NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  

                                                                     HASAN BASRİ ÇANTAY'IN
                                                                KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM

                                                                      EN'AM SURESİ


1- Hamd olsun —O gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden(2)— Allaha. Kâfir olanlar (bunca âyet ve delillerin zuhurundan) sonra (bunları veya bunlardan bir kısmını) halâ Rableriyle denk tutuyorlar.
  (1) Bu sûre-i celîle Mekke-i mükerremede nazil olmuşdur. (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâya göre hepsi bir defada inmişdir. Ancak 91, 92, 93, ve 151, 152, 153 üncü âyetlerin nüzulü Medîne-i münevverededir). Bu babda başkaca rivayetler de vardır. Sûrenin âyetleri (165) dir. (2) İmam (Süddî) ye göre karanlıklardan murad gecenin karanlıkları, nurdan murad da gündüzün aydınlığıdır. (Hasanı Basrî) ye göre zulümât, küfr; nur, îmandır. Ba'zıları da zulümâtı cehil, nuru ilim;  birincisi cehennem,  ikincisi cennet diye tefsir etmişlerdir.
2-O, sizi bir çamırdan yaratan, sonra ölüm zamanını hükmü takdir edendir. Bir de Onun katında ma'lûm (başka) bir ecel vardır(3). (Ey kâfirler, bunu bilib durdukdan) sonra da halâ (ba's hakkında) şübhe edersiniz ha!
 
(3) Bu iki ecel hakkında muhtelif rivayetler vardır. (Hasen, Katâde, Dahhâk)e göre birinci ecel doğumdan ölüme kadar olan müddet, ikinci ecel ölümden ba's vaktına kadar olan zamandır.   Ya'ni birincisi şahsî ecel,   ikincisi umumî eceldir. 
3-O, göklerde de, yerde de (ibâdete müstehık olan) Allandır. Sizin içinizi de bilir O, dışınızı da. (Hayr ve şer) ne kazanacağınızı da bilir O.
4-Onlara (Mekkelilere) Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmeyedursun, onlar ille bundan yüz çeviricilerdir.  
5-İşte onlar hak (olan Kuran)i, kendilerine gelince, yalanlamışlardır. Fakat yakında onlara ne ile alay etmekde olduklarının (müdhiş) haberleri gelecekdir(4).
 
(4) Dünyâda da, âhiretde de onun feci' akıbetini ve cezasını göreceklerdir “Beyzâvî”.  
6-Biz, kendilerinden evvel nice nesil(ler)i helak etdik, görmeliler mi? (Ey Mekkeliler) biz onlara yer(yüzün) de size vermediğimiz (bütün) imkânları verdik, gökden üstlerine bol bol (yağmurlar) gönderdik, (evlerinin) ahlarından akar ırmaklar yapdık(5) da günâhları yüzünden yine onları yok edib arkalarından başka nesil(ler) peyda etdik.
 
(5) Ya'ni onları zengin bağçelere, bereketli mahsullere, cennet gibi yaşanacak güzel güzel yerlere mâlik kıldık.
7-(Habîbim) eğer sana kâğıd içinde (yazılı) bir kitab göndermiş olsaydık da kendileri de elleriyle onu tutmuş bulunsalardı o küfredenler yine behemehal: “Bu, apaçık bir büyüden başkası değildir” derlerdi.  
8- Ona (peygambere “Bizim de görebileceğimiz) bir melek gönderilmeli değil miydi?” dediler(6). Eğer biz (öyle) bir melek gönderseydik elbette (helakleri) iş(i) bitirilmiş olur, sonra (tevbe etmeleri de beklenmez,) kendilerine göz bile açdırılmazdı.
  (6) Bu âyetdeki “Levlâ”,  “helâ”  demekdir “Celâleyn”.  
9-Eğer onu (peygamberi) bir melek yapsaydık onu (o meleği) de her halde bir adam (suretinde) gösterir ve her halde onları yine düşmekde oldukları şüpheye düşürürdük(7).
  (7) İnsanlar melekleri aslî mâhiyyetleriyle idrâk edemezlerdi. Onun için mutlaka bir adam kıyafetinde gönderilmek lâzımdı. O vakit da “Bu, melek mi, insan mı?” diye şübheye düşecekleri muhakkakdı.  
10- (Habîbim) andolsun, senden evvelki peygamberlerle de istihza (alay) edildi de eğlenmekde oldukları şey(ler, yani hak), içlerinden o maskaralık edenleri çepeçevre kuşatıverdi.  
11-De ki: “Yer(yüzün) de gezib dolaşın, sonra da bakın ki (peygamberleri) yalanlayanların sonu nice olmuşdur”. 
12-De ki: “Göklerde ve yerde olan her şey kimin?” De ki: “Allahındır”. O, rahmeti kendi üstüne yazmışdır(8). Hepinizi, hakkında hiçbir şübhe olmayan kıyamet gününe (götürüb) toplayacakdır. Nefislerini sen büyük ziyana uğratanlar (yok mu?) 
 
