bu diyalektiği eksik buldu. Onun Tabiat Felsefesi veya Objektif idealizmine göre Sübjektif ile Objektif özde eşittirler. Onun için hakikî cevher ne 'suje' ne de 'obje' dir. O, 'Mutlaktır. Gerek "Ben" gerekse Tabiat" bu 'Mutlardan doğar. Mutlak kendine bakınca saf sübjektiflik, özüne bir şekil verdiği zaman da objektiflik olur. Aslında her şey bu ayrılmadan önceki karma varlıktadır. Bu noktada Schelling'in felsefesi hürriyet-zaruret diyalektiği şeklini alır. Bu ikisi önce tek şeydir, manevî âlemin ve tabiatın özünü teşkil eder. Ruh ve beden bir bütün olduğu için hürriyet zaruretle, zaruret de hürriyetle kaimdir. Schelling'e göre akıl hem kör ve şuursuz, hem hür ve sınırlıdır. Tabiat ilk belirsiz bütünlükten sonsuzca açılarak zıt kutupları meydana getirir. İnsan zihni son safhada tabiattaki kutupları ve ayrılıkları ile Tabiat-ruh ikiliğini sanatçı sezgi ile aşar ve aslî birliğe, mutlak ayniliğe döner.

B- Yeni zamanlarda ve eski çağda Eflatun'da mantıktan ayrı ve hatta ona karşı bir anlam taşır.

1 - Eflâtun'da: Ona göre diyalektik, mükemmeli, en yüksek iyiliği (Hayr-ı alâ) yani ezelî ideyi arayan, onu temaşa etmek için çıkılacak zahmetli bir akıştır. Eflâtun'da diyalektik, aldatıcı duyumlar ve istikrarsız sanılardan asarak akılla kavranan değişmez varlıklara götüren yükseltici ve müspet bir metottur. Diyalektik yükseliş, iyiliğin ne olduğunu bilmekle, buna ulaşmakla kısaca tarif ile bitecek. Tarif bize eşyanın 'özü'nü verir; çünkü tarif eşyanın ne olduğuna cevap vermek zorundadır. Şu halde Eflâtun'da metafizik ile diyalektik aynıdır. Diyalektik özün bilgisini veren fikri elde etmeye muvaffak olunca hem felsefenin küllî metodu, hem de bütün bir ilmin kendisi olmaktadır. Eflâtun yaşlılık diyaloglarında, 'Mükemmel fazilet'den aşağıya doğru inen bir diyalektik kullanmaktadır.

2- Hegel'de: Hegel, Fichte ve Schelling'teki diyalektiği beğenmedi ve onları aşmaya çalıştı. Bunun içinde o Heraklit'i hareket noktası aldı. Hegel'in hareket noktası aldığı İlk Çağ Yunan filozoflarından Heraklit’in 'Oluş” felsefesinin esası şudur: Gerçeklik hiç bir zaman yerinde durmaz, daima değişken ve hareketlidir. Bunun için bir nehirde iki defa yıkanılamaz. Bu devamlı oluş ve değişmeye karşılık, değişmeyen tek bir şey var: Gerçeğin daima değişmekte olduğunu söyleyen kanunun ta kendisi. Sadece o değişmez. Bunun için insan nereye bakarsa orada zıtların birliğini görmelidir: Şu varlık canlıdır, ama aynı zamanda ölüdür, zira ölüme doğru yürümektedir. Şu masa hem masadır, hem değildir, zira kırılıp yakılacaktır. Şu halde gerçeklik, zıtların birliğinden örülmüştür. Ve her zıt kendi zıddını ortadan kaldırarak varlığa gelmektedir.

Bu düşüncelerden hareket eden Hegel'e göre, ruhumuz teşebbüslerinde mantık kaidelerine uymaz. Düşünce, varlıktan, cevherden başka olana geçer. Rkrin yürümesi için çelişmeye ihtiyaç vardır. Hegel özdeş olanla başka olanı birleştirirken ayrı ve çelişik olanların sentezine gider ve bu senteze “diyalektik" adını verir. Ona göre diyalektiğin gerçekleşmesi çelişme prensibine dayanır. Tez ile antitezin çatışması sentezle sona ereceği ve her sentez yeniden bir tez haline gelerek kendi antitezini meydana getireceği için diyalektik sonsuzca devam eder. Bu ilerleyiş, çelişmelerin çatışması, sentezle aşılması, sadece zihinde değil eşyada yani varlıklarda da devam etmektedir. Bu bakımdan düşünce, gerçek diyalektiği aksettiren bir aynadır. Yani klasik mantığın çelişmezlik prensibini biliyorum sayarak Hegel kendi mantığını kuruyor.

