NEV'İYAT // FELSEFE SÖZLÜĞÜ  
İBAHİYE .......... İYİMSERLİK

İBAHİYE=Her şeyi mubah kılanlar:

Başta, Hasan Sabbah (öl: 518/1124) olmak üzere Batiliğin mensupları, bunlardandır. İbahiler, kulların kötülüklerden kaçınmaya ve emredilenleri yapmaya gücü olmadığına kânidirler. Bunlar kadın ve servet ortaklığını da benimserler.


İÇGÜDÜ=Sevk-i tabii, insiyak:

Kelime manâsıyla, eğilim, kendiliğinden düşünülmeden itilme. İnsanda itilme, hareket, ilke olarak akıl dışı ve ahlâk dışı iradesiz hareket. Felsefî anlamda, zekaya zıt olarak, doğuştan gelen amacına yönelik yapabilme meyli. Bilinçsiz ereklilik, gayelilik. Yeni doğan çocuğun hemen anne memesi araması, bulunca hemen kabul etmesi gibi.


İÇKİN=Mündemiç:

Yalnız bilinçte ve şuur muhtevası olarak var olan şey. Deneme içi, deney alanını aşmayan (Deneyde içkin). Evrende olan, evreni aşmayan (Alemde içkin). Zıddı: Aşkın.


İÇLEM=Tazammun:

Mantıkta bir kavramın, içine aldığı fertlerin ortak nitelikleri ve özelliklerine delâlet etmesidir. Mesela; Ali, Veli, Hasan, Hüseyin gibi fertleri insan kılan, onlardaki duygululuk, hareketlilik, akıllılık gibi niteliklerdir. Bu nitelik veya vasıflar, insan kavramının içlemidir. Bir konuya verilebilecek yüklemlerin hepsi.


İÇREKCİLİK=Batıniyye:

Bilimin halka değil, yalnızca hal ve tavırları, ahlâkı bilinen ve bu yüzden "Seçkin” kabul edilen tilmizlere (özel öğrencilere) öğretilmesi lazım geldiğine inananların mezhebi. Vaktiyle Fisagor mektebi bu anlayışa sahipti. İslâm dünyasında Yunan tesirlerle ortaya çıkmış olan "İhvan'us-safa" da gizli bir cemiyet olup, felsefî temayülü itibariyle aynı anlayışı paylaşıyordu. Yahudi kabalizmi keza aynı anlayıştadır. Dante'nin "İlâhî Komedisi” ezoterik semboller üzerine kurulmuş olup, Asin Palacios'un isbat ettiği gibi, kaynağı Muhyiddin Ibni Arabi’dir. "Rose-Croix" ve "Mason" cemiyetleri de, felsefî yönleri zayıf olmakla beraber ezoterik mâhiyet taşırlar.


İDEA=Fikir:

Yunanca (idea-idein) görmek demektir. A) Günümüzdeki kullanışında; zihinde veya ruhta olan şey anlamına gelir. 1. Geniş anlamda, hayaller de dâhil, her türlü zihnî temsil şekli. 2. Dar anlamda, genel görüş, zihnî anlayış, proje demektir. Bunlar dünyayı yönlendiren fikirlerdir.3. Sübjektiflik taşıyan görüş veya şahsî anlayış (siyasî fikirler gibi) 4. Teorik veya pratik bazı problemlerin mümkün olan çözümünü düşünme.

B) 1. Felsefede bir düşünce konusunun zihnî temsili, duyulara dayanan hayalin zıddı. İsimci (nominalist) anlayışta ide'nin bireyin belirsizliğini belirlemeye yarayan bir kelimeye indirgenmesi,

2. Bazı filozoflarda ve kavrama zıt olarak nesnelerin ideal bir kategori tipi (paradigma),

3. Büyük bir I harfiyle yazılınca: Kendinde varlık olarak göz önüne alınan düşüncelerimizin kuralları veya tipleri: a) Platonizmde: Bedendeki birliğinden önce ruhun temaşa ettiği (hayranlıkla seyrettiği) şeylerin ezelî örnekleri (Platon'da) Değişmez öz veya ilahî Kelamın ışığında seyrettiği şeylerin ilk ve mükemmel örnekleri (Saint Augustin'de), b. Kant’da: Deneyi aşan akıl kavramı (ideea priori). Dış dünyada karşılığı olmayan zorunlu akıl kavramı. Descartes ve Lockeda tasarım (tasavvur) anlamına gelir. Dolayısıyla ide, burada algı veya duyum içeriği ve kavram anlamını ifade eder. Hume'da da "de, kavram anlamındadır, c. Hegel'de (Sübjektif kavrama zıt olarak İde kendinde objektiftir): Tabiat ve Ruh'un diyalektik gelişme ile kendisinden çıktığı mutlak düşünce. İnsanda bilinçle ortaya çıkan ruhsal güç. Çağın ve knhi olayın ilkesi. Çağımız felsefesinde, genel olarak zihnî yahut öznel bir ilkedir.


İHTİMALCiLİK=Olasıcılık,İhtimaliye:

Dogmatizm ile septisizm arasında bir doktrin olan bu felsefeye göre; insan zihni mutlak bir katiyete ulaşamaz; fakat bazı muhtemel fikirlere ulaşmaya kabiliyetlidir. Bu şekliyle İlkçağ akademi şüphecilerinden Carneades ve Arcesilos tarafından temsil edilmiştir. Bu doktrin Cournot tarafından daha rasyonalist (akılcı) bir şekilde ifade edilmiştir: Buna göre, felsefe problemlerinin çözümünde, fizik, astronomi ve tarihte olduğu gibi, en yüksek ihtimaliyetlere ulaşmak ve onlarla yetinmek lâzımdır. Günümüzde istatistik kanunu kavramı ilimlerde böyle bir ihtimalciliğin içine girmiştir. Ahlâkta bir fiilin yasak edilmemesinin, muhtemel bir takım ve bir sen zanlara ve olaylara yol açacağını ileri sürer. İzafiyeciliği tashih eden bu görüş hakikatin varlığını inkâr etmemekle aklın kesin bir bilgiye, eşyanın özüne ulaşamayacağını, ancak çok muhtemel fikirlerde hakikata yaklaşabileceğini, bu sebeple bu hakikate yakın zanlarla hareket ederek şüphe ve tereddütten kurtulması gerektiğini söylemekle, septisizme (şüpheciliğe) nazaran daha müsbet, dogmatizme nazaran daha menfîdir.