  (9): İşte îman etmeyecek olan onlardır. (8) Ya'ni fazl-u keremiyle iltizâm etdi. “Rahmet”den murad iki cihâna şâmil ilâhi rahmetdir ki bunda ma'rifetuliâha hidâyet de, deliller ikamesi, kitablar inzali suretiyle tevhîd-i bârîye ilim de, hattâ küfre karşı imhâl de dâhildir “Beyzâvî”. (9) Fıtrat-ı asliyyeden ve akl-ı selimden ibaret olan sermayelerini zayi' etmek sure­tiyle  “Beyzâvî”.
13-Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey Onundur. O, hakkıyle işidendir, gerçek bilendir. 
14- De ki: “Gökleri, yeri yokdan var eden(10) — ki O yedir(ib besl)iyor, kendisi yediril(ib beslen)miyor (ve bundan münezzeh bulunuyor) Allahdan başkasını mı Tanrı(11) edinecekmişim ben”? De ki: “Bana hakıykaten müslüman olanların birincisi olmaklığım emredildi. Sakın Allâha eş tutanlardan olma (denildi)”.
  (10) “Beyzâvî-Şeyhzâde”. (11) “Beyzâvî”. 
15-De ki: “Eğer ben Rabbime isyan edersem o büyük günün azabından elbette korkarım”.  
16- “Ogün kim azâbdan döndürülür (kurtarılır)sa muhakkak ki (Allah) onu esirgemişdir. Apaçık kurtuluş (ve seâdet) de işte budur”. 
17- Eğer Allah sana bir belâ dokundurursa onu kendisinden başka hiç bir giderici yokdur. Eğer sana bir hayır (ve nimet) de dokundurursa... işte O, her şey'e hakkıyle kadirdir. 
18-O, kullarının üstünde (eşsiz) kahr (galebe ve tasarruf) sahibidir. O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden hakkıyle haberdârdır.  
19- De ki: “Şâhid olmak bakımından hangi şey daha büyük?” De ki: “Benimle sizin aranızda (hak peygamber olduğuma) Allah hakkıyle şâhiddir. Şu Kur'an bana. -sizi de, (sizden sonra), erişenler)i de inzâr(12) etmekliğim için— vahyolundu. Allahla beraber başka tanrılar da olduğuna gerçekden siz mi şâhidlik ediyorsunuz”? De ki: “Ben (buna) şâhidlik etmem”. De ki: “O, ancak bir tek Tanrıdır ve sizin eş tutmakda olduğunuz nesnelerle muhakkak ki benim bir ilişiğim yokdur”.
 
(12) “El-bakare”  sûresi,  âyet:  6 - hamiş:  9.
20- Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler(13) onu (o hak peygamberi) öz oğullarını nasıl tanıyorlarsa öyle tanırlar. Nefislerini hüsrana uğratanlar (yok mu?) işte onlardır ki (peygambere) inanmazlar.
 
(13) Maksud, zamân-ı  risâletdeki Yahudi ve Nasrânî bilginleridir.  
21-Allaha karşı bir yalan uydurandan, yahud onun âyetlerini yalan sayandan daha zalim de kimdir? Şu muhakkak ki o zalimler muradlarına ermeyecekdir. 
22-Hele onları hep birden toplayacağımız ve (bundan) sonra Allâha eş tutanlara: “Nerde (tapındığınız ve) boş yere da'vâsını gütdüğünüz ortaklarınız? diyeceğimiz gün...
23- (Bu suâlden) sonra (gûyâ kurtulabilmeleri için) onların (baş vuracakları) fitne: “Rabbimiz olan (Sen) Allâha andederiz ki biz eş tutanlardan değildik” demelerinden başka (bir şey) olmadı  (olmayacakdır).  
24- Bak, vicdanlarına karşı nasıl yalan söylediler, düzmekde oldukları şeyler (o yapma tanrılar) da (nasıl) kendilerinden ayrılıb gaib oldu!  
25-İçlerinden sana kulak verib de (okuduğun Kuranı) dinleyenler vardır. Halbuki biz, onu iyice anlayabilmelerine mâni' olmak için yüreklerinin üstüne perdeler, kulaklarının içine de ağırlık koyduk. Onlar (istedikleri)  her mu'cizeyi görseler yine ona inanmazlar. Hattâ o küfredenler sana geldikleri zaman seninle çekişmiye kalkışarak:  “Bu eskilerin masallarından başka (bir şey) değildir der(ler)(14). 
 
(14) Arab müşriklerinden (Ebu Şüfyan, Velîd, Nadr,' Utbe, Şeybe, Ebu Cehil) ve arkadaşları toplanıb Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemi Kur'an okurken dışarıdan dinlediler. (Nadr) daha önlerinde idi. Ona sordular: “Ne diyor”? O, Ne dediğini bilmiyo­rum. Şu kadar ki dilini kımıldatarak eskilerin masallarını söylüyor galibâ...” cevâbını ver­di. (Ebu Süfyan) dayanamadı: “öyle amma, dedi, ben onun söylediklerinden bir kısmı­nın hak olduğuna inanıyorum”. Bunun üzerine (Ebu Cehil): “Sakın sakın buna âid bir şey'i ikrar etme”, bir rivâyetde de “Elbette ölüm bize bundan ehvendir” dedi. Sebebi nüzulü budur “Beyzâvî – Hazin”.  
26-On'ar, hem (insanları) bundan (peygambere yaklaşmakdan) vaz geçirmiye çalışırlar, hem kendileri ondan uzaklaşırlar. Onlar bilmeyerek kendilerinden başkasını helake sürüklemiş olmuyorlar. 
27- Onlar ateşin karşısında durdurulub da: “Ah bize ne olurdu, (dünyâya) bir geri döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalan saymasaydık, îman edenlerden olsaydık” dedikleri zaman (onları) bir görsen!
28-Hayır, öteden beri gizleyegeldikleri, şeyler açıkça karşılarına dikilib çıkdı(ğından böyle söylüyorlar. Yoksa) geri gönderilseler bile yine vaz geçirilmek istendikleri şeylere döneceklerdir. Çünkü onlar, şübhesiz yalancıdırlar.  
29-Dediler ki: (Bu) dünyâ hayâtımızdan başka bir hayat yokdur. Biz bir daha diriltilecekler değiliz”.
30-Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman sen (onları) bir görsen! (O vakıt Allah) “Şu (âlem) hak değil miymiş?” demiş, onlar da “Rabbimize andolsun, evet” demişlerdir (diyeceklerdir), “öyle ise, dedi (diyecek),  küfür (ve inkâr)  edegeldiğiniz şeyler yüzünden tadın azabı”! 
31- Allâhın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçek en büyük ziyana uğramışdır. Nihayet kendilerine ansızın kıyamet günü çatdığı zaman, onlar (günâh) yüklerini sırtlarının üstüne yükleyerek, demişler (diyecekler) ki: “orada (Hayatda) yapdığımız taksirlerden dolayı eyvah bize!.. Dikkat edin, ne kötüdür o yüklenib taşıyacakları şeyler!  
32-Dünyâ hayâtı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir(15). Âhiret yurdu ise sakınacaklar (takvaya erecekler) için elbet daha hayırlıdır. Halâ aklınız basınıza gelmeyecek mi?
 
