NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
GAYECİLİK ....... GÜDÜ

GAYECİLİK=Gayiyye:

Âlemde her hadisenin, muayyen bir gayeye doğru geliştiğini, her varlığın bir gayeye göre meydana geldiğini, hiç bir hadisenin boş yere ve gelişi güzel meydana gelmeyip mutlak bir gayesi olduğunu kabul eden, felsefî meslek. Bu anlayışından dolayı finalizme en çok hücum eden ve en çok düşman olan doktrinler mekanist, determinist, materyalist ve tekâmülcü doktrinlerdir. Zira gaiyyet (Finalite)in mevcut olduğu yerde 'Gaye-Sebeb' işe karışır; onun bulunduğu yerde ise determinist ve mekanist izahlar, tesadüf fikri tutunamazlar. Finalizm, haricî ve dâhilî olmak üzere ikiye ayrılır; Haricî finalizm, bütün variıklann ve hadiselerin kâinattaki umumî bir plânı ve umumî bir ahengi temin etmek maksadıyla mevcut olduklarını ve bu gayeye göre hareket ettiklerini ileri sürer. Aristo “Tabiat boş bir şey yaratmaz", “Tabiat tıpkı bir ekonomist gibi hareket eder” tarzındaki ifadesiyle, felsefe tarihinde finalizme ilk defa felsefî bir ifade vermiş, böylece hem kendi zaruret anlayışını yumuşatmış, hem de kendisinden önceki mekanist anlayışa cephe almıştır. Kur'ân-ı Kerim'de de bâtıl ve boş hiç bir şey yaratılmadığı, her şeyin belli bir gayesi olduğu, bütün varlıkların da insanın emrine verildiği, insanın daha üstün bir gayeyi tahakkuk ettirmesi için yaratıldığı haber verilir ve âlemdeki görülen nizama, intizama haricî gayeliliğe dikkat çekilerek bunlar üzerinde düşünülmesi ve bunlardan Allah'ın kudret ve azam etine deliller çıkarılması istenir. Yeni biyolojide ve tıpta da gayelilik fikri gittikçe yerleşmekte, tıpta psikosomatik akım eski mekanist ve maddeci görüşün yerini almaktadır. Gayeliliği inkâr, Allah'ı inkâr ve âlemin mekanizm ve tesadüfler tarafından idare edildiğini tasdik etmektedir. Dahilî finalizm ise canlı varlıklarda her uzvun, muayyen (belirli) bir gayesi; muayyen bir istikamete yönelik bir gayesi olduğunu, uzuvlar arasında bir ahenk ve tesanüt (dayanışma) bulunduğunu kabul eder. Buna göre vücuttaki iç ve dış organların her birisi yekdiğerleri ve dolayısıyla vücudun bütünü için muntazam bir şekilde çalışmaktadır. Finalizmi Aristo'nun sistemleştirmesinden sonra, Epicur'cüler reddettiler, Stoisyenler kabul ettiler. Descartes'in mekanist anlayışı hiç bir gaye tanımadı ve bu fikri tenkîd etti. Spinoza da gaye-sebebi ve gayeciliği tanımadı; fakat Kant kabul etti. Ama modern ilimdeki determinist telâkkiler, finalist anlayıştan kurtulmak gayretinden kurtulamadılar. Hâlbuki canlı varlıklar mekanizmle değil, ancak finalizm ile açıklanabilir. Uzviyetin (organizmanın) kendi kendini düzenlemesi ve tamir etmesi ancak gayelilikle anlaşılabilir. Organizmadaki fonksiyonlar arasındaki karşılıklı bağlılık, onların birbirine tesiri ve yardımı, yine gayelilikle açıklanabilir.


GELENEKÇİLİK =ananecilik:

Geleneklere değer verme eğilimi, hakikatin ölçüsü ve kaynağı olarak geleneği, örf ve adetleri gören öğreti.

