NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
EFLÂKİYYE ........ EVRİMCİLİK

EFLÂKİYYE:

Allah'ı inkâr edip, Kâinatın yaratılış ve idaresini, Kadîm (Yaratılmamış) saydıkları yedi yıldıza bağlayanlara verilen isim. Bu yedi Yıldız; Zühal, Müşteri, Merih, Zühre, Utarit, Güneş ve Ay'dır.


EGEMENLİK = Hâkimiyet:

Devletin belli sınırlar içinde, belli bir toplumda, serbestçe iktidar gücünü kullanabilmesidir. Yani dış ve iç baskılardan kurtularak devleti yönetebilmesidir. Hukuken hakim olan iktidar yahut güç, meşru kaynağını kendisinde bulduğu, diğer güçlerin kendisinden çıktığı siyasi güç. Devletlerarası ilişkiler açısından hukuken, bir devletin diğer devletlere ve federal otorite veya milletler cemiyeti gibi diğer otoritelere karşı mutlak bağımsız olması.


EĞİLİM=Temayül, meyil:

Bir şeye, bir varlığa karşı beslenilen duyguların belirlediği tavır. Duyguların etkisiyle bir amaca yönelme.


EHL-İ SÜNNET=Sünnete uyanların yolu:

İslamiyet'in ana kaynağı olan Kur'ân-ı Kerimin ve sonra da hadis-i şerifler'in (sünnetin) ruhuna ve mânâsına sadık kalarak itikad esaslarını bildiren fıkhî ve kelâmî cereyan. Buna, önceleri ilm-i Tevhid veya Fıkhn Ekber adı veriliyordu. İslâm dünyasının en büyük müçtehidi (Doktor-lmam) olan İmam A'zam Ebu Hanife bu hareketin başında bulunmuştur. Kur'ân ve Sünnete dayanan, sarih olan yani tevile ihtiyaç duyulmayan nasslardan ayrılmayan Ehl-i Sünnet hareketi, her birisi kendisini Kur'ân'a nisbet eden, bazı âyetlerin sarih görülmeyen mânâlarından istifâde eden, çeşitli yıkıcı ve zararlı cereyanlara karşı olarak fıkıhta ve kelâmda ortaya çıkmıştır. İmam A'zam ve Süfyan Sevrî, üzerinde münakaşa edilen dinî meseleleri toplayarak bunları sağlam esaslara bağladılar. Allah'ın Kelâmı, Sıfatları, Kaza, Kader, Ahiret ahvali v.b... birçok hususlarda münakaşaya girmekten çok "sözle kabul etmek', 'doğru olanı söylemek" şeklinde bir tutum içine girdiler. Bu sebeple Ebu Hanife "Fıkh-ı Ekber i yazdı.

Şia mezhebi ve onun birçok müfrit kolları, bilhassa Bâtınîlik, ayrıca Mu'tezile, Cebriye, Kaderiye, Mücessime ve Müşebbihe gibi çeşitli itikadi mezhepler ve kollara Ehl-i Sünnet itikadının dışında sayılmışlardır. Buna mukabil, Eş'arilikve Maturidîlik, Selefiye gibi Kelamî mezhepler Hanefî, Şafiî, Hanbelî, Maliki, gibi fıkıh mezhepleri Ehl-i Sünnet çerçevesi içinde kurulan, gelişen, bu itikadı müdafaa eden mezheplerdir.


EKBERİYE=Ekberîlik:

Muhyiddin İbn Arabİ’nin vahdet-i vücûdcu tasavvuf felsefesine verilen ad. M. İbn Arabi’ye "Şeyh Ekber - En Büyük Şeyh' denilmesinden bu adı almıştır. Ekberiye mektebi, İslâm âleminde en çok yayılmış olan bir tasavvuf cereyanı idi. Fakat onun tasavvufî felsefe karakteri daha ağır basar. Bu tasavvufî felsefenin Batı'da da çok tesiri olmuştur. Onu Batıya nakleden Reymond Lulle'dür. İbn Arabi’nin vahdet-i vücûd anlayışının Batı'da bilhassa Bruno ve Spinoza üzerine tesir ettiği muhakkaktır. Bunu, Bruno'nun Kozalite üzerine yazdığı kitabında açıkça görmek mümkündür. Ayrıca “İlâhî Komedi" adlı meşhur eserinin konusunu, terkip tarzını ve mânevî Mirac fikrini tamamen M. İbn Arabi’den aldığı İspanyol müsteşriki M. Asin Palacios'un derin ve sabırlı araştırmaları ile kesinlik kazanmıştır.

Asin Palacios metin karşılaştırması ile yetinmeyerek Dante'nin kaynaklarını incelemiş ve bunların Lâtince tercümeler yoluyla nasıl İslâmî eserlere, bilhassa M. İbn Arabi’nin "Kitabül-İsra" ve 'Fütuhâtül-Mekkiyve' sine dayandığını ortaya koymustur.

Ekberîliğin esaslan şöyle özetlenebilir:

1-Ekberîlik ideal bir birlik yani "vücûd-i Hakk" (Hakk'ın varlığı) kabul ettiği için idealist bir çeşit panteizmdir. Fakat Batı panteizminde olduğu gibi, bu ideal birlik, eşya ile karışmış değildir, ondan müstakildir, ona nüfuz eder, sonra çokluk halinde meydana çıkar. İdealist panteizmin zıddı, tabiatı hakikî varlık sayan naturalist panteizmdir.