İHVANÜ'S-SAFÂ=Safa Kardeşleri:

XI. asırda 'Safa Kardeşleri' adı altında, Müslümanları taassuptan kurtarmak, ilim zihniyetini, tabiat ilimlerine dayanan felsefeyi hâkim kılmak, cemiyeti düzeltecek bir aydınlar sınıfı ve ahlâkı yaratmak maksadıyla kurulmuş gizli bir cemiyettir. Cemiyetin başkanı Zeyd b. Rufi'a, sekreteri Ebu Süleyman idi. "Safa Kardeşleri" şeriatın yanlış inançlarla bozulmuş olduğuna inandıklarından, onu felsefe ve ilim anlayışı ile temizleyip, esas özünü ortaya çıkarmak gayesini gütmüşlerdir. Fikirlerini 51 risaleden meydana gelen kollektif bir risalede anlatmışlardır. Bu ansiklopedik eserin yazarları çeşitlidir, risaleler:

a) Matematik ve felsefi bilimler,

b) Tabiî ve cismanî bilimler,

c) Psikolojik ve adlî ilimler

d)Kanuni ve ilahi ilimler olmak üzere dört büyük kısma ayrılmışlardır.

Bu ayırım pratik bir maksatla yapılmıştır. Risalelerin metodu eklektik (Uzlaştırıcı, Seçmeci)dir. Matematik, astronomi ve psikolojide Pitagor'a, mantıkta Aristo'ya, metafizikte Eflâtun'a, ahlâkta Sokrat'a, din felsefesinde Farabi’ye bağlıdırlar. Bilgi anlayışında; tasavvuf ehli ile duyumcuların ve tabiatçıların görüşlerini birleştirmişlerdir. Onlara göre bilgi duyularla başlar, duyular algıda insanı aldatırlar. Hakikat, ancak ruhun temizlenmesi yoluyla elde edilir, diyerek tasavvuftan faydalanırlar. Temelde yine Sansualist olarak kalırlar. Risalelerde ilim, basitten mürekkebe doğru beş zümreye ayrılmıştır (A. Comte gibi);

a) Matematik ve mantık,

b) Tabiat ilimleri,

c) Zihin ilimleri,

d) Tevhîd ve Kelâm,

e) Ahlâk Burada ahlâk, A. Comte'un sınıflamasındaki sosyolojinin yerini tutar. Ahlâk da Aristo ahlâkı ile Kelile ve Dimne’ye dayanır.

Risaleler metafizikte Plotin'in sudur ve urûc teorisine bağlı kalırlar Sudur yoluyla yaratılışı kabul eder. Âlemin şu dört prensibe bağlı olduğuna kânidirler: a) Allah, b) Faal Akıl, c) Âlemin Ruhu. d) Tek Madde. Risaleler tekâmül (Evolution-Evrim) fikrini müdafaa etmekte, varlıklar arasındaki sürekli değişmeyi anlatmak için hayvandan insana geçişi, maymunda insana benzer vasıf lann başlayışını açıklamakta ve dolayısıyla Darwin teorisinin habercisi olmaktadır.


İKİCİLİK=Dualism-Seneviyye:

Temelinde, birbirine irca edilemeyen iki prensibin veya iki cevherin mevcudiyetine inanç bulunan her sisteme dualizm denir. Bu iki prensibin varlığı tabiattaki eşya nizamında veya bütün kâinatta mümkündür. Dualizm, monizm (bircilik)in zıddıdır. Dekart (Descartes), metafiziğinde madde ve ruh yahut uzanıpyayılan yani yer kaplayan ve düşünen iki cevher kabul etmiştir. Bunlar yekdiğerine irca olunamayan prensiplerdir. Spinoza bu iki esası tek bir cevherde birleştirerek monist bir sistem ortaya koymuştur. Eflâtunun madde ve misal âlemi, Aristo'nun kuvve ve fiil'i, Kant’ın nomen ve fenomen âlemi dualist bir anlayışın mahsulüdür. Keza, Hürmüz ve Ehrimen gibi iki ayrı prensiple âlemi izah eden Manişeizm de ilâhiyatçı bir dualizmdir. Asrımızda Bergson (madde ve Hafıza) adlı eserinde zihnin ve maddenin gerçekliğini açıkça kabul ettiği için dualist bir anlayışı taşımaktadır.


İKİLEM=Kıyas-ı mukassem:                                                                            

Mantıkta muhatabın her iki halde de çıkmaza sokulması, iki taraftan kıstırılması. Fatihin babası II.Murad'a mektup yazarak 'padişah bensem, sana emrediyorum; ordunun başına geç. “Padişah sen isen yine ordunun başına geç” demesi gibi.


İKTİDAR:

Tabii olarak hareket etme gücü veya melekesi. Bir şeyi meşru olarak yapabilme hakkı, otorite. Devletin egemen olma. Toplumun kendi iradesini hâkim kılabilme gücü.

Siyasi olarak "iktidar", toplumda hâkimiyeti elde bulundurma ve icra kudretini ifade eder. Bu bakımdan, iktidarsız devlet olmaz. Ama iktidara gelmek, her zaman devlete tam olarak hâkim olmak demek değildir. Bu da sözde iktidar halidir.


İLÂHClLIK= Deism,Yaradancılık:

Her türlü vahyi, ilhamı ve dolayısıyla vahyin bildirdiği Allah'ı, dini, takdiri inkâr ederek sadece akıl ile idrak edilen bir Allah'ın varlığını kabul eden ve teşbihi (insana benzetmeyi), Teslisi (üçlemeyi) reddeden felsefî meslek. Bu anlayış peygamberlere ve dinlere ihtiyaç olmadığını ileri sürerek “Tabiî din" fikrini benimseyip müdafaa etmektedir. Volter ve Rousseau bu anlayışa sahiptirler. Kelimeyi Teızm' ile karıştırmamak gerekir. Çünkü teizmde deiz-min inkâr ettiği ve ihtiyaç duymadığını ileri sürdüğü vahiy, kitap, din ve peygamber kabul edilir. Teizm, ateizm, panteizm ve antiteizme karşıdır. Hâlbuki deizm, çoğu halde, eşyanın hür iradeli bir ilk prensibi kabul etmediği bütün tabiat olaylarını maddeye, kör bir kuvvetle bağladığı için materyalizme yaklaşır. Deizme, Yaradancılık, demek doğru değildir. Çünkü mesela Aristo'nun Tanrısının yaratma gücü yoktur. Buna, ilâncılık demek daha doğrudur.


İLAHİYAT= Tanrıbilim:

Geniş mânâda Allah'ı konu edinen, Allah'ın sıfatlarından, âlem ve insan !|e münasebetinden bahseden ilim, ilahiyat ilmi, Çeşitleri şunlardır:

a)Tabiî teoloji yahut (Teodise): Allah'ın varlığını tecrübe ve akla dayanarak ele alır.

b)Vahye dayanan teoloji: Mukaddes kitaplarda muhafaza edilen ilâhî vahye ve ilâhî sözlere dayanan ilahiyattır.

c)Fizik teoloji: Cenab-ı Hakk'ın varlığını maddî âlemde hükmünü sürdüren intizam ile isbat eden ilahiyat.

d)Pozitif teoloji: Hakikî ilahiyat olarak Skolâstik ilahiyatın mukabili olmak üzere ilahiyat bilginlerinin akıl yürütmelerinde muteber kabul ettikleri vesikaların, kutsal yazılann, hadislerin yani vahye dayanan kaynakların envanteriyle meşgul olur.