Tradisyonalizm;

1 - Pratik bir davranış olarak, teamüllere, ananeler ve geçmişe ait fikirlere bağlılık,

2- Siyasî idare şekilleri ve dinî-içtimaî teamülü muhafaza etmek gerektiğini savunan doktirinin adı. Bu doktrin, bunların nazarî prensiplere değil, ananelere dayandığına, bundan dolayı, bu kabil müesseseleri, tashihe çalışmanın, nazarî görüşlere dayanarak bunları feda etmenin doğru olmadığına, bu müesseselerin cemiyetin gerçek ihtiyaçlarının kendiliğinden ilham etmesiyle doğduğuna, aklın bunlar üzerinde yapacağı tenkitlerin zarurî olarak, noksan, sathî ve tutarsız, dolayısıyla zararlı olacağına inanır.

3-  Tarihî olarak, çok hususî bir mânâda; bu kelime Bonald ve Lamennais'nin doktirini için kullanılır. Buna göre ibtidâî bir ilham, bütün bilginin esasıdır, hakikat ancak ve ancak anane (tradition) ve hususiyle kilise ananesiyle bilinebilir.


GERÇEKÇİLİK =Realizm -Hakikiye:

İdealizmin zıddı olan realizm, soyut mânâda, gerçek olanın, gerçeği olduğu gibi kabul edenin, gerçeğe uygun olan karakteri demektir. Meselâ bir hükmün, bir analizin ve bir kararın gerçekliği (realizmi) böyledir.

Doktrin olarak ise; realiteye zıt bir teorinin sırf bir fikir olarak nazar-ı itibara aldığı şeyi realite gibi ele alan yahut reelin idealden önce olduğunu tasdik eden her nazariyenin adı.

1- Ontoloji'de, dış âlemin mevcuduyeti probleminde (idealizme zıt olarak) zihnin tasavvurlarından müstakil olarak bir realitenin varlığını kabul eden doktrin.

a- Dış âlemin gerçekliğini kabul ettiği halde, safdil realizm gibi. Duyuların bize o realiteyi tanıtmış olduğunu kabul etmeyen bu, kritik realizmdir.

b- özellikle Kant'ta; dış âlemin, kendi olduğu tarzda değil (Numen), bizim anladığımız mânâda (Fenomen) bildiğimizi kabul eden doktrin (bu kritik realizmdir).

c- Doğrudan Realizm: Buna göre haricî âlem sezgi ile vasıtasızca bilinir. Hâlbuki vasıtalı realizme göre bu bilgi duyuma dayanan bir akıl yürütmeyi gerekli görür. 'Mutlak'ın zihnî bir sezgi ile doğrudan kavranacağına inanç vardır.

d- Safdil(Naif) Realizm: Eşyanın, bizim kendisini idrak ettiğimiz gibi olduğuna inanmaktan; eşyaya, duyuların bize idrak ettirdiği bütün nitelikleri ona yüklemekten ibaret tabiî bir davranıştır. Burada idrak (algı) var olanın bir işaretidir.

2-Fikirlerin mahiyeti probleminde; umumî fikirlerin veya küllî kavramların, kendilerini kavrayan zihnin ve ferdî varlıkların dışında onlardan önce hakikî varlığını kabul eder. Eflâtun realizminin ideleri böyledir. Bu realizm “Tümellerin” "İlk numune” şeklinde ezelî olarak var olduklarını, ferdî şeylerin onların geçici birer taklidi veya gölgesi olduğunu iddia eder. Bu mânâda realizm, nominalizm, konseptualizmin ve fenomenlerin sadece reel varlığı olduğunu kabul eden fonemenizmin zıddıdır; fakat idealizmin eş anlamlısı-dır. Bu bakımdan sırf realizm, idealizmdir, sırf nominalizm de ampirizmdir.

Düşünceden ve bilen zihinden müstakil olarak dış âlemin ve eşyanın varlığını iddia ettiği için de realizm, insan bilgisinin objektif kıymetini kabul eder. Dscartes, bilginin objektif kıymetini, Allah'ın yanılmaz ve sadık olmasında görür. Ona göre, bir eşyanın ve âlemin varlığını Allah varlığı ve bize önceden verdiği doğru ile biliriz. Bu sebeple âlemin ve varlıkların asılsız olması Allah'ın doğruluk ve mükemmellik sıfatı ile bağdaşır değildir. Leibniz de, “Ezelî Âhenk” fikriyle idraklerimizin gerçekliğine delil bulur.