Hegel'in metafiziğinde gerçek küllîve müşahhas (konkre) olan "Mutlak Ruh'dur. Hegel'de "ide-Mutlak Fikir' mantıkî tam bir tecriddir, fakat bu değişmez değildir. Önce o gayri maddî sırf fikirdir; sonra bunun haricileşmesi gelir. Bu tabiattır, sonra yine fikir kendine döner ve kendine katlanır ve kendi şuuruna sahip olur; bu düşünen ruhtur. Mutlak Ruh'un inkişafını hasıl eden fikrin seyri üç merhalede olur: Tez, antitez, sentez. Burada gayri maddî sırf fikrin (düşüncenin) sübjektif şuur hali tez'i teşkil eder. Bu tezin kendini aşarak haricileşmesi, objektif ruha çevrilmesi yani tabiatı meydana getirmesi antitezdir. Bu ikisi bir senteze ulaşınca yani mutlak gerçek değişmeler içinde meydana çıkınca akıl, ruh olur. Mutlak Ruh'un cereyan sahası olan tarihte de diyalektik akıl hâkimdir. Çağlar bu dinamik mantığın tez ve antitezlerinden ve sentezlerinden ibarettir.

Hegel'in mutlak idealizm felsefesine göre varlık ile düşünce aynıdır. Varlık da düşünce gibi hareketlidir. Bu noktada klasik mantığı Hegel âciz, statik ve kifayetsiz buluyor. Çünkü klasik mantık aynı zamanda bir şeyin hem var hem yok olmayacağını (çelişmezlik veya tenakuz yokluğu prensibi: Bir şey aynı anda hem A, hem B olamaz) söylüyor ki, bu hüküm ancak hareketsiz bir âlem için doğrudur. Hâlbuki asıl varlık, akıl veya düşünce olup da hareket ve oluş halindedir. İşte, Hegel böyle bir oluş âlemini çelişmezlik prensibi ile değil, varlık ile yokluğun terkibi olan oluşla yani bir lâhzanın tez (tasdik), ona zıt olan lâhzanın antitezine (inkâr) ve bunların birleşmesi olan sentez (inkârının inkârı) ile açıklamak yönüne gitmiştir. O tabiat, tarih, devlet ve hukuk felsefesini bu tarzda açıklayarak kendi metafiziğini meşrulaştırmak için diyalektiği özel bir düşünce âleti olarak kullanmıştır. Yahut diyalektik onda, varlıkla yokluğun sentezi olan, oluşu kavrayan zihin aletidir.

Hegel'in bu yeni mantık teşebbüsü hiç bir ilmin (Tabiat, tarih ve insan ilimin) gelişmesi ileteyid edilmemiştir. Hiç bir keşif, icat, hiç bir ispat diyalektiğe göre cereyan etmiyor. Tabiattaki ve insanlardaki birçok sapmalar, duraklama ve geri gidişler, sıçramalar, araştırma ve hüküm çıkarma vasıtalarımız diyalektikten tamamen ilgisiz olarak işlemektedir. Bu bakımdan Hegel'in bu mantığı sadece "Somut evrensel, külfT dediği mefhumlar sahasında geçecek ve tabiatı yani ilimlerin asıl konusu olan kavramlarla metafiziği ihmal edecektir.

