NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  
EN'AM SURESİ

                                                                    HASAN BASRİ ÇANTAY'IN
                                                                KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM

                                                                    ÂL-İ İMRÂN SURESİ

                                                      1-200


1-Elif. Lâm. Mîm.
2-Allah o Allandır ki kendinden başka hiç bir Tanrı yokdur, (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diri (ve bakıy) dır. Zatîyle, kemâliyle kadîmdir. (Yaratdıklarının her an tedbir-ü hıfzında yegâne hâkimdir,  her şey onunla kaimdir)(2).
  (1) Bu sûre-i celîle “Medine-i Münevvere” de nazil olmuşdur. İki yüz âyetdir. (2)  “El-bakare”  sûresinin (255) inci âyeti hamişine müracaat.
3:4-     (Habîbim) O, sana Kitabı hak (ve) kendinden evvelkileri (de) tasdiyk edici olarak (tedricen) indirdi. Bundan evvel de Tevrat ile İncili indirmişdİ (ki onlar) insanlar için birer hidâyetdi. Hak ile batılı ayırd eden (hüküm)leri de indirdi. Allahın (hak olan, mahz-ı hidâyet olan) âyetlerine küfredenler (yok mu?) onlar için pek çetin bir azâb vardır. Allah cezada amansız bir galib-i mutlakdır.
5-Şübhe yok ki ne yerde, ne gökde hiç bîr şey Allaha gizli kalmaz(3).
 (3) Şah velİyyüllahi Dehlevi der ki: İslâmî hasletler -biri ilmî, Öbürü amelî olmak üzere- iki nevi' tedbir ile kazanılır: 1) İlmî tedbire elbette ihtiyaç vardır. Çünkü tabiat bile ilmi kuvvetlere boyun eğer. O sayede ruhuna utanma ve korku verecek her hangi bir hatıra karşısında şehvetin, cinsi münâsebet hırsının derhal düşdüğünü görürsün. Bir kimsenin bilgisi İslâm fıtratına uygun bir suretde olgunlaşırsa o da kendisini o fıtratın ruhda gerçekleşmesine doğru götürür. O bilgi şu inanlara sımsıkı bağlanmakdan ileri gelir: a) Kendisinin beşerî eksikliklerden münezzeh bir Rabbi vardır, (ki o dâima Onun hakimliği ve terbiyesi altında bulunmakdadır). b) Yerde ve gökde zerrece bir şey bile Onun ilminden dışarı (gizli) kalamaz (Bu ayet-i kerimede beyan buyurulduğu vech ile Bakınız: “Sebe” sûresi, âyet: 3). c) Aralarında gizlice konuşan üç kişinin dördüncüsü, yine o vech ile fiskos yapan beş kimsenin altıncısı elbet kendisidir, Allandır (Bakınız: “El-mücâdile” sûresi, âyet: 1). ç) O, dilediğini yapan, dilediği gibi hükmedendir (Bakınız: “El-bürûc” sûresi, âyet: 16 — “Et-tekvin” sûresi, âyet: 29). d) Onun kaza ve kaderini geri çevirecek, ona mani' olacak (hiç bir şey ve hiç bir kuvvet) yokdur Bakınız: “Hûd” sûresi, âyet: 106, 107). e) Varlığın aslına da, feri'lerine de cismâni ve ruhanî ni'metleri veren Odur. f) O, herkese, amellerinin nev'ine göre, karşılıkda bulunan, o ameller hayr ise mukabilinde mükâfat veren, şer ise cezalandırandır (Bakınız: “El-mü'min” sûresi, âyet: 40 — “En-nahl” sûresi, âyet: 97)... O bilginin sahibi Öyle sağlam bir i'tikad besler ki o tam bir Allah korkusunu, Allaha olan en büyük ta'zîm; İfâde eder, o i'tikad kalbinde Allahdan başkasına boyun eğmiye, Allahndan gayriden korkmıya bir sivri sineğin kanadı kadar bile yer bırakmaz. O kimse bir de şuna i'tikad eder ki insanın kemâli ancak Rabbine yönelmekle, ona ibâdet etmekledir. Beşer hallerinin en güzeli de meleklere benzemek, meleklere yaklaşmakdır. İşte bu bilgiler ve bu i'tikadlardır ki insanı Rabbine yaklaşdırır. Allah teâlâ ondan razı olur... “Hüccet-ul-lâh-İl-bâliğa tercemesi ve şerhi”.
6-Döl yataklarında size nasıl dilerse öyle kılık veren Odur. Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. (O), mutlak galibdir. Yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
7-(Habîbim) sana Kitabı indiren odur. Ondan bir kısım âyetler muhkemdir(4) ki bunlar Kitabın anası (temeli)dir. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak (ötekini berikini sapdırmak) ve (kendi arzularına göre) onun te'vîline yeltenmek için onun müteşâbih olanına tâbi' olurlar. Hâlbuki onun te'vilini Allahdan başkası bilmez(6). İlimde yüksek payeye erenler (7) ise: Biz Ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bunları) salim akıllardan başkası İyice düşünmez.
       (4) Ma'nâsı açık olan, hakkında işkâl ve tereddüd husule gelmeyen âyetler demekdir. (5) “Muhkem” in zıddıdır. “Müteşâbih”, usul-i fıkha göre, ümmet için maksud ne olduğunu bilme ümidi kesilmiş olan lâfız demekdir. İkidir: 1) Hiç bir şey anlaşılmayan lâfızlardır. Kur'atı sûrelerinden bazılarının başında bulunan “ta-hâ, elif-lâm ve emsâli huruf-i mukatta gibi, 2) Ma'nâsı akla aykırı olduğu için irâdesi müstahıyl olan (mümkin olmayan) lâfızlardır, “Tahâ” sûresinin 5 inci âyetindeki “ استوي ” ile “El-feth” sûresinin 10 uncu ayetindeki   “يدالله ”   gibi.   Bunlara   “Müteşâbih-ül  ma'nâ,   Müteşâbih-ül   mefhum”  denilir.“Cenâb-ı Hak Arş üzerine müstevi oldu” deyince Ona cisim isbâtı lâzım gelir. Hâlbuki Allah, zamandan, mekândan, keyfiyetlerden münezzehdir. Bunun gibi Allahda “Yed=El” tasavvuru da bir tecsîm olur ki o da şân-ı ilâhîde muhaldir. Müteşâbihin hükmü o lâfızların hak olduğuna i'tikad etmek, ve selefin re'yine göre, tevillerinden kaçınmakdır.Müteşabihlerin te'vîli hususunda iki meslek vardır; Selef mezhebi, halef mesleki. Selefe göre, müteşabihi te'vîlden kaçınmak gerekdir. Bu babda “Âl-i Imran” ın izahına çalışdığımız bu âyetiyle istidlal ederler. Onlar müteşâbihin ilmini, keyfiyetini Cenâb-ı Hakka terk etmişlerdir. Halefin re'yine nazaran müteşabihi akla, şeriatın zahirine, ya'ni sahih mahmiline göre te'vil caizdir, “استوي ” demek “استعلي ” Kudreti hakim oldu” demekdir. “Yed” dekudret ma'nâsınadır.Gayr-i îslâmi müteşâbihlere ve onların batıl te'vîllerine gelince: Bizden, bizim usulümüzden tamamen ayrı olan -çünkü biz dâima Hakkı tenzih ederiz- bu noktada şu iki misâli arz edebiliriz:a) “Tevrat” ve “İncil” in nüzulünden evvel mürebbî ve muallimlere “Âbâ=ebler =babalar”, terbiye etdikleri insanlara da “Ebnâ-ibînler-oğullar” denilirdi. İsrail oğulları srasmda yasayan bu ta'birler o Kitablarla da te'yid edilmişdi. Onları önce aralarında kullanılan o belirli örflere hamletmek gerekirken sonraları Hıristiyanlar, Cenâb-ı Hakka, bildiriniz lûğat ma'nâsınca “Baba”, “İsa” aleyhisselama “o babanın oğlu”, hattâ o peygamberin vekîli olduğunu iddia eden “kıssîs”lere de “papa” demiye başlamışlar, Yahudiler de (Uzeyr) aleyhisselamın Allahın oğlu olduğunu söylemişlerdir.b) (Îsâ) aleyhisselamın peygamberliğinin te'yîdi ve mu'cizesi olan diriltmeyi gören Hıristiyanlar onun tanrılığını iddia etmişler, bir de “üç uknum” diye gülünç safsata uydurmuşlardır. Kur'an-ı kerîm bunları bütün vuzuhıyle anlatmaktadır. “Hüccet-ul-lah-il-baliğa tercemesi ve şerhi”.(6)   Ba'zıları   “والراسخون  ”   kelimesini   “الا الله ” daki lâfza-i celâle atf ile  “Onun tevilini Allahdan ve bir de ilimde rasih olanlardan başkası bilmez” diye ma'nâ vermiştir. Hâlbuki 1) Lâfza-Î celâlde “Vakf-ı lâzım” işareti olmak üzere bir “Mim” vardır. 2) (“Biz Ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır” mealindeki karine-i celîle öyle bir ma'nâ vermiye manidir. 3) Allahın ilmiyle rasihlerin ilmini cem' etmek, ikisini de aynı seviyede göstermek hem hakıykate, hem edebe münâfîdir. 4) O telâkki ve o ma'nâ kendisini Rasihlerden sanan ve “kalblerinde eğrilik” bulunan bir takım adamların, akıl ve dînden hariç, “fitne” koparıcı ve cahilane te'vîllerine yol açmış, 'bu yüzden de îslâmın birliği çok mühim zararlar görmüşdür.(7) “          يقال: وله قدم راسخة فى العلم بمعني البراعة والاستكثار منه  يقال: برع براعة اذا فضل في العلم
“El-misbah-ul Münir”. Beraat ve büru': ilimde ve şecat makulesi evsafda ashab ve emsâline faik ve serbülend olmak -Kamus-i Arabî”.  
والراسخون فى العلم المتحقق به الذي لا يعرضه شبهة  ”
8-Ey Rabbimiz, bizi doğru yola iletdikden sonra kalblerimizi (Hakdan) sapdırma. Bize kendi canibinden bir rahmet ver. Şübhesiz bağışı en çok olan Sensin Sen.
9-Ey Rabbimiz, muhakkak ki Sen, (vukuunda) hiç bir şübhe olmayan bir günde insanları toplayacak olansın. Şübhesiz Allah sözünden caymaz.
10-O küfredenler (yok mu?), ne malları, ne evlâdları Allah yanında (8) onları hiç bir şeyden asla kurtaramaz. İşte onlar, (evet) onlar ateşin yakacağıdır.
     (8) “من اللهdaki  “عندmanâsınadır.
11-Onların gidişi) tıbkı Fir'avn hanedânının ve onlardan evvel gelenlerin gidişi gibidir. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar da Allah da kendilerini günâhları yüzünden yakalayıverdi. Allah, cezası pek çetin olandır.
12-(Habîbim) o küfreden (Yahûdî)lere de ki: “Yakında mağlûb olacaksınız ve (topdan) cehenneme sürüleceksiniz” (9). O, ne kötü yatakdırl
    (9)  “و تحشرون الي جهنمkavl-i celîlindeki “haşr” de bir cemaati yurdlarından çıkarmak, nefyetmek ma'nâsı da vardır. Kur'anın bu mu'cizesi tehakkuk etmişdir. Bununla berâber “Âhiretde cehenneme sürüleceksiniz”  ma'nâsı  da bir arada mülâhaza edilebilir. 