3- Estetik ve San'atta: Reeli, tabiatı, olayların görüşüne sadık bir şekilde, m tamına, onları idealize etmeden ifade etmektir. Bu anlayış, hayattaki ve tabiattaki bütün çirkinlikleri, iğrenç tarafları aynen anlatmayı, bir fotoğraf sadakatiyle nakletmeyi gaye edindiği için, meydana getirilen sanla eserinde (şiir, hikâye, roman, tiyatro eseri, heykel v.s.) her türlü suiistimale imkân vermiş, cemiyet hayatının titizlikle korunması gereken tarafları, ferdi hayatın, herkesçe bilinen ve yapılan tabiî çirkinlikleri, ahlâkın bozulması, inançların yıkılması, örf ve âdetlerin sarsılması hususunda azamî derecede kullanılmıştır. Bizde de ll. Meşrutiyet'ten bu yana bunun pek çok örneği görülmüş, cinsî sapıklıklar, çeşitli tasallutlar sosyalist realizm adına, sanat adına göklere çıkarılmıştır. İşte bu anlamda, realizm naturalizmin ta kendisidir.


GERÇEK ÜSTÛCÜLÜK =Surrealizm:

Sürrealizm 20. asrın ikinci çeyreğinde ortaya çıkan, ilmî, felsefî yönleri ve tesirleri de bulunan bir edebiyat ve sanat cereyanının adı. Kelime ilk defa G. Apollinaire tarafından kullanıldı. Andre Breton (189–1966) 1924'de neşrettiği "Sürrealizm Beyannâmesi" adlı eserinde kelimeyi benimsemiş ve bir doktrin olarak ortaya koymuştur. Breton ve bütün bu modern edebiyat ve sanat hareketleri o zamana kadar dikkati çekmemiş veya alâka görmemiş düşünceleri, mantıkî artarda sıralanışları rüyaları ve hastalıklı halleri, şuursuz ve gayri aklî olan, çoğu zaman psikanalize dayanarak psikanalize dayanarak sistemli bir şekilde ele almıştır. Teorisyen olarak A. Breton'a göre sürrealizm, ister sözle, ister yazı ile, isterse başka tarzlarda, düşüncenin hakiki şeklini, aklın kontrolünden kaçmış estetik ve moral endişelerden kurtulmuş düşüncenin hakiki faaliyetini ifade eden saf ruhî bir otomatizmdir. Otomatizmi düşünmenin, rüyayı uyanıklığın üstünde tutan ve realizm prensiplerinin ifrata götürülmesi ile ortaya çıkan sürrealizm, ebed-ötesi ve edebiyat-üstü bir anlayışı hayatta hâkim kılmayı hedef alır, diğer ruhî mekanizmaları tamamen ortadan kaldırarak, hayat problemlerini sürrealizm ile çözmek ister. Bunu da yerleşmiş adetleri sarsmakla zihni bir karışıklık yaparak gerçekleştirmek ister. Breton hayatın sosyal şartlarını değiştirmenin zaruretine inandığından bu yola girişmiştir. Breton ve arkadaşları çıkardıkları mecmuada "sürrealist ihtilâl" ve 'ihtilâlin emrindeki sürrealizmi" anlattılar. 1928'de çıkardıkları "Najda” da bir taraftan düzeni yıkmayı hedef alan çeşitli türdeki ebedî yazılar yayınlanırken, bir taraftan da günlük hayatın ötesinde "aklın ve deliliğin hudutsuz limitleri"nin rüya ve hayalî dünya ile reelin bağdaşmasının işareti olduğu üzerinde durdular. Rüyayı her türlü insan hürriyetinin verildiği bir faaliyet olarak putlaştırdılar. Bunda en büyük ilham kaynağı Freud oldu. Rüyada ne bekçi ne de kanun vardı. Onun için onlar "kendi haline bırakılmış” herkesin bu bakir ve geniş arazide sübjektifliğin genişletilmesini istiyorlardı. Reel ile reel-üstü arasındaki bu yaklaştırma gayretleri Breton'u içtimaî ve siyasî meselelerle uğraşmaya yöneltti. Bu sebeple o, bir taraftan anarşist bir tatmin peşinde koşarken, diğer taraftan da bir tahlil ve savaş vasıtası olarak sık sık marksizme müracaat etti. Bununla beraber, o zaman marksizmin resmî temsilcisi olan Stalinizm"e yaklaşmadı ve daha sonra 'sosyalist realizm" denilen resmî sanat ideolojisine de katılmadı. Bu resmî-edebî ideolojinin baskısından kurtulmak için Stalin'in rakibi Troçki ile 'müstakil ihtilâlci bir sanat için beynelmilel bir federasyon' kurdu. Bröton ölünceye kadar insana, onun reddettiği bir cemiyet, bir ahlâk ve zihnî yapı veren kuvvetleri kazandırabilmek için çeşitli yollarla durmadan mücadele etti. Muhakkak ki son 25 senenin muhtelif anarşist hareketleri ile 1968 Mayıs "Olayları”na kaynaklık eden ideolojilerin başında 'sürrealist' neşriyat gelir.