3- Hegel'in bu metodunu, Marks iktisat araştırmalarından ve sermaye birikimine ait tetkiklerinden sonra ulaştığı sınıf mücadelesi fikrini izah için kullanıyor. Onun idealist felsefede icad ettiği metodu maddeci bir felsefe hesabına kullanıyor. Hegel ve Marks'da diyalektik, varlık ve düşüncenin birliğine ve ayniliğine dayanır, yani formel bir zihin hakikati olarak "Hükmün tutarlığı" kalmaz, varlığa ait bir hakikat (düşünce ile varlığın ayniliği) halini alır. Vak'alar arasında zihnim izdekinin aksine, çelişmezlik değil; karşıtlık, çatışma veya farklılık vardır. Ak ile kara karşıt, kediyle köpek çatışma halinde, sarı ile kırmızı farklıdır. Bunlarda çelişme görülmez, o halde çelişme vak'alarda değil, hükümlerim izdedir. Kaldı ki Hegel ve Marks'ın diyalektiklerini savunulmaz kılan husus, 'çelişkilerin sentezi' fikridir. Bu fikir ise, mantığın temel kaidesi olan çelişmezlik prensibinden vazgeçmeyi gerektirir.

F. Engels Tabiat Diyalektiği" adlı kitabında tabiatçı diyalektiğe felsefî şekil vermeye çalıştı. Hegel'deki 'Fikirlerin Terkİbi'ni o kitapta, Tabiat sürecindeki zıt kuvvetlerin terkibi haline koydu ve devrimi aynı metodla açıklamak istedi. O diyalektiği tabiatın, cemiyetin ve düşüncenin gelişmesini idare eden en genel kanunların ilmi olarak ortaya koydu. Marks ve Engels diyalektiğe bir de “Bilimsel” sıfatı takarak diyalektiğin, varlığını gelişmesini idare eden kavramlarla bilme kanunlarını organik bir bütün olarak gördüğünü, ikisinin de mahiyetçe aynı, form bakımından farklı olduğunu ileri sürerler. Çelişme, materyalist diyalektiğin esasıdır. Tarihî maddeciliğe göre çelişme, nesnelerin içinde ve özündedir. Engels'e göre, meselâ hareket çelişmedir. Bunun delili de Zenon"dan verilmektedir. Böylece, o eski hareket paradokusunu kendi lehine kullanmaya çalışmaktadır. Diyalektik metot, tarihî maddeciliğe ve onun iktisadî muhtevasının analizine imkân bulmak, cemiyetteki sınıflar arası çatışmayı izah için kabul edilmiştir. Hegelci metod, fikirden, saf akıldan hareket ediyordu ve fikrin hareketini izah için kullanılmıştı. Engels'e göre bu metod tarihî olarak, bizim karşılaştığımız en basit temel iktisadî münasebetlerden hareket eder. H. Lefebvre'e göre gerçek materyalizm, organize beşerî varlığın bütününe ait pratik münasebetleri tayin eder ve onları hayat tarzlarının ve kültürlerin varlığının müşahhas şartları olarak araştırır. Bunu da diyalektik metoduyla yapar. Çünkü ona göre, temel iktisadî kategori (mücerred olarak çalışma, para, sermaye) yeni tayinlerin içten hareketi ile gelişir. Her karmaşık tayini de diyalektik olarak (üç merhalede) kendisinden önceki daha basit olaylardan çıkarır. Bu bakımdan tarihî maddecilik-iktisat ilmi olarak-diyalektik metodu tamamlar, diyalektik metodu da tarihî gelişimine ait araştırmanın özetini teşkil eder.

Materyalizme göre varlık düşünceyi tayin ettiği için diyalektik materyalist muhtevaya öncelik tanır; bu bakımdan o, bu muhtevanın hareketinin analizini yapar ve diyalektik maddeciliğin hususî objektifliğini tayin ederek tarihî ve içtimaî objeyi meydana getirdiğine inanır. Görülüyor ki, Marksizm'de diyalektik metod, ibtidaî ve parazit iktisat şeklinden en ileri kollektivist iktisada kadar, bütün bir tarihî gelişmeyi, hususî (sübjektif) ameller dışında, üçlü bir merhale ile izah için bir âlet olmaktadır.

Lenin diyalektiğe, mantık oluşunun yanında, bilgi teorisi vasfını da yüklemiştir. Bu zaten Engelsin tarifinde mevcuttur Böylece diyalektiğin kanunları, varlığın olduğu kadar düşüncenin de bilginin de en yüksek kanunlarını teşkil etmektedir. Tabiatı, cemiyeti ve düşünceyi açıklamak iddiasında bulunan diyalektik materyalizm, hadiseleri mutlak bir determinist görüş içinde ele alarak bir takım kanunlara bağlamağa çalışır. Bu husus H. Lefebvre'nin yukarıdaki fikrinden de açıkça anlaşılmaktadır. Materyalizmin, beşerî varlığın pratik münasebetlerini belirlemesi, her tayinin daha önceki basit bir olayın neticesi olmasının mânâsı budur. Diyalektiğin (Hegel'den alınmış) başlıca konuları şunlardır: Nicelik değişikliklerinin keyfiyet (nitelik)de değişikliklerine ve nitelik değişikliklerinin nicelik değişikliklerine dönüşümü kanunu, zıt şeylerin mücadelesi ve birliği kanunu, inkârın inkârı (nefyin nefyi) kanunu.