13-(Bedir muharebesinde) karşılaşan iki cemiyyet hakkında sizin için muhakkak bir ibret vardı. (Onlardan) bir cemiyyet Allah yolunda döğüşüyordu, diğeri ise kâfirdi. Onlar öbürlerini (müslümanları) dış gözleriyle kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Allah, kimi dilerse onu yardımıyle destekler. Şübhesiz bunda kalb gözleri açık olanlar için kat'i bir ibret vardır. 
14-Kadınlara,  oğullara, yığın  yığın  birikdirilmiş  altın  ve  gümüşe, salma güzel atlara,    (deve, sığır,  koyun, keçi gibi)  hayvanlara,    ekinlere  olan ihtiraskârâne sevgi insanlar için bezenib süslenmisdir. Bunlar, dünyâ hayatının (geçici) birer fâidesidır. Allah(a gelince) nihayet dönüb varılacak yerin (10) bütün güzelliği Onun nezdindedir.
  (10) Cennetin.
15- (Habîbim) de kî: “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvaya erenler için Rableri katında altlarından ırmaklar akan; cennetler -ki orada ebedî kalıcıdırlar-, (her şeyden) temizlenmiş zevceler, Allahdan da bir rıza vardır.  Allah kullarını hakkıyle görücüdür.
16:17-(O takvaya erenler): “Ey Rabbimiz, bîz îman etdik. Artık bizim günâhlarımızı yarlığa ve bizi o ateşin azabından koru” diyenler, sabredenler, (imanlarında) gerçek olanlar, (Allaha) itaatle boyun eğenler,  infak edenler,  seharlarda Allahdan mağfiret isteyenlerdir.
18-Allah, şu hakıykati: Kendinden başka hiç bir Tanrı olmadığını, adaleti ayakda tutarak (delilleriyle, âyetleriyle) açıkladı. Melekler (bunu ikrar etdi, hakıykî) ilim sahibleri (nebiler, âlimler) de (böylece inandı). Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. (O), mutlak galibdir, yegâne hüküm  ve  hikmet sahibidîr.
19-Hak dîn, Allah indînde İslâmdır (müslümanlıkdır), Kitab verilenler (başka suretle değil) ancak kendilerine ilim geldikden sonra, aralarındaki ihtirasdan dolayı, ihtilâfa  düşdü.  Kim Allanın âyetlerini inkârederse şübhesiz ki Allah hesabı  pek çabuk görendir.
20-(Habîbim) seninle mücâdele ederlerse (şöyle) de: “Ben, bana tâbi' olanlarla birlikde kendîmî Allaha teslim etmisimdir”, Kendilerine Kitab verilenlerle ümmîlere (Arab müşriklerine) de deki: “Sîz de İslâmı (Allaha teslim olmayı) kabul etdiniz mi”? Eğer İslâma girerlerse muhakkak doğru yolu bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse artık sana düşen (vazife) ancak teblîğdir. Allah kulları(nı) lâyıkıyle görücüdür.
21-Allahın âyetlerini inkâr ile kâfir olanlar, haksız yere peygamberleri öldürenler ve insanların içinden adaleti emredenlerin canına kıyanlar (yok mu?) onları (Habîbim) pek acıklı  bir azâb ile muştula!
22-Onlar öyle kimselerdir ki (bütün) yapdıkları dünyâda da, âhiretde de hoşa gitmişdir. Onların (azabına mani' olacak) hiç bir yardımcıları da yokdur.
23-Kitabdan (Tevratdan) kendilerine bir nasıyb verilmiş olanları görmedin mî ki Allahın Kitabı -aralarında hakem olmak için- çağırılıyorlar da sonra onlardan bir zümre (o Kitaba) arkasını çeviriyor. Onlar böyle, (hakıykatlerden)  yüz çevirmeyi âdet edinmiş kimselerdir (11).
  (11) “Medarik”. Zina fiilini irtikâb eden iki Yahudi hakkında nâzil olmuşdur. Yahudiler onlar hakkında Sallellâhü aleyhi ve sellemin hakemliğine müracaat etmişlerdi. O, Tevrâtın yazdığına göre taşlanmalarını emredince kıyameti kopardılar. “Tevratda böyle bir şey yok” demek istediler. Rasûl-i ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem bir Tevrat getirmelerini ve okumalarını söyledi.  O hüküm okununca dağılıb gitdiler.
24-Bunun sebebi şudur: Onlar “Sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmayacak” dediler. Onların uydurdukları bu şey, dînleri hususunda da  (kendilerini)  aldatmışdır.
25-Onları (vukuunda) hiçbir şübhe olmayan bir günde topladığımız ve herkesin -kendilerine haksızlık edilmeyecek- (dünyâda) kazandığı tastamam ödendiği zaman artık halleri nice olur?
26-(Habîbim) de ki: “Ey mülkün sahibi Allah, Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini yükseltir, kimi dilersen onu alçaltırsın. Hayr (12), yalnız Senin elindedir. Şübhesiz ki Sen her şey'e hakkıyle kadirsin.
            (12) “Hayr”, “Şerr” in zıddı: Ba'zıları onu “Mutlaka halkın gönlünün ağdığı, beğenib sevdiği şey: akıl, ilim, mal, adalet, iyilik gibi” diye ta'rif etmişler. Bu tarife göre “hayr” herkesin rağbet etdiği şey demek olur. Hayr ikidir: 1)Mutlak (bağımsız, şartsız) hayr: her halde, herkesin katında rağbet edilen, arzu edilen şey, cennet gibi. (“Şer” de bu suretle ikiye ayrılır, cehennem gibi). 2) Mukayyed (bağlı) hayr: Bazılarınca hayr olan şey diğer ba'zılarınca şer olabilir: Çok mal gibi (Hayrın daha başka lûğat ma'nâları, felsefî telâkkiyleri de vardır), Istılahda hayr, şeriatın ve salim aklın beğendiği şeydir. (İbni Abbas) radıyallâhii  anhümâ der ki:   “Hayrın  manâsını  Allahdan başka kimse bilmez”.
27-Geceyi gündüzün içine koyarsın.  Gündüzü geceye sokarsın (13) Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen kimi dilersen ona sayısız rızk verirsin.
       (13) Geceyi kısaltıb gündüzü uzatırsın, gündüzü kısaltıb geceyi uzatırsın.
28- Mü'minler, mü'minleri bırakıb da kâfirleri dostlar (14) edinmesin. Kim bunu yaparsa (ona) Allahdan hiç bir şey (hiç bîr yardım) yokdur. Meğerki onlardan, gelebilecek bir tehlikeden dolayı, sakınmış olasınız (15). Allah size (asıl) kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet gidiş de ancak Allahadır.
     (14) “Eveliyâ” nın müfredi olan “Velî” kelimesinde “Hakim, mutasarrıf, kumandan, hükümdar,  şef”   gibi ma’nâlar da vardır.  
     (15) Onların hakim olduğu yerde bulunmak gibi sebeblerle. O takdirde kalbdeki imana halel gelmemek şartiyle onlarla zahiren ve muvakkaten dostluk yapılabilir. Hedef esaretden kurtulmak,  İslâmın emretdiği izzet ve istiklâle kavuşmakdır.
29-De ki: Göğüslerinizin İçinde olanı gizleseniz de, onu açıklasanız da Allah bilir onu. Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsini) O bilir. Allah herşey'e hakkıyle gücü yetendir.
30-(Hatırlayın) O günü ki herkes (dünyâda) ne hayr İşlediyse karşısında (onu) hazırlanmış bulacak, ne de kötülük yapdıysa onunla kendi arasında uzak bir mesafe olmasını arzu edecek. Allah sîze (asıl) kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını pek çok esirgeyendir (16).
  (16) (İmam Kuşeyrî)  diyor ki;   “Re'fet,   rahmetden daha kuvvetlidir”.
31-(Habîbim) de ki: “Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı örtsün. Çünkü Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir”.
32- De ki: “Allaha ve o peygambere İtaat edin”. Eğer yüz çevirirlerse sübhesiz ki Allah da o kâfirleri sevmez(17).
  (17) Bundan evvelki âyet-i kerîme nazil olunca (Abdullah bin übey bin Selûl) ve emsali münafıklar dediler ki: “Muhammed Sallellâhü aleyhi ve sellem) Hıristiyanların İsâ aleyhisselâma tapdıkları gibi bizim de kendisine tapmamızı İstiyor”. Bunun üzerine bu âyet nazîl  oldu “Şifâyı Şerif”.
33:34-Gerçek, Allah Âdemi, Nuhu, İbrahim hanedânını, Imrân ailesini -hepsi de birbirinden (gelme) tek bir zürriyyet olarak- âlemlerin  üzerine mümtaz kıldı(18). Allah  hakkıyle  isidici,  kemâliyle bilicidir.
  (18) Nesillerini peygamber yapdı “Celâleyn”. Bu (Imrân) hakkında ihtilâf edilmişdir: 1) (Musâ ve (Harun) aleyhimesselâmın babaları (Imrân bin Yasher bin Kahes bin Lâvı bin Ya'kub) dur. Bu takdirde “Imrân ailesi” nden maksud (Mûsâ) ve (Harun) aleyhimesselâmdır. 2) Imrân bin Eşîm bin Emun dır. 3) (Süleyman) aleyhisselâtmın evlâdlarından (Masan)ın oğludur ki bu (Imrân), (Isâ) aleyhisselâmın annesi olan hazreti (Meryem)in babasıdır. Burada “Al-İ Imrân” dan maksud, râcih olan kavle ve bundan sonra gelecek âyetlere nazaran, hazreti (Meryem)le oğlu (Isâ) aleyhisselâmdır. Çünkü peygamberler onların neslinden gelmişlerdir.   “Hazin”.
35-Hani Imrân'ın karısı(19): “Rabbîm, karnımdakini azadlı bir kul olarak (20) sana adadım. Benden olan bu (adağ)ı kabul et. Şübhesiz (niyazımı) hakkıyle işiden, (niyyetimi) kemâliyle bilen Sensin Sen”  demişdi.
  (19) (Fukazâ)nın kızı (Hanne). Hazreti (Meryem)in annesi. Bu (Imrân), (Masan)ın oğlu olan (Imrân) dır. (Musa) aleyhisselâmın babası (Imrân) değildir. Çünkü bununla onun arasında bir çok asırlar geçmedir. “Masan oğulları” İsrail oğullarının reisleri idi  “Hazin”. (20) Dünya meşgalelerinden âzâde ve münhasıran Beyt-i Mükaddesde hizmete memur olmak üzere.
36-Fakat onu (kız çocuğunu) doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilici iken: “Rabbîm, hakıykat, ben onu kız olarak doğurdum. Erkek, kız gibi değildir.(21) Gerçek ben adını Meryem koydum (22). Ben onu da, zürriyyetini de o taşlanmış (koğulmuş) şeytandan Sana sığınır(Sana ısmarlar)ım” dedi.
   (21) Yani Beyt-i Mükaddesde bir erkek gibi hizmet edemez.(22) Onların dilinde (Meryem). “Âhid” demekdi. (Erkek ismi idi) “Medârik” Bu ismi koymakdaki maksadı da, kız da olsa, onunla adağını ödemek, onu Beyt-i Mukaddes hizmetine vermekdi.   Nitekim öyle yapdı.