2-Ekberîliğe göre eşya (nesneler) yokluk (adem) da sabittir. Yani yokluk da bir mevcudiyettir.

3-Halkın (yaratılış) Hakk'a bağlı oluşu fikrinden ekberîler diyalektik bir anlayışa girerek halk ile Hakk'ın terkibine girerler.

4-Allah'ın hakikati bilinemez, fikrinden hareketle eşyanın hakikatinin da bilinemeyeceğine, bunların gayb âlemine ait olması sebebiyle idrâkimizi aştıklarına, bizim kendi kendimizi bilebileceğimize, eşyanın bilgisinin hakikî olamayacağına kanaat getirirler. Onlara göre vasıtasız ve yanılmadan bildiğimiz Şey nefistir. İnsanın kendini bilmesi, insan varlığın büyük nüshası olduğundan, varlığı bilmesi demektir. Böylece insan, küçük âlemden (insandan) büyükâleme geçer. Nefsini bildiği için Allah'ını da bilir.

İbn Arabi bu idealist metodla önce agnostik, sonra idealist ve subjektif bilgi anlayışına ulaşmış oluyor.


ENDETERMİNİZM:
Hadiselerin sebepsiz meydana gelemeyeceğini, dünyada mutlak bir başlangıcı, hür bir iradenin yeri olamayacağını kabul eden determinizmin karşıtı olan görüş.

Ahlakta endeterminizm, insan iradesinin hiçbir şarta bağlı olmadığını, içinde bulunduğu şartlarla belirlenmediğini, insanın hür iradesinin sebeplilik kanununa bağlı olmadığını ileri sürer.


EKLEKTİSİZM =Seçmecilik:

Farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin ayrı bir sistem içinde birleştirilmesi. Eklektizm, öğretilerin alındığı sistemlerin bütününü benimsemediği gibi, aralarındaki çözümleme amacını da gütmez. Dolayısıyla, düşünce sistemlerini birleştirme ya da uzlaştırma yöntemi olan sinkretizmden farklıdır.

Fransız düşünürü Victor Cousin, eklektizm yönteminden bir felsefe okulu kurmuştur. Cousin’in eklektizm öğretisi Platon’u, Kant’ı ve İskoçyalıları kaynaştırır.

Soyut düşünce düzeyinde her sistemin öğretileriyle ayrılmaz bir bütün oluşturduğu kabul edilirse, eklektizm, farklı sistemlerden keyfi olarak seçilen öğretilerin bir araya getirilmesinden doğacak tutarsızlıklar yüzünden eleştirilebilir. Ama uygulamada eklektik bakış açısı birçok bakımdan yararlı olabilir.

Bir devlet adamı kadar bir felsefeci de, ilkesel olarak değil, karşıt tarafların öne sürdüğü görüşlerin gerçek değerlerini gördüğü için eklektik olabilir. Bu tür bir eğilim, sistemler yeniliklerini yitirdiğinde ya da tarihsel koşulların ve bilginin değişmesiyle sistemlerin yetersizlikleri ortaya çıktığında görülür.

Ekberilik şarkta M. İbn Arabi’nin oğulluğu Sadreddin Konevî tarafından yayılmıştır. S. Konevî, Davûd-i Kayseri, Abdullah Bosnavî, Sarı Abdullah Efendi gibi zâtlar M. İbn Arabi’yi idealist istikamette devam ettirmişlerdir. Çelebi Mehmed'in idam ettirdiği Şeyh Bedreddin Simavnî ve onun Varidatını şerh eden Şeyh İlâhî ise onu tabiatcı (Naturalist) istikamette tefsir etmişlerdir. Sonraları bu Tabiatcı vahdet-i vücûd anlayışına Üsküdarlı Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri, Bosnalı Abdullah Efendi ve İsmail Hakkı Bursavi şiddetle hücum etmişler ve idealist anlayışı müdafaa etmişlerdir. M. İbn Arabî’nin son ve modern temsilcisi ve müdafii (savunucusu) İsmail Fennî Ertuğrul'dur


ELEA MEKTEBİ = Eleacılık:

Fizikçiler denen lyonya Mektebine karşı bir aksülamel olarak ortaya çıkan Elea mektebinin habercisi olarak Ksenofanes, kurucusu olarak da Parmenides kabul edilmektedir. Ayrıca, bu mektebin gelişmesinde ve fikirlerinin yayılmasında, abese irca metodunun büyük üstadı Zenon büyük rol oynamış, ayrıca Melessosgibi materyalistve panteist filozoflar da yetiştirmiştir.

Bu mektebin felsefesi varlık felsefesidir. Bir'i kabul ederek çokluk'u, varlık'ı kabul ederek yokluk'u, sükûn'u kabul ederek de hareket'i inkâr eder. Metodu: Oldukça basit bir çeşit mekanizmdir. Bu mektep esaslı felsefî kavramlar getirmiş ve mantıkî izahlarıyla kendilerinden sonraki devirlere derin tesirler bırakmıştır.