Kısaca diyalektik materyalizmde, Diyalektik Mantığın asıl vazifesi, oluş halinde bulunan ve iç gelişmeleriyle devamlı değişen bir âlemi izah etmeye yarayacak bir düşünme âleti ortaya koymaktır.

Bu metot, değişmenin, ilerlemenin ayrılmaz bir parçası olduğunu kabul eder. Bu bakımdan hiç bir şeyin olduğu gibi kalmadığı, daima değişip geliştiği fikri bu metottan çıkarılarak maddeciliğe dinamik bir anlayış verilmiştir. Marksistler ve komünistler her türlü ilerlemenin tabiattaki diyalektik örneğe göre olduğuna inanırlar ve 'Bir adım ileri, iki adım geri' prensibi ile Lenin, ihtilâlin tahakkuku gayesine ulaşmanın metodunun diyalektiğe dayanarak vermiştir. O, bunu bir çiviyi çakmak için çekicin her hamleden sonra geri çekilmesine benzetmiş ve hedefe nasıl ulaşacağını göstermiştir. Bu bakımdan komünistler, hedeften uzaklaşmanın aslında kendilerini diyalektik olarak hedefe yaklaştırdığına kânidirler. Ve bu uzaklaşma gibi görünen hal onları ümitsizliğe düşürmez. bu yüzden onlar diyalektik sayesinde, her türlü maddi-manevî manevralara bürünebilirler ve bunu hem diyalektiğin hem de gayeye varmanın gereği sayarlar. Diyalektik bakımından eşyanın izafî olması, daima değişken ve oluş içinde görülmesi onlara stratejik bir seyyaliyet sağlar ve bu sayede istedikleri her grubun rengine, şekline, ideolojisine, ahlâkına ve imanına bürünmeyi vazife sayarlar. Komünistler tez-antitez yatışmasının bütün tabiatta mevcut olduğu fikrinden hareketle cemiyetteki sınıflar arasında da bu çatışmanın cari olduğuna ve bunun en yüksek noktasında ihtilâlin kaçınılmaz olacağına inanırlar ki bu inanç da yine diyalektiğe dayanır.

Buraya kadar, Marksizm’de ve onun tatbikatı olan komünizmde diyalektiğin hem nazarî hem pratik yönden ne kadar ehemmiyet taşıdığına, onun ahlâka, dine, siyasete ve bütün cemiyete nasıl tatbik edildiğine işaret etmeğe çalıştık. Şimdi bazı noktalara biraz daha temas etmeği lüzumlu görüyoruz:

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi hiçbir müspet veya manevî ilim, diyalektiği teyid etmemiştir. Bundan dolayı Tabiat diyalektiği" denen şey ilmî bir değer taşımaz. Kaldı ki bu anlayışın hareket noktası madde ilimleri ile matematik olduğu için mecburen kütle gibi, enerji gibi, üçgen gibi umumî ve mücerred (soyut) kavramlara dayanacaktır. Bu ise, formel (surî) mantığın temel prensiplerine dayanmak demektir. Bunlara dayanınca diyalektik kalmaz ortada. Ayrıca Tabiat diyalektiği, ferdî ve orijinal hadiseler âlemi olan tarihte de muteber değildir. Çünkü tarihte, hiç bir yerde, içten (immanent) bir diyalektik, içten terakki ve gerileme kanunu da görülmemiştir.