Skolastik ilahiyat ise, bu envanterin verilerini tutarlı bir sistem halinde ortaya koyar.

e) Ahlâkî teoloji: Vahye dayanarak, insan fiillerinin esaslarını tesbit etme. Allah'ın varlığını insanın ahlâkî gayeleri ile isbat eder, ahlâkî vazifeleri ilâhî emir ve iradelerin nazan itebara alınmasıyla tayin eder.

f) Dogmatikteoloji:İman edilecek nassları konu edinir.

g) Menfî (negatif) teoloji: Tanrı’nın tabiatını, mahiyetini, tasdik ederek değil, inkârlar yoluyla, Tanrı hakkında kullanılan kavramların yetersizliğini ileri sürerek izah eder. Böylece Tanrı'nın ne iyi, ne kötü, ne güçlü, ne âdil... olduğunu söyleyerek bu kavram ve sıfatların yaratıklarda ve bilhassa insanda olabileceğini, Tanrı'da olmayacağını iddia eder.


İLETİŞİM=Haberleşme:

İletişimin temelinde, insanın, bir bütün olarak, varoluşunu kendisiyle varlıklar arasında kurduğu temel ilişkilere dayandırması yatmaktadır. İletişim, belli bir düşüncenin veya iletinin (message) muhtevasının sözle ve iletişim araçları ile kişiden, diğerlerinin zihinlerine ve ruhlarına aktarılmasıdır. Burada süreç önemlidir. Zira süreç, bir değişmeyi ve değişmeler zincirini ifade eder. İletişimin zaman içinde devamlı değişen bir olgu oluşu, iletişimde zaman ve sürecin önemini artırmıştır. Burada ikinci önemli kavram ileti, yani iletilen şeydir. İleti, anlam yükü taşıyan her insan faaliyetidir, denebilir. Burada vurgulanan kavram, anlam'dır. İletişim, şuurlu veya şuursuz yapılabilir. Uzlaşıma dayanan veya dayanmayan iletişimler de vardır. Uzlaşımlardan faydalanmadan gerçekleştirilen iletişim uzlaşım dışı iletişimdir. En geniş anlamda iletişim, bir yerden bir başka yere, pazarlardan, mallardan, kişilerden, tabiî ve yapay seslerle sağlanan akıştır. Dar anlamda iletişim, fertten ferde, fertten gruba yahut gruptan gruba işaret değişmeleridir. Hayvanlar, dilleri olmadığı için işaretlerle, seslerle haberleşirler. İnsanlar özel dil ile haberleşirler, ama diller de çok çeşitli ve farklıdır. İnsanî iletişim hadisesi çok güncel, gündelik ve önemlidir. Çünkü toplumda sosyal bir bağın kurulması zaruridir, ama birçok problemleri de vardır. İletişim, daima bir dile bağlı mıdır; varlıklar arasında “sezgisel bir ortaklık" yok mudur? "Dilsiz bir iletişim"den söz etmek, kanunsuz bir sınıra doğru geçiş olacaktır. Aynı şekilde başarı meselesi veya "bilinçlerin iletişimi"nden bahsedilebilir. Varoluşçu filozoflar bilinçlerin "karşılıklılığı" ve bunlardan birinin diğerine indirgenem iveceği üzerinde durdular. Yapısalcılık kbu konu üzerinde durdu, (özellikle Levi-Strauss)


İMANCILIK:

Bilgiyi imana, ilâhî vahye olan inanca dayandıran felsefî meslek. Buna göre akıl bize eşyanın hakikî mahiyetini (neliğini) öğretemez; onun yapacağı ancak zahirî görünüşleri taksim ve tasniften ibarettir. Mutlak hakikat hususî ve yüksek bir meleke (yeti) ile elde edilir. 'İman Hakikatleri' ilmin ulaştığı hakikatler kadar hattâ onlardan daha kıymetlidir. Aklın rolünü sınırladığı için bu meslek rasyonalizmin zıddı olmaktadır. Aklı, Kant gibi sınırlayıcı bir kuvvet olarak anlayan, buna karşı sonsuzu ve sınırsızı iman sahasına koyan T. Reid, Hamitton gibi İskoçya mektebi mensupları; âlem hakkındaki bilgimizin sınırlı olması fikrinden hareketle iman' melekemizin ancak sonsuzu kavrayabileceğini ileri sürmüş; akıl ve imân yoluyla dış âlemin ve sonsuz varlığın gerçekliğine ulaşmak istemişlerdir. Aşırı idealizme karşı bir aksülâmel olarak ortaya çıkan fideizm, ortak duyumcu filozofların realist anlayışını temsil etmektedir.


İMGE=Hayal, tasavvur:

Duyu organları ile algılanmış olan şeyin zihindeki izi veya hayali, bir nesnenin yapılmadan önceki tasarımı.


İMMANENTİZM=İçkinlik felsefesi:

Teoloji ve kozmoloji'de bilgi ve varlık meselesinde 'Allah'ı âlemle birlikte âlemin içinde kabul etmek, sebebi (illeti) varlığın içinde görmek, tesirin bizzat tesir alan süjenin nefsinde bulunduğunu iddia etmek temayülü immanent (mündemiç) anlayışı meydana getirir. Âlemi yaratan bir Allah'ı varlığına inanmak, Allah'ı âlemin haricinde kabul etmeyi gerektirir ki bu transcendent (aşkın, müteâl) anlayıştır; hâlbuki bunun aksi olan immanent anlayış âlemi ve mevcudun sebebini âlemin cevheri veya o mevcudun özü ile karışmış sayar. Nitekim Spinoza'nın Tanrı anlayışı böyledir onda Tanrı ile tabiat, yaratıcı ile yaratılmış olan âlem aynıdır. Onun panteizmi tamamen naturalizm ile karışmıştır. Bu bakımdan immanent anlayış, ateizmin ve materyalizmin daima işine yarar, fakat buna rağmen marksistler de bu anlayışı beğenmezler, tenkid ederler. İmmanent felsefenin ilkçağda en büyük temsilcisi Aristo'dur. Aristo'nun ve Leibniz'in dinamist anlayışında madde ve form, madde ve kuvvet bir cevher ve bir birlik teşkil ederler. Çünkü bunlar biri birinin içindedir. Bu bakımdan dinamist anlayış da immanent felsefeye girer.


İNANÇ=İman:

Dinî mânâda Tanrı'yı ve O'nun vahiyle bildirdiklerini kabul etme; onlara bağlanma ve böylece Tanrı'nın güvenliği altına girmekten doğan emniyet duygusu. Çünkü evrenin tesadüfen meydana gelmediğini, onu bir şuurlu varlığın yarattığına inanan kişi, evrenin tesadüfen yok olmayacağına, dolayısıyla Allan’dan başka kimsenin onu yok edemeveceğine, Onun garantisi altına girdiğine olan güven. Manevî alana, deneme üstü ve deneme ötesi olana, gayba, görünmez aleme inanıp bağlanma. Şahsî inanmanın içerdiği doğruluğuna inanılan her şey.