Aslında materyalist fakat monoteist bir din ıslahatçısı olan Ksenofanes'in mantıktaki çelişmezlik prensibinden faydalanarak ilk mantık ihtilâlini, öncesiz-sonrasız, doğmamış ve benzeri olmayan bir Tanrı'nın varlığını kabul ve müdafaa ederek Teoloji ihtilâlini yaptığı bilinir. Parmenides ise, Varlık'ın var ve tek olduğunu, yok'un ve yokluk'un olmadığını ileri sürerek bütün delilleri çelişmezlik prensibine dayanan bir varlık doktrinini benimsemiş, oluşu inkâr eden biricik hakikat olarak ezelî ve ebedî, hareketsiz, her şeyi içine alan, kendisinin özdeşi olan tek Varlık'ı kabul eden bir varlık metafiziği ileri sürmüştür. “O Varlık vardır, yokluk yoktur” şeklinde çelişmezlik prensibini ifade etmiştir. Parmenides ve tilmizi Zenon duyuların şehadetinden çok, mantıkî ve metafizik bir kavram olan varlık kavramını benimsemekle, gerçekliği onun üzerine kurmaya çalışmışlar, ontolojik alanda varlıkla yokluk mantık ya da varlığı bilen ve ifade eden hakikat ile yokluğu ifade eden sanı (doksa) arasında bir ayırım yapmışlardır. Bu yüzden de Elea'nın diyalektiği, ontolojik mahiyettedir. Çünkü âlemin ayrıca idrâki mümkün değildir, fikir ile varlık birdir. Bu diyalektik mümkün önermelere dayanan, muhtemeli konu alan bir tartışma metodudur.

Parmenides ve Zenon'un tek gayesi, katî, çelişmesiz, açık kavramlar elde etmek ve böylece çelişik düşünmekten yani yanılmaktan kurtulmaktır. Zira onlara göre, nerede bir hata varsa orada mutlaka çelişme vardır. Bu mektep, fizikçilerin aksine âlemin teşekkülü ile ilgili izahlara yer vermez. Önemi mantık izahlarında ve önceki filozofları tenkid ederek daha sonra bilhassa sofistleri hazırlamış, ayrıca düşünceyi ve diyalektiği teşvik etmiş olmasındadır.


ENSTRÜMANTALİZM:
Amerikan düşünürü pragmacı John Dewey’in kuramları alet sayan öğretisi... Amerikan düşünürü William James’in uygulayıcılığından yola çıkan Amerikan düşünür Dewey; bilimsel yasa, kuram ve kavramları birer “alet” saymaktadır. Başarılı olurlarsa iyi ve gerçektirler, başarılı olmazlarsa kötüdürler ve gerçek değildirler. Deneysel mantık adıyla adlandırılan aletçilik, nesnel bilimciliği yadsır. Ona göre bilimin, belli bir durumda en elverişli davranışın araştırılmasını sağlamaktan başka hiçbir nesnel gerçekçiliği yoktur. Aletçilik nesnelliği öznelliğe indirgediğinden ötürü de öznel düşünceci bir anlayıştır.


ENTELLEKTÜALİZM:
Bütün varlıkları anlıksal temele indirgeyen öğretilerin genel adı...İradecilik karşıtı ve özellikle bilgibilimde usçulukla anlamdaş olarak kullanılmıştır. Törebilimsel anlam, ahlaksal davranışların anlıkla belirlendiği anlayışını dile getirir; eş deyişle ahlaksal davranışlar bir bilgi ve uslamlama işidir. Genellikle anlığın başatlığında birleşen Platon, Descartes, Spinoza, Leibniz, Wolf, Kant, Hegel gibi birbirlerinden az ya da çok farklı bir çok düşünürlerin öğretileri anlıkçılık genel adı altında toplanırlar. Genellikle küçümseyici anlamda kullanılan terimin ayırıcı niteliği, varlıkları anlıksal temele indirgemektir. Anlıkçılar içinde Platon gibi nesnel gerçekçiliği anlıksal gerçekçiliğin bir kopyası sayan, Kant gibi nesnel gerçekliğin var olduğunu, ama asla bilinemeyeceğini ileri süren, Berkeley gibi nesnel gerçekliği tümüyle yadsıyan düşünürler vardır.


ENTÜİSYONİZM:
Bilginin sezgiyle elde edilebileceğini savunan öğretilerin genel adı, özel olarak Bergsonculuk... Entüisyonizm, tümü idealist yapıda olarak, dört bilgi alanında gerçekleştirilmiştir: felsefe, ruhbilim, törebilim ve matematik.