GNOSTİSİZM =Bilinircilik - İrfâniye :

Gnose, eski yunancadan gelen bir kelime olup, 'Bilgi' demektir. Fakat bu bilgi, daha çok 'Marifet' diye anılıp, ilmî bilgiden ayrıdır. Buna 'arifane' bilgi, “Dinî sırların yüce bilgisi" veya "Gizli ve vahyu ilham edilmiş' bilgi demek daha isabetli olur. Çünkü bu şahsî ve mistik bir bilgi olup seçkin ve mistik tabiatlı insanlara mahsustur yahut tabiatüstüdür. Gnostik de, "arif” kimse demektir.

'Irfâniye' mezhebi denen bu yarı felsefî cereyan, milâdî I.- II. asırda Yunan felsefesinin, bilhassa Eflâtun ve Yeni Eflâtuncu felsefelerin Hıristiyanlığa uygun ve yardımcı bir anlayış hâline getirilmesinden meydana gelmiştir. Bunlara teslis (üçleme-trinite), tecessüm (Tanrı'nın insan kılığına girmesi) gibi ve insanlığın kurtuluşu gibi meselelerin ilâve edildiği muhakkaktır. Bu meslek, asıl Hıristiyanlarca sapıklık sayılır. Çünkü gnostikler, sahip oldukları tabiatüstü bilgiden dolayı, dinî nassların (doğmaların) gnostik bir tefsiri yapıldıktan sonra inanılmasını ileri sürerler. Böylelikle onlar, Hıristiyan kilisesinin aksine, şahsî ve mistik bilgiyi nassdan üstün tutarlar. Saf iman konusu olan nassların, felsefe ile münasebetinden, iman-bilgi ilişkisinden doğan bu cereyan, aslında düalist bir anlayışa sahiptir. Zira ilâhî âlemle fena kabul ettikleri bu âlemi zıt sayarlar. Gökten düşmüş olan ruh'un bedende mahpus kaldığına, ölümün onun kurtuluşu olduğuna ve böylece semavî vatanına döneceğine, yedi kat gök kapısının mevcudiyetine, semavî vatana dönüşüp bu kapılardan geçilerek olacağına, ilâhî kurtarıcının da insanları kurtarmak için aynı kapılardan geçerek gökten ineceğine inanırlar. Gnostikler cismanî haşrı (cesetlerin dirilmesini) kabul etmezler. (Bizde Çelebî Mehmed'in astırdığı Bedreddin Simâvnîde böyledir). Maddî hayatın kötülüklerinin devam edip gideceğinden evlenmeyi ve çocuk sahibi olmayı tavsiye etmezler. Sudur (emanation) nazariyesine inanırlar. İlâhî hayatın esrarına bir sülük (tarikat yolu) ile erişebileceğini, Allah'ın insanlar tarafından görüleceğini kabul ederler. İnsanın kurtuluşunu bir mit olarak görürler. Zühd hayatını tavsiye ederler. Ayrıca Yahûdî ve Maniheist gnostikler de vardır. Başlıca temsilcileri; Valentin, Batlamyos, Simon, Mercion vb. olarak gösterilir. Gnostisizm, eklektik (devşirmeci) bir doktrinler toplamı olup, mistisizm ve birtakım îtizâlî görüşlerle karışarak devam edip gitmiştir.