İNDİRGEME=İrca:

Geri götürme, irca etme, basitleştirme. Mantıkta 2., 3. veya 4. tasım şekillerinden birinin (Baroco ve Bocardo) 1. şeklin dört kipinden birine indirilmesi. Fenomenolojinin saf özlere, şuur olaylarına ulaşma metodu.


İNSAN BİÇİMCİLİK=-Müşebbihe:

Allah'ı insan şeklinde ve insanın sahip olduğu vasıfları hâiz bir şahsiyet gibi tasavvur etmektir. Beşerî dinlerin hemen hepsi ve bilhassa eski Yunan dinleri ve itikatları tamamen antropomorfiktir. Çünkü bunlar bütün tabiat kuvvetlerini ayrı ayrı birer mabud (ilâh) edinmiş ve onlar o ilâhlara muayyen birer şahsiyet vermiştir. Böylelikle onları beşerî şekillerle göstermiş veya tasvir etmiştir. Eski Yunan Mitolojisi de bunlarla süslenmiştir. Bu mitolojinin Yunan felsefe sistemlerinde derin tesirleri görülmüştür. Bu tesirler bilhassa Hıristiyan felsefesine geçmiş, önceleri mücerred ve bir tek Allah'a inanan Hıristiyanlar sonraları üçlü ve tamamen antropomorfik, maddî varlıkla karmaşık bir Tanrıca inanır olmuşlardır. Buna Teşbih" de denir. Aslında vahye dayanan ilk ilâhî dinden bu yana hiç birisinde böyle bir sakat anlayış olmaması gerekir. Fakat Hıristiyanlıkta olduğu gibi zamanla ilâhî dinler bozulmuştur. Bunların en mükemmel ve en son olanı bizim dinimizdir. En mücerred Allah anlayışını getirmiş, tenzih'i esas tutmuştur. Bu inancı korumak için de her türlü tedbiri almıştır. Bununla beraber İslâmî mezhebler tarihinde, Allah'ı insana benzeten bazı bâtınî mezheplerin sakat anlayışları görülmüşse de, bunlar Kur'ân-ı Kerim ve hadislerde bildirilen esaslara hiç bir tesir icra edememişlerdir. İslâm'ın Tevhîd akidesi bu güne kadar titizlikle korunmuştur. İslâm âleminde Allah'ı insana benzetenlere "Mücessime", “Müşebbihe” adı verilir,


İNSANBİLİMİ=Beşeriyat, insaniyat:

Yunanca (Anthropos-insan ve Logos-bilim) kelimelerinden meydana gelmiştir. İnsanı canlı varlık alan ve onu tabiattaki gelişme süreci ve tarihini araştıran, tasvir eden bilim. Felsefî bakımdan: İnsanın, somut ve canlı hayatı içinde, alemdeki yerini tesbit etmek için, özü ve yapısı üzerindeki felsefî ve ilmî öğreti.


İNSANCILIK-İnsaniyetcilik, İnsan Sevgisi:

Genellikle, alâkalarının merkezi olarak insan ve insanlığı kabul eden davranış.

1- Edebiyatta: 13. asırda başlayıp, esas olarak, rönesans'da daha çok aydınlar arasında gelişmiş bir hareket. Bu hareket ortaçağ Hıristiyan dünyasında görülen Skolâstik anlayışa tepki olarak ortaya çıkmış, Yunan ve Lâtin edebiyatına dönüş ile kendisini göstermiştir. Bu dönüş bir antikite hayranlığı, hatta antikiteye bir tapınış şeklinde belirmiştir. Daha çok Petrarque, Poggic, Laurent, Valla, Erasme, Bude gibi tanınmış kimseler tarafından temsil edilen bu ümanist hareket, antik eserlerce büyülenmiş, onları taklit eden, onların modellerini, biçimlerini, örneklerini, tanrılarını, zihniyet ve dillerini tapınma derecesinde benimsemiştir. Rönesans devri insanı için bu hayranlık kilisenin baskısından kurtuluş dininin disiplininden, dini dayalı bir kültürden bıkılarak dindışı bir medeniyete doğru sıyrılıp çıkmaktı. Zira ilk çağ putperestliği, insanı fert olarak cemiyet içinde eritmişti. Bu durum onlar için bir hürriyetti. Bu bakımdan ümanist isyan ediyor ve hür iradesine kavuşmak istiyordu. Buna bağlı olarak insanın durumu, fiillerin mânâsı, insanın varlık şartı, ahlâkı, sulh ve sükûnu, çeşitli varlık derecelerinde görünüşü, fertle cemiyet ve site arasındaki münasebetler üzerinde duruyor; insanı her türlü dinî tesirden tecrid edilmiş olarak, başlı başına bir değer olarak kabul ediyordu. İnsanı ilâhî menşeinden (kaynağından) koparan bu anlayış, daha sonraki asırlarda insanın tanrı ilân edilmesine yol açcaktır. Bununla beraber rönesans ümanizmi kütlelere nüfuz edememiştir. E. Bröhier'e göre ümanizm sadece bir fikir ve filoloji hareketi değildir. Fakat aynı zamanda, insanî eğitimin hukukîdeğerine ulaştığı birahlâkî hayat prensibidir.

2- Felsefede: a) İster mutlak olarak (ateist ümanizmde olduğu gibi; Comte, Feuerbach, Marks, Engels ve Nietzsche) isterse tecrübe sahasında (Hıristiyan ümanizmi gibi) insanı sadece biyolojik bir tür değil, ne yüksek değer olarak kabul eden, b) Dolayısı ile ahlâklılığı kendinde ve başkasında insanî olan her şeyi geliştirmekten, gerçek insanî hayatın bütün şartlarını temin etmek için her şeyi yapmaktan ibaret gören anlayış. A. Comte insanlığı tapılması gereken ebedî ve sonsuz varlık olarak görmüş, "İnsanlık dini" diye bir din kurmuş, bu dininin ilmihâlini yazmış bu ilmihalde insanlık adına onu temsilen otuz yaşında bir kadına günde üç defa nasıl ibadet edileceğini göstermiştir. İnsanı bütün metafizik bağlarından koparan A. Comte insanlığı tanrı ilân etmiştir. Sosyolojide A. Comte'un takipçisi olan Durkheim ise bunu daha müşahhas (somut) hale getirmiş, insanlığın yerine cemiyeti tanrı ilân etmiştir. Feurbach tanrıyı kendi kendisini büyütmesi sureti ile insanı meydana getirdiğini ileri sürmüş; bu fikri alıp geliştiren Marx ve taraftarları insanı doğrudan tanrı ilân etmişlerdir. Nietzsche ise "öldü" dediği Hıristiyanlığın tanrısı yerine bütün değerleri yeniden kendisi yaratan, her türlü merhameti ortadan kaldıran üst-insanı koymuştur. Asrımızda bir sürü üst insan taslağı cemiyetleri, devletleri ve dünyayı alt üst etmişler, milletleri ve insanları merhametsiz üst insanı ve Marksist ümanizm Stalin ve benzeri birtakım şeflerin elinde milyonlarca insanın katline ferman hazırlamıştır. Marksizm’e daima yeşil ışık yakan Sartre ise insanı son gaye ve en üstün değer olarak alan doktrine karşı çıkıyor. Başkasının yaptığı işlere bakıp 'insan harikadır demek saçmadır. Sartre Descartes'in saf düşüncesi gibi mücerret bir ümanizme kayıyor. Sosyal, psikolojik her beşeri olayın metafizik bir mânâyı yakalamak için onları sınıflandırır ve isimlendirir. Çünkü insan Sartre'a göre bu âleme tamamen angaje olmuştur, insan varoluşuna bağlıdır. Fakat hiç kimse bu duyguyu hayatında başkasına açmış değildir. Varoluş insanda özü meydana getirir. İnsanın tabiatı varoluşunun ne olması lâzım geldiğini tayin etmez; aksine her insanın var oluşunu teşkil eden fiillerin devamı her insanın mevcuduyiteni belirtir. Böylece insan varolabilen varlıktır. Bu durumda insan varoluşçuluğun ana meselesidir. Bu mânâda varoluşçuluk bir ümanizmdir. Bu ümanizm aynı zamanda bir ferdiyetçiliktir.

