NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  
                                                                     HASAN BASRİ ÇANTAY'IN
                                                                KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM

                                                                       NİSA SURESİ
                                                                                    1.176


1-Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücûde getiren ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbiniz(e karşı gelmek) den çekinin. Kendisi(nin adını öne sürmek suretiy)le birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allahdan ve akrabalık (bağlarını kırmak)dan sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam  bir gözeticidir.
2-Yetimlere (rüşdüne gelince) mallarını verin. Temizi murdara değişmeyin, Onların mallarını kendi mallarınıza (katarak) yemeyin. Çünkü bu, muhakkak büyük bir günâhdır.
3-Eğer yetîm kızlar hakkında (adaleti yerine getiremeyeceğinizden) korkarsanız(2) sizin için helal olan (diğer) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâh edin. Şâyed (bu suretle de) adalet yapamayacağınızdan endîşe ederseniz o zaman bir (dâne ile), yahud mâlik olduğunuz câriye (ile iktifa edin). Bu (tek zevce veya cariye) sizin (Hakdan) eğrilib sapmamanıza daha yakındır(3). 
  (1) Cümhûre göre 58 inci âyetinden ma'adâsı, Medine-i Müneyverede nazil olmusdur. (176) âyetdir. (2) Câhiliyyet devrinde erkekler vasayetleri altındaki yetîm kızlarla, mallarına göz dikerek, evlenirlerdi. Bir kaç yetîm kızla teehhül edenler de vardı. Yetimler kimsesiz oldukları için zevçleri gerek mehirde, gerek teehhülden sonra kendilerine türlü türlü haksızlıklar ve eziyyetler yaparlardı. Hattâ miraslarına konmak için ölmelerini isteyenler de bulunurdu. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede kimsesiz yetimlere haksızlık etmemek hususunda kendisine güvenemeyenlere, kimsesiz olmadıkları için öyle bir haksızlık yapmakdan çekinecekleri, diğer kadınlarla evlenmelerini emretmiş, bu suretle aynı zamanda yetimlerin de hukukunu   sıyânet   buyurmuşdur. (3) İslâmdan evvel zevcelerin sayısı tahdid edilmiş değildi. Onun için bir adamın on, hattâ daha fazla karısı bulunabilirdi. Bu âyetle zevcelerin -sayısı a'zamî dörde indirilince bundan ziyâde karısı bulunan müslümanlar, fazlasını derhal terketdiler. Zevceler arasında “adalet” yedirme, giydirme, barındırma, zevci muamele, sevgi vesaire hususlarında tam bir müsâvilikdir. Bu temin edilemeyince -ki te'mîni hemen hemen imkânsızdır- bir zevce ile iktifa etmek zarurîdir. “Bu (bir tek zevce veya câriye) sizin (hakdan) eğrilip sapmamanıza daha yakındır” kaydı da asl olan kaidenin, adalet kaidesinin bir tek zevce ile evlenmekden ibaret olduğunun pek açık bir delilidir. İslâm düşmanlarının dillerine doladıkları gibi “teaddüd-i zevcat” aslî bir kaide değil, bir şazdır. Düşünmeli ki bu âyetin nüzulü zamanında on ve daha ziyâde zevceye mâlik adamlar vardı. Cenâb-ı Hak bunu a'zamî dörde indirmiş, onu da tatbıykı çok güç bir “adalet” esâsına dayamışdır. Bu suretle gitdikce teaddüd azalmış müslûmanların kısm-ı a'zamî bir zevce ile iktifa etmeyi esâsî bir kaide olarak tanımışdır.  (“129”  uncu âyete de bakınız).
4-(Aldığınız) kadınların mehirlerini yürekden isteyerek ve (Allahın) bir atiyye(si) olarak verin. Bununla beraber eğer ondan birazını gönül hoşluğu ile size bağışlamış olurlarsa onu da içinize sine sine yeyin. 
5-Allahın sizi başına dikdiği mallarınızı beyinsizlere vermeyin. Kendilerine bunlardan yedirin, giydirin, onlara güzel söz söyleyin (iyi nasıyhatlar edin).
6- Yetimleri nikâh (çağın)a erdikleri zamana kadar (gözetib) deneyin. O vakit kendilerinde bir akıl ve salâh gördünüz mü mallarını onlara teslim edin. Büyüyecekler (de ellerine alacaklar) diye bunları israf ile tez elden yemeyin. (Velîlerden) kim zengin ise (yetimin malını yemiye tenezzül etmesin) kaçınsın. Kim de fakir ise o halde örfe göre (bir şey) yesin(4). Artık onlara mallarını teslim etdiğiniz vakit karşılarında şâhid bulundurun. Tam bir hesâb sorucu olmak bakımından ise Allah yeter.
  (4) Ücret olarak. Bir zât Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selleme gelerek şöyle dedi: “Yâ.Resûlellâh. ben fakirim. Hiç bir malım yok. Bir de yetimim var”. Buyurdu ki: “Yetiminin malından -israf etmemek, malım onunla mayalandırıb çoğaltmamak (zaruret mıkdarını geçmemek) şartıyle- yiyebilirsin (Ebû Dâvud)”. İmam (Sa'bi) diyor ki: “Bir adam en son zaruret halinde nasıl ölü etini yiyebiliyorsa yetim malını da ancak öyle bir ihtiyaç ve zaruretle yiyebilir”.
7-Ana ve baba ile yakın hısımların bırakdıklarından erkeklere, ana ve baba ile yakın hısımların bırakdıklarından kadınlara -azından da, çoğundan da- farz edilmiş birer nasıyb olarak, hisseler vardır(5).
         (5) Câhiliyyet devrinde kızlar, kadınlar ve çocuklar mîras alamazlardı. O hak, ancak harbeden, ganimet alan, memleketini müdâfaa eden kimselere mahsusdu. Bu âyet-i celîle o âdeti ilga etmişdir.                              
8- Mîras taksîm olunurken (mirasçı olmayan) hısımlar, yetimler, yoksullar da hazır bulunursa kendilerini ondan (bir şey vererek) rızıklandırın, (gönüllerini alarak) güze! sözler de söyleyin(6).
  (6) Bu emir “nedb”e mahmuldür. Ya'ni öyle yapılması mecburî değil, bir insanlık ve şefekat  sadakasıdır.

9-Arkalarında âciz ve küçük evlâdlar bırakdıkları takdirde onlara karşı (halleri ne olacak diye düşünüb) endîşe edenler, (himayeleri altındaki yetimler ve diğer mirasçılar hakkında da aynı hissi taşımamakdan) sayğı ile korksun(lar), Allahdan sakınsınlar, (gerek vasıyler, gerek onların nezdinde bulunanlar hatıra gönüle bakmayarak) sözü dosdoğru söylesinler. 
10-Gerçek, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe (cehenneme) gireceklerdir.
11-  Allah size (miras hükümlerini şöylece) tavsiye (ve emr) eder: Evlâdlarınız hakkında (ki hüküm) erkeğe, iki dişinin payı mıkdarıdır. Fakat onlar (o evlâdlar) ikiden fazla kadınlar ise (ölünün) bırakdığının (terikenin) üçde ikisi onlarındır. (Dişi evlâd) bir tek ise o zaman (bunun) yarısı onundur. (Ölenin) çocuğu varsa ana ve babadan her birine terikenin altıda biri (verilir). Çocuğu olmayıp da ona ana ve babası mirasa olduysa üçde biri anasınındır(7). (Erkek, dişi) kardeşleri varsa o vakit altıda biri anasınındır (8). (Fakat bütün bu hükümler ölenin) edeceği vasıyyet (in tenfîzin)den veya borc(unun ödenmesin)den sonradır(9). Siz babalarınızdan ve oğullarınızdan hangisinin, fâide cihetinden, size daha yakın olduğunu bilmezsiniz. (Bu hükümler ve hisseler) Allahdan birer ferîzadır. Şübhesiz ki Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
  (7)  Bakıysi  de babasının. (8) Geri kalanı  da babasının.(9) Terikeden ilk evvel borç verilir.  Bakıyye kalırsa üçde birinden vasıyyeti yapılır. Sonra da mirası öleşdirilir. Nazm-ı kerîmde vasıyyetin önce zikr olunması terğıybe mahmuldür.   Çünkü vasıyyeti yerine getirmek mirasçılara daha güç gelir.
12- Zevcelerinizin çocuğu yoksa terikesinin yarısı sizindir. Eğer onların çocuğu varsa size terikesinden (düşecek hisse) dörtde birdir. (Fakat bu da) onların (zevcelerinizin) edecekleri vasıyyet(i) ve borc(u edâ)dan sonradır. Eğer çocuğunuz yoksa bırakdığınızdan dörtde biri onların (zevcelerinizin)dir. Şâyed çocuğunuz varsa terikenîzden sekizde biri -edeceğiniz vasıyyet ve borc(un edasın)dan sonra- yine onlarındır. Eğer mîrası aranan erkek veya kadın, çocuğu ve babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi bulunursa bunlardan her birinin (hakkı) altıda birdir. Eğer onlar bu (mıkdardan) çok iseler o halde onlar (ölünün) edeceği vasıyyet ve borc(un edasın)dan sonra üçde birde ortakdırlar. (Gerek vasıyyetde ve gerek borç ikrarında mirasçılara asla) zarar verici olmamalıdır (10). (Bu emirler ve hükümler) Allahdan (size) bir vasıyyetdir. Allah (her şeyi) hakkıyle bilendir, halimdir (Cezayı gecikdirirse de ihmâl etmez).
   (10) Malının  üçde  birden  fazlasını vasıyyet etmek veya borcu  yok iken borç ikrar etmek,   yahud  bir borcu  çok göstermek gibi   suretlerle.
13-İşte bunlar Allahın sınırlarıdır. Kim Allaha ve peygamberine itaat ederse (Allah) onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar ki onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, en büyük bir kurtuluş (ve seâdet) dir.
14-Kim de Allaha ve Peygamberine isyan eder, (Allahın) sınırlarını (çiğneyip) geçerse onu da -içinde kâim kalıcı olarak- ateşe koyar. Onun için hor ve hakir edici bir azâb vardır.
15-Kadınlarınızdan fuhuşu irtikâb edenlere karşı içinizden dört şâhid getirin. Eğer şehâdet ederlerse -onları ölüm alıb götürünceye, yahud Allah onlara bir yol açıncaya kadar- kendilerini evlerde alıkoyun  (insanlarla ihtilâtdan men' edin).
16- Sizlerden fuhuşu irtikâb edenlerin her ikisini de eziyyete koşun(11). Eğer tevbe edib (nefislerini) islah ederlerse artık onlar(a eziyyet)den vaz geçin. Çünkü Allah tevbeleri en çok kabul eden, en çok esirgeyendir(12).