37-Bunun üzerine Rabbi onu(23) iyi bîr rıza ile(24) kabul etdi. Onu güzel bir nebat gibi büyütdü. Zekeriyyâyi de ona (bakmıya) memur etdi.(25) Zekeriyyâ  ne zaman   (kızın  bulunduğu)   mîhraba (26)  girdiyse  onun yanında bir yiyecek buldu: “Meryem, bu sana nereden (geliyor?)” dedi. O da: Bu, Allah tarafından. Şübhe yokdur ki Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir” dedi.
  (23) Beyt-i Mukaddese adak olarak, bırakılan bu kızcağızı.(24) “Hazin”.(25) (Zekeriyâ) aleyhisselâm ile (Imrân) iki bacanakdı. (Fakuzâ) kızı (İşa’) Zekeriyyâ aleyhisselâmın, bu (İşa')ın hemşiresi [Hanne) de (Imrân) m karısı idi. Demek ki (Zekeriyyâ) aleyhisselâm hazreti (Meryem)in teyzesinin kocası oluyordu. Müşarün ileyhâ ile (Zekeriyya aleyhisselâmın sonradan doğan oğlu (Yahya), bir hadîsde de beyan buyurduğu üzere.   “Teyze çocuklarıydı”.(26) Mescîde (“Celâleyn tefsiri” ne göre “Mihrab”, mescidin içinden merdivenle çıkılır yüksek bir yerdi Oraya (Zekeriyyâ) aleyhisselâmdan başka kimse çıkamazdı- (Zekeriyyâ) aleyhisselâm kavminin en büyüğü idi. Kurbanları o keserdi. Mescid de kurban kesilen yerin yanında idi   “Hazin”.
38-Orada Zekeriyyâ Rabbine düâ etdî: “Rabbim, bana senin tarafından çok temiz bir zürriyyet ihsan et. Muhakkak Sen düâyı hakkıyla îşidensin”.
39-O, mihrabda durub namaz kılarken melekler(27) ona (şöyle) nida ettî: “Gerçek, Allah sana kendisinden bir kelimeyi  
    (28) tasdıyk edici, bir efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahyâyı müjdeler”.
    (27) (Cebrail) aleyhisselâm, Cem' ile iradı şânını tebcil ve meleklerin reisi olduğunu ifham içindir.(28) Ya'ni (İsâ) aleyhisselam, Ona “kelime” tesmiye edilmesi Allahın “كن ” =Ol”emri ve  kelimesiyle   dünyâye  babasız  gelmiş   olmasındandır.   Bu babda başka tevcihler de vardır.
40-(Zekeriyyâ) dedi: “Rabbim, kendime hakıykaten ihtiyarlık çatmış iken, karım da bir kısır iken benim nasıl bir oğlum olabilir”? (Allah): “Öyle, dedi, (fakat) Allah ne dilerse yapar”.
41-(Zekeriyyâ) söyledi: “Rabbim, bana (bu hususda) bir nişan ver”.  (Allah) dedi ki: “Senin nişanın sâde bir işâretden  başka insanlara üç gün söz söyleyememendir. Bununla beraber Rabbini çok an ve akşam sabah onu tesbîh et” (29).
   (29)  “Namaz kıl”.
42-Hani melekler: “Ey Meryem, şübhesiz ki Allah sana seçgin bir hususiyyet verdi. Seni tertemiz (büyütdü), Seni âlemlerin kadınları üzerine mümtaz kıldı” demişdi(30).
  (30) (Ahmed bin El-mübârek) der ki: Bu âyetin hazreti (Meryem) in peygamberliğine delâlet edib etmediğini (Abd-ül-Aziz Ed-debbağ) a sordum. Bu arada (Musa) aleyhisselâmın anası gibi, Firavnun karısı (Âsiye) gibi, (Sâre, Hâcer, Havva) gibi kadınların da birer peygamber olub olmadığı hakkındaki kanâatini anlamak istedim. Çünkü âlimlerimizden kimi bunların peygamber olduklarını, kimi olmadıklarını söylemiş, bazıları hazreti (Meryem)in peygamberliğinde icma bulunduğunu beyan etmiş, ehi-i sünnet ve cemaatin reîsi (Şeyh-Eş'ari) gibi ba'zıları da bu mes'elede tevakkuf etmisdir. Evvelkiler dediler ki: “Melek peygamberden başkasına inmez. Âyet-i kerîme ise hazreti (Meryem)e melek indiğini tasrih etmektedir”. Ummî mürşidim (Abd-Ül-Aziz Ed-debbağ) bana şu cevabı verdi: “Kadınlar asla peygamber olmamışdır. Hazreti Meryem, sıddıykadır. Peygamberlikle velilik Allahın nur ve sırrına iştirak etseler de Peygamberlik nuru velayet nuruna mübâyindir. Nur-ı nübüvvet aslîdir, zâtidir, hakıykîdir, asıl neş'etinde zât ile beraber yaratılmışdır. Bundan dolayıdır ki peygamberler bütün hallerinde ma'sumdur. Velayet nuru ise böyle değildir ilh. “El'ibriz”.
43- “Ey Meryem huşu'  ile Rabbin dîvânına dur,    secdeye kapan. (Allaha) rükû' edenlerle beraber eğil (cemaatle namaz kıl).
44-(Habîbim) bunlar(31) sana vahyetmekde olduğumuz ğayb haberlerindendir. Meryem'i onlardan hangisi himayesine alacak diye kalemlerini atarlarken(32) sen yanlarında değildin. (Bu hususda) çekişirlerken de yine yanlarında yokdun.
  (31) (Hanne, Zekeriyyâ, Yahya, Meryem) vak'aları.(32) Tevrat i yazdıkları kalemleri veya hususî fal oklarını suya atarlar, bu suretle kur'a çekerlerdi.
45-Melekler: “Ey Meryem.    Allah,    kendinden bir kelimeyi sana müjdeliyor:  Adı İsâ,  (lakabı)  Mesîh (33),  (sıfatı)  Meryem oğludur.  Dünyâda da, âhiretde de sânı yücedir. (Allaha) çok yakınlardandır da”.
  (33) Yümn   ve  bereketi  sebebiyle  tesmiye olunmuşdur   “Kamus”.
46-“Beşiğinde de, yetişğinlik halinde de insanlara söz söyleyecekdir. (O), salihlerdendir” dediği zaman da (sen yanlarında değildin).
47-Meryem) dedi ki: “Hey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?”. (Allah) dedi “Öyle, (Fakat) Allah ne dilerse yaratır. Bir işe hükmedince ona ancak ol der, o da oluverir”.
48-“(Allah) ona yazmayı, hikmeti, Tevrâtı, İncili öğretecek”.
49-“Onu İsrâîl oğullarına peygamber gönderecek”, (Onlara diyecek ki): “Hakıykat, ben size Rabbinizden bir âyet (mucize) getirdim. Hakiykat, ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir şey yapar, ona üfürürüm de Allahın izniyle derhal (canlı) bir kuş olur. (Yine) Allahın izniyle anadan doğma körü(34) ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor, ne birikdiriyorsanız size haber veririm. Elbette bunlarda sizin için, eğer îman edicilerseniz, kat'î bir(er) ibret vardır”.
   (34)   (İbni  Abbas)   radıyallâhü   anhümâya   göre.
50-“Önümüzdeki Tevrâtı tasdıyk edici olarak ve aleyhinize haram edilen ba'zı şeyleri fâidenize halâl kılmaklığım için (geldim). Size Rabbinizden (peygamberliğimi isbât eder) âyet (alâmet, mu'cize) getirdim. Artık Allahdan korkun, bana da  itaat edin”.

51- “Şübhe yok ki Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyleyse ona kulluk edin. (İşte) doğru yol budur.”
52- Vaktaki İsâ onlardan (ısrar ile taşan) küfrü hissetdi. Dedi: Allaha (doğru gîden yolda) bana yardım edecekler kim?” Havarîler: “Biziz Allanın yardımcıları. Allaha inandık. Sen de (Ey İsâ) şâhid ol ki biz muhakkak müslümanlarız.” dedi(ler).
53-“Ey Rabbimiz, Senin indirdiğin (o Kitaba) inandık o peygambere de tâbi' olduk. Artık bizi (birliğini ve peygamberlerini tanıyan) şâhidlerle beraber yaz”.
54-(Yahudiler gizli) hıyleye sapdilar, (İsâyı ansızın öidürmiye adam ta'yîn etdiler), Allah da onların o hıylekârlıklarına (öldürmek İsteyeni İsâye benzetmek, kendilerine onu öldürtmek, İsâyı yukarıya kaldırmak suretiyle) mukabele etdi. Allah, bütün hıylekârları hakkıyle bilendir.(35)
  (35) Celâleyn Yahud: “Allah hıylekârlığa, kötülüğe karşı ceza verenlerin en hayırlısıdır.
55-O zaman Allah şöyle de(miş)di: “Ey İsâ, şübhesiz ki seni öldürecek olan (onlar değil) benim (36), seni kendime yükseltib kaldıracak, seni küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıb) çıkaracak ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar küfredenlerin (37) üstünde tutacak da (benim). Sonra dönüşünüz (de) yalınız bana (olacak)dır. İşte (o zaman) aranızda, hakkında ihtilâf etmekde olduğunuz şeylerin hükmünü ben vereceğim”.
   (36) (İsâ) aleyhisselâm
وما قتلوه وما صلبوه ولكن شبه لهم(“En-nisâ” sûresi, âyet: 157,158”) âyet-i kerîmesinin sarahatine göre düşmanları tarafından öldürülememis, Allah onu -ruhu ve cesedi ile birlikde- yükseltib kaldırmışdır. “Buhari” ve “Müslim”, (Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden şu mealde bir hadîs-i şerîf rivayet etmişlerdir: “Ruhum yed-i kudretinde olan Allaha yemîn ederim ki Meryem'in oğlu İsâ, bir hakem, bir âdil olarak aranıza inecek, putları kıracak, domuzları öldürecek, cizye koyacakdır. Mal o kadar bollanacak ki kimse ona dönüb de bakmayacakdır”. Bu hususda başkaca sahîh haberler de vardır.(37) Yahudilerin.
56-(Fakat) o küfredenlere gelince: Ben onları dünyâda da, âhiretde de en çetin bir azâb ile âzablandıracağım. Onların hiç bir yardımcıları da yokdur.
57-İman edip iyi iyi işler yapanlara gelince (Allah) onların mükâfatlarını tastamam verecekdir. Allah zalimleri sevmez.
58-(Bu hükümler, bu vakalar yok mu?) biz bunları sana âyetlerden, hikmet dolu Kur'andan okuyoruz.
59-Muhakkak ki İsâ’nın hali de, (yani babasız dünyâya gelişi de) Allah indinde, Âdemin hali gibidir. (Allah) onu (Âdemi) toprakdan yaratdı. Sonra ona “Ol” dedi, o da (can gelib) oluverdi.
60-(Bu) Hak (ve hakıykat) Rabbinden (gelen bir gerçek) dir. Öyle ise şübhecilerden olma.
61-Artık sana (bu) ilim geldikden sonra kim seninle onun hakkında çekişirse de ki: “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimiz ve kendinizi çağıralım, sonra (hepimiz bir arada olarak) düâ ve niyaz edelim de Allahın lanetini yalancıların Üstüne okuyalım” (38).