(15) Meşhurdur: Hazreti (Alî) radıyallahü anhe “Dünyâ nedir?” diye sormuşlar. Demiş ki: “Seni Mevlândan alıkoyan her şey”.
33- (Habîbim) şu hakıykatı çok iyi biliyoruz ki(16) onların söyleyegeldikleri (sözler) seni her halde tasaya düşürüyor. Onlar hakıykatde seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler bile bile Allâhın âyetlerini inkâr ediyorlar(17).
 
(16) Bu âyet-i kerîmenin başındaki “قد ” kelimesi fi'lin ziyâdesini ve kesretini ifâde etmektedir. Ya'ni taklîl için değil, teksir içindir “Beyzâvî – Şeyhzâde”.(17) (Ebu Cehil), Resûli ekrem sallellahü aleyhi ve selleme: “Biz sana yalancı de­miyoruz. Çünkü senin ne kadar emin ve sadık olduğuna hepimiz kaniiz. Biz ancak Allâhın âyetlerini inkâr ediyoruz” demişdi... “Tirmizî-Hakim - Şifâ-i şerîf: Ali radıyallâhü anh”. Gerek bu âyet-i kerîme ve gerek ondan sonraki âyet-i celîle Resûli zîşan sallellahü aleyhi ve sellem efendimizi tesliye ve taltıyf sadedinde inzal buyurulmuşlardır. Kur'anda bunların daha bir çok benzerleri vardır, şunlar o kabildendir: (Bakınız: “El-a'râf”, âyet: 150 — “El-hıcr”, âyet: 97 — “El-kehf”, âyet: 6 — “Eş-Şuarâ'”, âyet: 3).  
34- Andolsun, senden evvelki peygamberler(in kendileri) yalanlanmışdı da tekzîb edildikleri ve ezaya uğratıldıkları şeylere karşı sabretmişlerdi.  Nihayet onlara yardımımız gelib yetişdi.    Allâhın kelimelerini (katlananlar hakkındaki nusret va'dini) değişdirebilecek (hiç bir ferd ve kuvvet) yokdur. Andolsun, (tarafımdan) gönderilen (o peygamber)lerin haberinden bir kısmı sana da geldi. 
35-Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır gelmiş olub da kendilerine bir âyet (bir mucize) getirmen için yerde bir baca veya gökde bir merdiven araman (gibi ham ve îcabsız tekliflere) uymak istersen(18) (şunu bil ki) eğer Allah dileseydi onların hepsini muhakkak hidâyet üzerinde top­lardı. O halde sakın bilmeyenlerden olma.
 
(18) Bu “Uymak istersen” cümlesiفإن استطعتcümle-i celîlesinin karşılığıdır. Çünkü “istifâl” babından olan “istitaa”daki bu ma'nâ esasdır. Şân-ı peygâmberîye daha lâyık olan da budur.
36-Ancak seni (can kulağıyle) dinleyenlerdir ki (davetine) icabet eder. Ölüler(e gelince:) Onları da Allah diriltir. Sonra yine ancak Ona döndürülürler.
37- (Şöyle) dediler: “Ona Rabbinden bir âyet (mucize) indirilmeli değil miydi?”. De ki: “Şübhesiz Allah âyet (mucize) indirmiye kadirdir”. Fakat onların çoğu bilmezler(19).
  (19) Öyle bir âyetin nüzulü, inkâr etdikleri takdirde, başlarına belâ açar. Bunu bilmezler.  
38-Yerde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadıyle uçan hiç bir kuş hariç olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir(20). Biz o kitabda(21) hiç bir şey'i eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi de) ancak Rablerine toplanıb getirilirler. 
 
(20) İmam (Mücâhid) e göre "Ümmetler"den maksad muhtelif cinslerdir. Tevhîd ve ma'rifetde, gıdâlanmakda, rızıklarını aramada, tehlikelerden korunmakda, yaratılışda, ölümde, ba'sde sizin gibidir demekdir. (21)  Yahud:   levh-i mahfuzda.  
39-Âyetlerimizi yalanlayanlar karanlıklarda (kalmış) sağırlar, dilsizlerdir. Allah kimi dilerse onu şaşırtır, kimi de dilerse onu doğru yol üstünde tutar.  
40-De ki: “Bana haber verir misin(22): Eğer size Allanın azabı gelir, yahud size kıyamet gelib çatarsa Allahdan başkasını mı çağıracaksınız? Eğer (putlarınızın şefaatçi olduğunu söylemekde) sadık (adamlar) iseniz (çağırın onları bakayım)”!
 
(22) “Celâleyn -Hazin”.  
41-Hayır, (putlarınızı değil) ancak Onu (Allâhı) çağırır (Ona düâ ve iltica eder)siniz. O da kendisine çağırdığınız her hangi bir şey'i (belâyı), dilerse, açar (önler, giderir) ve (o vakit) siz (Allâha) eş tutmakda olduğunuz şeyleri (putları hatırınıza bile getirmeyerek) unutursunuz.  
42-Andolsun ki biz, senden evvelki ümmetlere de peygamberler gönderdik de (küfr-ü inkârlarından dolayı) kendilerini çetin bir yoksullukla, çeşitli hastalıkla(23) yakaladık, olur ki yalvarırlar, (tevbe ederler diye).
  (23) “Celâleyn”.  
43-İşte onlar kendilerine (öyle) bir azabımız(24) gelib çatdığı zaman olsun yalvarmalı değil miydiler? Fakat yürekleri katılaşmış, şeytan da yapmakda oldukları   (ma'siyetleri)  süsleyib  püslemişdi.
  (24) “Celâleyn”.  
44- Onun için bunlar kendilerine ne hatırlatıldı, öğüd verildiyse onları unutunca üzerlerine her şey'in (her zevkin, her nimetin) kapılarını açdık, nihayet kendilerine verilen o şeyler (o genişlik ve o serbestlik) yüzünden (tam şımarıb) ferahlandıkları vakit da onları ansızın tutub yakalayıverdik ve artık o anda onlar bütün ümîdlerinden mahrum kaldılar.  
45-İşte bu suretle, zulm edenler güruhunun ardı arkası kesilmişdi. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâhındır.
46-(Habîbim, Mekkelilere) de ki: “Bana haber verin: Eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi al(ıb sizi sağır ve kör bırak)ırsa, kalblerinizin üstüne bir de mühür vurursa Allahdan başka onları size getirecek tanrı kimdir”? Bak, âyetlerimizi türlü türlü nasıl açıklıyoruz da onlar yine (bu âyetlerimizden) yüz çeviriyorlar. 
47-De ki: “Bana haber verin: Eğer Allâhın azabı ansızın (habersizce), yahud açıkdan açığa gelib size çatarsa zalimler güruhundan başkası helake uğratılmış olur mu”? 
48-Biz peygamberleri rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmakdan başka (hal ve sıfatlarla) göndermeyiz. O halde kim îman eder ve (kendini) düzeltirse onların üzerine hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
49-Âyetlerimizi yalan sayanlar(a gelince:) Onlara da, sapmış oldukları fısk yüzünden, azâb dokunacakdır.
50-De ki: “Size benim yanımda Allâhın hazîneleri var demiyorum. Ben gaybı bilmem. Size hakıykat ben bir meleğim de demiyorum. Ben, bana vahyolunmakda olan (Kuran) dan başkasına uymam. De ki: “Görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz”?