  (11) Dille onlara: “Kötülük yaparken Allahdan korkmadınız, utanmadınız mı?” demek suretiyle. (Îbni Abbas) radıyallahü anhümâya göre izzet-i nefislerini kıracak sözlerle, söğmek ve dil uzatmak suretiyle. Yine müşârün ileyhin bir kavline göre hem dille, hem el ile eziyete koşmak,   döğmek suretiyle.(12) (Hasanı Basrî) hazretleri diyor ki: Zina cezası olmak üzere ilk evvel nazil olan âyet, bu âyetdir. Bunda yalınız eziyyet yapmakla iktifa olunuyor. Sonra inen âyet de üst tarafındaki habs âyetidir. En sonra nazil olan âyet ise “En-nur” süresindeki dayak ve taşlama âyetleridir (2: 10) Tilâvet tertibi nüzûl tertibine uymaz. Binaen'aleyh fuhşu irtikâb edenler evli iseler cezaları taşlamadır.  Bekârsalar cezaları yalınız dayakdır.  Eğer biri evli öbürü bekârsa evliye taşlama, diğerine dayak tatbıyk olunur. (İbni Bahr)e göre bundan evvelki âyet-i kerîme dostculuk yapan kadınlara, bu âyet livata fiilini irtikâb edenlere, “En-nur” suresinde olanlar da zina eden erkek ve kadınlara âiddir. Bu, imam (Ebû Hanife) rahimehullâhm: “Livatada had yokdur, ta'zîr vardır” içtihadına da uygundur. İmam (Mücâhid) rahmetullâhi aleyhe nazaran da bundan evvelki eziyyet âyeti, livata edenler hakkındadır. Filhakıyka “
اللذان يأتيان ” kelimeleri müzekkerdir. Bu iki âyet (İbni Bahr)in ve (Mücâhid)in beyanları vech ile mensûh değildir. (Hasanı Basrî) ye göre mensûhdür.
17-Allah indinde (13) (makbul olan) tevbe, kötülüğü ancak cahillik sebebiyle yapacakların, sonra da çarçabuk (vaz geçip) tevbe edecek olanların (tevbesi)dir. İşte Allahın, tevbelerini kabul edeceği kimseler bunlardır. Allah (herkesin içini dışını) hakkıyle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
  (13)    Burada “
علي  ”   edatı   “  عند”   ma'nâsınadır.
18-(Yoksa makbul olan o tevbe), kötülükleri yapıb yapıb da onlardan (ya'ni böyle yapanlardan) her hangi birine tâ ölüm gelince: “Ben şimdi hakıykaten tevbe etdim” diyenlerin tevbesi değil. Kendileri kâfir olarak öleceklerin (tevbesi) de değil. Onlar (öyle işte). Biz onlar için pek acıklı bir azâb hazırlamışızdır.
19-Ey îman edenler, kadınlara zorla mirasçı olmanız ve onların -kendilerine verdiğiniz (mehir)den birazını gider(ib elinize geçire) bilmeniz için- tazyik etmeniz size halâl olmaz(14). Meğer ki arayı açacak bir fuhuş irtikâb etmiş olsunlar. Onlarla (kadınlarınızla) iyi geçinin. Eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda bir çok hayır takdir etmiş bulunur(15).
  (14) Cahiliyyet devrinde ölen bir adamın en yakın bir mirasçısı onun geride bırakdığı zevcesinin üstüne bir bez parçası örtdü mü, bu o kadını tasarrufu altına aldığının bir delili sayılırdı! Artık o kimse, ya ölenin verdiği mehri kâfi görerek karıyı mehirsiz kendisine zevce edinir, ta diğer birine nikâhlayıb onun mehrini kendisi alır, yahud o kadıncağızı ne kendisine, ne başkasına nikâhlamaksızın evinde alıkoyub ona düşen mirası zabteder, yerdi! Eğer kadın, mirasçısının bez parçasını atmasına meydan kalmadan kaçabilirse yakasını kurtarırdı! Bu âyet-i kerîme o kötü âdeti ilga etmişdir.(15) Ya o zevceler derecenizin artmasına sebep olur, ya onlardan salih evlâdlar doğar, yahud her hangi bir vesile ile aranızda yeni bir muhabbet başlar.
20-Eğer bir zevceyi bırakıb da yerine başka bir zevce almak isterseniz(16) öbürüne yüklerle (mehîr) vermiş olsanız bile içinden bir şey almayın. (Kendisine hem) bir iftira ve açık bir günâh (yükler, hem) alır mısınız onu?(17) 
  (16) Demek ki müslümanlıkda asl olan evlilikdir. (17) “Elbette almazsınız”. Cahiliyyet devrinde karısını boşamak isteyen erkeklerden kimi onun mehrinden kurtulmak için kendisine zina isnâd ve iftira ederdi.
21-Onu nasıl alırsınız ki birbirinize karılıb katıldınız. Onlar sizden kuvvetli teminatlar aldılar. (18)
  (18)Ya güzel güzel geçinmek, yahud güzellikle ayrılmak hususundaki Allahın emri.
22- Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin. Ancak (câhiliyyet devrinde geçen) geçmişdir. Şübhe yok ki o, bir hayasızlıkdı, (Allahın en büyük) hışmı(na bir sebeb)di. O, ne kötü bir yoldu(19).
  (19)Câhiliyyet devrinde böyle bir nikâh da vardı. Bu âyetle suret-i kat'iyyede men' edilmişdir.
23-Analarınız(20), kızlarınız(21), kız kardeşleriniz (22), halalarınız(23), teyzeleriniz (24), birader kızları(25), hemşire kızları(26), sizi emziren (süt) analarınız(27) süt hemşireleriniz(28), karılarınızın anaları(29), kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olub himayelerinizde bulunan üvey kızlarınız  (la evlenmeniz) size haram edildi. Eğer onlarla (üvey kızlarınızın analarıyle) zifafa girmemişseniz (onlarla evlenmenizde) size bir beis yok. Kendi sulbünüzden (gelmiş) oğullarınızın karıları(30) (ile evlenmeniz) ve iki kız kardeşi birlikde almanız da (keza haram edildi). Ancak (câhiliyyet devrinde) geçen geçmişdir. Çünkü Allah hakıykaten yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir(31).
  (20)Bütün nineler dâhildir.(21)Bunda kızların kızları, oğulların kızları ve onların evlâd ve torunları da ilh..., dâhildir(22)Ana baba bir veya ana  bir,  baba bir hemşireler  dâhildir.(23)Babanın kız kardeşleri, onun babalarının hemşireleri, ananın babasının kız kardeşi ilh…(24) Ananın hemşireleri ve ananın ana ve ninelerinin hemşireleri, babanın anasının ninelerinin kız kardeşi.(25) Ve torunları.(26) Hemşirenin kız torunları da dâhildir. Buraya kadar olan yedi mahrem neseb cihetiyle mahremdir.(27) Süt nineleri de dâhildir.(28) Süt ana ve kardeşlerinde de neseb hükümleri câridir. Binaen'aleyh süt analar, süt hemşireler, süt babalar, süt kızlar, süt halalar, süt teyzeler, süt birader ve kızları hep neseb hükümlerinde dâhildir. Şu hadîs-i şerif meali de bunu mueyyiddir: “Neseb cihetinden haram olan süt cihetinden de haram olur (Buharî, Müslim: Âişe radıyallâhü anhâ)”.(29) Karılarınıza zifaf vaki' olsun olmasın anneleri damada haramdır.(30) Bütün torunların zevcelerine de şamildir.(31) Dördüncü cüz'ün sonu.
24-(Harb esîri olarak) sağ ellerinizin mâlik olduğu kadınlar (mülk-i yemininiz olan cariyeler) müstesna olmak üzere(32) diğer bütün kocalı kadınlar(la evlenmeniz de size haram edildi. Bu hürmetler) üzerinize Allanın farzı olarak (yazılmışdır). Onlardan maadası ise -namuskâr ve zinaya sapmamış (insanlar) halinde (yaşamanız şartiyle) mallarınızla (mehir vermek veya satın almak suretiyle) ara(yıb nikâhla)manız için- size halâl edildi. O halde onlardan hangisiyle faidelendiyseniz ücretini takdir edildiği vech ile verin. O mehrin mıkdarını ta'yin etdikden sonra aranızda gönül hoşluğu ile uyuşduğunuz şey (mıkdar) hakkında üstünüze bir vebal yokdur. Şübhesiz ki Allah hakkıyle bilicidir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
  (32) Dâr-i harbden esîr olarak getirilen kadınların memleketlerindeki zevceleriyle olan nikâhları bozulmuş olur. Onları zevce olarak almak mü'minler için haram değildir.
25- Sizden kim hür ve müslüman kadınları nikâhla alacak bir bolluğa güc yetişdiremezse o halde sağ ellerinizin mâlik olduğu mü'min cariyelerinizden (alsın). Allah sizin îmanınızı çok iyi bilendir. Kiminiz kiminizden (hasıl olmuşsunuz) dur. (33). O halde -fuhuşda bulunmayan, gizli dostlar da edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere- onları, sahiblerinin izniyle, kendilerinize nikahlayın. Ücretlerini (mehirlerini) de güzellikle onlara verin. Onlar evlendikden sonra bir fuhuş irtikab etdiler mi o vakıt üzerlerine hür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı (verilir. Cariyeleri almak hususundaki) bu (müsâade) içinizden sıkıntıya düşmekden (zinaya sapmakdan) korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah hakkıyle yarlığayıcıdır,  çok esirgeyicidir.    
  (33) Cariyeler de sizin gibi insanlardır.
26-Allah size (bilmediklerinizi) açıkça bildirmek, sizi sizden evvelkilerin (İbrahim  ve  İsmâîlin)  yollarına   iletmek,  sizin  tevbelerinizi  kabul etmek ister. Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.  
27-(Evet) Allah sizin tevbelerinizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir meyl ile (yoldan) sapmanızı dilerler.                    
28- Allah (ağır teklifleri) sizden hafifletmek ister. (Zâten) insan da zâif olarak yaratılmışdır. 
29-Ey îman edenler, birbirinizin mallarınızı haram sebeblerle yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticâret (malı) ola. Kendilerinizi öldürmeyin. Şübhe yok ki Allah sizi çok esirgeyicidir.      
30-Kim (halâlın sınırlarını) aşarak ve haksızlık ederek bunu yaparsa biz onu ateşe sokacağız. 8u da Allaha göre pek kolaydır.                       
31-Eğer yasak edildiğiniz büyük (günâh)lardan kaçınırsanız sizin (öbür)  kabahatlerinizi örteriz ve sizi şerefli bir mevkia  (getirib) sokarız.    
32- Allahın, kiminizi kiminizden üstün kılmıya vesile yapdığı şeyleri ummayın. Erkeklerin kendi kazandıklarından bir payı olduğu gibi kadınların da yine kendi kazandıklarından bir hissesi vardır. Allahdan, Onun lutf-ü inayetinden isteyin. Şübhesiz ki Allah her şey'i hakkıyle bilendir.
33-  (Erkek ve dişiden) her biri için baba ve ananın, yakın hısımların terikelerinden de vârisler yapdık (34) (Akd ile) yeminlerinizin bağladığı kimselere dahi hisselerini verin(35). Allah, her şey'in üstünde hakîykî şâhiddir.   