İlimler Tarihi de böyledir. İlmin gelişmesi diyalektiğe uygun olsaydı, bu çok basit olurve ilim tarihi, üçlü bir merhale ile gerçekleşirken sürekli bir ilerleme göstermiş olurdu. Hâlbuki bütün tarih mantıkî tutarlılık, zorunluluk, ihtimaliyet, iç sebeplilik, müstakil serilerin karşılıklı tesirlerinin, yekdiğerine karıştığını göstermektedir. Bu da tabiat, ilim ve insan tarihinin birci (monist) ve basit bir formüle sığdırılamayacak kadar karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır. Hâsılı, Hegelci ve Marksa diyalektik ne yönden bakılırsa bakılsın muteber bir şey değil, bilhassa Marksa diyalektik ancak bir kehânete inananların moral ve "Eylem" kaynağıdır. (Dr.Şahin Yenişehirlioğlu Felsefe ve Diyalektik, Ank, 1985.)


DİALEKTİK İDEALİZM:
Hegel’in idealizmine diyalektik idealizm denir. Hegel, tarihin ve düşüncenin diyalektik bir süreç içinde geliştiğini savunmuş, dinden siyasete, mantıktan estetiğe kadar bütün alanlar için geçerli gördüğü bu sürecin Mutlak Tin’e ya da zihne (geist) varılmasıyla son bulacağını ileri sürmüştür. Düşüncenin özünde gerçeğin ancak bir bütün olarak kavranabileceği yatar. Diyalektik, görünürdeki bütün farklılıkların birliğe kavuştuğu metafizik bir süreç “mutlak” ise, var olan her şeyi kendinde toplayandır.

Varlığın diyalektik gelişim süreci, Hegel’in tin ya da zihin, bazen de idea dediği Geist’ın kendini belli bir amaca doğru geliştirmesi, özgürleşmesi sürecidir. Bu süreç içinde “idea” diyalektiğin üçlü aşamasından geçer. İlk aşamada “idea” kendi içindedir ve henüz bir olanaktır. Kendini gerçekleştirmesi için ikinci bir alan gerekir, bu da doğadır. Ama “idea” doğada kendi özüne aykırı bir duruma düşer, kendine yabancılaşır. Bu aykırılıktan üçüncü aşama olan kültür dünyasında kurtulabilir. Doğada “idea”yı yönlendiren yasa olan zorunluluğun yerini üçüncü aşamada özgürlük alır; özgürlük, tinin devlet, sanat, felsefe ve din gibi, bireylerin üstündeki bazı kurumlarda ve o kurumlarla kendini gerçekleştirmesidir. Bu son aşamada da tin üç basamak içinde kendini geliştirir. İlk basamak “öznel tin” dir ve tek tek insanların yaşamındaki henüz tamamlanmamış idedir. İkinci basamak “nesnel tin”dir ve burada kendini toplum, tarih devlet olarak gerçekleştirir. Üçüncü basamak ise “mutlak tin” dir ve burada tam bilincine ulaşarak kendini sanat, din ve felsefe ile ölümsüz kılar.

Diyalektik idealizm yani Hegelci diyalektik, nesneleri soyutlayarak her birini kendi başına ve değişmez özellikleri olan birimler olarak gören “metafizik” düşünce biçiminin tersine, nesneleri hareket ve değişimleri, karşılıklı ilişkileri ve etkileşimleri içinde ele alır. Her şey sürekli bir oluş ve yok oluş süreci içindedir. Bu süreç içinde hiçbir şey sürekli değildir; her şey değişir ve yerini başka bir şeye bırakır. Bütün şeyler çelişkili yanlar ya da yönler içerir. Bu yönler arasındaki çatışma değişimin itici gücüdür ve sonunda şeylerin değişime uğramasına ya da ortadan kalkmasına yol açar. Hegel değişme ve gelişmeyi doğada ve toplumda somutlaşan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür.


DİL FELSEFESİ =Lisaniyat:

Dilin kökeni, özü, anlamı, yapısı üzerine araştırmalar yapan felsefe dalı. Bu felsefeyi kuranlar, esas olarak Hamann, Herder ve W. Humbold olarak kabul edilir. lslâm düşüncesinde dil felsefesi üzerine yapılan çalışmalar 8–9. asırlara kadar geri gider.


DİN FELSEFESİ= Felsefe-i diniye:

Dinin temel iddiaları hakkında akli, tarafsız, kapsamlı, tutarlı ve eleştirici bir tarzda düşünmek. Dinin özünün, anlamının, esaslarının temellendirilmesini üstlenen felsefe dalı. Dinin sorunlarını felsefi açıdan inceleyen felsefe.