GÖRECİLİK = İzafilik, İzafiye:

Bütün bilgilerimizin bizzat bize, ölçülerimize ve duygularımıza göre göreli olduğunu, bizim mutlak ve yakinî (kesin) bilgiye ulaşamayacağımızı, bizim ancak fenomenleri ve onlar arasındaki münasebetleri bilebileceğimizi ileri süren felsefî meslek. Dogmatizmin ve rasyonalizmin karşıtı olan bu meslek, kritisizmi, septisizmi, pozitivizmi, agnostisizmi ve fenomenizmi ihtiva eder. İlkçağ’da sofistlerden Protogoras, yeni çağda; Hamilton, Hume Kant, Comte ve diğer pozitivistler, H. Poincarâ, Einstein hep izafiyetçi görüşe sahiptirler. Kant'a göre, bilgilerimiz, özellikle, zihnin yapılış tarzına tâbidir, eşyanın bünyesine göre değişmez şekilleridir. Bundan dolayı biz eşyayı olduğu gibi değil, zihnimizin aldığı ve değiştirdiği tarzda biliriz. O halde bilgimiz zihne nazaran kâfi, mutlaka nazaran izafîdir. Kant'ın rölativizmine göre, biz eşyanın özünü, mutlakı yani Numen'i bilemeyiz. İdealizm bilgiyi eşyadan, varlığı düşünceden ayırmadığı, bilginin mahiyetini sırf sujeye (zihnin yapısına) tâbi tuttuğu, bilgiyi sübjektif olarak anladığı için bir rölativizmidir. Bu mânâda Berkley, Kant, Schelling, Hegel gibi idealist filozoflar da rölativisttir. Boutroux'un zorunsuzluğu da bir çeşit görecilik felsefesidir. Bilginin göreliliğinin yanında ahlâkın ve hukukun da izafiliğini, değerin varlığının göreli olduğunu müdafaa eden görüşler vardır. Modern fizikte ise Einstein'in "Özel" (1905) ve “Genel” (1912) görecilik teorileri vardır. Birincisine göre, zaman ve mekân, kendisiyle zaman ve mekânının değiştiği gözlemcinin hareket haline nisbetle izafîdir. Bu görecilik, müşahidin düz hareket halinde durumuna göredir. İkincisinde ise; sistemin hareket nevi ne olursa olsun, bütün müşahitlerin (gözlemciler) durumunu da kapsar; bu umumî görecilik teorisi de maddi âlemin bütün hadiselerini, özellikle gravitasyon (gök cisimlerinin birbirini çekme kuvveti) hadisesini, zaman- mekân ikilisinin mevzii (lokal) özellikleriyle izah etmektedir.


GÖRELİLİK KURAMI = İzafiyet nazariyesi:

Çağımızın büyük fizikçisi ve filozofu A. Einstein’ın (öl. 1955) ileri sürdüğü kuram. Buna göre klasik fiziğin mutlak gördüğü bazı şeyler, uzay-zaman ikilisi içinde, uygun bir sistemin seçilmesine bağlı, bu seçim de gözlemciye göre değişebilir. Yani uzay ve zaman, gözlemcinin duruş noktasına ve hareket durumuna bağlıdır.


GÖRÜNÜM= fenomen:

Yunanca (Phainomenon-ortaya çıkan, görünen, zahir olan) demektir. Bu bakımdan fenomen, duyularla algılanan şey anlamına gelir. Vülger anlamında istisnaî veya fevkalâde olay olup gerek nitelik gerekse anormal ve kural dışı olmakla herkesi şaşırtan hâdise: Hilkat garibesi (iki başlı bir insan gibi) matematikte genç Pascal'ın ortaya çıkması bir hâdisedir. Felsefede bilince konu olan, bilinçli olarak algılanabilen şey:

1.Kâh dış bir olgu ve kendinde var olan şey olur ki böyle anlaşılan fenomenler tabiat bilimlerinin konusu olurlar.