 (34) Maksud ashabı feraizden sonra gelen “Asebe”dir.
34- Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler (36). O sebeble ki Allah onlardan kimini  (erkekleri)  kiminden  (kadınlardan)  üstün kılmışdır.  Bir de (erkekler onları)   mallarından infak etmektedirler. İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendi (hak)larını (37) nasıl koruduysa onlar da öylece göze görünmeyeni (38) koruyandır. Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince: Onlara (evvelâ) öğüt verin (vaz geçmezlerse) yataklar(ın) da yalınız bırakın. (Yine kâr etmezse) döğün. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Çünkü Allah çok yücedir. Çok büyükdür.
  (35) Andlaşma suretiyle yapılan akidlerin ilzam etdiği verasetdir. Bu
و اولو الارحام بعضهم اولي ببعض في كتاب اللهayetiyle nesh edilmiştir.(36) Ailenin reisidirler.(37) Kur'ân-ı kerîmde.(38) Erkeğinin gıyabında malını, onun ve kendisinin şeref ve namusunu bir de ev sırlarını.
35-(Eğer karı ile kocanın) aralarının açılmasından endişeye düşerseniz o vakit (kendilerine erkeğin) ailesinden bir hakem, (kadının) ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barışdırmak isterlerse Allah aralarında (ki dargınlık yerine geçime), onları (uyuşmıya) muvaffak buyurur. Şübhesiz ki Allah hakkıyle bilicidir, (her şeyin künhünden) haberdârdır.
36-Allaha ibâdet edin, ona hiç bir şey'i eş tutmayın. Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa, sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere (memlûklerinize) iyilik edin. Allah, kendini beğenen ve dâima böbürlenen kimseyi sevmez.
37-Onlar, hem (binnefs) cimrilik yapan, hem insanlara cimriliği emredenler, Allahın lutf-ü inayetinden kendilerine verdiğini gizleyenlerdir. Biz o nankörlere hor ve hakîr edici bir azab hazırlanmışızdır,
38-Allaha ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için sarfedenler(i de Allah sevmez)(39). Şeytan kime arkadaş olursa, o, ne kötü bir arkadaşdır!..
  (39) “El-bakare” sûresi, âyet: 264; “En-enfâl” sûresi, âyet: 47; “Ez-zümer” sûresi, âyet: 47;  “El-mâun” sûresi, âyet: 6.
39-Allaha ve âhiret gününe îman edib de Allahın verdiğinden harcamış olsalardı bu, onlara zarar mı idi? Allah onları çok iyi bilendir.
40-Şübhesiz ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Zerre mıkdârı) bir iyilik olursa onu(n sevabını) kat kat artırır(40). Kendi canibinden (başkaca da) pek büyük bir mükâfat verir,
  (40) (Katâde) der ki: “Hasenatımın seyyiatımdan bir zerre fazla gelmiş olması bana dünyâdan ve dünyada olan bütün şeylerden sevgilidir.
41-      Her ümmetden (leh ve aleyhlerinde söyleyecek)   birer şâhid(41), onların(42) üzerine de (Habîbim) seni bir şâhid olarak getirdiğimiz zaman (o Yahudilerin,  kâfirlerin, münafıkların  halleri) nice (olur)?
  (41) Her ümmetin peygamberi.(42) Ümmetlerine şâhidlik edecek olan peygamberlerin, yahud ümmetlerin, Yahudîlerin, kâfirlerin münafıkların.
42-(Allahın birliğini inkâr ve) küfr edenlerle o peygambere âsî olanlar o gün hâk ile yeksan edilselerdi de Allahdan bir sözü(43) gizlememiş olsalardı temennisinde bulunacakdır.
  (43) Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellemin hak peygamber olduğuna dâir kat'î hakıykatı.
43-Ey iman edenler, siz, serhoşken(44), ne söyleyeceğinizi bilinceye ve cünüb iken de -yolcu olmanız müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur, ya bir sefer üzerinde bulunursanız, yahud sizden biriniz ayakyolundan gelirse, yahud da kadınlara dokunub da bir su bulamazsanız o vakit temiz bir toprağa teyemmüm edin; yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şübhesiz Allah çok afvedici, çok yarlığayıcıdır.
  (44) Bakınız:  “El-bakare”, âyet: 219; “El-mâide”, âyet: 91.
44-Kendilerine kitabdan (okuyup yazmakdan) bir nasıyb verilmiş olanlara bakmadınmı? Onlar sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar.
45-Allah sizin düşmanlarınızı çok iyi bilendir. Gerçek bir dost olarak Allah elverir, hakıykî yardımcı olarak da Allah yeter.
46- Yahudî olanlardan kimi kelimeleri(45) (Allah tarafından) konuldukları yerlerinden (kaldırıb) değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek, dine de saldırarak (sana) derler ki: “(Sözünü zahiren) dinledik, (fakat kalbimizle) isyan etdik. İşit, işitmez olası(46). Râînâ(47)”. Eğer onlar : “Dinledik, itaat etdik. İşit, bize bak” deselerdi kendileri için elbet daha hayırlı ve daha doğru olurdu. Fakat Allah, kendi küfürleri yüzünden onları rahmetinden koğmuşdur. Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, îman etmezler.
  (45) Tevratda Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin vasıflarına dâir olan kısımları.(46)  Yahud:   “Emirlerin dinlenmemek üzere”.(47) “El-bakare” sûresinin (104) üncü âyetine ve hamişine müracaat.
47-Ey kendilerine kitab verilenler, nezdinizdeki (kitab)ları tasdıyk edici (doğrultucu) olmak üzere indirdiğimiz (Kur'ân-ı kerim)e -biz bir takım yüzleri silib ve belirsiz edip de enselerine çevirmezden, yahud cumartesi yaranına(48) etdiğimiz lâ'net gibi kendilerini de lânetlemezden evvel- îman edin. Allahın emri yerine gelecekdir.
   (48)  “Cumartesi gününe saygı göstermeyen Yahudilere”.
48-Şübhesiz ki Allah, kendisine eş tanımasını yarlığamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimseler için, yarlığar. Kim Allaha eş tutarsa muhakkak pek büyük bir günâh ile iftira etmiş olur.
49-Kendilerini temize çıkaranlara(49) bakmadın mı? Öyle değil, Allah kimi dilerse onu temize çıkarır. Onlar hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlık görmezler.
  (49) Maksud Yahudîlerdir. Onlar “Biz Allahın oğulları ve dostlarıyız. Peygamberlerin de torunlarıyız. Cennete ancak biz gideceğiz”  derlerdi.
50-       Bak, Allaha karşı nasıl olmadık yalan düzüyorlar? Bu, apaçık bir günâh olmak bakımından, (onlara) yeter.

51-Bakmadın mı şu kendilerine kitabdan biraz nasıyb verilenlere? Kendileri haça, şeytana(50) inanıyorlar, diğer küfredenler için de: “Bunlar îman edenlerden daha doğru bir yoldadır” diyorlar(51).
  (50) “Cibt” ve “Tağut” adlarında iki put; “Cibt” kâhin, “Tağut” sihirbaz; “Cibt” Allahın haram kıldığı her şey, “Tağut” insanları azdıran her şey. “El-bakare” sûresinin (256) ncı âyetine müracaat.(51) Rivayete göre Yahudilerin ileri gelenlerinden bir zümre Mekkeye giderek Arab müşriklerine: “Muhammede (sallellâhü aleyhi ve sellem) karşı husumet i'lân edeceğiz amma, o, size bizden daha yakın olduğu için ileride belki anlaşıb bizi yalınız bırakacağınızdan korkuyoruz” dediler. Müşrikler de Yahudilere karşı buna benzer bir i'timatsızlık gösterince gûyâ teminât olmak üzere müşriklerin “Cibt” ve “Tağut” adlarındaki putlarına secde ve onlara îman etdiler.
52- Bunlar Allahın kendilerine lâ'net etdiği kimselerdir. Allah kime lâ'net ederse artık ona hakıykî hiç bir yardımcı bulamazsın.
53-Yoksa onların (yer yüzünün) mülk(-ü saltanatın)dan bir hissesi mi var? Fakat öyle olsaydı insanlara çekirdeğin arkasındaki minik bir tomurcuğu bile vermezlerdi.
54-Yoksa onlar Allahın fazl(-u kerem) inden insanlara verdiği şeylere (nimetlere)  karşı hased mi ediyorlar? Biz, hakıykat, İbrâhîm hanedânına da kitab ve hikmet vermişizdir. Onlara (başkaca) büyük bir mülk(-ü saltanat) da bahşetdik.
55-İşte onlardan kimi ona (Muhammed “sallellâhü aleyhi ve sellem” e)(52) îman etdi, kimi de ondan yüz çevirdi. Çılgın bir ateş olarak cehennem yeter (bunlara).
  (52) “Celâleyn”. 
56-Âyetlerimizi inkâr ile kâfir olanlar (var ya) onları muhakkak ki ateşe atacağız. Derileri pişdikce, azabı tadıb durmaları için, onları başka derilerle (yenileyib) değişdireceğiz. Şübhesiz ki Allah mutlak galibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
57-İman edib de güzel amel (ve hareket)lerde bulunanları ise -içinde ebedî kalıcılar olmak üzere- altından ırmaklar akan çenetlere sokacağız. Orada (her şeyden) temizlenmiş zevceler onların. Onları bir koyu gölgeye sokacağız.
58- Şübhesiz ki Allah size emânetleri (53) ehil (ve erbâb)ına vermenizi, insanlar arasında hükmetdiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emreder. Allah bununla size, gerçek, ne güzel öğüd veriyor!    Şübhe yok ki Allah (sözlerinizi,  hükümlerinizi)  hakkıyle  işidici,  (bütün  yapdıklarınızı) hakkıyle görücüdür(54).