 51-Rablerine (götürülüb) toplanacaklarından korkanları sen onunla (Kuran ile) inzâr et ki onların Ondan (Rablerinden) başka ne bir yâri, ne de bir şefaatçisi yokdur. (Senin bu inzârın) onların sakınmaları içindir.  
52-Sabah, akşam Rablerine, sırf Onun cemâlini dileyerek, düâ edenleri (huzurundan) koğma. Onların (kâfirlerin) hesabından hiç bir şey sana, senin hesabından hiç bir şey de onlara âid değildir. Onları (fakirleri) koğarsın  (amma) zalimlerden olursun(25).
  (25) Kureyşin ileri gelenlerinden bir zümre Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem efendimize dediler ki: “Yanına alıb konuşduğun şu fakirleri (Ammar, Suheyb, Habab, gibi zevatı) huzurundan koğarsan gelir, sizinle konuşuruz. Bunlarla bir arada oturmak bizim şerefimize dokunur”! Cenâb-ı risâletmeâb sallellâhü aleyhi ve sellem bu teklife karşı: “Ben mü'minleri koğamam” cevâbını verince dediler ki: “Bari biz geldiğimiz zamanlarda kalkıb gitsinler”. Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem bunu kabul eder göründü, hazreti (Umer radıyaİIâhü anh de aynı muvafakati gösterdi. Hattâ bu yolda bir mukavele yazılmak üzere cenabı (Alî) keremellâhü veçhenin yazacak bir şey getirmesi de emir buyuruldu. Derken bu   âyet-i   kerîme  nazil   oldu.  
53-Biz, onlardan (insanlardan) kimini kimi ile —(sırf) “Allah (buldu buldu da) aramızdan bunlara, bunların üzerine mî lütfü nü reva gördü”? desinler diye— işte böyle imtihan etdik. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil mi?  
54-Ayetlerimize îman (da sebat) edenler sana geldiği zaman de ki: “Selâm sizlere. Rabbiniz kendi üzerine (şu) rahmeti yazdı: İçinizden kim bilmeyerek bir fenalık yapıb da sonra arkasından tevbe etmiş ve düzelmiş ise şübhesiz ki O, çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.  
55-Günâh işleyenlerin yolu seçilib sana belli olsun diye böylece âyetleri açıklıyoruz.  
56-De ki: “Allâhı bırakıb da tapdığınız şeylere tapmam bana yasak edildi”. De ki: “Ben sizin hevâ (ve heves)lerinize asla uymam. Bu takdirde muhakkak sapmış ve ben doğru yola erenlerden olmamış bulunurum”.
57-De ki: “Şübhesiz ben Rabbimden apaçık bir hüccetin(26) (tam) üstündeyim. Siz ise onu (27) yalan saydınız. Sizin çarçabık (gelmesini) istemekde olduğunuz (azâb) benim yanımda değildir(28). Hüküm de Allahdan başkasının değildir ki doğruyu O haber verir ve O, ayırd edenlerin en hayırlısıdır”.
  (26) “Beyine” hakkı baatıldan ayırd eden açık delil ve hüccetdir. Ba'zılarınca burada maksud Kur'andır, vahiydir, yahud aklî hüccetler veya hepsine şâmil bir ifâdedir. “Beyzâvî”.(27)   Allâhı veya —ma'nâ i'tibâriyle— “Beyine” yi “Beyzâvî”.(28) Kâfirlerin istedikleri “ıktirâhî” bir mu'icize idi. Ya'ni gökden taş yağdırmak, yahud acıklı bir azaba uğratmak gibi şeyler. Hâlbuki İslâm da'vâsı henüz başlamışdı. O, yürüyecek, aklî ve ilmî burhanlarla her tarafa yayılacakdı. Nitekim öyle oldu. Bakınız: “Eş-Şuarâ'” âyet: 3.  
58-De ki: “Eğer o acele isteye geldiğiniz şey benim yanımda (elimde) olsaydı iş benimle sizin aranızda elbette olub bitirilmiş olurdu”. (Bununla beraber) Allah zâlimleri çok iyi bilendir.  
59-Gaybın anahtarları Onun yanındadır. Kendinden başkası bunları bilmez. Karada ve denizde varsa hepsini O bilir. Onun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru (hiç bir şey) müstesna olmamak üzere hepsi apaçık bir kitabdadır(29).
 (29)   Levh-ı mahfuzda veya İlm-i ilâhîde. 
60-Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün ne elde etdiğinizi bilen, sonra sizi o zaman (diriltircesine) uyandıran Odur. Tâki (böyle böyle) muayyen olan bir ecelin (bir ömrün) hükmü icra ve itmam edilmiş olsun. Yine dönüşünüz ancak Onadır. (Bundan) sonra ise O, size (dünyâda) ne yapardınız haber verecekdir.  
61- O, kullarının üzerine (yegâne) kahr-u galebe (ve tasarruf) sahibidir. Size bekçi (melek)ler yolluyor(30). Nihayet her hangi birinize ölüm geldi mi (o) elçilerimiz, onlar artık ve eksik bir şey yapmaksızın, onun ruhunu alırlar.
 (30) Herkesin hayr ve şerrini yazan melekler
62-Sonra (görürsünüz ki) bunlar, bütün işlerine hak ve adi ile mâlik olan Allaha, (Allahın hükmüne ve cezasına) döndürü(lüb götürü)lmüşlerdir. Gözünüzü açın ki bütün hüküm Onundur. O, hesâb görücülerin en sür'atlisidir.  
63-De ki: “Karanın ve denizin karanlıkları içinden sizi kim kurtarıyor ki ona (aşikâr ve) gizli yalvararak (şöyle) düâ edersiniz: Eğer bizi bundan selâmete erdirirsen andolsun şükredenlerden olacağız”.  
64-De ki: “Sizi ondan ve her sıkıntıdan Allah kurtarır da sonra siz yine (Ona) eş katarsınız”.  
65-De ki: “O, size üstünüzden, yahud ayaklarınızın altından bir azâb göndermiye(31) veya sizi birbirinize katıb kiminizden kiminin hıncını tatdırmıya kadirdir”. Bak, âyetleri, onlar iyice anlasınlar diye, nasıl türlü türlü açıklıyoruz!  
 (31)  Üstden gönderilen azâb fırtına, şimşek, tufan, sayha... gibi âfetler, alttan gelen azâb da kuraklık, zelzele, kıtal ve sairedir. 
66-O (Kuran) hak iken kavmin onu yalan saydı. De ki “Ben sizin üzerinize (gönderilmiş) bir vekil değilim(32)”.
 (32) Sizin her arzunuzu icrâye mecbur ve me'mur değilim.
67- “Her bir haberin kararlaşmış bir zamanı vardır. Siz de öğrenirsiniz”. 
68- Âyetlerimiz hakkında   (münasebetsizliğe)   dalanları gördüğün zaman —onlar Kur'andan başka bir sözle meşgul oluncaya kadar— kendilerinden yüz çevir. Eğer şeytan seni unutdurursa, o halde hatırladıktan sonra artık o zalimler güruhu ile beraber oturma(33).
 (33) Bakınız:   “En-nisâ'”  sûresi,  âyet: 40.
69-Onların hesabından hiç bir şey takvada sebat edenlerin üstüne (lâzım) değil. Fakat (uhdelerine düşen) bir nasıyhatdir. Olur ki sakınırlar. 