DİZGE =Manzume, meslek:

Birleştirici bir ilkeye dayanarak düzene konulmuş bütün. Kendi içine kapalı muntazam bir bütün: Yıldızlar sistemi gibi. Belli ilkeler etrafında bir dünya görüşüne göre tanzim edilmiş düşünceler, bilgiler ve doktrinler bütünü. Bir fikir etrafında bütünleştirilmiş çeşitli bilgiler ve fikirler toplamı: Kant sistemi, Hegel sistemi.


DOGMA =Nass:

Bir felsefe sisteminde veya okulunda veya bir toplumda doğru diye benimsenen öğreti. Şüpheye, irdelenmeye, tenkide kapalı, ilke, öğreti ve inanç sistemi.


DOGMACILIK =Nassiye:

İlkeleri ve öğretileri eleştirmeden doğru kabul eden anlayış. Benimsediği doğrulardan katı bir şekilde önermeler çıkaran felsefe. Evreni aklın bilebileceğine inanan felsefe. Kantta saf aklın kendi gücünü eleştirmeden sergilediği dogmatik tavır. Hür düşünmeyi sınırlayan her çeşit ideolojik ve katı düşünme şekli.

Birtakım a priori prensipleri yahut doğmalar (nasslar, değişmez ilkeler) veya değişmeyen inançlar kabul ederek, insan bilgisinin mutlak hakikate erişebileceğini, aklın mutlak bir değeri olduğunu, bilgi ve varlık bakımından hakikat ve mutlaka ulaşabileceğini, dolayısıyla bilginin ve metafiziğin imkânını iddia eden felsefî meslek. Şüpheciliğe (septisizm)e zıt olan dogmatizm, insan zihni için eşyanın (nesnelerin) ve onun ilk sebebinin objektif bir bilgisinin olabileceği iddiasına, her türlü düşünceden önce kabul ettiği prensipler gereği olarak veya muhakeme neticesinde inanır.

Fizikçi ve tabiata olan ilk Yunan filozoflarının tabiat ve âlem hakkındaki inceleri dogmatik bir anlayışın mahsulüdür. Çünkü kendi faraziyelerinin yanlış olabileceğini akıllarına getirmemişler ve doğruluğundan hiç şüphe etmemişlerdi.

Dogmatizm, Septisizmin hücumlarına uğradıktan sonra akla dayanan bilgi meselesinde “mutlaka”a erişmek imkânını temine çalışan bir doktrin oldu. Eflâtun, Aristo, Aziz Torna, Descartes, Spinoza gibi filozoflar akıl ile mutlak hakikate ulaşabileceğini kabul eden dogmatik akılcı (rasyonalist) filozoflardır. Bergson ise, sezgi (Hads-intuition) vasıtasıyla mutlak'a ulaşabiliriz, diyor. Bergson'un anlayışı da bir bakıma dogmatizmdir. Fakat felsefe tarihinin en katı dogmatikleri Marksist ve materyalist dogmatiklerdir. Çünkü Marks'ın ileri sürdüğü bazı iddiaları değişmez hakikat olarak kabul edip, doğruluğu hakkında en ufak bir şüpheyi kabul bile etmezler. Nitekim Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra, birçok Marksist, Marksın daha çok haklılık kazandığını söylemektedir.


DOLAYLI DÜŞÜNME=Bahsî, istidlali:

Felsefede, sezgiye karşı olarak, konusuna doğrudan yani sezgi ile değil, dolaylı ulaşan bilgi tarzı. Bu yol, akıl yürütme yollarından biridir.


DOMİNİKENLER:

1215te Aziz Domingo de Guzman'ın kurduğu tarikat, 1216'da Papa tarafından tarikat resmen tasdik edildi. Bu tarikatın getirdiği en büyük yenilik, Hristiyanlık öğretisi üzerine vaaz vermeyi piskoposların ve temsilcilerinin tekelinden kurtarmış olması ve eğitime önem vererek ilahiyat öğrenimini mecburi kılmasıdır.

Bir başka özelliği ise, Tarikatın tefekküre dayalı bir hayat ile din görevlerini birleştirmesidir. Ayrıca toplu yaşama kuralını benimsemek, demokratik usullerle oluşan organları işletmek, bunlarla seçimle gelen idareciler arasındaki dengeyi dikkatle korumak gibi özellikleri de vardır.