  (53) Burada maksud ba’zılarına göre,   âmme hizmetleridir.(54) Bu âyet-i kerîme Mekke-i Mükerremenin fethi zamanında, Mekkede nazil olmuşdur. İnsanın muamelesi, ya Rabbiyle, ya kullarla, yahud nefsiyledir. Bunların hepsinde de emânete riâyet gerekdir. Rabbiyle olan muamelesinde emânete riâyeti Hakkın emirlerini yerine getirmek, nehiylerinden kaçınmakdır, (İbni Mes'ud) radıyallâhü anh diyor ki: “Her şeyde emânete riâyet vâcibdir, hattâ abdestte, gusülde, namazda, zekâtda, orucda bile”. İnsanın halk ile olan muâmelesindeki emânete riâyetinde vediaları sahiblerine güzelce vermek, onlara hainlikde bulunmamak, ölçüde, tartıda doğruluk yapmak, ötekinin, berikinin ayıbını aramamak, yaymamak, bilginler irşad ve ta'lîmde kusur etmemek, kan ve koca birbirine hainliğe kalkmamak, vazifeleri, işleri tam ehillerine vermek... gibi faziletler de dâhildir. İnsanın nefsiyle olan muamelesinde emânete riâyeti de onun dîn ve dünyâda nefsi için ancak en fâideli ve yarar şeyleri ihtiyar etmesi, şehvet ve gazabına hakim olması... gibi şeylerdir. Mahkemelerde şâhid dinlenmesi, yemîn teklif ve tevcihi, vesikaların, karinelerin, kısaca sübut delillerinin tedkîki keyfiyetleriyle hâkimlerin vasıflarına ve vicdan kanâatlerinde Islâmda büyük önem verilmekle beraber, hele ferdlerin haksızlıkdan kaçınmaları yolunda da bir çok tavsiyelerde bulunulmuşdur. Müslümanlar birbirinin kardeşidirler ve her müslüman bu kardeşlik haklarına riâyete mecburdur. Bununla beraber Kur'ân-ı kerîm adaleti tatbik hususunda yalınız müslümanları değil, bütün bir insanlığı kucaklamadır. Ayet-i kerîmede meâlen “İnsanlar arasında hükmetdiğiniz vakit...” buyuruluyor. Hazreti (Ali) radıyallâhü anh ve kerremellahü veçhenin bir Yahudi ile olan muhakemesi meşhurdur: Yahudi, zırhını elinde gördüğü o zât-i âlî hakkında -ki o, o zaman makamında idi -kadı (hakim) (Şürayh) a: “Bu zırhı benden satın aldı, parasını vermedi diye dav’a etmişdi.  Hakim taraflardan hiç birine zerrece meyil göstermeyerek muhakamesini yapdı, def’ini usulen isbât edemeyen o koca halîfenin haksızlığına, ya zırhın iadesine ya bedelinin ödenmesine karar verdi.  Bunun üzerine Yahudi dedi ki:   “Zırh benim değil, senindir. Size satmış, bedelini almışdım. Bir halîfenin de, hele müslüman olmayan biri ile, aynı eşit şartlar altında karşı karşıya muhakeme edilib  edilmiyeceğini  İslamın hakka ve  adalete  ne   dereceye   kadar   yer  ayırdığını   anlamak  istemişdim.  Tam bir kanaat edindim ki İslâm   dîni  hak   ve   adalet   dîni  imiş.   Ben de müslüman oluyorum”. 
59- Ey îman edenler, Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiblerine de itaat edin.  Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allaha ve peygambere döndürün (55), eğer Allah ve âhiret gününe inanıyorsanız. Bu, hem hayırlı, hem netice i'tibâriyle daha güzeldir.
 (55) “O  hususda Kur'ân-ı  kerîme  ve  sünnet-i  seniyyeye müracaat  edin”.
60-Sana indirilen (Kur'ân-ı kerîm)e de, senden evvel indirilmiş olan (Kitablara) da her halde îman etdiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki -onu inkâr etmeleriyle emrolundukları halde- yine sihirbazın huzurunda muhakeme olunmalarını isterler. Şeytan da onları (bir daha dönemeyecekleri kadar) uzak bir sapkınlıkla büsbütün sapıtmak ister.(56)
  (56) Yahudî ile münafık arasında bir husumet tehaddüs eder. Yahudî murafa için Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selleme,   münafık ise Yahudî sihirbazı   (Kâ'b   bin   Eşref)e müracaat etmek isterler. Yahudî o münâfıkı güç hal ile ikna' etdikden sonra birlikte huzuru saadete girerler.  Peyğamber-i zişan  sallellâhü   aleyhi  ve sellem efendimiz,  Yahudîyi haklı görür ve  onun lehinde  hüküm verirse   de,  dışarı  çıkınca münafık   bu  hükme  razî olmadığını söyler ve arkadaşını zorla hazreti (Umer) radıyallâhü anhin huzuruna götürür. Yahudî keyfiyyeti ve münâfıkın adem-i rızasını anlatır,: münafık da bu ifâdeyi te'yid etdikden   sonra hazreti  (Umer)   radıyallâhü  anh:   “Biraz bekleyin,  şimdi   gelir,  hükmü veririm diyerek evine girer, kılıcını alır, çıkınca münâfıkın boynunu vurur ve “Allahın ve Resulünün hükmüne  razî  olmayana  benim hükmüm  budur”   der  “îbni  Abbas-R.H.”
61-Onlara: “Allahın indirdiği (hakeme, Kuran-ı kerîm) ve o peygambere gelin” denilince, gördün ya, münafıklar senden çekindikçe çekiniyorlar.
62-Önce elleriyle (ihtiyârlariyle) yapdıkları (fenalıklar) yüzünden onlara bir belâ çatdığı zaman (halleri) nice olur? (Onlar böyle bir felâkete uğradıktan) sonra “Biz iyilikden ve ara bulmakdan başka bir şey arzu etmedik diye, Allaha andederek, sana geleceklerdir.(57)
  (57)  “
جاؤك ”lâfz-ı celîli “Sana geldiler” demekdir. Burada ve benzerlerinde istikbal manası vermemizin sebebi bu gibi âyetlerin, ya hadiselerin vukuundan evvel, yahud Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selemin gıyabında henüz tasavvur ve karar halinde iken vaaki’a vahy ile kendisine bildirmiş olmasındandır. Risâletmeâb efendimiz bütün o hadiselerden zamanından evvel, vahy ile haberdâr olur ve ona göre dâima mücehhez bulunurdu.Zaten onlar ilm-i ilâhide mevcud olan şeylerdi.   Nitekim bundan sonraki âyet de buna delildir.
63-İşte bunlar! Allah öyle kimselerin kalblerinde olanı bilir, Artık onlardan yüz çevir(58), onlara öğüd ver(59), onlara kendilerine dâir çok müessir söz(ler) söyle.
  (58)  “Laflarına inanma”.(59)  Böyle iki yüzlülük yapmamaları hakkında.
64-Biz hiç bir peygamberi, Allahın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle, göndermedik. Onlar kendilerine zulmetdikleri vakit sana gelib de Allahdan mağfiret dileselerdi onlara (sen) peygamber de mağfiret isteyiverseydi(n) elbette Allahı tevbeleri hakkıyle kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı.
65- Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çekdikleri (kavga etdiklerî) şeylerde seni hakem yapıb sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiç bir sıkıntı duymadan tam bir teslîmiyyetle teslim olmadıkça îman etmiş olmazlar.
66-Hakıykat, biz onlara: “Kendinizi öldürün, yahud yurdlarınızdan çıkın” diye yazsaydık (60), içlerinden birazı müstesna olmak üzere, bunu yapmazlardı. Onlar öğüd verildikleri şeyleri hakkıyle icra etselerdi bu, kendileri için elbet hem daha hayırlı, hem (îmanlarını) sağlamca kökleşdirmiş olurdu.
  (60) “Farzetsek”. Nitekim ashab-ı kiramdan bir çoğu dînleri uğrunda şehid oldu, yine o uğurda yurdlanndan hicret etdi, Yahudiler ve münafıklar ise buna benzer hiç bir fedâkârlıkda bulunmadılar. Bil'akis Yahudîler kendi milletdaşlarını öldürdüler, onları yurdlarından  sürüb çıkardılar.
67-Ve o zaman biz de onlara tarafımızdan pek büyük bir mükâfat verirdik.
68-Onları  elbet doğru yola  iletirdik.
69-Kim Allaha ve peygambere itaat ederse işte onlar. Allanın, kendilerine ni'metler verdiği peygamberlerle, sıddıyklarla, şehîdlerle, iyi adamlarla beraberdirler.  Onlar ne iyi arkadaşdır!(61)
  (61) Bakınız:   “El-fatiha” sûresi, âyet:6.
70-Bu, Allahdan bir lutf-ü inâyetdir. (Her şeyi) hakkıyle bilici olarak Allah yeter.
71-Ey îman edenler, (düşmanlarınıza karşı) korunma tedbirinizi alın da küçük kıt'alar halinde harbe çıkın, yahud topdan seferber olun.
72-İçinizden (öylesi vardır ki) muhakkak ağır davranacakdır (62). Eğer size bir musîybet gelib çatarsa diyecek ki: “Allah bana cidden lûtfetdi. Çünkü onlarla beraber bulunmadım”!
  (62) Muhatab münafıklardır.
73-Eğer size Allahdan bir lutf-ü inayet gelirse (o vakıt da), sanki sizinle kendisi arasında hiç bir tanışıklık olmamış gibi, muhakkak şöyle diyecekdir: “Keşki ben de onlarla beraber olaydım da büyük bir murada (ganimete) ereydim”!
74-Artık âhiret (seâdeti) yerine (geçici) dünyâ hayatını satacak olanlar Allah yolunda muharebe etsin. Kim Allah yolunda vuruşub da öldürülür, yahud (düşmanına) galebe ederse ona pek büyük bir ecîr vereceğiz.
75-Size ne oluyor ki Allah yolunda -ve acz-ü ıztırab içinde bırakılıb: “Ey Rabbimiz, bizi ahâlîsi zalim olan şu memleketden (kurtarıb) çıkar, bize tarafından bir sahib gönder, bize katından bir yardımcı yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda - düşmanla çarpışmıyorsunuz?
76-İman edenler Allah yolunda harb edenler, Küfredenler de şeytan yolunda savaşırlar, öyle ise o şeytanın dostlarıyle döğüşün. Şübhesiz ki şeytanın hıylekârlığı zaifdir.
77-(Evvelce) kendilerine “Ellerinizi (muharebeden) çekin, dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin” denilen kimselere bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine muharebe yazılınca (farzedilince) içlerinden bir zümre, insan(dan başka bir şey olmayan düşman)lardan Allahdan korkar gibi, hattâ daha şiddetli bir korku ile korkuyorlar. Onlar: “Ey Rabbimiz üzerimize (şu) muharebeyi neye yazdın? Bizi yakın bir zamana kadar gecikdirmeli değil miydin” dediler. (Onlara) de ki: “Dünyânın fâidesi pek azdır, Âhiret ise sakınanlar için elbet daha hayırlıdır. Siz hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlığa uğramayacaksınız”.
78-“Nerede olursanız olun velev tahkim edilmiş yüksel kal’alarda bulunun, ölüm size çatıb yetişir”. Eğer onlara bir iyilik dokunursa: “Bu, Allahdandır” derler. Şayet onlara bir fenalık dokunursa,. “Bu, senin katından (senin yüzünden)dir” derler. De ki: “Hepsi Allah tarafındandır”. Böyle iken onlara,  o kavme ne oluyor ki  (kendilerine söylenen)  hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar?
79-Sana gelen her iyilik Allahdandır. Sâna gelen her fenalık da kendinderdir.(63)  Seni (Habîbim)   insanlara bir peygamber olarak gönderdik. (Bunu) hakkıyle şâhid olarak da Allah yeter.
  (63) İyilik de, fenalık da Allahın yaratdığı şeylerdendir. Fakat birincisi Allahın lutf-ü . İkincisi kulun amelinin bir mukabelesi ve intikamıdır. “Hepsi Allah tarafındandır.” Hükmü ile bu âyet ve bu hüküm arasında bir tearuz yokdur.