70-Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen, kendilerini dünyâ hayatı aldatmış bulunan kimseleri (öylece hâline) bırak(34). Sen yalınız onunla (Kuran ile) va'z et ki hiç bir kimse kazandığı (günâh) yüzünden helake sürüklenib atılmasın. Ona Allahdan ne bir yâr, ne de bir şefaatçi yokdur. O, bütün varını fidye olarak verse yine ondan alın(ıb kabul olun)maz. Onlar (dünyâda) kazandıkları (günâhlar) yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. Küfr-ü inkâr etmekde oldukları (hakıykatler)den dolayı kaynar su ve acıklı azâb onlar içindir.
 (34) Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar, aldırış etme “Beyzâvî – Şeyhzâde”.
71- De ki: “Allahı bırakıb da bize ne fâide, ne zarar yapamayacak olan şeylere (putlara) mı tapalım? Allah bizi doğru yola iletdikden sonra —şeytanların sapdırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise "Bize gel" diye yola çağırdıkları kimse gibi— ökçelerimizin üzerine gerisin geri mi (şirke) döndürülelim”? De ki: “Allâhın hidâyet yolu şübhesiz ki doğru yolun ta kendisidir ve biz (kendimizi) kâinatın Rabbine teslim etmemizle emrolunmuşuzdur. 
72-Bir de “Namaz kılın, Ondan (Allahdan) korkun” (diye emrolunmuşuzdur). Huzuruna varıb toplanacağınız (Zât-i kibriyâ) Odur.
73- O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet)le yaratandır. Onun “ol” diyeceği gün (her şey) oluverir. Sözü hakdır. “Sur” üfürüleceği gün de mülk Onun. Görünmeyeni de, görüneni de bilendir. O, yegâne hikmet sahibi, (her şeyden) hakkıyle haberdâr olandır. 
74-Bir zaman İbrâhîm, atası Âzere: “Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişdi. 
75-Biz İbrâhîme (hakıykatı nasıl öğretdiysek, istidlalde bulunması ve) kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk(35).
 (35) “
تري ”  lâfz-ı  celîli  burada hikâye-i  haal-i mâzî ma'nâsınadır.   “Beyzâvi-Şeyhzade”. Âyet-i kerîmedeki “Melekût”, “Mülk” dendir. “T” mübalağa içindir, ikisi bir yerde bulunduğu zaman birincisi, ya'ni “Mülk” zahirine, ikincisi “Melekût” batınına tahsıys olunur. Yine birincisi ile “Şehâdet âlemi, halk âlemi” denilen süfli âlem, öbürü ile de “Emr âlemi, ğayb âlemi”  adı verilen ulvî âlem kasdedilir.
76-İşte o, üstüne gece bürüyüb örtünce bir yıldız görmüş, “Bu mu benim Rabbim?!” demiş, o sönüb gidince ise şöyle demişdi: “Ben böyle sönüb batanları (Tanrı diye) sevmem”. 
77-Sonra ayı doğar halde görünce de: “Bu mu benim Rabbim?! demiş, fakat o da batıb gidince: “Andolsun, demişdi, eğer Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaymış muhakkak sapanlar güruhundan olacakmışım.
78-Sonra güneşi doğar vaz'iyyetde görünce de: “Bu mu imiş benim Rabbim?! Bu, hepsinden de büyük!” demiş, batınca da  (şöyle) söyledi: “Ey kavmim,    (Gördünüz ya,  bunların hepsi fani ve mahlukdur)  Ben sizin (Allaha) eş katageldiğiniz nesnelerden kat'iyyen uzağım(36)”.
 (36) Buraya kadar olan meallerin şu ( ) işaretleri içindeki tavzıhlar istidlalin (İbrahim) aleyhisselâmın kendisi nâmına değil, kavmi nâmına -sırf onları doğru yola irşad etmek, tapdıkları yıldızların fâni olduğunu ve tanrı olmakdan çok uzak bulunduğunu başlarına kakarak anlatmak için— vukua geldiğini ifade etmekde ve bu da mu'teber tefsirlere istinâd eylemekdedir. Fakat bu âyetler hakkında (Ahmed bin El mübarek) in ümmi mürşidi Abd-ül Aziz Ed-debbağ) dan telekkıy etdiği pek hoş bir tefsîr-i hakıykat vardır ki onu da hulâsatan nakletmekden kendimi alamadım: (İbn-ül mübarek) soruyor: “Bu istidlal İbrahim aleyhisselâmın Hakka yükselmesi için Cenâb-ı Hakkın masnuâtına bakdığını ve onlarla nefsi için istidlalde bulunduğunu mu, yoksa kavminin dalâlini başlarına kakdığını mı ifâde ediyor? Hazret diyor ki: “Onun bu istiklâli kendisi içindir. Fakat bu, başkalarının istidlali kabilinden değildir. Çünkü peygamberler ma'rifet-i ilâhiyyenin hadd-i ğayesine vasıl olmuş zâtlerdir. O peygamber, batında ve basıyretinde görüb tanıdığı ma'rifet-ul-lâhı maddî gözüyle de görmek, basıyretini basarına, intikal etdirmek istiyor, bu mevcudat içinde basıyretiyle tanıdığına münâsib şeyleri maddî gözleriyle de arıyor, binâen'aleyh yıldızlara, aya, güneşe, bakıyor. Fakat görüyor ki bunlar basıyretiyle müşahede etdiği hakıykate asla uymuyor. O hakıykat bütün gökleri ve yeri yaratanın zâtidir. Binâen'aleyh bütün o mevcudâtdan yine zât-i hakka dönüyor. Bunun takribi misâli şudur: Mazhar-ı fütuhat olan bir veliyyullah ayın yirmi dokuzuncu gecesi basıyretiyle hilâle bakıb görüyor, sonra onu maddî gözüyle de arıyor, fakat göremiyor ve göremeyen diğer adamlara katılarak kendisi de onlarla birlikde aramıya başlıyor ve o adamlar zannediyorlar ki o veliyy-i kâmil de kendileri gibi görmemiş insanlardır ilh...” “El-ibrîz”. 
79-“Şübhesiz ki ben, bir müvahhid (Allâhı bir tanıyıcı) olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allaha yöneltdim. Ben müşriklerden değilim”.
80-Kavmi ona (düşmanca ve câhilce) hüccet getirmîye kalkışdı. O dedi ki: “Allah beni doğru yola iletmişken siz benimle Onun hakkında halâ çekişiyor musunuz? Ben Ona eş tanıdığınız şeylerden (hiç bir zaman)  korkmam. Meğer ki Rabbîm  (hakkımda)  bir şey (bir felâket)  dilemis olsun(37). Rabbimin ilmi her şey'e sargın ve taşkındır. Halâ düşünüb öğüd almayacak mısınız”?
 (37)  Rabbim ne dilerse o olur   “Hazin”. 
81-“Hem Âllâhın size (haklarında) hiç bir delîl ve burhan indirmediği şeyleri siz (Ona) eş tanıdığınızdan korkmazken ben eş tutduğunuz o nesnelerden(38) nasıl korkarım? Şimdi biliyorsanız (söyleyin) iki zümreden hangisi  (korkudan) emin olmıya daha lâyıkdır?”
 (38) Heykellere ve yıldızlara tapıyorlardı. “İstidlal” de bundan doğdu.
 