Sartre, sonradan Varoluşçuluk bir ümanizmdir' adlı küçük kitabında insanı son gaye ve en yüksek değer kabul eden ümanizme olduğu gibi Comte'un insanlığa taptıran anlayışına da karşı çıkıyor. Ona göre insan bir gaye değildir, çünkü insan teker teker yaratılacak bir varlıktır. İnsan sürekli olarak kendi dışındadır, o kendini tasarlayarak kendi dışında kendisini yitire-rer var eden, insanı bulur. Öte yandan aşkın (muteal) gayeler peşinde koşarak varoluşa kavuşur. İnsan işte bu sınırı aşmada, varlıkları bu aşmaya göre kavrar. "Ancak beşerî bir âlem vardır, beşerî ve benlik âlemi dışında hiçbir şey yoktur.' İnsanın belli birsinin aşıp varlığını korumak için, benliğinin kapalı kalmaması, daima kendi dışında bir beşerî âlemde hazır olduğunu bilmesi, buna bağlanması Sartre'a göre "Egzistansiyalist ümanizm"dir. Varoluşçu ümanizmin iki şekli vardır:

1) Saçma Felsefesi ki zorunsuzluk, bunalım, yabancılaşma ve yokluk kavramları üzerine derinleşir ve gerçek bir nihimizme ulaşır.

2) Hürriyet Felsefesi ki proje, angajman, değerlerin yaratılması gibi meselelerle uğraşarak prometeci (dine ve tanrıya isyancı) bir ferdiyetçiliğe ulaşır. Felsefe tarihçisi E. Brehier naturalizmi, demokrasi ve dinî ümanizmin düşmanları arasında sayar. Hâlbuki saltanatının yıkılmakta olduğunu fark eden kilise de ümanizmi kendisine bayrak yapmıştır. Tanrı'nın sevgisinden ve merhametinden kaynağını olan bu ümanizm, yunan felsefesi ile İncil'in insanlara mesajını birleştirip sevgiyi aktüel hale getirmek istiyor. R. Groussefye göre mesele "İnsana inanmaktır. Çünkü Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar için insan Allah'tan gelir ve Allah'a dönecektir. K. Bart ise "yeni ümanizm Allah'ın ümanizmidir” diyor. Yeni Tomist filozof J. Maritain de “tam ümanizm”i müdafaa etmektedir. Buna göre insan taşıdığı faziletleri, yaratıcı kuvvetlerini, akılcı hayatı, geliştirir, hürriyetin vasıtalannın fizik âleme ait kuvvetlerini meydana getirmek için çalışır. Böyle anlaşılan ümanizm, medeniyet ve kültürden ayrılmaz. Belki de Prof. H. Zıya Ülken bu tesirle "kültürler ümanizmi (Humanisme des Cultures), Ankara, 1967' adlı kitabını "tam ümanizm araştırmalarına bir katkı" olarak nitelemiştir. Birçok yazar da 'ümanizm' tabirini, müstakil bir tarzda kendi görüşünü ifade için benimseyip kendilerine göre yorumlamışlardır. L. Bruncshwicg, natüralizm ve antropomorfizme zıt bir ümanizm anlayışı ileri sürmüş, bu kavramın sosyolojizm ve pragmatizmden farklı olarak, bütün subjektivist temayüllerden daha zararsız olduğunu göstermeye çalışmıştır. O bu kavra-mı Sokrat'ta başlangıcını bulduğu ve insanı kendi hususi yetkî ve yeteneklerin şuuruna irca etmekten ibaret olan bu davranışa tatbik etmiştir. Ayrıca M. Andler'in işçiyi yüksek eğitim ve öğretimden geçirmeyi hedef alan 'işçi ümanizmi', Max Hemant'ın totaliter devlet anlayışlarına karşı insanî şahsiyetin hakkının verilmesini ve onun kendinde bir gaye olarak oluşmasını isteyen, onun sosyolojik ve ilmî konulara göre maddî olay muamelesine tâbi tutulmasını istemeyen 'sosyal ümanizmi" vardır. Bu son mânâda ümanizme personalizm denilmektedir.

3- Ahlâkî bakımdan: İnsanı ahlâkî bakımdan özellikle insanî mahiyette olan şeye bağlamanın lüzumuna inanan doktrin. Buna göre ümanizm siyâsî iktisadî ve ahlâkî hayatın umumî bir anlayışını ifade eder. Bu anlayış yalnızca insanî kuvvetlerle insanın selâmete ulaşacağına inanmak esasına dayanır. Böyle bir inanç dinî inanca karşıdır ve Allah'a inancı bir yana bırakır. Buna da "Salt ümanizm" denilmektedir. 'Salt ümanizm' daima natüralizme düşmektedir.