80-Kim o peygambere itaat ederse muhakkak Allaha itaat etmişdir. Kim de yüz çevirirse... Zâten seni onların başına bekçi göndermedik ya!(64)
 (64) Senin vazifen yalınız tebliğdir.
81-(Sana) “Hayhay” derler. Fakat senin yanından ayrıldıkları zaman da onlardan bir güruh geceleyin senin söyleyegeldiğinden başkasını kurarlar. Allah onların gizlice ne plânlar kurduklarını yazıyor.  Onun için sen onlardan yüz çevir (aldırış etme). Allaha güvenib dayan, Allah, bir vekil olarak, yeter.
82-Onlar haalâ Kur'ânı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allahdan başkası tarafından olsaydı elbet içinde birbirini tutmayan bir çok (şeyler) bulurlardı.
83-Onlara emînlik veya korku haberi geldiği zaman onu yayıverirler.Halbuki bunu peygambere ve onlardan (müminlerden) emir sahiblerine döndürmüş (onlara   müracaat  etmiş) olsalardı o (haberi) arayıb  yayanlar bunu elbet onlardan öğrenirlerdi. Allanın üzerinizdeki lutf-ü inayeti ve esirgemesi olmasaydı,    birazınız müstesna olmak üzere,    muhakkak ki şeytana uymuş gitmişdiniz.
84-Artık Allah yolunda savaş. Sen kendinden başkasıyle mükellef (sorumlu) tutulmayacaksın.  İman edenleri de teşvîk et.  Olur ki Allah o küfredenlerin savletini defeder.   Allah,   satvetce de çok çetindir,  kahr-u ceza bakımından  da  çok çetindir.
85- Kim güzel bir şefaatle şefâatde bulunursa ondan kendisine bir hisse (sevab)  vardır.  Kim de kötü bir şefaatle şefâatde bulunursa ondan kendisine bir (günâh)  pay(ı) vardır. Allah her şey'e hakkıyle kadir ve nazırdır.
86-Bir selâm ile selamlandığınız vakit siz ondan selâmı alın veya onu ayniyle karşılayın. Şübhesîz ki Allah her şeyin hesabını hakkıyle arayandır(65).
  (65) İslâmdan evvel Arablar birbiriyle
حياك الله ”=Allah sana uzun ömür versin” diye selâmlaşırlardı. Ömür, uzun olur, fakat başdan başa felâkette geçebilir. Asıl maksud hayatın daimi selameti, ömrün seadeti ve refahıdır. Onun için İslamda selamوعليكم السلام  و رحمة الله-- وعليكم السلام  و رحمة الله و بركاته ” Ve aleyküm selam ve rahmetullah, ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve beraketühü” ile yahud sadece “وعليكم السلام”=ve aleykümüsselam” =senin üzerinede selamet” cümlesiyle mukabele edilmesi emrolunuyor. Selam veren zat السلام عليكم  و رحمة الله ” = Esselamü aleyküm ve rahmetullah derse biz “و بركاته  ” =ve beraketüh”ü ilave ederek karşılarız. Şayed selam veren o zatو بركاته”= ve berakatühü de ilave ederse o vakıt biz de onu ekleyerek mukabele ederiz. Şunu hatırlatalım ki selamın mukabelesindeعليكمü =Aleykümüوعليكم  ” = Ve aleyküm şeklinde söylemek lazımdır. Çünkü bu “Ve” “Bana olduğu gibi sana da selam (selamet)” manasını ifadeye yardım eder. “Ve” siz karşılandığı suretde ise “selamet bana değil, sana olsun” gibi çirkin bir ihama gidilmiş olur. Selam verib almanın faziletleri ve edebleri hakkında bir çok hadisler varid olmuşdur. (Süfyan bin Uyeyne) hazretleri diyor ki: “Bu âyet yalınız selamı değil, her iyilik edene iyilikle mukabele olunmasını da emreder. Sana iyilik edene sen de iyilik et. Yapmazsan bari onun senasında bulun”. Ehli cennetin yekdiğerine karşı tahıyyesi ve düâsı da “Selâm” dır. Bakınız: Yûnus sûresi, âyet: 10.
87-Allah (öyle Allahdır ki) kendinden başka hiçbir Tanrı yokdur. (Vukuunda) hiçbir şübhe olmayan kıyamet günü elbette hepinizi toplayacakdır. O Allahdan daha doğru sözlü kimdir?
88-Siz halâ niçin münafıklar hakkında -Allah onları kazandıkları (bunca günâhlar) yüzünden tepesi aşağı getirdiği halde- iki zümre (taraf) oluyorsunuz? Allahın sapdırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz? Allah kimi sapdırırsa artık onun için hiç bir yol bulamazsın.
89-Onlar, kendilerinin küfretdikleri gibi sizin de küfredip onlarla beraber olmanızı arzu etdiler. O halde, onlar Allah, yolunda. Hicred edinceye kadar içlerinde dostlar edinmeyin. Eğer (aldırış etmeyib) yüz çevirirlerse onları nerede bulursanız yakalayıb, tutun, onları öldürün. Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edinmeyin.
90-Sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavme(66) iltica edenler, yahud ne sizinle, ne de kendi kavmleriyle muharebe etmekden göğüsleri daralıb(67) (doğruca) size gelenler müstesnadır(68). Allah dileseydi elbette onları sizin başınıza musallat eder de sizinle her halde savaşırlardı. Artık onlar sizi bırakıb bir tarafa çekilirler de sizinle vuruşmazlar ve barışı size bırakırlarsa(69) o halde Allah onların aleyhinde sizin için (tecâvüze) bir yol bırakmamışdır.
 (66)  (Eslem)  ve (Huzâa)   oğulları gibi.(67) Yani ne milletdaşlariyle birlikde sizinle, ne de sizinle birlikde kendi milletdaşlariyle savaşmak istemeyib gelenler: “Müdlic” oğulları gibi.(68) Onlara dokunulmaz.(69) Inkıyâd ederler veya müsâlemet teklifinde bulunurlarsa.
91- Diğer bir takımını da şu halde bulacaksınız: Onlar hem sizden emîn olmak, hem kendi kavmlerinden emîn olmak isterler(70). Ne zaman fitneye döndürülürler (sevk-u davet edilirler)se onun içine baş aşağı atılırlar, öyle ise onlar sizi bırakıb bir tarafa çekilmezler, barışı size bırakmazlar, ellerini çekmezlerse onları nerede bulursanız yakalayıb tutun, onları öldürün. İşte size onlar hakkında apaçık bir hüccet (ve salâhiyyet) verdik.
 (70) Sizin yanınızda sizden, kavmlerinin yanında onlardan gözükmek suretiyle.
92-Bir mü'minin diğer bir mü'mini, yanlışlık eseri olmayarak, öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini yanlışlıkla öldürürse mü'min bir köleyi azadetmesi ve (ölenin) ailesine (mirasçılarına) teslim edilecek bir diyet (kan bahası) vermesi lâzımdır. Meğer ki onlar (o diyeti) sadaka olarak bağışlamış olsunlar. Eğer (öldürülen) mü'min olmakla beraber size düşman bir kavmden ise o zaman (öldürenin) mü'min bir köle azadetmesi lâzımdır. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir kavmden ise o vakit mirasçılarına bir diyet vermek ve bir de mü'min bir köle azadetmek gerekdir. Kim (bunları) bulamazsa (bulmakdan âciz ise) Allah (tarafın)dan tevbesi(nin kabulü) için birbiri ardınca iki' ay oruç tutması îcab eder. Allah, her (şeyi) bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.
93- Kim bir mü'mini kasden öldürürse cezası, içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennemdir. Allah ona gazabetmişdir, ona lâ'net etmişdir ve ona çok büyük bir azâb hazırlamışdır.
94-Ey îman edenler, Allah yolunda harbe çıkdığınız zaman (mes'elelerin) tam açıklanmasını bekleyin. Size (müslümanca) selâm verene, dünyâ hayatının (geçici) menfeatini arayarak, “Sen mü'min değilsin” demeyin. İşte Allanın katında bir çok ganimetler vardır. Evvelce siz de böyle iken Allah size lutfetdi. O halde (meselelerin) iyice açıklanmasını bekleyin. Şübhesiz ki Allah ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır.
95- Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (evlerinde) oturanlarla Allah yolunda mallariyle, canlariyle savaşanlar bir olamaz. Allah, mallariyle, canlariyle savaşanları, derece i'tibariyle, oturanlardan çok üstün kıldı. (Gerçi) Allah hepsine de cenneti va'd etmişdir. (Fakat) Allah, savaşanlara oturanların üstünde daha büyük bir ecir vermişdir.
96-Kendi (canibi)nden dereceler, mağfiret ve esirgeme (vermîşdir). Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.
97-Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki “Ne işde idiniz?”. Onlar: “Biz yer(yüzün) de(71) (dînin emirlerini tatbikden) âciz (kimse)lerdik” derler.    Melekler de: “Allahın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Siz de orada hicret edeydiniz ya” derler, işte onlar (böyle). Onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir (72).
 (71) Mekkede.(72) Mekkede kâfirlerin arasında kalıb onlarla hemhal olan adı müslümanlar hakkında nazil olmuşdur.
98-Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za'f ve acz içinde bırakılıb da hiç bir çâreye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna.
99-İşte onlar (böyle). Allahın onları afvedeceğini umabilir(ler). Allah çok afvedici, çok yarlığayıcıdır.
100- Kim Allah yolunda hicret ederse yer(yüzün)de gidecek, barınacak bir çok yerler de bulur, genişlik de bulur. Kim evinden, Allaha ve onun peygamberine muhacir  olarak  çıkıb  da  sonra   kendisine  ölümyetişirse muhakkak ki onun mükafatı Allaha düşmüşdür. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir. (73)
  (73) (Cenda bin Damre) ihtiyar ve hasta idi. 98 nci
المستضعفين ” ayeti kerimesi nazil olunca “Ben istisna edilenlerden değilim. Zira ben hicrete çare bulurum, hem Medinenin yolunu bilirim. Vallahi bu gece Mekkede yatmayacağım Ecelim geldiyse yolda ölürüm” diyerek kendini ve yatağını oğulları eliyle bir deveye yüklettirdi. Yola çıkdı. Fakat “Teniym” mevkiinde vefat etdi. Allah razı olsun. Bu ayetin nüzul sebebi budur.

101-Yer yüzünde sefere çıkdığınız zaman, eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endîşe ederseniz, namazdan kısaltmanızda üzerinize bir vebal yokdur(74). Şübhesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.