82-İman edenler, bununla beraber îmanlarını haksızlıkla da bulaşdırmayanlar, işte (ancak) onlardır ki (korkudan) emîn olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir, 
83-İşte bunlar kavmine karşı İbrâhîme ver(ib öğret)diğîmîz hüccetlerdi. Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz. Şübhe yok ki Rabbin tam hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir. 
84-Biz ona İshak ile Ya'kubu ihsan etdik ve her birini hidâyete (nübüvvete) erdirdik. Daha evvel de Nuh’u ve onun neslinden Dâvud’u, Süleyman”, Eyyubu, Yusuf’u, Musâ’yı ve Harun’u hidâyete (nübüvvete) kavuşdurduk.  Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükâfatlandırırız.
85-Zekeriyyâya, Yahyâya, îsâya, llyâsa da (böyle hidâyet verdik). (Onların) hepsi salihlerdendi.
86-İsmâîli, Elyasa'ı, Yunusu, Lutu da (hidâyete iletdik). Her birine âlemlerin üstünde yüksek meziyyetler verdik. 
87-Onların babalarından, zürriyyetlerinden, biraderlerinden kimini de (yine üstün  imtiyazlara  mazhar etdik), onları seçdik, onları doğru bir yola götürdük.
88-İşte o (yol), Âllahın hidâyet yoludur ki O, bunu kullarından kime dilerse ona nasıyb eder. Eğer onlar da (Allaha) eş koşsalardı yapageldikleri her şey kendi hesâblarına elbette boşa gitmişdi.
89-Onlar, kendilerine kitab, hikmet ve peygamberlik verdiklerimizdir. Şimdi bunlar (Kureyş kavmi) bunları (bu delilleri) tanımayıb da kâfir olurlarsa (zâten) biz ona, bunu inkâr etmeyen bir kavmi vekil (ve memur) kılmışızdır(39).
 (39)  Bu ümmet,   ümmet-i icâbetdir,   Ya’ni Resulûllah sallellâhü aleyhi ve sellemin dâ'vetini canla, başla kabul ve İslâmı hak dîn olarak ihtiyar etmiş olan mü'minlerdir.
90-Onlar (o peygamberler) Allanın hidâyet etdiği kimselerdir. O halde sen de onların girdiği doğru yolu tutub ona uy(40). De ki: “Ben buna karşı (bu risâlet vazifesini ifâ etmeme mukaabil) sizden hiç bir ücret istemiyorum. O (Kuran), âlemler için öğüdden başka bir şey değildir”.
 (40) Ya'ni semavî dînlerin hepsinde müşterek olan esaslarda: Allâha, meleklere, kitablara, peygamberlere, âhiret gününe, kadere, ba'se îman gibi. Bir de geçmiş peygamberlerin bunca musıybetlere,   tehlikelere,   inkârlara göğüs germeleri,   vazifelerini her şey’e rağmen hakkıyle edâ etmiş olmaları hususunda.
91-(Yahudiler de) Allâhın kadrini, ona lâyık olacak bir suretde, hakkıyle takdir etmediler. Çünkü “Allah hiç bir beşere hiç bir şey indirmedi” dediler(41). Söyle (onlara) ki: “Musânın insanlara bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin de parça parça kâğıdlar haline koyub (işinize geleni gösterib) açıkladığınız, (fakat) çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler (Kuranda) size öğretilmişdir”. (Habîbim) sen “Allah” de (geç) ve sonra onları bırak ki daldıkları batakda oynaya dursunlar!
 (41) Rivayete göre Yahudi bilginlerinden   (Mâlik bin Sayf),  huzur-ı risâlete gelerek kitablar üzerine dedikodu etmiye başladı.   Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:  “Tevrâtı   Musâya indiren Allah  hakkı  için bana  haber ver:  Kitabınızda  (Allah şişman  olan  bilgine buğzeder) diye bir  şey bulmadın  mı”?  Mâlik de şişman bir adamdı! Bu söze canı sıkılarak   “Allah hiçbir beşere hiçbir kitab indirmemişdir”   deyip çıkıverdi! Bu suretle bütün kitabları topdan inkâr etdi.   Bunu Yahudiler duymuşlardı.   Kendisine yazıklar olsun sana, Musâya Tevrat indirilmedi mi?”  diye çatdılar.  Onun:   “Muhammed Sallellâhü  teâlâ  aleyhi ve sellem) beni  öfkelendirdi   de  ondan  söyledim”   yollu bir  cevâb verrmesi üzerine kavmi: “Böyle öfke ile kitabını inkâr eden bir adamı biz istemeyiz” diyerek kendisini başkanlıkdan azl ve yerine (Ka'b-ül-eşref) i ta'yîn etdiler “Şeyhzâde - Hazin -Lübab-ün  nukul   fî   esbâb-in  nüzul”.