1) Felsefesel entüisyonizm: Fransız idealisti Henri Bergson’un öğretisi olarak Bergsonculuk adıyla da anılır. Bergson’a göre gerçeği saltık ya da saltığı gerçek olarak kavramaya sezgi denir. Gerçeği doğrudan doğruya kavratacak sezgiden başka hiçbir yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doğa değil, ruhsal doğa, eş deyişle ruhsal yaşam ve tek sözle yaşamdır. Yaşam evrenin kurtuluşuyla başlamıştır ve özdeğin tüm engellerine karşın yolunu açarak, onun durgunluğunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak akıp gitmektedir. Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson süre demektedir. İşte bu sürenin bilgisini kavramak için bu süreyle birlikte yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir ki bunu ne us ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik olarak çalışırlar. Bergson’a göre ussal ve bilimsel bilgi sinematografiktir. Bir film, ard arda dizilmiş durgun ve bölümsel resimlerden oluşur. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri tek tek incelerler ve birtakım bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın bizzat kendisini, eş deyişle yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Demek ki us ve bilim, sadece durgun ve bölünebilir olan özdek üstünde bilgi edinebilirler. Bergson’a göre zaman, uzay gibi özdeksel değildir. Uzay özdekseldir, çünkü özdeksiz uzay ve uzaysız özdek (eş deyişle yer kaplamayan özdek) yoktur. Oysa zamanı bölen, parçalayan, onu aylara ve yıllara ayıran us ve bilimdir. Us ve bilim, zamanı uzaya bağlamakla ( örneğin ay ayın, yıl dünyanın uzayda yer değiştirmesidir.) onu özdekleştirmektedir. Demek ki us ve bilim, hiçbir şeyi özdekleştirmeden inceleyemiyor. Yaşamsal akışın eş deyişle sürenin kavranmasıysa özdekleştirilmeden gerçekleştirilmelidir, çünkü “gerçek süre, daima zaman adı verilmiş olan şeydir”. Bunu kavrayabilecek olansa sadece sezgidir. Bergson’a göre sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür. Şöyle der: “ içgüdüyü söyletebilseydik, yaşamın bütün sırlarını çözerdik”. Bilinç içgüdüde içkindir ve ruhsaldır. Bundan ötürü de ruhsal yaşam akışını sadece o kavrayabilir.

2) Ruhbilimsel entüisyonizm: William Hamilton ve İskoçyalılar tarafından geliştirilmiştir. Hamilton’a göre bilinç, dış dünyayı, olduğu gibi ve araçsız olarak sezgiyle kavrar ve us deneyüstü hakikatleri bize sezgi yoluyla tanıtır. Hamilton’un sezgi deyiminden anladığı bir çeşit dinsel vahiydir.

3) Törebilimsel Entüisyonizm: George Moore, David Ross, Charlie Broad, Alfred Ewing vb. düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bunlara göre iyilik, ödev vb. gibi törebilimsel kavramlar apaçık, araçsız elde edilen ve ancak sezgiyle bilinebilen kavramlardır. Ne toplumsal ne de doğasal yaşamdan çıkarsanamazlar. Törebilimsel sezgiciliğin amacı, burjuva ahlâkının değişmezliğini savunmaktır.

4) Matematiksel Entüisyonizm: Brower, Weyl, Heyting vb. gibi düşünürlerce geliştirilmiştir. Bunlara matematik, mantık, tanıtlama, mantıksal kesinlikle değil, doğrunun sezgisel olarak kavranmasıyla gerçekleştirilir. Sezgi, bunların dilinde, düşüncelerdeki ayrılıkları saptama yeteneğidir. Düşünmek demek sezmek demektir. Mantık kurallarının uygulanabilir olup olmadıkları da sezgiyle saptanır.


EPİSTEMOLOJİ:
İnsan bilgisinin yapısını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı.

Bilgi felsefesi ile mantık arasında temel bir ayrım vardır. Mantık, geçerli usavurmanın biçimsel yapısını inceler ve geçerli çıkarımın ilkelerini ortaya koyar. Epistemoloji ise her türlü bilme ediminin yapısıyla ilgilenir. Epistemoloji, etik, toplumbilim ve din felsefesi gibi disiplinlerle sürekli iletişim halindedir.

Genellikle bilen bir özne ile, bilinen bir özne arasındaki ilişki olarak incelenen bilgi sürecinin bu iki öğesine farklı anlam ve ağırlıkların verilmesi tarih boyunca farklı bilgi felsefesi anlayışlarını doğurmuştur. Daha çok nesneye ağırlık veren anlayışlar gerçekçi (realist) özneye ağırlık verenler ise idealist olarak nitelenir. Gerçekçi yaklaşım bilginin, nesnesinin dış dünyada gerçekten var olduğunu, idealist yaklaşım ise bilginin, ağırlıklı olarak öznenin kurduğu ve gerçekte var olmayan nesnelere yöneldiğini savunur. Bilgi felsefesinin, bu karşıtlık içinde, ortaya çıkan temel sorunu, dış dünyanın gerçekliğidir; bu çerçevede bilgi felsefesi metafizikle yakın ilişki içindedir. Bilginin nesnesinin, gerçek olup olmadığı, bilgi içeriğinin dış gerçeklikte bir karşılığının bulunup bulunmadığı, bilmen dünya ile kendi başına, bilgiden bağımsız var olan dünyanın birbirlerine ne, ölçüde uyduğu, aynı temel sorun çerçevesinde irdelenen öteki sorunlardır.


ESTETİK:
Güzeli ve güzel sanatların doğasını inceleyen felsefe dalı. Estetiği bağımsız bir bilim olarak ilk ileri süren ve adlandıran Alman düşünürü Alexander Baumgarten’dir. Baumgarten’in verdiği anlamda estetik, duyusal bilginin bilimidir, konusu duyusal yetkinliktir. Gerçekleştirmek istediği de güzel üstünde düşünme sanatıdır. Bununla beraber estetik bir felsefe kolu olarak Alman düşünürü Kant ile önem kazanmıştır.