  (74) “El-bakare”   sûresinin  (239)  uncu âyetine de müracaat. (Ahmed bin El-mübârek) diyor ki kasr-ı salât eminlik halinde iken de caiz olduğu halde bunun korku haliyle takyîd edilmesinin sebebini ümmî mürşidim (Abd-ül Aziz Ed-debbağ) a sormuşdum. Dedi ki: “Bu takyîd eminlik halindeki kasrı çıkarmak için değildir ki bir mefhum-ı muhalif hatıra gelsin. Bu, bilhassa korku halinde meşakkati ve tehlikeyi önlemek ve bu hükmün idhaline i'tinâyı tenbih etmek içindir. Bunun sebebi de şudur: Ashab-ı kiram radıyallâhü anhüm muharebeye çıkdıkları zaman dünyâdaki ömürleri artık sona ermiş olması ihtimâlini düşünerek ibâdeti evvelkinden fazla yaparlar, gündüzleri savaşla uğraşmalarından başka geceleri de uyumayıb ibâdetle kaim olurlar, taksiri ve şiddetli meşakkati âhirete hazırlanmalarına münâfi görürlerdi. Bu onlarda kökleşmiş bir i'tikaddı. Cenâb-ı Hak onların kalblerinden bu tevehhümü izâle etmek istedi, bu âyeti inzal buyurdu”  “El-ibriz”.
102-Sen de içlerinde bulunub da kendilerine namaz kıldırdığın vakit onlardan bir kısmı seninle birlikde dursun, silâhlarını (yanlarına) alsınlar. Bu suretle secde etdikleri zaman da arka tarafınızda bulun(ub düşmana karşı dur)sunlar. (Bundan sonra) henüz namazını kılmamış olan diğer kısmı gelib seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyat tedbîrlerini ve silâhlarını alsınlar. O küfredenler arzu eder ki siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil olsanız da üstünüze derhal bir baskın yapsınlar. Eğer size yağmurdan bir eziyyet olursa, yahud hasta bulunursanız silâhlarınızı koymanızda üzerinize vebal yokdur. (Fakat yîne) bütün ihtiyat tedbirlerini alın. Şübhe yokdur ki Allah kâfirlere hor ve hakîr edici bir azâb hazırlamışdır.
103- Artık namazı bitirdiğiniz vakit ayakda iken, otururken ve yanlarınız üzerindeyken Allah’ı anın. Sükûn ve emniyyet haline geldiğiniz vakit ise namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz mü'minler üzerine vakitları belli bir farz olmusdur.
104-(Düşmanlarınız olan)  kavmi aramakda  (ta’kîb etmekde)  gevşek davranmayın. Siz acı duyuyorsanız, şübhesiz ki onlar da sizin duyduğunuz o acı gibi acı duyuyorlar. Hâlbuki siz Allahdan onların ümîd edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz. Allah gerçek bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
105-     Hakıykat, biz sana kitabı —Allanın sana gösterdiği vech ile insanlar arasında hükmetmen için— hak olarak indirdik, Hainlere bir müdâfaacı olma(75).
  (75) “Zafer” oğullarından Ta’me bin Ubeyrık, komşusu (Katâde)nin bir zırhını çalmışdı. Onu bir un dağarcığının içine koymuş, (Zeyd bin Semin) adında bir Yahudînin evine saklamışdı. Dağarcık delikdi. Yolda un izleri görünüyor ve bu izler (Ta'me)nin evinden ona yataklık edenin evine kadar gidiyordu. (Ta'me), zırhı çalmadığına yemin etdi. Hâlbuki iz meseleyi açıkladığı gibi Yahudi de (Ta'me)nin aleyhine şâhidlik etdi. Bu, Zafer oğullarının ağrına gitmişdi. (Ta'me) nin lehinde şâhidlik etdikleri gibi Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemden onun berâetini de ısrar ile istediler. Resûli Ekrem efendimiz bu ısrar karşısında biraz temayül eder gibi oldu. Vahye intizar etdi, bu âyetler nazil oldu.
106- Ve Allah dan mağfiret iste. Çünkü Allah çok yarlığayıcı çok esirgeyicidir.
107-Nefislerine hainlik etmiş kimselerden yana mücâdele etme. Çünkü Allah hainlikde ileri gitmiş günahkârları(76) sevmez.
  (76) Maksud  (Ta'me) ve tarafdarlarıdır.
108-İnsanlardan gizlerler de Allahdan gizlemezler. Hâlbuki onlar onun (Allahın) razî olmayacağı sözü geceleyin konuşub düzdükleri zaman da O, beraberlerinde idi(77). Allah(ın ilmi) yapacakları her şey'i kuşatıcıdır.
  (77) (Ta'me) müslümandı. Hırsızlık yapmamış olduğuna nasılsa yemin etmişdi. Onun bu yeminine Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem de biraz inanır gibi olmuşdu. Yahudiler geceleyin aralarında Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem efendimizin müslümanlık gayretiyle (Ta'me) yi berâet etdirib Yahudîyi mahkûm edeceğini söylemişler. Bu zaviyeden onun aleyhinde atıb tutmuşlardı.  (Bakınız:  “Âl-i Imrân”  sûresi, âyet:   135).
109- İşte siz(78) öyle kimselersiniz ki dünyâ hayatı uğrunda onlardan yana(79) mücâdeleye atılmışsınızdır. Ya kıyamet günü onlar hesabına Allahla kim savaşacak? Yahud onlara kim vekîl olacak?
  (78) Ta’me nin tarafdarları (79) Hırsızlar ve yalan şahidlikde bulunanlar lehine
110- Kim bir kötülük yapar, yahud nefsine zulmeder de sonra Allahdan mağfiret isterse o, Allahı çok yarlığayıcı, çok esirgeyici bulur.
111- Kim bir günâh kazanırsa onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur. Allah her şey'i bilicidir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
112- Kim bîr hata (80) veya bir günâh(81) kazanır da sonra onu bîr suçsuz(un üstüne) atarsa muhakkak ki o, bîr iftirayı ve apaçık bir günâhı da sırtına yüklemîşdir.
 (80) “Hata” dan maksud “Celâleyn” e göre küçük günâhdır. (81) Büyük günâh.
113-Üzerinde Allahın lutf-ü inayeti ve rahmeti olmasaydı onlardan bir güruh muhakkak seni bile (hükümde) şaşırtmayı kurmuşdu. Onlar kendilerinden başkasını sapdıramazlar ve sana hiç bir şeyden zarar da yapamazlar. (Nasıl yapabilirler ki) Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve (evvelce) bilmediklerini sana öğretdi. Âllahın senin üzerindeki lutf-ü inayeti çok büyükdür.
114- Onların fısıldaşmalanın bir çoğunda hayır yokdur. Meğer ki bîr sadaka vermeyi, ya bir iyilik yapmayı veya insanların arasını düzeltmeyi emredenler(inki)  ola.  Kim Allahın rızasını arayarak böyle yaparsa biz ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
115-Kim kendisine doğru yol besbelli oldukdan sonra peygambere muhalefet eder, mü'minlerin yolundan başkasına uyub giderse onu döndüğü o yolda bırakırız. (Fakat ahiret de) kendisini cehenneme koyarız. O, ne kötü bir yerdir!
116-     Şübhesiz ki Allah, kendisine eş tanıtması(nın günâhını) yarlığamaz. Ondan başkasını, dileyeceği kimse için, yarlığar. Kim Allaha eş tanırsa muhakkak ki o, (doğru yoldan) uzak bir sapıklıkla sapmışdır.
117-    Onlar Onu (Allahı) bırakırlar da yalınız dişilere taparlar(82). (Böylece) o çok inâdcı  bir şeytandan başkasına tapmış olmazlar.
 (82) Müşrikler putlarını dişi sayarlardı. Onun için onlara dişi adlarını koymuşlardı.  Melekler de onlarca dişi idi.
118:119-   Allah onu rahmetinden koğdu. O da (şöyle) dedi: “Celâlin hakkı için, kullarından muayyen bir nasıyb edineceğim, onları behemehal sapdıracağım, onları mutlaka olmayacak kuruntulara boğacağım, onlara kat'iyyen emredeceğim de davarların kulaklarını yaracaklar(83), onlara muhakkak emredeceğim de Allahın yaratdığını değiştirecekler”(84). Kim Allahı bırakarak şeytanı bir yâr edinirse şübhesiz açıkdan açığa büyük bir ziyana düşmüşdür o.
  (83) Putlar nâmına kesilmek üzere adak edilen hayvanların kulaklarını yararlardı. (84) Çocukların başlarında putlar nâmına bir mıkdar saç bırakmak, cildi mavi renkle boyamak,  ba'zı mahlûkları tanrı edinmek, fıtratı bozmak vesaire gibi.
120- (Şeytan) onlara va'd eder, onları olmayacak kuruntulara düşürür. Şeytanın kendilerine va'd etdiği şeyler ise aldatmadan başkası değildir.
121-İşte onlar (böyle). Onların yurdları cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamayacaklardır onlar.
122-İman edib de iyi iyi işler yapanlar(a gelince:) Biz onları altlarından ırmaklar akan cennetlere —içlerinde temelli temelli kalıcı oldukları halde— sokacağız, işte Allahın dosdoğru bir va'di! Allahdan daha doğru sözlü kim olabilir?
123- (İş) ne sizin kuruntularınızla,   ne de kîtablıların kuruntularıyle (olub bitmiş) değildir(85). Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalanır ve o,   kendisine Allahdan başka ne bir yâr,   ne bir mededkâr da bulamaz(86).
  (85) Ba'zı müslümanlarla ehl-i kitâb “Bizi peygamberimiz kurtarır, azâb görmeyiz” derlerdi. (86) (Bakınız: “El-bakare” sûresi, âyet: 284 — “Eş-şûra” sûresi, âyet: 30 — “El-kalem” sûresi, âyet: 17:33). Hazreti (Ebû Bekr-issıddıyk) radıyallâhü anhden rivayet olunduğuna göre bu âyetde bahsedilen ceza mü'minin günâhlarına keffaret olan dünyevî cezadır. Hadis-i şerîf meali: “Allah kime hayır murad ederse ona musıybet verir — “Buhaarî: Ebu Hüreyre radıyaliâhü anh”
124- Erkekden veya kadından kim de mü'min olarak güzel güzel işlerden (bir şey) yaparsa işte onlar cennete girerler. Bir çekirdeğin çukurcuğu kadar bile haksızlığa uğratılmazlar.
125-  İyilik yapan (bir insan) olarak, (tam bir hulus ile) kendisini Allaha teslim eden, İbrâhîmin Allâhı bir tanıyıcı dînine tâbi' olan kimseden daha güzel dînli kimdir? Allah İbrâhîmi bir dost edinmişdîr.
126-  Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır. Allah(ın ılm-ü kudreti çepçevre)  her şey’i kuşatıcıdır.
127- Senden kadınlar hakkında fetva isterler(87). De ki, “Onlara dâir fetvayı size Allah veriyor: Kendileri için yazılmış (farz edilmiş) olan (mîras)ı onlara vermediğiniz ve nikahlamalarını da beğenib istemediğiniz(88) yetîm kızlar ve (henüz ergin olmayan) küçük çocuklar hakkında, bir de yetimlere karşı adâleti ayakda tutmanız (onlara iyi bakmanız) hususunda (işte) kitabda okunub duran (âyet)ler!(89) Hayırdan daha ne yaparsanız şübhesiz Allah onu da hakkıyle bilicidir.