   (38) Bu âyetler “Necran” Hıristiyanlarııdan Medîne-i Münevvereye gelib (İsa) aleyhisselamın Tanrılığını iddia eden bir hey'et hakkında nâzil olmuşdur. Bu âyete “İbtihâl ayeti”erler. Necranlılar bu teklife yanaşmamışlar, akıbetlerinden korkmuşlardı. (Ebû Nuaym)ın rivayetine göre cizye vermiye  razî  olarak gitmişlerdir.
62-İşte (İsâya dâir sana anlatılan) bu (haber) elbette en doğru bir haberin beyânıdır. Allahdan başka hiç bir Tanrı yokdur. Allah hiç şübhesiz yegâne galibdir. Mutlak hüküm ve hikmet sahibidir O.
63-Eğer (Hakdan, imandan) yine yüz çevirirlerse muhakkak Allah o fesâdcıları hakkıyle bilendir.
64-De ki: “Ey Kitablılar (Yahudiler, Hıristiyanlar), hepiniz bizimle sizin aranızda müsâvî (ve âdil) bir kelimeye gelin, (şöyle) diyerek: “Allahdan başkasına tapmayalım, Ona hiç bir şey'i eş tutmayalım, Allahı bırakıb da kimimiz kimimizi Rabler (diye) tanımıyalım”. (Buna rağmen) eğer yine yüz çevirirlerse (o halde) deyin ki: “Şâhid olun, bîr muhakkak müslümanlarız”.
65-Ey ehl-i Kitab, İbrahim hakkında neye çekişib duruyorsunuz? Tevrat da İncîl  de (39) (daha  evvel değil) ancak ondan sonra  indirilmişdir. (Buna da) aklınız ermiyor mu?
   (39) “Tevrat” İbrânîdir. “Şerîat ve hak kelâm” demekdir. “İncilde Süryânidir. “Göz nuru“ ma'nâsınadır  “El-ibriz”.
66-İşte sizler onlarsınız ki hakkında (biraz) bilginiz olan şeyde (haydi) çekişdiniz (diyelim, ya) hiç bilgi(niz) olmayanlar (40) hakkında halâ neye çekişib duruyorsunuz? Halbuki (her şeyi) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
  (40) Kitabınızda İbrahim aleyhisselâmın Yahûdî veya Hıristiyan olduğuna dâir bir şey yok iken  “O, Yahûdî idi”, yok  “O, Nasranî idi”  diye tartışmada.
67-İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyandır. Fakat o, Allahı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi o.
68-Hakıykat, İbrâhîme insanların en yakıyni, her halde (zamanında) ona tâbi olanlarla şu Peygamber ve (şu) îman edenlerdir. Allah, o îman edenlerin yâri (yardımcısı) dır.
69-Kitablılardan bir zümre arzu erdi ki sizî bir şaşırtsalar. Halbukî onlar kendilerinden başkasını şaşırtıb sapıtamazlar da farkına bile varmazlar.
70-Ey Kitablılar, kendiniz (Tevratda ve İncilde) görüb ve bilib dururken Allahın âyetlerini neye inkâr ediyorsunuz?
71-Ey Kitablılar, neye Hakkı batıl ile karışdırıyor, gerçeği gizliyorsunuz? Hâlbuki (bunu)  bilib duruyorsunuz da.
72-Kitablılardan bir güruh (şöyle) dedi: “Kendilerine indirilen (Kur'ân-ı kerim)e îman edenlere gündüzün evvelinde inanın, âhirinde küfr(-ü inkâr) edin. Olur ki (müminler dînlerinden) dönerler”!.
73-“Ve dîninize tâbi' olandan başkasına aman vermeyin” (41) (Habîbim onlara) de ki: “Şübhesiz doğru yol Allahın yoludur” (42) (O güruh aralarında da şöyle derler:) “Size verilenin benzeri hiç bir kimseye verilmiş olduğuna, yahud onların (müslümanların) Rabbîniz indinde size karşı deliller, hüccetler getireceklerine (inanmayın)”. De ki: “Lûtf-ü inayet muhakkak Allahın elindedir. Onu kime dilerse ona verir. Allah, rahmeti bol olan, her şey'i hakkiyle bilendir”.
  (41) Bu cümle de o zümrenin söyleyeceğinin devamıdır.(42) Bu, bir cümle-i mu'terizadır. Bundan sonra yine o zümrenin sözü devam edecek.
74- O, kime dilerse rahmetiyle (43) ona imtiyaz verir Allah en büyük fazl-ü inayet sahibidir.
  (43) “Nübüvvet ve risâletiyle”.
75-Kitablılardan öyle kimse vardır kî kendisine bir kantar (altın) emânet etsen onu sana eksiksiz Öder. Öyle kimse de vardır ki ona emaneten tek bir altın versen onu -sen üzerinde ayak direyîb durmadıkça- sana ödemez. Bunun sebebi şudur: Onlar “Ümmiler hakkında bize karşı (mes'uliyyete) bir yol yokdur” demişler (öyle fikir beslemişler)dir (44). Onlar Allaha karşı, kendileri de bilib durdukları halde, yalan söylerler.
  (44) Yani Arabların malını kendilerine mubah görmüşlerdir.
76-Hayır, kim ahdini yerine getirir ve sakınırsa şübhesiz Allah da o sakınanları sever.
77-Hakıykat,, Allaha olan ahidlerine ve yeminlerine bedel az bir bahâyı (hasis bir menfeati) satın alanlar (yok mu?) İşte onlar: Onlar için âhiretde hiç bir nasıyb yokdur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmaz, onlara bakmaz, onları temize çıkarmaz. Onlar için pek acıklı bir azâb vardır.
78-Ehl-i Kitabdan öyle bîr güruh da vardır ki (bir şey okuyorlarmış gibi) dillerini Kitaba doğru eğib bükerler, siz onu Kitabdan sanasınız diye. Hâlbuki o, Kitabdan değildir. “Bu, Allah kalındandır” derler, o ise, Allah katından değildir. Allaha karşı, kendileri bilib dururken, yalan söylerler.
79-Beşerden hiç bir kimseye yakışmaz ki Allah kendisine Kitabı, hükmü (45) ve peygamberliği versin de sonra o, insanlara: “Allah” bırakıb da (gelin) bana kul olun.” Desin (46). Fakat o, “öğretmekde ve okuyub okutmakda olduğunuz Kitab sayesinde Rabbaniler olun”(der) (47).
   (45) İlmi,   fehmi,   yahud  Allanın   hükmünü   infaz   etmeyi:   kazayı. (46) (İsâ)   aleyhisselâmı Tanrı  tanıyanları tekzîbdir. 
    (47)
  “
ربانيونa muhtelif ma'nâlar verilmişdir: “Fakıyhler, âlimler, muallimler, halim filezoflar, terbiyeciler, ilmiyle âmil olanlar, haramı, halâlı, emri, nehyi bilenler ve saire.
80-Sizin, melekleri ve peygamberleri Tanrılar edinmenizi de emretmez O. Ya size, siz müslümanlar oldukdan sonra, hiç kâfirliği emreder mi?
81-Allah, (geçmiş) peygamberler(in)den -and olsun ki size Kitab ve hikmet verdim. Sonra da size nezdinizdeki (o Kitab ve hikmeti) tasdik eden bir peygamber gelmişdir (gelecekdir). Ona katiyyen îman ve ona her halde yardım edeceksiniz diye -(ahd ve) mîsâk aldığı zaman dedi ki “İkrar etdiniz ve uhdenize bu ağır yükümü (vecîbemi) alıb kabul eylediniz mi”? Onlar (cevaben): “İkraar etdik” dediler. (Allah) dedi ki: “Öyleyse (birbirinize ve ümmetlerinize karşı) şâhid olun, ben de sizinle beraber (bu ikrarınıza) şâhidlik edenlerdenim (48).
  (48) Hazreti   (Hamza) bu  âyetdeki  “
لما ”=Lemâ  yi   “Lima” olarak kıraet etdi ki ma'nâsı “Size Kitab ve hikmet verdiğim... için” demek olur. (İbni Cübeyr) hazretleri de “Lemma” okudu. (Ebû Hasen-i Kabisî) diyor kî: “Cenâb-ı Hak bu âyet-i celîlesiyle başkalarına vermediği bir fazilet ve meziyyeti açıklamış, onu yalınız (Muhammed Mustafa) sallellâhü aleyhi ve selleme tahsis buyurmuş dur”. Müfessirlerin beyanına göre, Allah tealâ o mîsakı vahy ile almışdır. Binaenaleyh hiç bir peygamber göndermemişdir ki ona hazreti Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellemi ve onun eşsiz vasıflarını zikr etmiş olmasın ve ona erişdiği takdirde suret-i kat'iyyede îman edeceksin diye ahd-ü mîsâk almış bulunmasın. Cenâb-ı Hak peygamberlerinden bu keyfiyyeti kendi kavimlerine de beyan etmeleri ve onların, kendilerinden sonra gelecek kavimlere de aynı suretle bildirmeleri hususunda dahi kat'î söz almışdır. “ثم جاءكم-Ondan sonra da size nezdinizdeki o Kitab ve hikmeti tasdıyk edici bir peygamber gelmişdir gelecekdir) mealinin aslındaki hitab hazreti (Muhammed) sallellâhü aleyhi ve sellem ile müâsır olan ehl-i Kitabdır. (Ali bin Ebî Taalib) radıyallahu anh ve kerrem-el lâhü vecheh şöyle buyurdu: “Allah (Âdem)  aleyhisselâmdan ve ondan sonra gelen her peygamberden eğer  (Muhammed) sallellâhü aleyhi ve sellem ba’s olunduğu zaman kendileri berhayat bulunurlarsa –ona îman ve dînîne yardım etmeleri ve aynı suretle ümmetlerinden de kat'î söz almaları hususunda ahz-i mîsâk etmişdir”.   Bu,   Resûl-i zişan sallellâhü aleyhi ve sellemin faziletlerini tezammün eden diğer bir çok âyetler münâsebetiyle (Süddî) ve (Katâde) ile bir çok zevat taraflarından da zikr-ü tekrar edilmişdir.   “Şifâyı şerif”. Bakınız: “El-Ahzâb” sûresi, âyet:7; “En-nisâ” sûresi, âyet: 163: 165).
82-Artık kim bu (ikrardan) sonra (hakıykatden) yüz çevirirse işte o gibiler fasıkların (îmandan  çıkanların) ta kendileridir.
83-Şimdi onlar Allahın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) ister istemez Ona boyun eğmişdir. Nihayet de Ona döndürülüp götürüleceklerdir.
84-De ki: “Allaha îman etdik. Bize indirilen (Kur'an-ı kerîm)e, İbrâhîme, İsmâîle, İshaka, Ya'kuba ve oğullarına indirilenlere, Mûsâya, İsaya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere de (inandık) Onlardan hiç biri arasında (peygamber olmaları  bakımından) fark gözetmeyiz.  Biz Ona (Allaha) teslîm olmuşlarız”.
85-Kim İslâmdan başka bîr dîn ararsa onda (bu dîn) asla kabul olunmaz ve o, âhiretde de en büyük zarara uğrayanlardandır.