4- Epistemolojide: F. C. Schiller, sofist Protogoras"ın 'insan her şeyin ölçüsüdür” şeklindeki meşhur sözünü temel olarak almış ve şu tezleri müdafaa etmiştir: Hakikat insanîdir, yani insanı tecrübesine ve ihtiyaçlarına bağlı kökten olması bakımından hakikat her bir insanın kendi eseridir. Bir önermenin doğru veya yanlış olması soncullarının pratik bir değerinin olmasına veya olmamasına bağlıdır. Her zihnî hayat, birtakım gayeleri gerektirir. Bu gayeler bazen varlığımızın gayeleri olduğundan her bilgi insan tabiatına ve onun temel ihtiyaçlarına bağlıdır. Schiller'in bu ümanizmi pragmatizmin hususi bir şekli gibi görülmektedir. Fakat yazar kendisi onu pragmatizmden ayırmaktadır. Ona göre kendi ümanizmi daha geniştir. Ayrıca pragmatizmin hâkim fikrinden kurtulup ona sadece mantığa değil ahlâka, estetiğe, metafizik ve ilahiyata tatbik ediyor. Ayrıca bu husus metafizikte ferdî ihtiyaçların değişmesini nazarı itibara alıyor. Dolayısı ile her metafizik mutlakı, reddetmiş oluyor. Ümanizm, ilk çağın putperest sanatına bir tapınma ise İslâmiyet ve İslâm dünyası böyle bir şeyi benimsememiş ve ona karşı çıkmıştır. Onu ne Homeros ve Virjil ilgilendirmiştir. Aristo, Eflâtun gibi büyük filozoflardan yardımcı fikirler alınmış, posalar atılmıştır. Hatta İslâmiyet Arab’ın İslâm öncesi şirk koşan şiiriyle bile ilgilenmemiştir. Ama o kendi ümanist anlayışını ortaya koymuştur. İnsan eşref-i mahlûkat (yaratılmışlann en şereflisi)dir. Emanet ve mesuliyet ona verilmiştir. Âlemdeki her şey onun emrine verilmiş. Allah'ın huzurunda Müslüman veya değil, her insan hak bakımından eşittir. Bu sebeple gerek ilk devirlerde, gerekse Selçuklu ve Osmanlı idarelerinde İslâmî adalet her inançtan insan için essiz tatbikatlara şahit olmuş ve dünyaya ün salmıştır. Belki de Osmanlıyı dünyanın tek hanedana dayanan en uzun ömürlü devleti yapan unsur her insana adaletle muamele etmesi olmuştur. Ümanizm insan haysiyetini saygı, insanın kabiliyetlerinin meydana çıkmasına imkân vermek, insana tabiatta en yüksek yeri vermek ise İslâmiyet bizatihi tek ve hakiki ümanizmdir. Fakat bu ümanizm insanı ne tabiata bağlar ne tanrılaştırır; sadece Allah'a bağlar. O'nun huzurundan başka yerde eğilmesini men eder, ona bir şahsiyet ve üstünlük şuuru kazandırır. Bu sebebden Kur'ân-ı Kerim meleklerin bile insana secde ettiğini haber verir. İnsana verilen bu varlık şuuru ve şahsiyet üstünlüğü Şehâdet Kelimesi'nde bile görülebilir. İnsanın kalbini ve kafasını yanlış inanç ve sapıklıklardan temizleyerek ona kalb huzuru veren İslâmiyet, onu yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak kabul etmiştir. Böylece onu maddeden, tabiatın ve içgüdülerinin esaretinden kurtarmıştır. İnsan ruhunun metafizik kaynaklarından kopmasını önlemiş, beslenmesini temin etmiş ve maddeleşmesini, makineleşmesini önlemiştir. Bu mânâda nefse hakimiyet, ruhun temizlenmesi, insana ve şahsiyete saygı olarak Islâmî tasavvuf da bir ümanizmdir. Bu tasavvufun Cüneyd, A. Geylânî, Mevlânâ, Yunus gibi mensupları da bu anlayışın hakiki temsilcileridir. Meselâ Yunus'un;


                                             Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan

                                             Halka müderris ise hakikatte âsidir',

                                             Yetmiş iki milletin hem maşûki oldurur,

                                             Aşıkı maşukundan ayırmaklık fal değil


beyitleri onun ınsan fisini ortaya koymaktadır. Fakat aynı Yunus, beş vakit namazı kılmayan müslümanın "tamuya cehenneme' gideceğini, namaz kılmayan kimsenin bağrının taşa döndüğünü de söylemektedir.

Nitekim İslâm'ın bu eşsiz ümanizmini takdir eden bir Fransız, Marcel A. Boisard l'Humanisme de L'lslâm, Paris, 1979" adlı büyük bir eser yazmış ve eserin arka kapağında aşağı yukarı şu mealde sözler söylemiştir: “Bu kitap Müslümanlara sevimli görünmek için yazılmamıştır. Tarihte ilk defa insana sosyal, ruhî, siyâsi, ahlâkî, hukukî değerini en iyi şekilde veren, bu anlayışla büyük bir medeniyet ve eşsiz bir kültür meydana getiren İslâmı ve hümanizmini hakiki cephesi ile ortaya koymak için yazılmıştır."

Selçuklu ve Osmanlı Türkleri insanlara ve milletlere bu İslâmî anlayışla bakmışlar ve onlara Allah'ın kendilerine birer emaneti olarak muamele etmişlerdir. Üzerlerine gelinmedikçe kimsenin üzerine gitmemişler “İlâyı kelimetullah" idealini cihan devletinin itici gücü yapmışlardır. Fakat Tanzimat’tan hatta Lâle devrinden sonra, bizim insanımız da kendi değerlerine sırt çevirmeye başlamış. Rönesans'ta Batı insanının, kilisenin şahsında her mukaddese karşı çıkması, dine dayalı kültür vasatından çıkmaya can atması gibi Osmanlı münevveri de İslâm’ın disiplinli hayatından sıyrılıp Batıda, değerler ve yeni din dışı kültürler arama macerasına çıkmıştır. Batının sakat ümanizm anlayışı ile "ne Rab ne ibad' diyen Tevfik Fikret'ler kendi devletini yıkmak isteyen yabancı komitacılara methiyeler düzmüşler, sonra da bu fikirlerle yetişen Jön Türkler yedi düvelin anarşisti ile birleşerek kendi devletini yıkmışlardır, bunun yanında Ziya Gökalp gibi bir mütefekkir 'bizde klâsik bir edebiyatın meydana gelebilmesi için bizimde eski Yunan ve Lâtin edebiyatlarına kadar çıkmamız onların meziyetlerini almamız ve bunu kendi bünyemize uydurmamız lâzım gelirdi" diyebilmiştir.Napolyon orduları Almanya'ya girerken Alman filozofu Fichte (1762-1814) ve Goethe ümanist anlayışları dolayısıyla Napolyon’a kucak açmışlar ve onu "İnsanlığın kurtarıcısı" olarak karşılamışlardı. Fakat çok geçmeden Fransız çizmeleri altında Alman gururunun çiğnendiğini görünce, ayıkmışlar insaniyetçiliği bir tarafa bırakarak Alman milletine millî duygu aşılamışlardır. İşte, Fichte'in bu insaniyetçi ve vatanperverlik cephelerini Prof. H. Ziya ülken birleştirerek "İnsanî Vatanperverlik" adlı kitabını yazmıştır.