  (87) “Şeriatın  bu  babdaki hükmünü  açıklamanı  isterler”. (88) “Celâleyn”. (89) Şu âyetlere işaret buyurulmaktadır:   “En-nisâ: 2, 3, 6, 9, 10, 11.
128- Eğer bir kadın, kocasının uzaklaşmasından (yatağını terk etmesinden, nafakasında ihmâl göstermesinden), yahud (her hangi bir suretle kendisinden) yüz çevirmesinden endîşe ederse sulh ile aralarını düzeltmekde ikisine de vebal yokdur. Sulh daha hayırlıdır. Zâten nefislerde kıskançlık hazırlanmışdır. Eğer iyi geçinir, (kadınlara cefâdan) sakınırsanız şübhesiz ki Allah, yapacağınız her şeyden tamamen haberdârdır.
129- Kadınlar arasında adalet (ve müsavatı tatbik) etmenize ne kadar hırs gösterseniz, asla güc yetiremezsiniz. Bari (birine) büsbütün meyledib de ötekini (ne dul, ne kocalı bir durumda) askılı gibi bırakmayın. Eğer (nefsinizi) ıslah eder, (haksızlıkdan) sakınırsanız şübhe yok ki Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.
130- Eğer (karı koca) birbirinden (boşanıb) ayrılacak olurlarsa Allah her birini fazl-ü keremiyle ihtîyacdan vareste kılar. Allah(ın) lutf-ü inayeti genişdir, (O) tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
131- Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır. Andolsun ki biz sizden evvel kendilerine kitâb verilenlere de, size de, “Allahdan korkun” diye tavsiye etmişizdir. Eğer tanımayıb küfrederseniz şübhesiz ki göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır. Allah, her şeyden müstağnidir, asıl hamd-ü sena da Onadır.
132- Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahındır. (Güvenilib dayanılacak) bir vekil olarak da Allah yeter.
133- Eğer o dilerse, ey insanlar, sizi giderir de (yerinize) diğerlerini getirir. Allah buna hakkıyle kadirdir.
134- Kim dünyâ mükâfatını isterse (bilsin ki) dünyânın da, âhiretin de mükâfatı Allahın nezdindedir. Allah hakkıyle işidici, kemâliyle görücüdür.
135- Ey îman edenler, adaleti titizlikle ayakda tutan (hâkim)ler ve Allah için şâhidlik eden (insan)lar olun. (O hükmünüz veya şâhidliğiniz) velev ki kendinizin veya ana ve babalar(ınız)ın ve yakın hısımlar(ınız)ın aleyhinde olsun. (İsterse onlar) zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah ikisine de (sizden daha) yakındır (ve hallerini, sizden iyi bilicidir). Artık siz (hakdan) dönerek (keyf-ü) hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğib büker (hakkı olduğu gibi söylemekden çekinir) veya (büsbütün ondan) yüz çevirseniz şübhe yok ki Allah ne yaparsanız hakkıyle haberdârdır(90).
 (90) (Kazî Beyzâvî) nin beyânına göre
شهداء اللهkavl-i celîli yaكونوا  ” lâfzının ikinci haberidir,   yahud   “قوموا  ”   nun halidir.   Biz birinci şıkkı ihtiyar ederek ma'nâyi hem hükme, hem şâhidliğe teşmil etdik. Nitekim üstad-i kül müfessir (Muhammed Hamdi) efendi merhum da bu ciheti tercih etmişdir.
136- Ey îman edenler, Allaha, Onun peygamberine ve gerek o peygamberine âyet âyet indirdiği kitaba, gerek daha evvel indirdiği kitaba îman (da sebat) edin. Kim Allahı, meleklerini, kitablarını, peygamberlerini, âhiret gününü inkâr ederek kâfir olursa o, muhakkak ki (doğru yoldan) uzak bir sapıklıkla sapıb gitmişdir.
137- Hakıykat, îman edib de sonra küfre sapanlar, sonra yine îman ederek küfre dönenler, sonra da küfürlerinden ileri gidenler (yok mu?) Allah onları yarlığayacak değildir. Onları (doğru) bir yola iletecek de değildir(91).
 (91) Bu âyet-i celîle Yahudiler hakkında nazil olmuşdur. Çünkü onlar evvelâ Musa aleyhisselâma îman ettiler, sonra dönüb ve buzağıya tapıp kâfir oldular. Sonra tekrar o peygambere inandılar. İsa aleyhisselam geldi, ona îman etmeyib küfre sapdılar. Nihayet Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem gelince küfürlerini büsbütün katmerleştirdiler. Yahud bu âyet kendisinden sonra gelen âyetden de istidlal edildiği vech ile, münafıklar veya tekrar tekrar mürted olanlar hakkındadır.
138- Münafıklara müjdele (haber ver) ki onlara pek acıklı bir azâb vardır.
139- Onlar mü'minleri bırakıb kâfirleri dost edinenlerdir. İzzet(-ü şevket)i onların yanında mı arıyorlar? Hakıykî bütün ululuk ve kudret Allahındır.
140- O, sîze kitabda “Allahın âyetlerine küfredildiğini ve onlarla eğlenildiğini işitdiğiniz zaman onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar, yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman siz de şübhesiz ki onlar gibi (olursunuz)” diye (bir âyet) indirmişdir(92). Allah muhakkak ki münafıkları da,  kâfirleri de cehennemde topdan bir araya getirecek olandır.
  (92) “El-en’am” suresinin (68)inci âyetidir ki daha evvel Mekke-i nazil olmusdu.
141- Onlar hep sizi gözetleyib duranlardır. Onun için eğer Allahdan size bir feth(-u zafer) olursa: “Biz de sizinle beraber değil miydik?” derler. Şayet kâfirlere bir (zafer) hisse(si) düşerse (o vakit da kâfirlere dönerek): “Biz size (yardım ederek) galebenizi te'min etmedik mi? Size mü'minlerden (gelecek felâketi) önlemedik mi?” derler. Artık Allah, kıyamet günü (onlarla sizin) aranızda hükmünü verecekdir. Allah, kâfirlere mü’minlerin aleyhinde (galebeye) asla bir yol (ve imkân) bahşetmez.
142- Hakıykat, münafıklar (akıllarınca) Allaha oyun etmek isterler. Hâlbuki O, kendi oyunlarını başlarına geçirendir. Onlar namaza kalkdıkları vakit üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Allahı (başka değil) ancak birazcık hatıra getirirler.
143- Onlar (küfr ile îman) arasında bucalayan bir süre kararsızlardır. Ne onlara, ne bunlara (mâl olurlar). Allah kimi şaşırtırsa artık ona bir yol bulamazsın, asla.
144- Ey îman edenler, mü'minleri bırakıb da kâfirleri dostlar edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allaha apaçık bir hüccet vermek ister misiniz?
145- Şübhesiz münafıklar(93) cehennemin en aşağı tabakasızdadırlar. Kabil değil, onları (kurtarmıya) bir yardım edici de bulamazsın.
 (93) “Münafık” kelimesi
نفق، نافقاء ”, Nafk. Nâfıka'= Yer altında bulunan lâğım, canavar ini, izbe” dendir, îsmi “Nifak” dır ki örfde “dışı mü'min, içi kâfir olmak” dır. Böyle kimseye “münafık” derler. (İmam Râğıb) a göre: “Nifak, şerîate bir kapıdan girib öbüründen çıkmakdır. Canavar ini de böyle iki kapılıdır.
146- Ancak (etdiklerine peşîman olarak) tevbe edenler, (hallerini) düzeltenler, Allaha sımsıkı sarılanlar,  dînlerinde Allah için halis (ve samimî) bulunanlar başka. Çünkü bunlar mü'minlerle beraberdirler, mü'minlere Allah çok büyük bir ecir verecekdir. 
147- Eğer şükreder, îman ederseniz Allah sizi neye azaba uğratsın? Allah şükredenlerin mükâfatını verici, (onların ne yapdıklarını) hakkıyle bilicidir(94).
 (94) Beşinci cüz'ün sonu.
148- Allah çirkin sözün alenen söylenmesini sevmez. Zulme uğrayanlar başka. Allah her şey'i işidici, hakkıyle bilicidir.
149-Eğer bir hayrı açıklar veya onu gizlerseniz, yahud fenalığı da afvederseniz şübhe yok ki Allah çok bağışlayıcıdır. Her sey'e hakkıyle kadirdir.
150:151- Allahı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, bir de Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak istiyen (Allaha inanıb peygamberlerine inanmayan), “(Bunlardan) kimine, inanırız, kimini inkâr ederiz” diyen ve böylece (küfr ile îman) arasında bir yol tutmıya yeltenen kimseler (yok mu?) İşte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere hor ve hakir edici bir azâb hazırlamışızdır.

152- Allaha ve peygamberlerine îman edib onlardan birini diğerinden ayırmayanlar(a gelince): Onlar da mükâfatları kendilerine verilecek olanlardır. Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.
153- Ehl-î kitâb, senin üzerlerine gökten bir kitab indirmeni isterler. Hakıykat, onlar Mûsâdan daha büyüğünü istemişler de “Allahı açıkdan bize göster” demişlerdi. İşte zulümleri yüzünden onları yıldırım çarpmışdı. Bil'âhare kendilerine bunca açık ayetler ve deliller geldikden sonra da (Tanrı diye) buzağıya tutunmuşlardı. Nihayet biz (tevbe etdikieri için)  bunları afvetmişdik.  Biz Musâya apaçık (nice) hüccet(ler) verdik.
154- (Ahd-ü) misâka bağlanmaları için “Tur” u üstlerine kaldırmış,  onlara:  “O  (şehrin)  kapı(sından)  hepiniz secdeye kapanır halde girin” demiş, cumartesi günü hakkında da “(Av yaparak haddi) aşmayın” (diye) söylemiş, kendilerinden (bu hususlarda)   ağır teminât almışdık.
155- (Fakat) onların (verdikleri) o sağlam sözleri bozmaları, Allahın âyetlerini inkâr ederek kâfir olmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve “Kalblerimiz perdelidir” demeleri sebebiyle(dir ki biz kendilerine lâ’net etdik.) Hayır,  Allah onların kalbleri üzerine,  küfürleri yüzünden, mühür basmışdır. Artık onlar, birazı müstesna olmak üzere, îman”  etmezler. 
156- Bir de onların (İsa’yı) inkâr ile kâfir olmaları, Meryemin aleyhinde büyük iftira atıb söylemeleri.
157- Ve: “Biz Allanın peygamberi, Meryem oğlu Mesîh îsâyı öldürdük”   demeleri sebebiyle(dir ki kendilerini rahmetimizden koğduk) Halbuki onlar onu öldürmediler, onu asmadılar da.  Fakat (öldürülen ve asılan adam) kendilerine (İsâ) gibi gösterildi(96). (Zâten ve) hakıykaten (İsâ ve onun katli)  hakkında kendileri de ihtilâfa düşdüler. (Bu babda) kat'i bir şek ve şübhe içindedirler(97). Onların buna (onun katline) âid hiç bir bilgileri yokdur. Ancak (kupkuru bir) zanna uymak(dadırlar). Onu yakıynen öldürmemişlerdir.