Tarikatın kurulmasından yarım asır kadar sonra bir kısım tarikat mensupları Paris, Bologna, Köln ve Oxford'daki üniversitelerin uzmanları olarak çoğunluğu sağlamışlardı. İlahiyat araştırmacısı olarak başlangıçta işe başlayan Dominikenler Albertus Magnus'un ve Aquino'lu Thomas'ın yönlendirmesiyle, Batı'ya İslâm âleminden aktarılan Aristo'nun eserlerine dayanarak ilahiyat ile felsefeyi bağdaştırma gayreti içine girdiler. Ve kısa zamanda Saint Thomas'ın Aristo'nun madde-form teorisine dayanarak üçlemeyi ve hululü açıklayan Aristo'cu öğretisi Kilisenin resmi sistemi oldu. (1278)

Dominikenler de Yahudilere ve müslümanlara karşı mücadele verdiler, Ortadoğu'da, Hint kıtasında Hristiyanlığı yaydılar. Engizisyon işkencelerini de bunlar yönetti. "Avrupa'nın genişlemesi" fikrini yaydılar. Günümüzde faaliyetleri basın-yayın ve televizyon, sinema ve sahneye kadar uzanmaktadır. Dominiken rahibeler 19 ve 20. asırlarda hastabakıcılık, öğretmenlik gibi yollarla inançlarını dünyanın her yerinde yaymaya devam ettiler.

Saint Thomas doktrini, 1870'den sonra Roma kilisesince yenilendi. Yeni Thomascılık denilen bu akımın felsefî boyutu birçok filozofun ortaya çıkmasına sebep oldu. Jacques Maritaıne, Gabriel Marcel, Etienne Gilson bu yeni Thomascı filozoflardan sadece bir kaç tanesidir.


DÖNÜŞÜMCÜLÜK = istihale, İstihalecilik:

Yaşayan türlerin basit biçimlerden daha karmaşık şekillere doğru gelişerek ortaya çıktığını ileri süren öğreti.

Transformizm, hayvan ve bitki nevilerinin, zaman içinde, değiştiklerini, istihaleye (bir halden başka hale geçmek) tabi olduklarını ve intibak sayesinde yeni nevileri meydana getirdikleri, halen mevcut bütün nevilerin his olunmayacak şekilde daimî olarak intikal ettiklerini, bütün bunların bir kaç iptidaî tipten ayrılarak çoğaldığını ileri süren biyolojik bir doktrindir. İstihâlecilik, Hegel'in mutlak idealizmine karşı tabiatçılığın bir darbesi olarak vasıflandırılmıştır. Bu cereyan doğrudan doğruya ilmin mahsulü olup, Lamarck ve Darwin'in canlı varlıklara ait araştırmaları ile gelişmiş, nevilerin sabitliği fikri gerileyince hâkim bir cereyan olmuştur. Önceleri bir istihale fikri yalnız canlılar âlemine hasredilmişken, bir adım ileride Spencer'in tekâmülcülüğü ortaya çıkmıştır. Ona göre sadece canlılar değil, maddeden itibaren her şey değişiyor. Yalnız şekil değiştirmiyor, esaslı bir bünye değişmesine, evrime (evolution) uğruyor. Bu tekâmül mekaniktir. Her şey basitten mürekkebe, kompleks ve tecanüssüz olana doğru gidiyor; organları ve fonksiyonları bakımından farklılaşıyor. Bu fikirle tekâmülcülük, istihaleciliğin, varlıkların bünyelerine ait derin değişmeleri açıklayan umumileşmiş bir şeklidir. Fakat biyolojik nazariye olmaktan öteye bir dünya görüşü olmuştur.

Tekâmül fikrinden vazgeçilemezse de, ilmin sabit ve güvenilir verilerini aşan açıklamalarla tamamen farazî bir zemin üzerinde yürümek, bütün tekâmülü böyle mekanik bir tarzda açıklamak ne derece doğru olur?

Maddeci biyolojist F. le Dantec, Lamarck prensibinin; Darwin prensibinin hususî bir şekli olduğunu söylemekle ve bunu isbat etmekle, bu iki mektep arasındaki husumeti kaldırarak, birbirine yaklaştırmıştır.