Marks'ın tesiri ile bizde bazı Marksistler Yunus'un ve diğer bazı mutasavvıfların ümanizmini istismar eden kitaplar yazmışlardır. Hattâ örfî idare mahkemelerinden 'biz ümanistiz" diyerek kurtulmaya çalışmışlardır. A. Comte'un anladığı mânâda ümanistliği "Mason kardeşler* yaymışlar ve bunlar bizde bilhassa Mevlânâ'yı "en büyük mason ve ümanist” olarak göstermeye çalışmışlardır. Hasan Ali Yücel'in Maarif Vekilliği zamanında ümanist eserlerin ve Yunan - Lâtin klasiklerinin tercümesine ağırlık ve hız verilmiştir. Bu hareket H. A. Yücel'in "Ümanist kültüre bağlı olmayanlar dar kafalı ve şaşı görüşlüdür." şeklindeki sözlerine dayanıyordu. Batı klasikleri ve Yunan mitolojisi anlayışla tercüme ettirilmiş ve bu yoldan özü İslâm'a dayanan Türk kültürüne karşı Greko-Lâtin kültürüne dayanan yeni bir kültür ve medeniyet meydana getirilmek istenmiştir. Bunun için o zaman ki Türkçenin ve İslâmî kültür muhtevası taşıyan kelime ve kavramlarının değiştirilmesi gerekli görülmüştür. Ve dolayısıyla "Öztürkçe" icad edilerek mazi ile irtibat kesildi, nesiller birbirine düşürüldü, kalbler ve kafalar anarşiye sürüklendi. Din ve millet tanımayan ateist ümanizme kapı aralandı.


İRADE:

Yeti (meleke) olarak: birtakım motif ve sebeplere göre eylemi belirleme gücü. Bu şekilde o içgüdü ve itmeden ayrılır. Eyleme ilişkin ruhsal güçlerin tamamı, yapabilme gücü. Özgürlüğü ihtiva eden istek. Tasavvurlar ve fikirleri üzerinde düşünerek onları gerçekleştirme kararı. Aklın uygulama gücünü göstermesi. Aklın hedef ve gaye gücü. Kantta "iyi niyet - iyi istek" (bonne volonte) yani kanuna uygun hareket etmeyi düzene koyan ahlâkın isteklerine uygunluk. Nietzsche'de "Kudret iradesi" (volonte de puissance): Hayatın ve insanın temel meyli. Bu irade, Nietzsche'de güçlülere aittir.


İRADECİLİK=İstencilik:

1-İdealizmin karşısında metafizik doktrin olarak: Eşyanın, varlıkların bilgisinin ve ruhî hadiselerin esasında fikir yahut tasavvurun değil iradenin olduğunu; eşyanın hakikatinin kıyas yoluyla değil iradenin akla uymayan meyilleri vasıtasıyla anlaşılması lâzım geldiğini ileri süren mezhep. (Scpenhaur'ın âlemi yaşama arzusu ve tasavvuru olarak görmesi, bu mezhebin esas misalini teşkil eder.)

2-Ahlâk'ın ve hakikatin temel kavramı olarak (Duns Scotus): İyiye ve doğruya au değerlerin, ilâhî iradenin hür bir tayinine tabi olduğunu ileri süren doktrin. Bu anlayışta, değerler açısından fiil ve duygu fikirden üstündür.

3-Psikoloik doktrin olarak: Her zaman diğer melekelere, bilhassa zekâya yüklenen fonksiyonlan iradeye de yüklemek isteyen teori. Bu mânâda volantarizm daha çok, zihniyetçiliğe (intellectualisme) karşıdır.

4- Pratik bir davranış olarak: İkinci mânâya göre iradeli ferdin karakteri; kararlarını, münakaşa etmek veya haklı görmek suretiyle kabul etmeksizin, başkalarına aşılama temayülü.

Şu halde bu mezhep, eşyanın son izah ve sebebini akılda değil, iradede arayan, iradeyi kanatın temeli olarak gören, onu, objektif âlemin ve cemiyet kanunlarının karşısına koyan ve insan iradesinin muhitin tesirinde olduğunu kabul etmeyen bir mezheptir. İdealizme ve rasyonalizme aykın olduğu halde, marksist anlayış Volontarizmi reddeder, çünkü marksist felsefe, insan iradesinin tabiatın ve cemiyetin mahsulü olduğunu iddia eder. Bu iddia ise iradeciliğin, iradeyi her Şeyin esası saymasına aykırı düşer. Bunun için de reddedilir. “Volontarizm" terim olarak, 1883'de F. Tönnies tarafından ilk defa bulunuş ve kullanılmıştır, volantaristler, sık sık irade ile faaliyeti (activite) karıştırmışlardır. İlk irade felsefesi, önce skolastiklerden S. Augustin'de, Duns Scotusla, İslâm Dünya'sında, Eş'arî kelâmcılarında görülür. Bilhassa Gazzali’de kuvvetli bir irade felsefesi vardır ve ilâhî irade âlemin yaratılışında yeter sebep olarak kabul edilmiştir, bu ferdî irade için de böyledir. Bu iradeci anlayış Malbranche'inkine benzerse de ondan çok farklıdır. Gazzalî’de “Allah’ta görmek" fikri yoktur. Gazzalî’de Allah'ın iradesi sadece yaratılış iradesi değil, aynı zamanda o her an eşyada devamlı yaratılış halinde görülür. Hâlbuki Şopenhaur'ın iradesi, külli bir kudret olduğu halde kör bir iradedir, şuurlu değildir. Tabiat kanunları ve hayatın insiyakları, ruhun temayülleri bu kör iradenin tezahürleridir. Kör irade zekâdan hikmet, saik ve gayelilikten tamamen mahrumdur. İradeciliğin klâsik filozofu sayılan Şopenhaur'da irade her hakikatin temel prensibidir. Şopenhaur'dan tesir alan Nietzsche'de "Kudret İradesi", hayatın olduğu her yerde mevcuttur, dünyanın özü kudret iradesidir.


İSKENDERİYYE MEKTEBİ:

Adını İskenderiye şehrinden alan bu felsefe mektebinin kurucusu, aynı şehirdeki tanınmış bir Yahudi ailesinin çocuğu olan Filon (Philon) (M.Ö. 25-M.S. 50) adındaki dini bütün bir Yahudidir. Hz. İsa'nın çağdaşıdır. Eserlerinin çoğu Eski Ahd'in (Tevrat'ın) tefsirlerinden ibarettir. Mukaddes metinleri asrının felsefesi ile uzlaştırmak için 'istiare"yi kullanmıştır. Bu tefsirler daha batınî (ezoterik) bir mahiyet taşır. Hristiyanlığın ortaya çıktığı sırada yetişmiş olan bu filozof, Stoa felsefesinden sonra yetişen en orijinal filozof olarak kabul edilir. Philon'un eserlerinde yaptığı şey, Tevrat'ı Eflâtun Felsefesi bakımından yorumlamak ve Eflâtun Felsefesi ile Yahudi dinini uzlaştırmaktan ibarettir. Bu filozof Eflâtun'un zaman üstü reel mahiyetler olarak kabul ettiği ideleri, ilâhî aklın ve kelâmın düşünceleri olarak kabul ediyor. İdeler, Tanrı'nın kendilerini düşünmesi ile mevcud olurlar. Böylece, Eflâtun felsefesinde ki yaratılmamış olan ideler, Philon'un Yahudi dini açısından yaptığı tefsirinde her şeyi yoktan yaratan Tanrı'nın düşüncesinin mahsulü ve yaratıktan olmakta; dolayısıyla Yaratıcı Tanrı inancı ile İdeler nazariyesi uzlaştırılmış olmaktadır. Philon'un bu metodu ve anlayışı kendisinden sonra ortaya çıkan Plotin'e ve Hiristiyan filozoflara derin bir tesir bırakmıştır.Hıristiyan filozofları, ilâhî kelâm (Logos)ın (Tanrı'nın oğlu, ikinci Tanrı) Hz. İsa'da insan şeklinde göründüğünü açıklarken, Philon'un bu metoduna dayanmışlardır. Böylece logos Teorisi – Tanrı’yı Bildiren Kelâm" Hıristiyanlığa geçmiş oldu. Bunların başında İskenderiyeli Clement (Klemen) ve Origöne (Orijen) gelir.