Estetik, insanın dış dünyaya gösterdiği, “güzel” ve “çirkin” sözcükleriyle dile gelen tepkileriyle ilgilidir. Ama “güzel” ve “çirkin” terimlerinin kapsamları belirsiz, anlamları da öznel ve görelidir. Üstelik, etkileyici bir doğa görünümüyle ilgili gözlemlerde ya da sanat eleştirilerinde kullanılan nitelemeler yalnızca güzel ve çirkinle sınırlı değildir; anlamlı, dengeli, uyumlu, ürpertici, yüce gibi bir dizi başka kavram da değerlendirmeye girer.estetik kuramı, bir yandan güzelin yalnızca öznel olmayan, nesnel bir içerik de taşıyan bir tanımını yapmaya, bir yandan da bu değişik terimler arasındaki bağıntıları belirlemeye çalışır. Temel sorunları ise estetiğin öznesine, estetiğin nesnesine ve estetik yaşantıya ilişkindir.

Estetik alımlayıcı(özne): estetik alımlayıcı sanat yapıtından ya da bir doğa görünümünden haz duyan, estetik tat alan bir varlıktır. Estetik tat almak, sanat yapıtı üretmek ve değerlendirmek, güzel ve çirkin gibi yargılarda bulunmak ancak belirli varlıklara özgü bir yetidir.

Estetik Nesne: estetik nesne terimine iki farklı anlam verilebilir: maddi nesne ve ereksel nesne. Ereksel nesne, nesneye insanın yüklediği anlamdır; zihin içindedir. Oysa maddi nesne öznenin zihninden bağımsızdır. Estetik nesne, ereksel anlamıyla tanımlanırsa, estetik kuramının asıl konusu da estetik yaşantı olur. Oysa Kant felsefesinin öznelliğine karşı çıkanların amacı, estetiğin duygular ve öznel yaşantılar alanından çıkararak estetik nesnenin kendi özellikleri üzerinde temellendirmektir.

Estetik Yaşantı: estetik yaşantı birbirini tamamlayan iki önermeyle tanımlanabilir:1) estetik nesne duyusaldır; görülür, işitilir ya da duyusal biçimiyle zihinde canlandırılır; insana bu duyusal özellikleri nedeniyle haz verir. 2) estetik nesne aynı zamanda düşünülen, seyrine dalınan bir nesnedir; yalnızca duyulara hoş geldiği için değil, bir anlam içerdiği, bir değer taşıdığı için de ilgilendirir.

Bu önermelerden ilki, estetik sözcüğünün kaynağına (duyum) işaret eder. İkinci önerme ise beğeni yargılarının temelini oluşturur. Seyretmeye değer bulunan nesnelerin değersiz bulunanlardan ussal olarak ayırt edildiğini gösterir.

Kant’a göre estetik yaşantının ayırt edici özelliği “çıkarsız” oluşudur. Çağdaş estetiğin çıkış noktası olan bu önerme, estetiği ahlaktan da bilimden de ayırır. Ahlaki davranışlarda bir “çıkar” öğesi vardır; evrensel sayılan bir davranış ölçüsü bütün insanlara benimsetilmek istenir. Bilimde nesnelerin içyapılarını, işleyişlerini ve neden-sonuç ilişkilerini araştırır; nesneleri denetim altına almak, insanın hizmetine koşmak ister. Oysa estetik yaşantının öznesi, estetik nesneyle bir merakını gidermek için ilgilenmez; estetik nesneyi başka bir amaca hizmet eden bir araç olarak da görmez. Estetik yaşantı da insan, karşısındaki nesneyi hep belli bir uzaklıktan seyreder: estetik yaşantı kullanma, sahip olma, tüketme ve ahlaki açıdan yargılama gibi davranışları dışarıda bırakır.

Kant’a göre estetik us, kuramsal us’la uygulayıcı us arasında bir köprüdür ve kuramın uygu alanındaki denetçisidir. Estetik us, bir yargı gücüdür ve doğru düşüncenin iyi uygulandığını güzel yargısıyla yargılar. Kant’a göre güzel olan, doğrunun iyilikte gerçekleştirilmesidir. Kant’ın bu düşüncesinde Yunan felsefesinde olduğu gibi güzel’i iyi ile birleşik kılan bir ereklilik belirse de, Kant bunu biçimsel bir ereklilik “ereği olmayan ereklilik” olarak tanımlar. Daha açık bir deyiş ile güzel’in ereği kendisidir; güzel, güzel olduğu için istenilir. Güzel’in ereği başkaca hiçbir erek gözetilmeksizin, gene kendisinden doğan estetik hazdır. Güzel, burada bir ereğe koşulmuş olduğundan değil, sadece bir ereğin biçimi olduğundan güzeldir. Buysa, hiçbir karşılığı gerektirmeksizin, salt bir hazdır. Kant’a göre estetik yargı, bir beğeni yargısıdır. Güzel bir yargının nesnesidir. Kant bu yargıyı genellikle geçerli kılmak ister ve ortak estetik bir duygunun varlığını ileri sürer. Ona göre bu yargı, herkeste ortak olan ideal bir ölçüyü yansıtır. Bu yüzdendir ki Kant “beğeniler tartışılamaz” anlayışına karşı çıkmakta ve beğenilerin tümel geçerli olmasını savunmaktadır.