92- İşte bir kitab  ki onu —bir feyz kaynağı ve elleri arasındaki (Tevrat ve İncili) tasdıyk edici (ve doğrultucu) olarak, bir de şehirlerin anası (bulunan Mekke) ile(42) bütün çevresindeki (insanları) azâb ile korkutman için—indirdik. Âhirete inanmakda olanlar —onlar namazlarına devam (ve ihtimam) ederek— ona (Kur'âna) inanırlar.
 (42) “Mekke” şehri İslâm dünyâsının ma'nevı merkezidir. Onun çevresi de başdan başa dünyâdır. Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişdir. Onun vazifesi bütün insanlığı kucaklar. Kur'ânı kerîm de bütün beşeriyyete – hitab eden, bütün beşeriyyetin dünyevî ve uhrevî seâdetleri ve refahı esaslarını açıklayan en son ilâhî kitabdır. 
93-Âllaha karşı yalan düzüb atandan(43), yahud kendisine hiç bîr şey vahy edilmemişken “Bana da (kitab) vahy olundu” diyenden(44), bir de “Allâhın indirdiği (âyetler) gibi ben de indireceğim” diye söyleyenden daha zalim kimdir? Ölümün şiddetleri içinde, meleklerin de pençelerini uzatarak kendilerine “(Haydi bakalım) canlarınızı kurtarın! Allâha karşı haksız olanı söyleyegeldiğiniz, Allâhın âyetlerinden kibirlenerek uzaklaşmış olduğunuz içindir ki bugün hakaret azâbıyle cezalandırılacaksınız” (dedikleri zaman) sen o zalimleri bîr görmelisin!
 (43) (Müseyleme-tül kezzâb) ve  (Esvedi  A'nesî)   gibi   düzme  peygamberler, yahud (Amr bin luha) ve tabileri gibi Allaha düzme hükümler isnâd edenler. (44) (İsmâîl)  aleyhisselâmın dînini ilk evvel tağyir eden,  putları diken,  bahıyre ve sâibe kurbanlarını îcâd eyleyen  (Abdullah bin Sa’d bin Ebî Serh)  gibi yalancı adamlar.
94-Andolsun, sizi ilk defa (doğumunuzda) yaratdığımız gibi (âhiretde de) yapayalınız,    teker teker (çırılçıplak)  huzurumuza gelmişsinizdir (geleceksiniz). Size ihsan etdiğimiz şeyleri (malları) da sırtlarınızın arkasına bırakmışsınızdır. İçinizde, kendileri hakıykaten (Allahın) ortakları olduğunu boş yere iddia etdiğiniz şefaatçilerinizi de şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağ) parça parça kopmuşdur, Haklarında kuru zan besler olduğunuz şeyler (putlar) sizden galib olub gitmişdir. 
95- Şübhesizki Allah (ot bitirmek için) taneleri, (ağaç çıkarmak için)  çekirdekleri yaratandır, ölüden diriyi O çıkarır, diriden ölüyü çıkaran da Odur. İşte Allah bu. O halde (bunca burhanlara rağmen) nasıl olub da  (îmandan) çevriliyorsunuz? 
96-Sabahı (gecenin karanlığından) yarıb çıkarandır O.  (Geceyi halkın)  bir sükûn(u,  dinlenmesi), güneşi ve ayı (vakıtların)  bir hesâb(ı) olarak yaratandır O. İşte bütün  bunlar (mülkünde) mutlak galib, (her şeyi)  hakkıyle bilen  (Allah) ın takdiridir. 
97- O, karanın ve denizin karanlıkları içinde kendileriyle yollarınızı doğrultmanız için, sizin fâidenize, yıldızları yaratandır. Biz âyetlerimizi bilir kimseler  için,  hakıykaten,   açıkça   bildirdik. 
98-O, sizi bir tek candan yaratandır. Sonra (sizin için) bir karar yeri, bir de emanet yeri (vardır)(45). Biz iyi ve ince anlayacak zümrelere âyetlerimizi hakıykaten açıkça bildirdik.
 (45) “Karar yeri”  sulbler, yahud yeryüzü,  “Emânet yeri”  de rahimler, yahud kabirlerdir. 
99-  O, gökden (bulutla) su indirendir. Sonra biz onunla bir şeyin (her nev’in) nebatını (bitirib) çıkardık, içlerinden de taze ve yeşil (fidanlar) meydana getirdik ki ondan da (büyütüb) birbirinin üstüne binmiş tane(ler), hurma domurcuğundan (el ile tutulabilecek derecede) yakın salkımlar, birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen üzümlerden, zeytinden ve nardan bağçeler yapıb çıkarıyoruz. (Her birinin) meyvesine, bir meyve verdiği zaman, bir de kemâle erişdiği vakit bakın. Şübhesiz ki bütün bunlarda îman edecekler için bîr çok ibretler vardır. 