 
(95) “Celâleyn”. (96) O adam Yahudilerin Îsâ aleyhisselâmın nezdinde bulundurduğu bir câsusdu “Celâleyn”. (97) Maktulün yüzüne bakanlar “Bu, İsa'ya benziyor”, cesedini görenler “Hayır, bu, İsâ değildir” diyorlardı. Kimi de “İsa'dır” diye iddia ediyorlardı  “Celâleyn”.                                          
158- Bil'âkis Allah onu yükseltib kendisine kaldırmışdır. Allah, mutlak galibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
159- Ehl-i kitabdan hiç biri haric olmamak üzere, ölümünden evvel andolsun, ona (İsâ’ya) mutlakaa îman edecek(98), o da kıyamet günü kendileri aleyhine bir şâhid olacakdır.
 
(98) “Melek-ül mevt”i gördüğü zaman. Fakat bu îman fâide vermeyecekdir “Celâleyn”.  (Bakınız:  “Yunus” sûresi,  âyet:31).
160:161- Yahudilerden (taşan) bir zulüm, onların (insanlardan) bir çoğunu Allah yolundan alıkoymaları, (Tevrat’da) nehy edilmelerine rağmen ribâ (faiz) almaları, halkın mallarını haksız yere yemeleri sebebleriyledir ki biz, (evvelce) kendileri için halâl kılınan temiz ve güzel şeyleri(99) üzerlerine haram etdik. İçlerinden kâfirlere pek acıklı bir azâb hazırladık.
 (99) Bakınız:“El-en'am” sûresi, âyet: 146.
162- Şu kadar ki onlardan ilimde yüksek payeye erenlerle mü'minler, (gerek) sana indirilen  (Kur'an-ı Kerîm) e, (gerek) senden evvel indirilen  (kitab)lara îman ederler. (Onlar) namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allaha ve âhiret gününe inananlardır. İşte onlar (böyle) Biz onlara çok büyük bir ecir vereceğiz.
163- Nuha, ondan sonraki peygamberlere vahy etdiğimiz ve İbrahime İsmâîle, ishaka, Ya'kuba, evlâdlarına, İsâya, Eyyuba, Yunusa, Hâruna ve Süleymana vahy eylediğimiz ve Dâvûda Zebur verdiğimiz gibi şübhesiz sana da vahyetdik biz.
164- "Öyle peygamberler (gönderdik ki) kıssalarını hakıykat önce sana bildirdik. (Yine) öyle peygamberler (Yolladık ki) sana onların kıssalarını haber vermedik. Allah Musâya da hıtab ile konuşdu(100).
  (100) (Ahmed bin El-mübârek) diyor ki -ümmî mürşidim (Abd-ül Aziz Eddebbağ)a sordum: “Bu konuşma, yalınız (Musa) aleyhisselâma mı mahsusdur? Ekâbir-i sufiyyenin mükâlemeye dair olan sözleri doğru mudur? Ezcümle arif billâh (Hasen-i Şâzelî) “Hızb-i Kebir”indeو هب لنا مشاهدة  تصحبها مكالمة ”   (Ya Rab),- bana mükâleme ile birlikde müşahede ver” diyor.  Ne buyurursunuz?  dedim.  Şöyle cevab verdi:   “Sufiyyeden  (Hasen-i Şazeli)nin ve sâirenin mükâleme hakkında zikretdikleri doğrudur. Bunda şek yokdur. Bu ayeti şerife buna muarız değildir. Çünkü onda hasr yokdur. Fütuhata mazhar olanlar kelâmını âdet hilâfında, harfsiz, savtsız, keyfiyyetini idrâk etmeyerek ve yalınız değil, bütün cihetlere sâri olarak ve bütün uzuvlarıyle işidirler, ilh. “El-ibrîz”.
165- (Biz) peygamberler(i rahmet) müjdeciler(i) ve azâb haberciler(i) olarak (gönderdik). Tâ ki peygamberlerden sonra insanların Allaha karşı (özür diye ileri sürebilecekleri) bir behâneleri olmasın. Allah mutlak galibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
166- Bununla beraber Allah sana indirdiği (Kur'an-ı Kerîm) ile şâhidlik eder ki O, bunu kendi ilmiyle indirmişdir. Melekler de şâhidlik ederler. Hakıykî şâhîd olmak bakımından sa (yalnız) Allah yeter.
167- Hakıykat, o inkâr edip kâfir olanlar ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar şübhesiz (hakdan uzak) bîr sapıklıkla sapmışlardır.
168:169- Hakıykat, o inkâr edib kâfir olanlar ve zulm edenler (yok mu) Allah onları asla yarlığayacak değildir. Onları cehennemin yolundan başka bir yola da iletecek değildir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu ise Allaha göre pek kolaydır.
170- Ey insanlar, hiç şübhesiz, Rabbinizden size hak bir peygamber gelmişdir. O halde kendi hayrınıza olarak (ona) îman edin. Eğer inkâr edib kâfir olursanız (biliniz ki) göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allahındır. Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
171- Ey ehl-i kitâb, dîniniz hususunda haddi aşmayın. Allaha karşı hak olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsâ yalınız Allahın peygamberi ve kelimesidir ki onu Meryeme bırakmışdır. O, Allah tarafından (gelen) bir ruhdur. Artık Allaha ve peygamberlerine inanın da (Allah) “üç”(dür) demeyin. Kendiniz için hayırlı olmak üzere (bundan) vazgeçin. Allah, ancak bir tek tanrıdır. O, herhangi bîr çocuğu bulunmakdan münezzehdir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi onundur. Hakıykî vekîl (ve şâhid) olmak bakımından da (bizzat) Allah yeter(101).
 
(101) Bakınız: “Yunus” sûresi, âyet:31—“El-a'raf” sûresi, âyet:54, not: 34. Tasavvufçular der ki: Nefes, ya'ni soluk denilen hava, kelimeleri telâffuz eden kimseye göre ne ise ruh da Allaha nisbetle ona benzer. Onun için ona “Nefes-i rahmanı” ve mâhiyyetlere, a'yâna, hakıykatlere, haricî varlıklara, hulâsa teayyün etmiş her şey'e “kelime” denilmişdir. A'yân-ı mevcudata “Kelimat” denilmesi bu a'yânm insan nefesinin mahreçlere uğrayarak teşkil etdiği lâfızlara benzemesinden, o lâfızlar aklî ma'nâlara delâlet etdiği gibi a'yânın da mevcudatın mucidine ve onun isimlerine, sıfatlarına, kemâllerine delâlet etmesinden,  yine a’yândan her birinin   “كن  ” =Ol”  kelimesiyle vücûde gelmesindendir.   Bu ta'birler Kur'anındır. İşte bu âyet ve işte “El-kehf” sûresinin 109 uncu âyeti “Nefes-i rahmanı” ye gelince: O da “Ben Rahmanın nefesini muhakkak yemen tarafından bulurum” mealindeki bir hadîsden almmışdır. Murad “Ensar” dır. Çünkü Allah tealâ mü'minlerden gam ve gussayı onlarla giderdi. Nefes, Rahmana nisbet ediliyor. Zira Cenâb-ı Hak “Rahman” ismiyle a'yâna rahmet edib esma ve sıfat demek olan niseb-i ilâhiyyenin istedikleri şeyleri vermişdir. Bu, bir temsil ve i'tibardan ibâretdir. Çünkü nefes, lâtif bir cisimdir ki mütekellimin kesîf olan cismine dahil olur, oradan yine çıkar. Hâlbuki Cenâb-ı Hak cisimlikden münezzehdir... (Mütesavvifenin istinâd etdikleri bu hadis hakkında muhaddisler söz etmişlerdir).
172- Ne Mesîh, ne en yakın melekler Allanın kulu olmakdan asla çekinmez.   Kim Ona kullukdan çekinir ve kibirlenmek isterse (düşünsün ki Allah) onların hepsini huzurunda toplayacakdır.(102)
 (102) Bakınız: “Yûnus” sûresi, âyet:31.
173- Fakat îman edip güzel güzel amel (ve hareket)lerde bulunanlar(a gelince Allah) hem onların mükâfatlarını tastamam ödeyecek, hem kendi fazl(-u kerem)inden onlara ziyâdesini verecekdir. Amma o kibirlenib çekinenleri pek acıklı bir azaba uğratacak, onlar kendileri için Allahdan başka ne bir yâr, ne bir mededkâr bulamayacaklardır.
174- Ey insanlar, size Rabbinizden hakıykî bir burhan(103) gelmişdir. Size apaçık bir nur(104) göndermişizdir.
  (103) Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem. (104) İslâm dîni ve şerîati.
175- İşte Allaha îman edib de Ona sarılanlar (yok mu?) Onları (Allah) kendisinden bir rahmetin ve lütf-ü inayetin içine sokacak ve onları kendisine (giden) doğru bir yola götürecekdir.
176- (Habîbim) senden fetva isterler. De ki: “Allah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar: Eğer (erkek veya kız) evlâdı (ve babası) olmayan bir erkek ölür, onun (ana baba bir veya sâdece baba bir) bir tek kız kardeşi kalırsa terikesinin yarısı onundur(105). Eğer (mirasçı) erkek kardeş ise çocuksuz (ve babasız) ölen kız kardeşinin (vefatıyle) bırakdığı(nın tamamını alır)(106). Eğer (aynı şartlarla kalan) kız kardeş iki (veya daha ziyâde) ise oğlan kardeşinin bırakdığının üçde ikisi(ni alırlar)(107). Eğer (yine aynı şartlarla mirasçılar) erkek ve dişi kardeşler ise o zaman erkek için dişinin iki hissesi (vardır), Allah size -şaşırırsınız diye- (dîninizin hükümlerini) açıklıyor. Allah her şey'i hakkıyla bilendir(108).
  (105) Diğer yarısı asabesi varsa, onun yoksa redden yine hemşiresinindir. Oğlu bulunursa hemşire sakıt olur. Kızı bulunursa hemşirenin muayyen bir farzı olmaz. O asabedir. “Kelâle” de babanın bulunmaması şartdır. Zâten baba bulunursa alel'umum kardeşler sakıt olur. Ana böyle değildir. O, kardeşleri ıskat etmez, altıda bir alır. Bakınız: Âyet, 12: Bu kısımda ana bir kardeş dâhil değil ir. O, altıda bir alır. (106) Fakat oğlu veya babası bulunursa sakıt olur. Kızı bulunursa tamamını alamaz. Bakîyi alır. (107)   Bakıy, asabe varsa ona verilir. Yoksa farzan değil, redden yine onların olur. (108) Ashab-ı kiramdan (Câbir bin Abdullah) radıyallâhü anh hasta olduğu zaman Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem onun ziyaretine gitmişdi. Müşârün ileyh: “Yâ Resûlellah, ben (kelâle)yim. Mirasım nasıl olacak?” diye sordu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Ahkâmdan en son inzal buyurulan âyet-i celile budur.

 


 
Geri