86- Kendilerine apaçık deliller gelmiş, o peygamberin şübhesiz bir hak olduğuna şâhidlik de etmişler iken îmanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidâyete erdirir (Muvaffak eder)? Allah zalimler güruhunu hidâyete götürmez.
87-Muhakkak, Allahın, meleklerin, bütün insanların lâ'neti onların tepesine. İşte onlar, onların cezaları!
88-Onlar bunun  (bu lâ'netin ve cehennemin)  içinde ebedî kalıcıdırlar. Kendilerinden ne azâb hafifletilir, ne de onlara (yüzlerine, suratlarına) bakılır (49). 
 (49) Yahud: “Ne de onlara mühlet ve aman verilir”
89-Bundan sonra tevbe (ve rücu) ve (nefslerini) ıslah edenler müstesnâ. Çünkü Allah cidden  (kusurları) örten, çok esirgeyendir.
90-Hakıykat, îmanlarının arkasından küfretmiş, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.
91-Hakıykat, küfredenler ve kendileri kâfir olarak ölenler (yok mu?) onlardan hiç birinin (bilfarz) yer yüzünü dolduracak mikdardaki altını dahi -onu feda etse- kat'iyyen makbul olmaz. İşte onlar! Pek acıklı bir azâb onların (hakkı)dır. Kendilerinin hiç bir yardımcıları da yokdur. (50)
  (50) Üçüncü cüz’ün sonu.
92-Siz, sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş (birr-ü taat etmiş) olmazsınız. Her ne infak ederseniz sübhesiz Allah onu bilicidir (51).
  (51) “Buharî” ve “Müslim”in rivayetlerine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca (Ebu Talha) radıyallahü anh huzur-ı risâlete gelerek en sevgili malı olan “Bırha” bağçesini Allah yolunda tesadduk edeceğini söylemiş, Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem de onu sadaka olarak yakın akrabasına ve amcasının oğullarına vermesini tavsiye buyurmuş, O da öyle yapmısdır. Hazreti (Umer) radıvallahü anh en sevgili bir cariyesini azad etmişdir. (Zeyd bin Harise) radıyallahü anh “Seyl” adındaki meşhur atını huzur-ı seâdete getirmiş, tesadduk buyurmasını recâ etmiş, o da atı (Üsâme bin Zeyd) radıvallahü anhumaya vermişdir. (Hasan-ı Basri) hazretleri der ki: “Bir kimse sevdiği bir tek hurmayı bile Allah rızası için sadaka olarak verirse bu âyetdeki “Birr” e mazhar olmuş olur”. (Umer bin Abdül Aziz) hazretleri fukaraya bol mikdarda şeker dağıtırdı. Sebebini sordukları zaman dedi  ki:   “Zira ben  en çok  onu  severim.”
93-Tevrat indirilmezden evvel -Ya'kubun kendisine haram kıldığı şeylerden başka- yiyeceğin her türlüsü İsrail oğullan için helâl idi. De ki: “Eğer doğrucular iseniz Tevratı getirin de onu okuyun”.(52)
  (52) Yahudiler Resuli Ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem efendimize dediler ki: “Sen İbrahîmin tevhîd dîninde olduğunu iddia ediyorsun. Halbuki o, senin gibi deve eti yemez, deve  sütü içmezdi.”  Bu âyetin nüzulü sebebi budur.
94-Artık kim bundan (ya'ni Tevratı getirib okudukdan) sonra Allaha karşı yalan uydurursa İste onlar zalimlerîn ta kendileridir.
95- De ki: “Allah, (sözün) doğru(sunu) söylemişdir. Onun için Allahı birleyici olarak İbrâhîmin dînine uyun. O, müşriklerden değildi.”
96-Şübhesiz âlemler için, çok feyizli ve ayn-ı hidâyet olmak üzere, olan ilk ev  (ma'bed)  elbette Mekkede olandır. (53)
  (53) “Buharî” ve “Müslim”in (Ebû Zer) radıyallâhü anhden rivayet etdikleri bir hadisde de açıklandığı üzere maksud “Kâ'be-i Muazzama” dır. O Beyt “Mescid-i Aksa” dan da eskidir.   Binâen’aleyh bütün dünyanın en kadîm ma’bedidir.
97-Orada apaçık alâmetler, İbrâhîmin makamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emîn olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hacc (ve ziyaret) etmesi Allanın insanlar üzerinde bîr hakkıdır.  Kim küfrederse şübhesiz ki Allah âlemlerden ganî (müstağni) dir.
98-De  ki:  “Ey  kitaplılar,  Allah   ne  yaparsanız   hepsine   hakkıyle şahid iken  nîçin Allahın  âyetlerini  inkâr ediyorsunuz?”
99-De ki: “Ey Kitablılar, kendiniz (İslâm dininin hak olduğunu Kitablarınızda okuyan) şâhidler olduğunuz halde, neye îman edenleri Allah yolundan, kendiniz onda bîr eğrilik aramıya yeltenerek (54) döndürmiye çalışıyorsunuz? Allah ne yaparsanız gafil  değil.”
  (54) Birinci baskıdaki bu not, sehiv eseri olduğu için, bu kerre kaldırılmısdır.
100-Ey îman edenler, eğer kendilerine Kitab verilenlerin içinden her hangi bir zümreye boyun eğecek olursanız sizi îmanınızdan sonra döndürüb  kâfirler yaparlar.

101-   Hâlbuki siz Allaha nasıl küfreder (Onu inkâr eder)siniz ki karşınızda Allahın âyetleri okunub durmakdadır. Onun peygamberi de içinizde. Kim Allaha sımsıkı tutunursa muhakkak ki doğru bir yola iletilmişdir O.

102-   Ey îman edenler, Allahdan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Sakın siz, müslümanlar (olmak)dan başka (bîr sıfatla) can vermeyin.
103-   Hepiniz, topdan sımsıkı Allahın ipine (55) sarılın. Parçalanıb ayrılmayın. Allahın, üzerinizdeki ni'metini düşünün. Hani siz (birbirinizin) düşmanlar(ı) idiniz de O, kalblerinizi (İslama ısındırıb) birleşdirmişdi. İşte Onun (bu) ni'meti sayesinde (dîn) kardeşler(i) olmuşdunuz ve yine, siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmışdı. İşte Allah size âyetlerini böylece apaçık bildiriyor. Tâki doğru yola eresiniz.
(55) Kur'ân-ı kerîme, İslâm dînine, Allah için İhlâsa, Allahın emrine, Allaha itaate.
104-Sizden öyle bir cemaat bulunmalıdır ki (Onlar herkesi) hayra çağırsınlar, iyiliği emretsinler, kötülükden vazgeçirmiye çalışsınlar, işte onlar muradına erenlerin ta kendileridir.
105-   Siz kendilerine apaçık deliller, âyetler geldikten sonra parçalanıb ayrılanlar, ihtilâfa düşenler gibi olmayın: işte onlar(ın hali): En büyük azâb onlarındır.
106-   O günde ki nice yüzler bembeyaz olacak, nice yüzler de kapkara kesilecek. Yüzleri simsiyah olanlara gelince (onlara): “İmânınızdan sonra küfretdiniz ha! işte o küfretmenize mukabil tadın azabı” (denilir).
107-   Yüzleri bembeyaz olanlar ise Allahın rahmeti içindedirler. Onlar bunun içerisinde ebedî kalıcıdırlar.
108-   (Bütün) bunlar Allahın -Hak(kın ikamesine sebeb) olarak sana okuyageldiğimiz- âyetlerdir. Allah âlemlere hiçbir haksızlık etmek istemez.
109-   Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsi) Allahın. (Bütün) işler ancak Allaha döndürülür.
110-   Siz insanlar için (insanlığın fâidesi için ğaybdan, yahud levh-ı mahfuzdan seçilib) çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükden vaz geçirmiye çalışırsınız. (Çünkü) Allaha inanıyorsunuz. Kitablılar (Hıristiyanlar ve Yahudiler) de inansaydı kendileri için elbette hayırlı olurdu, içlerinden (vakıa) îman edenler vardır. (Fakat) onların pek çoğu Hak dinden çıkmış fasıklardır.(56)
   (56) İslâm ümmetinin mümtaz vasfını açıklayan bu âyet-i kerime o ümmetin ayni zamanda insanlar ve insâniyyet için en hayırlı bir varlık olduğunu beyan buyurmaktadır.
111-   Onlar size ezadan başka asla bir zarar yapamazlar. Eğer sîzinle muharebe ederlerse size arkalarını dönüb kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.
112-   Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet (damgası) vurulmuşdur (kurtulamazlar) Meğer ki Allahın ipine ve insanların (mü'minlerin) ahdine (sığınmış) olsunlar. Onlar döne dolaşa Allahın hışmına uğradılar. Üzerlerine de bir miskinlik vuruldu. Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allanın âyetlerini İnkâr ile kâfir olmuşlar, peygamberleri haksız yere öldürmüşlerdi. (Bir de) şudur: Çünkü onlar isyan etmişler ve aşırı gitmişlerdi.
113-  Hepsi bir değildirler. Kitablıların içinde ayakda dikilen(57) bir ümmet vardır ki gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allahın âyetlerini okurlar.
   (57) “İstikamet sahibi olan”,   yahud   “Allahın dîvanında namaz kılan”.
114-   Allaha ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükden vaz gecirmiye çalışırlar, hayır işlerinde de birbirleriyle yarış yaparlar.  İşte onlar salihlerdendirler.
115-  Onlar ne hayır işlerlerse elbette On(un mükâfatların)dan dan mahrum bırakılmayacaklar. Allah, takva sahiblerini pek iyi bilendir.
116-   Hakıykat, o küfredenler (yok mu?) onların ne malları ne evlâdları kendilerinden, Allanın azabından hiçbir şey'i, kaabil değil, gideremezler. Onlar cehennemin yâr-ü hemdemidirler. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
117-  Onların bu dünyâ hayatında harc-u sarf edegeldiklerinin misâli, kendilerine zulmeden bir kavmin ekinlerini vurub da mahveden, kavurucu ve soğuk bir rüzgârın hali gibidir. Onlara Allah zulmetmedi.(58) Fakat kendileri kendilerine zulmediyorlar (59).
  (58) Ekinleri mahvetmekle,  harcadıklarını semeresiz bırakmakla. (59) İsyanları yüzünden,   mallarını kötü maksadlara sarf etmeleri yüzünden.
118-   Ey îman edenler, kendi (din kardeş)lerinîzden başkasını (dost ve) sırdaş edinmeyin. (Çünkü) onlar sîze şer ve fesâd yapmakda hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şey(ler)i arzu ederler. Hakikat, onların (kîn ve) buğzları ağızlarından (taşıb) meydana vurmuşdur. Göğüslerinde gîzlemekde oldukları (düşmanlık) ise daha büyükdür. Size âyetlerimizi (kat'î suretde) açıkladık, eğer düşünürseniz.
119-   İşte siz o kimselersiniz ki onları seversiniz, halbuki onlar sîzi sevmezler, Siz Kitab(lar)ın hepsine inanırsınız, onlarsa (yalınız) sizinle buluşdukları zaman “İnandık” derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakıt da (size karşı olan) kin(lerin)den dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki “Kininizle geberin”. Şübhesiz ki Allah onların sinelerindeki bütün özü hakkıyle bilicidir (60).
  (60) Bu iki âyet-i celîle Yahudi akrabasından bazı mü'minlerin onlarla sıkı fıkı görüşmeleri ve onların kendilerinden sır almaları münâsebetiyle nazil olmuşdur. Kimine göre de bu âyetler münafıklar hakkındadır.