İskenderiye mektebine esas felsefî hürriyetini kazandıran Plotin'in hocası Ammonius Saccas (Ölüm M.S. 243) olmuştur. Plotin, Yeni Eflâtuncu felsefeyi kurarak bu mektebe yeni bir hüviyet verdi. Ondan sonra da talebesi Porfiriyos (Ölümü M.S. 304) ve taraftarlarınca devam ettirildi. İskenderiye mektebinin, diğer bazı mektepler gibi, İslâm dünyasına da dolaylı-dolaysız şekilde çeşitli tesirleri olmuştur. Bu tesirlerin en mühimi her halde Bâtınîlik ve ihvânu’s-safâ üzerindeki ezoterik tesirler olsa gerektir.


İŞRAKÇILIK=Nurlar Felsefesi:

XII. asırda yaşamış ve genç yaşta öldürülmüş olan Şehabeddin Sühreverdi'nin eklektik felsefesine verilen isim. Bu felsefede işrak, hem keşfi hem de zuhuru ifade eder. Güneşin işraki (doğması) ile eşyanın görülmesine imkân vermesi gibi manevî işrak yahut sezgi de insana birçok bilgiyi (marifeti) ilham yoluyla verir. Bu felsefede keşif ve sezgi, akıl ve tetkik çok önemlidir. Sühreverdi'ye en çok tesir edenlerden birisi de Gazzali’dir. Sühreverdiye göre biz bedenlerimizi alâkalarından temizleyince, ilâhî idrakler ve tecelliler ile dolar. Bedenî tutkulardan anndıkça ilâhî nurlar artar. Felekî hareketlerin yenilenmesiyle işrak yenilenin işrakın yenilenmesiyle de hareket yenilenir ve devam eder. Bu zincirleme yenileniş ile siiffî âlemde hadiselerin zuhuru birbirini takib eder. Bu felsefe nazarında Allah nurların nurudur ve insan, nurların Nur'u Allah'ın tecellisini görebilir. Sühreverdi, "Hükmet ve İşrak" adlı eserinde bu felsefeyi açıklamıştır. Bu kitapta Meşşaîlere ve Eflâtun'a ait fikirlerin tenkidi de vardır. Ayrıca mantıktan, varlık ilminden, tabiattan ve psikolojiden de bahsetmiş, Aristo'nun 10 kategorisini kabul etmemiş, bunları "Cevher, Kemmiyet, Keyfiyet, Hareket ve İzafet” olarak tesbit etmiş; mülkü, zaman, mekân ve durumu, izafet, fiil ve infiali de hareket kategorisine dahil etmiştir. Sühreverdi, aynı kitapta ışığı iyilik, karanlığı kötülük ve maddenin özelliği saymıştır. İnsan beden karanlığından kurtuldukça Allah'a olan meyli artar.

İbnTufeyl, Şemseddin Şehruzî, İbn Kemmâne Sühreverdi'nin takipçileridir. Ayrıca Nasır Tusî ve M. İbn Arabî’de bu felsefenin tesirinde kalmışlardır. Bizde, Y. Ziya Yörükân "Sühreverdi Felsefesi" adında bir tez hazırlamıştır (1992), Safet Yetkin ise "Heyâkili'n-Nûr’unu "Nur Heykelleri" adıyla çevirmiş ve M.E. Bakanlığı basmıştır. Zamanımızda fenomenolog bir Fransız bilgini H. Corbin, S. Sühreverdi'yi büyük bir alâka ile tetkik etmiş ve 1933'de bu hususta bir kitap neşretmiştir. H. Corbin, günümüzdeki Fenomenoloji felsefesi ile Sühreverdi'nin görüşleri arasında münasebet görüyor. Ayrıca Sühreverdi ile Van Den Bergh, Carra da Vaux ve Horten gibi tanınmış müsteşriklerde ilgilenmişlerdir,


İTİKAT=Akîde:

Kesin görünüp de tatminkâr gerekçesi olmayan bir şeyi doğru sayma, onu tasdik etme. Gerekli temellendirmeyi yapmadan, başkasının şahitliğine dayanan kanıtları tereddütsüz kabul etme. Dış dünyanın ve Tanrı'nın varlığını tasdik etme. Bilim'de, ahlâkla, metafizik alanda, sanatta önermelerin doğruluğunu kabul etme. Bir şeyi mümkün, muhtemel görme (inanıyorum ki yağmur yağacak) gibi. Birisine, doğruluğundan, faziletinden dolayı itimad etme (İnanıyorum ki Ali yalan söylemez) gibi.


İYİ=Hayır:

Geniş anlamda, bir şeye veya birisine faydalı olan, bir ihtiyaca cevap veren, bir meyli doyuran. Metafizik manada istemenin ve arzunun konusu olan varlıktır, varlığı arzu edilir hale getiren şey. Mutlak mükemmel olan ve hiç bir sının olmayan mutlak varlık (özellikle Platon'da). Ahlâkî bakımdan, kurala, ahlâklılık idealine uygun olan.


İYİMSERLİK=Nikbinlik Felsefesi:

Pessimizmin zıddı. Doktrin olarak; a- Mutlak Optimizm: Âlemin en azından mümkününün en iyisi olduğunu kabul eder. Optimizm, bu manâsıyla Leibniz tarafından bir sistem haline getirilmişti. Buna göre Allah, tasavvur ettiği âlemler arasında üstün kudretiyle, en iyisini yaratır. Buna rağmen âlemin sonsuzca tekemmül kabiliyeti vardır, b- İzafî Optimizm: Buna göre âlem iyidir. Yahut, hayatta iyilik kötülüğe galiptir. Fenalık bir görünüşten ibarettir. Pratikte ise, her şeyin iyi tarafını görmek temayülü ve bir şeyin geleceği hakkında geleceğe güven besleme hali mânâlarına gelir. Bizde "nikbinlik" veya "iyimserlik" kelimeleri ile ifade edilir. Akif'in şu beyti, kötümserliğe kapılıpta “ümitsizliğe” düşenlere karşı iyimserlikle söylenmiştir:

                                                     Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak…

                                                     Alçak bir ölüm varsa, eminim budur ancak

 
Geri