2. Kâh sadece bilinçte (şuurda) insanın içinde olur ki bununla da klasik psikoloji ruhsal olay olarak ilgilenir. Aynı zamanda mutlak idealizm, ortak duyumun dış dünya dediği şeyin tabiatını böyle algılar.

3. Kâh, dış veya kendinde bir gerçeklik ve şuurlu bir iç faaliyet ile belirien-miŞ bir olay olur. Bu fenomenle de Husser’in fenomenolojisi uğraşır. Yani insanın kendi iç dünyasındaki bir tecrübenin doğrudan verisi yahut bir suje tarafından düşünülen dünyanın tamamı.


GÖRÜNÜMBİLİMİ =Phenomenology:

Görünümler bilimi, Hegel'de "Ruhun Fenomenolojisi" adlı kitabında, diyalektik olarak bilincin geçirdiği gelişim dönemlerinin metafizik açıdan ortaya konması. Husserl'in hocası Brentano'da bilinç olaylarının çözümü ve tasvir edilmesi. Husseri'de özbilimi (olgu bilimleri karşıtı olarak). Bilinçte meydana gelen zaman ve mekân dışı olayların dolaysız yakalana bilmesidir. Husserl'in aşkın (Transcendantal) ve irrasyonalist felsefesi. Hussert zamanının naturalist ve marksist felsefe açıklamalarına karşı çıkarak felsefe konusunun naturalist izahlara irca edilemeyeceği ve tarihî bir sürece de bağlanamayacağını ileri sürdü. Zihnin ve en genel prensiplerin bütün zamanların dışında birer öz olarak mevcut olduklarından hareketle Husserl, öz'leri araştıran bir okul kurdu. Ona göre felsefenin konusu zaman-üstü ve zaman-dışı öz'lerin anlaşılmalarıdır. O, bu öz'lere fenomenler, metoduna da fenomenoloji diyor. Meselâ, üçgen kırmızı, yeşil bir fenomendir, yalnız üçgen muhtevasızdır, ötekiler muhtevalıdır. Biz fenomeni şuur fiilinin öz'ü kavramasıyla biliriz. Âlemin varlığını, şuurun varlığından çıkaran (idealizm) Husserl'in metodu ircadır. Bu metod Verinin özünü tahlil' etmektir. Tabiat ilimlerini ve tarihî izahları paranteze alarak sonunda irca edilemez olan öz'e ulaşmaktır. Bunda deduksiyon yapılmaz, ampirik olay değil, “öz” tahlil edilir. Bu metodu matematik ve tabiat ilimlerinde kullananlar olmuştur. Ayrıca N. Hartmann, Şeler (Scheler) gibi filozoflar bütün varlık felsefesini bu metoda dayanarak kurmağa çalıştılar. Bilhassa J.P. Sartre ve M. Heidegger gibi varoluşçulara doktrinlerini temellendirmek için fenomenoloji, metod vermiştir.


GÖRÜNÜMCÜLÜK=zahiriye:

Gerçek olanın sadece görünümlerden ibaret olduğunu ileri süren anlayış.


GÖZLEM= Müşahede:

Metod olarak, bir şeyi (olayı veya nesneyi) daha iyi tanımak için dikkatli ve düzenli olarak incelemek Gözlem eleştirici süzgecinden geçirilmeden deney bilimlerinde kullanılamaz. Çünkü her gözlem önce varsayıma dayanır ve çeşitli sebeplerden dolayı tam bir gözlem yapılamaz.


GÜDÜ=Saik:

Latince (movere-hareket ettirmek) kelimesinden gelir. Hareket ettirici, kımıldatıcı. İradî bir fiilin sebebi, sanat eserlerinin meydana gelmesinde içten gelen sevk edici etki. Buna “cause” karşılığı "neden"' dememek gerekir. Çünkü "cause" Batı dillerinde genellikle dıştan gelen bir etki için kullanılır (İllet). Hâlbuki güdü veya saik, tamamen ruhsal (psikolojik) bir etkendir ve içten gelir.
 

 
Geri