EŞARİLİK= Eş'arilik Mektebi:

İslâm Dünyasına zuhur eden kelâmi cereyanların en kuvvetlisi olan Eş'arilik, ismini mesleğin müessisi Ebu Hasan Eş'arî (öl. 324-935)'den almaktadır. Eş'arilik Mutezile mezhebine aksülamel olarak ortaya çıkmıştır. Metafizik meselelerin akıldan üstün olduğu kanaatına dayanır ve Ehi-j Sünnet itikadı çerçevesinde kalmış İslâmî düşüncenin imân felsefesi sayılır. Eş'arilik bir kelâm doktrini olmakla beraber fıkhî görüşlere de sahiptir.

Eş'arilere göre akıl, hiç bir zaman mutlak hakikate ulaşamaz. 0. duyularda ve zihinde bizi daima aldatır, nihayette de bir mütenakız (çelişken) küllî hükümlere ulaşır. Bu bakımdan metafizik meseleleri halledemez. (İlk Eş'ariler bilhassa bu kanaatte idiler).

Mu'tezile felsefî fikirler ileri sürmüşlerse de bu fikirler, kelâmın birkaç meselesini aşamamıştır. Hâlbuki Eş'ariler, felsefenin bütün meseleleriyle meşgul oldular. Allah meselesini halledebilmek için varlık ve bilgi meseleleriyle de meşgul olarak bunlara kendi metotlarına uygun çözümler getirdiler. Eflâtunla Aristo'yu birleştiren filozoflara karşı kelâmcılar Külliler meselesinde, isimci(nominalist)dirler. Onlara göre Küllî mücerred ve zihnî bir itibardın hariçte yoktur. Külliler (üniversallar) zihnin bir itibarından, beş küllî kelimeden (cins, nev'i. fasıl, hassa, araz) ibarettir. Sonradan Eş'arî kelâmcıların bir kısmı realizme dönmüşlerdir.

Eş'ari’den sonra bu mektebin en kuvvetli temsilcileri İmam Bâkillânî, İmam Cüveynî ve bunun talebesi İmam Gazali dir. Bunlarla Eş'arilik tam tekâmülünü sağlamış ve sağlam bir şekilde yerleşmiştir. Bilhassa Gazzalî ile kelâm felsefeleşmiştir. Gazzali den sonra bu felsefeleşmeyi devam ettirenler Fahreddin Râzî, Amidî ve N. Beyzavi dir. Gazzali arada felsefî bir köprü vazifesini görmüştür. Gazzalî İslâm dünyasının en keskin zekâlarından biri, en orijinal filozofu ve en büyük tenkidcisidir. Kendisi kelâma olarak işe başlamasına rağmen, şüpheciliği, tenkidciliği, meselelere getirdiği çözüm şekilleri ile

Messaî felsefesine yönelttiği tenkitleri, yakinî bilgi ve sebeblilik anlayışı ile Hıristiyan ortaçağında, hem de Yeniçağ'da pek çok filozofun, çeşitli fikirlerin öncüsü ve müjdecisi olmuştur. Ayrıca iktisada, ticaret hukukuna, siyasete, tasavvufa ve ahlâk'a dair orijinal eser ve fikirlere sahiptir.

Eş'ari felsefesi bir nevi irade felsefesi (volontarizm) dir. Skolâstiğin büyük temsilcilerinden Duns Scotus, Ockham'lı William ve Roger Bacon'da görülen ferdiyetçilik ve iradecilik Lâtince tercümeler, İspanya ve Sicilya yoluyla İslâm düşünürlerinden ve bilhassa Eş'arî düşünürlerden geçmiştir. Eş'arilerdeki ve bilhassa Gazali deki irade felsefesi, farklılıklar olmakla birlikte, Malbranche ve Schopenhaur'ın iradeciliği ile mukayese edilebilir. Ockham'lı William, Saint Thomas vasıtasıyla Eş'arilikten tesir almış ve bu mektebin fikirleriyle beslenmiştir. Eş'arilik doktrini Lâtince tercümeler yoluyla Peter D'illy ve Nicafaus de Autricuria gibi filozofların yetişmesine sebep olmuştur. Nihayet Yahudi filozofu (İslâm âleminde yetişmiş) Ibn Cebirol ve onun yolundan giden Guillaume D'Overgne İslâmî doktrinin tesirleri altında kalarak yetişmişlerdir. Bunlar ve benzeri filozoflar, başta olmak üzere Eş'ari düşünürleri taklid etmişlerdir. Bunun da sebebi Eş'arilerin bilgi nazariyesinde Kelâmî meselelerde, metafizik anlayışta sebeplilik, tabat ve külliler meselesinde kendilerine has birçok incelikleri ihtiva etmesidir. Ayrıca Eş'ari Mektebi'nin atomcu görüşü de Yunandakinden tamamen farklı olup, orijinallik taşıyan bir doktrindir.