120-    Eğer size bir iyilik dokunursa onları tasaya düşürür. Şayet size bir fenalık gelirse onunla sevinirler. Eğer göğüs gerer, sakınırsanız onların hıylekârlıkları size hiç bîr şeyle zarar veremez. Şübhe yok ki Allah, ne yaparlarsa hepsini   (ilmiyle)  çepçevre kuşatıcıdır.
121-   Hani sen, mü'minleri muharebeye elverişli yerlerde ta'biye etmek üzere erkenden ailenden (Medîneden) ayrılmışdın, Allah hakkıyle işidendi, (her şey'i)  kemâliyle bilendi (61).
 (61)  “Uhud”   muharebesine işâretdir.
122-  O zaman içinizden iki zümre(62) za'f göster(mek iste)mişdi. Halbuki onların yardımcısı Allahdı. Mü'minler ancak Allaha güvenib dayanmalıdır.
 (62) Askerin iki kanadını teşkil eden   “Semle”  ve  “Harise”   oğulları.
123-  Andolsun ki siz (adedce, silâhça, binekçe düşmandan daha) zâîf ve dûn iken Allah size “Bedir” de kat'î bir zafer verdi. Allahdan sakının, tâki şükretmiş olasınız.
124- O vakit sen mü'minlere: “İndirilen üçbin melekle Rabbinizin size imdâd etmesi yetişmez mi size?” diyordun.
125-  Evet, siz sabr(-u sebât) eder, (İtaatsizlikden) sakınırsanız, bu(nlar, yani düşmanlar) da ansızın üstünüze gelecek olurlarsa Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle imdâd edecekdir.
126-  Allah bu (imdadı) size, başka değil, sırf (zaferin) bir müjde(si) olsun, kalblerîniz onunla yatışsın diye yapdı. (Yoksa) nusret (ve zafer) ancak yegâne galib ve yegâne hükm ve hikmet sahibi olan Allah cânibindendir.
127- (Bir de Allah bu imdadı) küfredenlerden ileri gelenleri(n kafasını) kessin (63), yahud (64) onları tepesi aşağı getirsin de (geri kalanlarda) emellerine kavuşamayan (bedbaht)lar olarak dönüb gitsinler diye (yapdı) (65)
  (63) “Taraf”   kelimesinin müteaddid ma’nâlarından biri de eşref ve rüesâdır. (64) Bu “Yahud” un aslı olan “Ev” terdîd için değil, tenvî' içindir. “Kimini helak etsin, kimini esir etsin, kimini de perişan bir halde dönmîye mecbur etsin” makamındadır. (65) “Bedr” muharebesinde kâfirlerin eşraf ve rüesâsından yetmişi öldürüldü, yetmişi esir edildi. Geri kalanlar da tam bozgun halinde kaçmıya mecbur oldular.
128- (Kullarımın) iş(in) den hiç bir şey sana âid değildir. (Allah) ya onların tevbesini kabul eder, yahud onları, kendileri zâlim (kimse)ler oldukları için, azâblandırır.
129- Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahın. O kimi dilerse yarlığar, kimi dilerse azâblandırır. Allah çok yarlığayıcı, gerçekden esirgeyicidir.
130- Ey îman edenler, ribâyı (fâîzî) öyle kat kat artırılmış olarak yemeyin (66)  Allahdan  korkun.  Tâki muradınıza eresiniz.
  (66) Câhiliyyet devrinde faizli borçlar gününde ödenmez ve borçlu da müddetinin uzatılmasını isterse tefeci uzatma mukabilinde borcun mıkdarını artırır, böyle faizler analarını geçerdi.  Bu, “mürekkeb  faiz” şeklinin bir benzeri  olacakdır.
131- Kâfirler için hazırlanmış olan o ateşden sakının.
132-  Allaha ve Peygambere itaat edin. Taki rahmete kavuşdurulasınız.
133- Rabbinizin mağfiretine ve takva sahibleri için hazırlanmış olan cennete -ki eni göklerle yer (kadardır)- koşuşun.
134- Onlar (O takva sahipleri) bollukda ve darlıkda infak edenler, Öfkelerini yutanlar, insanlar(ın kusurların)dan, afv ile, geçenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.
135- Ve çirkin bir günâh işledikleri, yâhud nefslerine zulmetdikleri vakit Allahı hatırlayarak hemen günâhlarının yarlığanmasını isteyenlerdir (67). Günâhları Allahtan başka kim yarlığar? Bir de onlar işledikleri (günâh) üzerinde, bilib dururlarken ısrar etmeyenlerdir.
 (67) (Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: Ben bu âyetle “ومن يعمل سًُؤً  او يظلم نفسه  ”(“En-nisa” sûresi, 110) âyetinin ma'nâsını ümmî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) hazretlerine sordum. Dedim ki: “Birinci âyetde zikrolunan “فاحشة ” ile ikinci âyetdeki “سوءً ” kelimeleri “nefse zulm etmiye de şamildir. Böyle iken “Ev = yahud” la ayrıca nefse zulümden bahs edilmesi neden?”. Müşarünileyh bir lâhza sükûtdan sonra cevap verdi: “Efendim (Muhammed bin Abd-ül Kerîm-el Basrî) size diyor ki, dedi, bu âyetin nüzulü sebebi câhiliyyet devrinde Arabların âdet edindikleri bir haldir. O zaman Arablar zalim hakkında mücadele ederler, onu bilerek müdâfaya yeltenirlerdi. Meselâ içlerinden biri hırsızlık etmiş, kendileri de bunu biliyorlar. Tutarlar o adamı hırsızlık vasfından ve cürmünden kurtarmak için batıl nâmına mücâdele ederlerdi, işte “fahişe” bu çirkin günâhı işleyen, nefsine zulmeden de onu yalan şâhidlikle, batıl sözlerle himaye eyleyendir”. (Ahmed bin El mübarek)   diyor ki:  Bu tefsir beni hayretlere düşürdü.   Bu,   ikinci âyetin siyakına da çok uygundur.   Çünkü cenab-ı “وََلا تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ ” (“En-nisâ'”   sûresi,âyet:  107) ve “هَا أَنْتُمْ هَؤُلَاءِ جَادَلْتُمْ ” (“En-nisâ“ sûresi, âyet:  109)” buyurmuşdur. Biz bu bahse daldığımız zaman “Fas” kapılarından biri olan “Bâbül hadîd” in haricinde idik. Mürşidimin beyan buyurduğu (Muhammed bin Abd-ül kerim) hazretleri ise “Basra” da idi. Bizim sözümüzü işitmiş muradımızı anlamış, bize oradan cevab vermişdir. Allah evliyâyi kirâmından razi olsun “El-ibriz”.
136- İşte onlar (böyle). Onların mükâfatı Rablerinden bir yarlığama ve altından ırmaklar akan cennetlerdir ki orada ebedî kalıcıdırlar. (Böyle) yapanların  mükâfatı  ne güzeldir.
137- Gerçek sizden evvel bîr çok vak'alar, şerîatler gelib geçmişdir. Onun için yer yüzünde gezin, dolaşın da (peygamberleri) yalan sayanların akıbeti nice oldu görün.
138- Bu (Kur'an) insanlar için bir beyandır, (fenâlıkdan) sakınanlar için de bir hidâyet bîr öğüddür.
139- (Ey mü'minler), gevşemeyin, mahzun olmayın, Sîz eğer (gerçekden) mü'min iseniz (düşmanlarınıza galib ve onlardan) çok üstünsünüzdür.
140:141- Eğer sîze (“Uhud” de) bir yara değmiş bulunuyorsa (“Bedir”de) o kavme de o kadar yara değmişdir. O günler (öyle günlerdir ki) biz onları insanlar arasında (gâh lehlerine, gâh aleyhlerine olmak üzere elden ele ve nöbetleşe nöbetleşe) döndürür dururuz. (Bu da) Allanın (ezeldeki) ilmini îman edenlere açıklaması, içinizden şehîdler edinmesi, mü'minleri tertemiz yapıb kâfirleri (murdar ölümle) helak etmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.
142- Yoksa siz -Allah içinizden savaşanlar(la savaşmayanlar)ı belli etmeden -sebat edenler (le etmeyenler)i belli etmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız?
143- Andolsun ki siz ölümle karşılaşmadan önce onu arzulamışdınız. İşte onu gerçekden gördünüz de. (Fakat) siz (seyirciler gibi) bakıyordunuz.
144- Muhammed bir peygamberden başka (bir şey) değildir. Ondan evvel daha nice peygamberler gelib geçmişdir. Şimdi o, Ölür yahud öldürülürse ökçelerinizin üstünde (gerisin geri) mî döneceksiniz? Kim (böyle) ikî ökçesi Üzerinde (ardına) dönerse elbette Allaha hiç bir şeyle zarar yapmış olmaz. Allah şükür (ve sebat) edenlere mükâfat verecekdir (68).
 (68) “Uhud” muharebesinde Resulullah sallellahü aleyhi ve sellemin emirlerini hakkiyle tatbıyk etmeyen, İlk galebe ânında en mühim mevki'lerini bırakıb ganimete koşan ba'zı zevat yüzünden harbin taalii değilmiş, Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem de mübarek yüzlerinden yaralanmaşdı. Hattâ düşman saflarında onun sehid olduğu şayiası da çıkmışdı. Bu acı haberi işiden ashabdan bir kısmı me'yûsen harb sahasından bırakıb çekildiler. Bil'âhare hakıykatı anlayınca sevinerek vazifelerine döndüler.
145- Allahın izni (emri ve kazası) olmadıkça hîç bir kimseye ölmek yokdur. O, va'desiyle yazılmış bir yazıdır. Kim dünyâ menfaatini dilerse kendisine ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse ona da bundan veririz.  Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.
146- Nice peygamber (gelib geçmişdi ki) maîyyetinde bir çok âlimler muharebe etdi de Allah yolunda kendilerine gelen (belâlar)dan dolayı ne gevşeklik, ne za'f göstermediler, (düşmana) boyun da eğmediler. Allah sabr(-u sebat) edenleri sever.
147- İşte onların sözü : “Ey Rabbimiz,  bizim günâhlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı yarlığa. (Muharebede)    ayaklarımızı iyice diret. Kâfirler güruhuna karşı bize yardım et”demelerinden başka bir şey değildi. 
148- Nihayet Allah onlara hem dünyâ ni'metini (69), hem âhiret sevâbının güzelliğini (70) verdi. Allah iyi hareket edenleri sever.
(69) Nusret,  ganimet, şeref,  şan.(70) Ya’ni cennetini ve istihkak fevkındaki ni’metlerini “Celâleyn”.
149- Ey îman edenler, eğer küfr(-ü inkâr) edenlere itaat ederseniz sizi ökçelerinizin üstünde (gerisin geri küfre)  çevirirler de  (dünyâda da, âhiretde de) büyük zarara uğrayanların haline dönersiniz.
150- Hayır, sizin yâriniz, yardımcınız Allandır.  O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.
151- Hakkında Allahın hiç bir hüccet indirmediği şeyleri Ona eş tanıdıklarından dolayı küfr (ve inkâr) edenlerin kalblerine korku salacağız. Onların yurdları ateşdir. Zalimlerin dönüb varacağı yer ne kötüdür!.