Mevcut transformist anlayışa göre, uzviyetler veraset ve muhite intibakın tesiri altındadır. Bu anlayış, nevilerin (türlerin) yaratılmış olduğunu kabul etmez, hayatın diğer bir hayatta meydana geldiğine, bugünkü varlıkların eski jeolojik devirlerde yaşayan çeşitli varlıklardan istihale yoluyla geldiğini iddia eder.


DUYUM =İhsas:

Bir duyu organının uyarılması ile meydana gelen psiko-fizyolojik olay: Işığın, acının, lezzetin duyumlanması. Duyumculara göre bütün bilgilerimiz sadece duyumlardan gelir.


DUYUMCU ŞÜPHECİLİK:

Duyumların getirdiği bilginin öznel olduğunu ileri süren şüphecilik.

Duyumcu şüphecilik, duyumun nesnel temelin bırakıp öznel yanını ele alır. Bu bakımdan hem duyumcu hem öznelci bir yapıdadır. Antik çağ Yunan düşüncesinin ünlü şüphecileri: Pyrhon, Aenesidemos, Timon gibi düşünürler nesnelerin algıladığımız biçimde var olduklarından şüphelenmek gerektiğini ileri sürerler; çünkü her insanın duyumu başkadır ve herkes kendi duyumuyla algıladığından, başkasınınkine benzemeyen, kendine özgü bir bilgi edinir. Aenesidemos bunu kanıtlamak için on kanıt ileri sürer. Bu kanıtlar şöyle özetlenebilir: hepimiz aynı biçimde algılasaydık hepimiz aynı düşünceleri ya da bilgileri edinirdik, oysa hepimizin çeşitli ve birbirimizinkine benzemeyen düşünceleri var. Öyleyse nesnel gerçeklik yoktur, bilgilerimizden daima şüphe etmeliyiz. Duyumcu şüpheciler, bundan, katıksız idealist bir sonuç çıkarırlar: aynı nedenin çeşitli sonuçları olabilir: güneş karartır, kızartır, eritir ve yakar, öyleyse nedensellik yoktur, nedensellik olmadığına göre oluş yoktur. Duyumcu şüphecilerin düştükleri bu yanılgı, duyumun nesnel temelini bırakıp sadece öznel yanını almanın sonucudur.


DÜALİZM:
Herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürme... Bircilik ve çokçuluk terimleri karşılığıdır.

Felsefe alanında ilk dualist, antikçağ Yunan düşünürü Anaksagoras’tır. Anaksagoras, özdekle ruhu kesin olarak birbirinden ayırıyor ve sonsuza kadar da birbirlerinden ayrı kalacaklarını söylüyordu. Anaksagoras’ın nus adını verdiği bir ruh özdeksel yapıdadır ama yaratan olmak bakımından yaratanın karşısında bulunmakla, beraber birbirine indirgenemeyen temelli bir ikilik meydana getirir. Fransız düşünür Descartes de evrendeki bütün gerçeklikleri birbirine indirgenemeyen ruh ve özdek ikiliğinde toplar. Düalizm, temelde tanrılık yer (öte dünya) ile insanlık yer (dünya) ayrımını ileri süren dinsel ikicilikten yansımıştır ve evrenin özdeksel birbirini yadsıyan gerici bir görüştür. Düalistlerin tümü idealisttir, çünkü özdensel yapının karşısında bir de ruhsal yapı olduğunu kabul ederler.


DÜŞÜNCE =Fikir:

Düşünme fiilinin içeriği, düşünmenin sonucu olarak ortaya çıkan muhteva, ilke, "fikr-i mudîr" (yönetici düşünce). Dekartçılara göre ruhta olup biten her şey.


DÜŞÜNME =Tefekkür:

Zihnin bütün faaliyeti, duyuların müdahalesi olmadan zihnin kendi malzemesi ile yaptığı eylem, duyumculara göre bir duyuma sahip olmak. Bir hüküm (yargı), bir fikir sahibi olmak, insanın tamamen zihnî ve aklî faaliyeti. Zihnin duyum ve tasavvur(tasarım)lardan ayrı olarak kendine has etkinliği. Zihnin mantıksal olarak doğru çalışması.

 
Geri