Eş'arilerin atomcu doktrini âlemin yaratılmış olmasından, onu yaratan bir Allah'ın varlığını istidlal ederek bunu hareket noktası kabul eder. Yunan atomcuları bir yaratıcı kabul etmedikleri gibi yaratmayı ve maddeden müstakil ruhu da kabul etmiyorlardı. Onlar atomların başsız sonsuz, sonsuz sayıda ve yaratılmamış (ezelî) olduklarını kabul ediyorlardı. Eş'ariler ise, atomların mahdut olduklarını bu sebeple sınırsız olamayacaklarını, onların başlangıç (mebde') ve sonları (münteha) bulunduğunu, mekânda yer işgal ettiklerini fakat cevherî değil, arızî olduklarını, ezelî ve yaratılmamış atomların mevcut olamayacağını, yaratılmış olmaları hasebiyle atomların mecmuundan meydana gelen âlemin de yaratılmış olduğunu; maddeye devamlılık izâfe edilemeyeceğini aksi takdirde Allah'ın bir kısım yarlıkları yaratmakta serbest olmadığı fikrini kabul zorunda kalınacağını, maddenin bir arazlar mecmuası olduğunu, atomların da her an gelip geçen bir takım arazlar mecmuası olduğunu, bu bakımdan hassalarda, renklerde ve hayatta görülen ayrılıkların atomlara eklenmiş arazlar neticesi hasıl olduğunu, bunların her an tecelli eden ilâhî tekvinin tesirleri olduğunu, zamanın da bölünmesi kabil olmayan anlardan ibaret olduğunu, birbirinden müstakil ve bölünemez atlayışlar yapan harekette de, zamanda olduğu gibi, devamlılık bulunmadığını ileri sürerler.

Eş'arî felsefesinin mühim bir nazariyesi de kesb nazariyesidir. Bu, insan iradesiyle Allah'ın Takdiri arasındaki bir te'lif ve uygunluktur. Buna göre insan irade ve ihtiyar (seçme) sahibidir, bu ihtiyarın muayyen ve mukadder olan şey üzerine bir tesiri yoktur. Yalnız ona kasıt ve niyet halinde katılır ki buna "Kesb" (kazanma) denir.

Tartışmalarında, tenkid ve hücumlarında felsefî şüpheciliğe dayanan Eş'ariler, duyuların ve aklın hakikate ulaşmak için yetersiz olduğunu göstermek maksadıyla Yunan felsefesinden istifade etmişler; fakat birçok noktalarda onları aşmışlar, geleceğe ufaklar açmışlar ve ışık tutmuşlardır. Münakaşa ve delillerin kuvveti sayesinde bir müddet sonra Mücessime, Müşebbihe, Sıfatiye, Kaderiyye, Cebriye ve Mu'tezile gibi Ehl-i Sünnet'in dışına çıkan cereyanlardan eser kalmamıştır.

Önceleri bir iman felsefesi halinde başlamış olan Eş'arî düşüncesi, sonradan akla daha çok ehemmiyet vermiş ve metafiziği de bırakmamış, rasyonel bir ilahiyat kurmuştur. Bu rasyonalizm, Mutezile'nin ibtidaî ve dogmatik rasyonalizmi değil, fakat tenkitçi ve İslâm ilmi ve felsefenin geliştiği çağda onun bütün eser ve meyvelerinden istifade eden sistemli bir 'Felsefi Kelâm" cereyanı ve metafizik olmuştur.


EVREN TANRICILIK =Pantheizm:

Kelime ilk defa 18. Asırda İrlandalı J. Toland tarafından kullanılmış olup, Allah ile âlemi bir ve aynı, O'nu âlemin yegâne cevheri sayan felsefî mesleklere verilen isim. Panteizme göre madde ve ruh müstakil varlığa sahip olmayıp bütün varlıkların tek sebebi olan üstün bir cevherin sıfatları ve görünüşleridir. Bu yüksek ilke, şuur ve hürriyete sahip değildir. O zaruri varlıktır, onun zorunlu olduğunu bilmesi, hürriyetidir. Bu sebeple o yüce prensip veya cevher gayri şahsidir yani kişiliği yoktur. Buna göre Allah'ın âlemden ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur. O, bir kanundur, bir kuvvettir. Bundan dolayı panteizm, şahsiyet kavramını ve hürriyetin varlığını kabul etmez. Hatta onun kendisine bilinci de yoktur. Bu durumda insan, fizik âlemin bir parçası, ahlâk da tabiat düzenine zarurî ve pasif bir itaat olmaktadır. Deizme değil, fakat teizme karşıdır. Panteizm, monizmin ve immanentizmin bir çeşididir. Zira Tanrı'yı, âlemde veya fikirde içkin kabul eder. Muhtelif şekilleri vardır.

1-Sudurcu Panteizm(Emanatiste): Bu, Yeni Eflâtunculuğu kuran Plotin'in doktrinidir. Buna göre Bir (vâhid) olan varlık vardır, her şey, merkezî bir kaynak olarak O'ndan sudur yoluyla mertebe mertebe (hiyerarşi halinde) meydana gelir, fakat hepsi ayrı değil, aynı varlığı teşkil ederler. Bu Bir'den aşağı doğru inen ve varlıklan meydana getiren bir panteist felsefedir. Varlığın başlangıcındaki, yokluğa eş olan noksan varlık, gittikçe mükemmele doğru yükselir, olgunlaşarak BİR'e yani Allah'a ulaşır. Bu bakımdan, Plotin doktrini aynı zamanda yükselen, yukarı çıkan bir panteizm'dir.