152- Andolsun ki Allahın size olan va'di Onun izn(ü keremi) ile onları (düşmanları kolayca) öldüregeldiğiniz, hattâ sevmekde olduğunuz (zafer)i de size gösterdiği zamana kadar -yerine gelmişdi. (Sonra) siz yılgınlık gösterdiniz, isyan etdiniz, (verilen) emir hakkında çekişdiniz. İçinizden kimi dünyâyı istiyor(71), (yine) içinizden kimi âhireti diliyordu(72). Sonra Allah sîze ibtilâ vermek için sizi onlardan geri çevirdi. (Bununla beraber) sizi muhakkak bağışladı da. Zâten Allah mü'minlere bol lutf-ü inayet sahibidir.
  (71) Muzaffer oldukdan sonra ganîmet sevdâsiyle yerlerini bırakan okçular. (72) Fedâkârâne sebat ile harbedenler.
153- O vakit siz, (harb meydanından) boyuna uzaklaşıyor, bir kimseye dönüb bakmıyordunuz.  Peygamber ise arkanızdan sizi çağırıyordu. Bunun üzerine (Allah) sizi keder üstüne kederle cezalandırdı. (Allahın sizi afvetmesi)(73) ne elinizden gidene,  ne de başınıza gelene esef etmemeniz içindir.  Allah ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır.
 (73)لكيلاlâfz-ı celîlindeki “Lâm”, bundan evvel geçen âyetinعفاkelimesine müteallıkdır. “Lâm-ı hikmet” dir.
154- Sonra o kederin ardından (Allah) üzerinize öyle bir emînlik, öyle bir uyku indirdi ki o, içinizden bir zümreyi örtüb bürüyordu (74). Bir zümre de canları sevdasına düşmüşdü. Allâha karşı câhiliyyet zannı gibi hakka aykırı bîr zan besliyorlar ve: “Bu işden bize ne?” diyorlardı(75). Deki: (Habîbim), “Bütün iş Allahındır”(76). Onlar sana açıklamayacaklarını içlerinde saklıyorlar, diyorlar ki: “Bize bu işden bîr şey (bir pay) olsaydı burada öldürülmezdik”. Şöyle de: “Siz evlerinizde olsaydınız bile üzerlerine öldürülmesi yazılmış (takdir edilmiş) olanlar yine muhakkak yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıb gidecekdi. (Allah bunu) göğüslerinizin içindekini yoklamak, yüreklerinizdekini temizlemek için (yapdı). Allah, sîynelerdeki özü hakkıyle bilendir.
  (74) Onlar, vazifelerini hakkıyle ifâ etdiklerinden dolayı îman ve vicdanlarının huzuru içinde yaşayan halis ve kâmil mü'minlerdi. (75)Bunlar münafıklardı. (76) Ya’ni nusret, zafer,  kaza ve  kader yalınız Allahın elindedir.
155- Hakıykat, iki ordu. karşılaşdığı gün içinizden geri dönenler (yok mu?), onları, irtikâb erdikleri ba'zı şeyler yüzünden, ancak şeytan kaydırmak istedi. Andolsun Allah (yine) onları afvetdi. Çünkü Allah şübhesiz çok yarlığayıcıdır, halimdir (Ukubetde, cezada acele edici değildir).
156- Ey îman edenler, siz, o küfredib de yer yüzünde seyahat ve seferde, yahud gazada bulundukları zaman (ölen) kardeşleri hakkında: “Bizim nezdimizde olsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi” diyenler gibi olmayın. Allah bunu onların yüreklerinde akıbet, dağ-ı derun yapdı. Allah hem diriltir, hem öldürür. Allah ne yaparsanız, hakkıyle görendir.
157- Andolsun, eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz Allahın bir yarlığaması ve esirgemesi onların toplayacakları (bütün) şeylerden (dünyalıklarından) elbet daha hayırlıdır.
158- Andolsun, ölseniz de, yahud öldürülseniz de muhakkak ki hepiniz Allah (ın huzuruna gidib) toplanacaksınız.
159- (O vakıt)  sen Allahdan bir esirgeme sayesindedir ki onlara yumuşak devrandın. Eğer (bilfarz) kaba, katı yürekli olsaydın onlar etrafından her halde dağılıb gitmişlerdi bile. Artık onları bağışla (Allahdan da) günahlarının yarlığanmasını iste. İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kerre de azmetdin mi artık Allaha güvenib dayan. Çünkü Allah kendine güvenîb dayananları sever(77).
  (77) Bir hadîs-i şerif meali: “Mü'min olan hem başkaları île hoş geçinir, hem kendisiyle hoş geçinilir. Hoş geçinmeyen, hoş geçinilmeyen kimsede hayır yokdur. -İmam Ahmed: Sehl bin Sa'd - Taberânî, Ziya-i makdîsî:  Câbir - Hakim,  Beyhekıy, Halıyb: Ebû   Hüreyre   radıyallâhü   anhüm”.
160- Allah size yardım ederse artık sizi yenecek yokdur. Sizi yardımsız bırakırsa ondan sonra size yardım edebilecek kimdir? Mü'minler ancak Allaha güvenib dayanmalıdır.
161- Bir peygamber için emânete (yahud ganîmet malına) hainlik etmek? (Bu) olur şey değil (78). Kim böyle hainlik eder (ganîmet ve ammeye âid hasılatdan bir şey aşırır, gizler)se kıyamet günü hainlik etdiği o şey(in günâhını) yüklenerek gelir. Sonra herkes ne etdi, ne kazandıysa (mücâzât veya mükâfatı)  eksiksiz ödenir.  Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
  (78) “Bedir” ganimetleri arasında bulunan bir kadife gaib olmuşdu. Münafıklar Onu her halde Peygamber almışdır” diye mel'ûnâne bir şayia çıkarmak istediler. Allah bu âyeti inzal buyurdu.
162- Ya Allahın rızâsına tâbi olan kimse; Allanın hışmına uğrayan ve durağı cehennem olan (adam) gibi mi (olacaktı)? O, ne kötü dönüş yeridir.
163- Onlar (Allahın rızasına tabî' olanlar) ise Allah indinde derece derecedir. Allah, (Emîn olanları da, hainlik edenleri de) ne yaparlarsa hakkıyle görücüdür.
164- Andolsun ki mü'minler daha evvel apaçık ve kat'î bir sapıklık içinde bulunuyorlarken Allah, içlerinden ve kendilerinden onlara -âyetlerini okur, onları tertemiz yapar, onlara Kitab ve hikmeti (79) öğretir -bîr peygamber göndermiş olduğu için(80)  büyük bir lûtufda bulunmuşdur.
  (79)  “Sünneti”  -Celâleyn”.(80)  “اذ بعث ”   lâfz-ı   celîlindeki   “İz”   ta'lîl   içindir.
165- Size (Bedirde) onlara iki katını başlarına getirdiğiniz -bir belâ (Uhudde) kendinize çatmış olduğu için mi  “Bu, nereden  (geldi)” dediniz? De ki: “O, kendi katınızdandır”. Şüphesiz ki Allah her şey'e hakkıyle kadirdir.
166- İki ordu karşılaşdığı gün size gelen musıybet Allahın emriyle idi. (Bu, Allahın) mü'minleri ayırd etmesi.
167- Münafık olanları da açığa vurması içindi. Berikilere: “Gelin, Allah yolunda muharebe edin, yahud (hiç olmazsa düşmanın kendinize ve ailelerinize saldırmasını)  önleyin” denildi de:  “Biz muharebe etmeyi bilseydik elbette arkanızdan gelirdik” dediler. Onlar o gün imandan ziyâde küfre yakındılar, Ağızlarıyle kalblerinde olmayanı söylüyorlardı. Onlar ne gizlerlerse Allah çok iyi bilicidir.
168- Kendileri (evlerinde) oturarak kardeşlerine: “Eğer bizi dinleselerdi ölmeyeceklerdi” diyen o adamlara de ki: “Öyle ise kendi nefislerinizden ölümü geri çevirin, eğer doğrucu (adam)larsanız” (81).
  (81) “Uhud” muharebesinden sonra, bu sözü söyledikleri gün münafıklardan -müslüman -şehîdlerinin sayısına muâdil olmak üzere ı“70” kişi ölmüşdür. “Keşşaf”.
169:170-  Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bil'akis onlar Rableri katında diridirler, (öyle ki Allahın) lutf-ü inayetinden, kendilerine verdiği (şehidlik mertebesi) ile hepsi de şad olarak (cennet ni'metleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehid dîndaş)lar(ı) hakkında da: “Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun; da olacak değillerdir” diye müjde vermek isterler.
171- Onlar Allahdan (gelen) bir ni'metle, (hattâ) daha fazlasıyle ve Allahın, mü'minlere olan mükâfatını zayi' etmeyeceği müjdesiyle de sevinirler.
172- Kendilerine yara isabet etdikden sonra yine Allahın ve Peygamberin dâ’vetine icabet edenler, (hele)  içlerinden iyilik yapanlar ve (fenâlıkdan) sakınanlar için pek büyük mükâfat vardır.
173- Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: (“düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar (82), o halde onlardan korkun” dedi de bu (söz) onların îmanını artırdı ve:  “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir dediler (83).
  (82) Arablar orduya   “جمع  ”   derler  “Medârik”.(83) (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâ şöyle diyor: “İbrâhîm aleyhisselâm ateşe atıldığı zamanحسبنا لله و نعم الوكيلdedi. Peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve sellem, kendisine (İnsanlar size karşı ordu hazırladılar...) denildiği zaman da onu söyledi.
174- Bunun üzerice kendilerine hiç bir fenalık dokunmadan Allahdan ni'met (afiyet ve selâmet) ve fazl(-u ticâret) ile geri geldiler. (Bu suretle) Allahın rızasına da uymuş bulundular. Allah, çok büyük lutf-ü inayet sahibidir .(84)
  (84) Arab müşriklerinin reîsi (Ebû Süfyan), “Uhud” muharebesinden dönüşünde Resulullah sallellâhü aleyhi ve selleme  “Bedir muharehesi gününün sene-î devriyyesinde yine orada buluşacağız” demiş. Cenâb-ı Peygamber efendimiz de “ان شاء الله ” buyurmuşdu. O gün gelince (Ebû Süfyan) Mekke müşrikleriyle beraber çıkdı, fakat Allah kalbine bir korku verdiği için geri dönmeyi düşündü. Bu sırada (Naîm bin Mes'ud)a rast geldi. Ona dedi ki: “Ben vaktiyle şöyle şöyle söyledim. Fakat şimdi korkuyorum. Sen bizim büyük kuvvetlerimizden bahs ile mü'minleri korkut, yerlerinden çıkartma. Böyle yaparsan sana on deve vereceğim”. (Naîm) Medîneye gelince gördü ki Müslümanlar sefer hazırlığı içindedirler. Onlara: “Muharebeye mi çıkmak istiyorsunuz? Fakat düşmanlar size karşı büyük ordular hazırlamakdadırlar, Vallahi hiç biriniz sağ kalmazsınız” dedi. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem ise: “Benimle bir kişi dahi çıkmasa karşılarına yalnız ben gideceğim” diye yemîn etdi. O ve maiyyetindeki yetmiş süvari “Hasbünallâhü ve ni'mel vekîl” diyerek “Bedir” mevkine kadar gitdiler. Orada sekiz gece düşmanı beklediler, gelen olmadı. Orada kârlı alış verişler yaptıkdan sonra salimen döndüler. Cenâb-ı Hak bu azm-ü îmandan razî oldu. Bu âyetleri gönderdi. Bu sefere “Küçük Bedir seferi” derler. (Ebû Süfyan)ın korkaklığı Mekke halkınca mesel olmuş, ona ve maiyyetine -torbalarına doldurub geri getirdikleri azıklara işaretle- “Kavud yiyenler”  adı takılmışdır.