2-İdealist Panteizm: Hegel doktrini. Buna göre, reel fikirlere ve düşünceye götürdüğü için Tanrı, kendisinin mündemiç (immanent) olduğu fikirlerde, bizzat kendisinden şuurunu alan bir Fikir'dir.

3-Tabiatçt (naturalist) ve İnen Panteizm: Tanrı 'yi tabiatla aynîleştiren doktrin. Bruno'da ve Spinoza'da olduğu gibi. Spinoza'ya göre varlık birdir ve mükemmeldir. Varlıklar, Bir olandan derece derece inmekle çeşitlenirler. Geometride teoremlerin prensiplerden çıkması gibi, varlıklar da mantıkî bir süreçle, asıl varlıktan çıkarlar.

Panteizmi, Vahdet-i Vücud ile karıştırmamak lâzımdır. Panteizm, "İttihadiye" Allah ile âlemin karışması demektir ki İslâm vahdet-i vücudcuları ittihad ve hülûlden daima sakınmışlardır. Bu hususta da, aynı kitabın son bölümünde ikisi arasında yapılan mukayese kâfi bir fikir verir.


EVRİM =Tekâmül:

1. İmkânların (potansiyel güçlerin) gerçek varlık haline gelmesi,

2. Belirsiz bir varlığın yavaş yavaş belirgin hale gelmesi,

3.Bir hedefe veya amaca doğru devamlı ilerleyen ve için için oluşan gelişme, değişme, kemale (olgunluğa) doğru ilerleme,

4.Şekilsizden şekil almış olana, homojenden heterojene doğru gelişme (Spencer'de),

5.Türden türe geçen değişim ve oluşum,

6.Panteistlerde Tanrının kendisini âlem olarak gerçekleştirmesi, sıfatlarının (modus) tecellisi,

7.Değişen ve oluş içinde olan ruh ve fikir (geist ve idee),

8.Diyalektikte zıtların çarpışması ile yeni birliğe giderek bir hedefe doğru ilerleme,

9.Bergson'da, maddenin dışındaki hayatın yaratıcı olması, en azından yeni formları yaratması (evolution creatrice- yaratıcı tekâmül),

10. Nietzsche'de bulan, arayan ve sınayan oluş.


EVRİMCİLİK = Tekâmüliye:

Bütün tabiatı, yarlıktan, hayatı, zihni ve cemiyetleri veraset (herâdite) hayat kavgası ve devamlı bir şekil değiştirme (transformasyon) ile mekanik ve zarurî olarak tabiî seçkinleşme kanunlarına indirgeyen, evrimi bütün canlı-cansız varlıkların esası kabul eden, reelin üstün şekillerini aşağı dereceden şekillerle açıklayan, değişmeyi eşyanın cevheri sayan meslek. Bu anlayışa göre âlem bir birlik (vahdet)tir. Bu birlik dahilinde sebeplilik (illiyet) kanunu, varlıkların bütünü ile tabiat olaylarını birbirine bağlar ve bütün olayları kuşatır. Bu anlayışı ile evolusyonizm, tamamen monist ve mekanist olmaktadır. Evolusyonizm daimî bir oluşun ifadesi olup, âlemin kendiliğinden değişme hallerini ve safhalarını inkişaf ettirdiğini, evvelce organik olmayan şekillerin daha sonra canlı şekiller serisini meydana getirdiğine inanır.

Biyoloji'de: Fiksizme karşı ve tramformizme eş mânâda olan evolusyonizm canlı nevilerin, evrimci bir tekâmül ve ilerleyici bir karmaşıklıkla daha basit olandan en basite kadar inebildiğini ileri sürer.

Darwin'in şekillendirdiği tekâmül mezhebini H. Spencer daha geliştirmiş, cansız varlıkların âtıl ve passif hallerinden ruhî faaliyetin en yüksek tezahürlerine kadar bütün hadiselerin birbirlerine dönüştürülebileceğini, fizikî âlemde olduğu gibi ahlâki ve içtimaî âlemde de her şeyin kuvvetlerin dengesi kanununa indirgenebileceğim ileri sürmüştür.

Spencer'e göre evrim kanunu, inorganik âlemden düşünceye ve insanî müesseselere kadar bütün reeli, var olanı idare eder.

Ahlâkta evolusyonizm; ahlâkî şuurun, egoist ve diğergâm temayüllerin çatışması halinde onları bir uzlaşmaya götüren evrimin mahsulü olduğunu iddia eder.

Evolusyonizm, bilhassa mekanist ve monist izahlarıyla ve insanı tabiata irca gayretiyle materyalist anlayışa en büyük desteği temin eden felsefî mesleklerden biridir. Bu doktrin evrimci ve tekâmülcü anlayışıyla kreasyonizme karşıdır. İlmî ve felsefî anlayışıyla gayeliliği kaldırıp yerini mekanizm ile doldurmuştur.

Bu mesleği sistemleştiren Spencer'in "İlk Prensipler', "Sosyoloji Prensipleri" gibi kitapları dilimize çevrilmiş ve devletçe bastırılmıştır.

Bizde Spencer’in evolusyonizmini Rıza Tevfik Bölükbaşı benimsemiş ve “Felsefe Derslerinde” müdafaa etmiştir.

 
Geri