175- (Size o haberi getiren adam) mutlaka (sîzi) kendi dostlarından korkutmakda olan o şeytandır. Öyle ise siz onlardan (onun dostlarından) korkmayın, benden korkun, eğer iman etmiş kimselerseniz.
176- (Habîbim) o küfre koşuşanlar seni mahzun etmesin.   Çünkü onlar Allaha hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah onlara âhiretde bir nasıyb vermemeyi irade eder, Onlar için pek büyük bir azap vardır.
177- İmânı bırakıb küfrü satın olan onlar, Allaha hiç bir şeyle zarar yapamazlar. Onlar için pek acıklı bir azâb vardır.
178- O  küfredenler kendilerine zaman (ve meydan) vermenizi nefisleri için zinhar hayırh  sanmasın(lar). Onlara fırsat verişimiz,    ancak günah(ların)ı  artırmaları  içindir.  Onlara hor ve hakiyr edici bir azâb vardır.
179- Allah mü'minleri   sizin   üzerinde   bulunduğunuz (şu halde) bırakacak değildir.  Nihayet murdarı temizden ayıracakdır.  (Bununla beraber) Allah size ğaybi (85)da bildirecek değildir (86). Fakat Allah, peyğamberlerinden kimi dilerse onu seçer (ğaybe onu muttali'  kılar). Onun için siz Allaha ve peygamberlerine inanın. Eğer inanır ve (günahlardan) sakınırsanız size de çok büyük mükâfat vardır.
  (85) Bakınız   “El-bakare” sûresi,  ayet: 5.(86) Burada maksud kalblerde olan îman ve küfürdür.
180- Allahın fazl(-u kereminden) kendilerine verdiğini (sarf-u infakda) cimrilik edenler zinhar bunun,  kendileri için bir hayır olduğunu sanmasın(lar).Bil'akis bu, onlar için bir şerdîr. Onların cimrilik etdikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacakdır.  Göklerin ve yerin mirası Allahındır. Allah ne yaparsanız  (hepsinden)   hakkıyle  haberdârdır. (87)
  (87) Bir hadis-i şerif meali: Peygamber sallellâhü aleyhi ve sellemin Muaz (bin Cebel radıyallahü anb)ı Yemene (vali ve kadı=Hakim) gönderirken şöyle buyurduğu (İbni Abbas) radıyallahü anhümâdan rivayet ediimişdir; “Onları Allahdan başka Tanrı olmadığına, benim de Onun hak peygamberi bulunduğumu, gözleriyle görür gibi, bilerek îman etmiye, îmanlarını dilleriyle de söylemiye da'vet et. Eğer bu iki şehâdeti kabul ve itaat ederlerse o halde Allahın onların üzerine her gün ve her gece beş vakit namazı farz etmiş olduğunu bildir. Eğer bunu da kabul ve itat ederlerse yine onlara anlat ki Allah, zenginlerinden alınıb fakirlerine red ve iade edilmek üzere uhdelerine sadakayı (zekâtı) farz kılmışdır – Buharî”.
181- “Hakıykat, Allah fakîrdir. Biz zenginleriz”  diyenlerin lâfını Andolsun ki Allah  işitmişdir(88), Söyledikleri  (o sözü) haksız yere peyğamberleri öldürmeleriyle beraber yazacağız ve diyeceğiz ki: “Tadın o yangın azabını”!
 (88) Bu lâfı söyleyenler Yahudiler ve bilhassa onların içinden (Âzura oğlu fenhas) dı.
182- Bu, ellerinizin öne sürdüğünün  (yapdığınız günâhların)  karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah kullarına haksızlık edici değildir.
183- “Hakıykaten, Allah hiç bir peygambere -o, (gökden inecek) ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar- îman etmememizi bize emretdi” diyen (Yahudi)ler e) de ki: “Size benden evvel nice peyğamberler apaçık, deliller ve mu'cizelerle beraber o dediğinizi de elbet getirmişdi. O halde (sözü) doğru (insan)lar idiniz de onları neye öldürdünüz”?
184- (Habîbim) onlar seni(n tebliğlerini) yalan sayarlarsa senden evvel o apaçık mu'cizeleri, Sahîfeleri ve nur verici Kitab(lar)ı getiren peygamberler de yalana çıkarılmışdır.
185- Her can ölümü tadıcıdır. Ecirleriniz (yapdıklarınızın karşılıkları) muhakkak kıyamet günü tastamam verilecekdir. (O vakit) kim o ateşden uzaklaşdırılıp cennete sokulursa artık o, muhakkak muradına ermiş olur. (Bu) dünyâ hayatı aldanma metâından başka (bir şey) değildir.
186- Andolsun ki mallarınız ve canlarınız hususunda imtihana çekileceksiniz. Sizden evvel kendilerine Kitab verilenlerden ve Allaha eş tanıyanlardan da her halde incitici birçok (lâflar) işideceksiniz. Eğer katlanır, sakınırsanız işte bu, hadiselere karşı (gösterilmiş) bir azm(ü metanet)dendir.
187- Allah bir zaman kendilerine Kitab verilenlerden “Onu (Celâlim hakkı için) behemehal insanlara açıklayıb anlatacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diye te'mînat almışdı. Onlar ise o sözü sırtlarının arkasına atdılar. Onun mukabilinde az bir menfeati satın aldılar. Müşteri oldukları o şey ne kötüdür!..
188- Getirdikleriyle (etdikleri kötülüklerle)(89) kıvanan, yapmadıkları ile de öğülmelerini arzu eden o kimseler (yok mu?) onların azâbdan kurtulacak (selâmet) bir yerde bulunacaklarını zinhar sanma, zinhar sanma. Onlara pek acıklı bir azâb vardır.
  (89) “Halkı sapkınlığa sevk ve teşvikleriyle”   “Celâleyn”.
189- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allahındır. Allah, her şey'e hakkıyle kadirdir (90).
  (90) Bakınız: "Yunus” sûresi, âyet: 31.
190- Hakıykat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde (ve uzayıb kısalmasında) temiz akıl sahibleri için elbet ibret verici deliller vardır.
191- Onlar (o salim akıl sahibleri öyle insanlardır ki) ayakda iken, otururken, yanları üstünde  (yatar)  iken (91) (hep) Allahı hatırlayıp anarlar ve göklerin,   yerin yaradılışı hakkında inceden inceye düşünürler.(92)(İmâl-i fikr edenler ve şöyle derler:) “Ey Rabbimiz. Sen bunları hoşuna yaratmadın. Sen (bundan) pâk ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru”.
  (91) Ya'ni  “Bütün hallerinde” –“Celâleyn”.(92) “İnceden inceye”  ve “İ'mal-i fikr”  kaydları,   “Tefekkür”ün “Cehd  ve tekellüf” ma'nâlarını da kucaklayan “Tefa'ul”   babından  olması   münâsebetiyle  konulmuşdur.
192- “Ey Rabbimiz,  hakıykat Sen kimi o ateşe sokarsan şübhesiz onu hor ve hakir edersin. (Orada) zalimlerin hiç bir yardımcıları da yokdur.”
193- “Ey Rabbimiz, doğrusu biz “Rabbinize inanın” diye (insanları) imana çağıran bir da'vetciyi (93)işidib hemen îmana geldik. Ey Rabbimiz, artık bizim günâhlarımızı yarlığa. Kusurlarımızı ört, canımızı da iyilerle al.”
  (93) Maksud sevgili Peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve sellemdir.
194- “Ey Rabbimiz, senin peygamberlerine karşı bize va'd etdiklerini ver bize. Kıyamet günü yüzümüzü kara çıkarma. Şübhe yok kî Sen asla sözünden dönmezsin (94).”
  (94) Bu âyetler Cenâb-ı Hakka edilecek tezarru’ ve niyazın ilâhî bir örneği ve ta’limidir? Îmam (Ca'fer-i Saadık) radıyallâhu anh diyor ki: Kim bir derde ve musibete giriftâr olur veya olacağından endişe eder de beş defaربناderse Allah onu lutfiyle selâmete çıkarır”. Müşârün ileyh bundan sonra bu âyetleri okumuşdur. (Hasanı Basrî) rahmet-ul-lâhi   aleyh   de   bunu   te'yid   etmişdir.
195- Nihayet Rablerî onlar(ın düâların)a (şöyle) icabet etdi: “İçinizden gerek erkek, gerek kadın -ki kiminiz kiminizden (hasıl olmadır)(95) -(hayırlı) bir iş yapanın amelîni ben elbette boşa çıkarmayacağım. İşte hicret edenlerin, yurdlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye, hakarete, ziyana uğrayanların, muharebe edenlerin ve öldürülenlerin de, andolsun suçlarını örteceğim ve andolsun, Allah canibinden bir mükâfat olmak üzere, onları altından ırmaklar akar cennetlere de sokacağım. (Daha büyük ve) güzel mükâfat ise Allahın yanındadır.
  (95) Ya'ni Hakkın nazarında hepiniz müsavisiniz. (Ümmi Seleme) radıyallâhu anhâ anlatıyor: “Yâ Resûlellah, hicret (in mükâfatları) hakkında kadınlara dâir bir şey zikr edilmiş olduğunu işitmedim, demişdim. Bunun üzerine işbu âyet-i celîie nazil oldu” –“Tirmizî”.
196- (Allahı ve Peygamberi)   tanımayanların (refah içinde)  diyar diyar dönüb dolaşması zinhar seni aldatmasın!(96)
  (96) Bu ve emsali âyetlerin muhatabı Resûli Ekrem sallellâhü aleyhi vs sellem vasıtasiyle bütün mü'minlerdir.
197- Azıcık bîr fâidedir (o). Sonunda varıb sığınacakları yer cehennemdir, O, ne kötü yatakdır!.
198- Fakat Rablerinden korkanlar (öyle mi ya)? Altlarından ırmaklar akan cennetler -kendileri içinde ebedî kalmak, Rablerî katından verilecek nice ziyafetlere de konmak üzere- hep onların. Allahın nezdinde olan (ni'metler) iyiler için daha hayırlıdır.
199- Hakıykat, Kitablılar içinde Allaha ve hem size indirilene hem kendilerine indirilene -Allaha büyük saygı gösteren (kimse)ler olarak- inananlar da vardır elbet. Onlar Allahın âyetlerine mukabil az bir bahâyı (hasîs bir menfaati) satın almazlar. İşte onlar (öyle). Onlara Rablerî İndinde (nice) ecirler vardır. Allah, hesabını pek çabuk görendir, muhakkak.
200- Ey îman edenler, sabr(-ü sebat)edin. (Düşmanlarınızla) sabır yarışı edin. (Onlara galebe çalın. Sınırlarda) nevbet bekleşin (yurdunuzu çiğnetmeyin.) Allah’dan korkun  (Bu sayede) felah bulacağınızı umabilirsiniz.

 

 

 
Geri