100- Cinleri Ona (Allâha) ortak yapdılar. Hâlbuki bunları da O yaratmışdır. Bundan başka (ne dediklerini) bilmeden Onun oğulları ve kızları olduğunu da uydurub söylediler. Onun zâti ise vasfedegeldiklerinden çok uzakdır, çok yücedir. 101-O, gökleri ve yeri yokdan var edendir(46). Onun nasıl çocuğu olabilir? (Bu, nasıl düşünülebilir?) Onun bir eşi de yokdur. Her şey'i O yaratmış ve O, her şey'i hakkıyle bilendir.
 (46) Allah teâlânın, âlemi var etmesi bakımından, değişmez üç sıfatı vardır: 1) “İbdâ”dır ki bir şey'i, bir şeyden olmayarak, var etmek demekdir. Bu âyetde olduğu gibi. Binâenaleyh o şey maddesiz olarak ketm-i ademden çıkmış oluyor. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selleme bu emrin (varlığın) ihtidasından sorulmuşdu. Meâlen buyurdu ki: “Allah, kendinden başka hiçbir şey yok iken, var idi”. Bu hadîsi “Müslim” (Ümran bin Husayn) radıyallâhii anhden tahrîc etmişdir. (Bayezîd-i bistamî) hazretlerinin “Halâ da Allah öyledir” sözü meşhurdur. Çünkü onun ve diğer hakıykat erbabının nazarında eşya ancak Allâhın varlığıyle kaimdir; onlar   hakıykî   birer   mevcud   değildir; gölgeden   ibâretdir.Onlara varlık isnadı nisbî ve îzâfîdir. Bunun ifâdesi şudur:
لا موجود الا الله = Lâ mev-cûde illallah = Allahdan başka hiç bir mevcud yokdur”. 2) “Halk” dır ki bir şey'i bir şeyden var etmekdir. Nitekim Allah teâlâ (Âdem) aleyhisselâmı toprakdan, cinni dumansız ateşden yaratdı (“Er-rahman” sûresi, âyet: 14, 15 — “El-mü’minûn” sûresi, âyet: 12). 3) “Tedbîr” dir ki bütün mevâlîd âlemini (tabiiyyâtı) idare etmek demekdir. Onun dönüb geldiği nokta da o mevâlîden hadiselerini maslahata —ki mahza kendi lutf-ü cûdünün muktezaasıdır— götüren hikmetin çok sevdiği nizam ve intizamdan ibâretdir. Nitekim bulutdan yağmur indiriyor, onunla— insanlar ve “hayvanlar yesin, vakıtlarının sonuna kadar yaşamalarına sebeb olsun diye— yer yüzünden nebat çıkarıyor. (İbrâhîm) aleyhisselamı ateşe atdı da o ateşi kendisine serin, hoş ve selâmet kıldı, onu yakmadı, öldürmedi. “El-enbiyâ'” sûresi, 51-71). (Eyyub) aleyhisselâmın bedeni bir maraz koleksiyonu olmuşdu. Onun hastalığına şifâ vermiye vesîle olacak bir pınar yaratdı. (“Sad” sûresi, âyet: 43, 44). Cenâb-ı Hak yerde bulunan insanların Arabına da, Acemine de, doğru yoldan ayrıldıkları için, buğz etmişdi. Dilediğini karanlıklardan aydınlığa kavuşdurmak üzere onları inzâr etmesini, onlarla mücâhede eylemesini peygamberlerine vahy-ü emretdi ilh... “Hüccet-ul-lâh-il bâliğa tercemesi ve şerhi”. 
102-İşte Rabbiniz olan Allah! Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. O, her şey'i yaratandır. O halde Ona kulluk edin. O, her şey'in üstünde (güvenilib dayanılacak mutlak)  bir vekildir.  
103-Ona gözler erişemez. O(nun ilmi) ise bütün gözleri ihata eder. O, (kulları hakkında) gerçek rıfk-u lutf sahibidir(47). (Her şeyden de)  haberdârdır(48).
 (47)(İmam Zührî)  “Hazin”.  (48) “Ona gözler erişemez”  demek Onun künh-ü zâtini gözler hakkıyle idrâk ve ihata edemez demekdir. Yoksa cennetden rü'yetin vukuu âyetlerle ve hadîslerle mensusdur. 
104-Size Rabbinizden muhakkak basıyretler gelmişdir(49). Artık kim (onlarla hakkı) görür (ve îman eder)se kendi lehine, kim (ondan) kör kalırsa o da kendi aleyhinedir.  Ben sizin üzerinizde bir bekçi değilim. (50) 
 (49)“Basıyret” kalb gözü demekdir. Bununla serdedilen deliller irâde buyurulmuşdur. “Beyzâvî”. (50) Bu âyet-i kerîme Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin lisânından beyan edilemk üzere nazil olmuştur. “Beyzavi” Bir hadisi şerif meali “Her "kulun muhakkak ki yüzünde dünyâ işini görecek iki gözü, kalbinde de âhiret işini görecek diğer iki gözü vardır. Allah bir kula hayır dileyince kalbindeki o iki gözünü açar da onlara ğaybda va'd etdiği şeyleri gösterir. Binâen'aleyh o kul da maddî göziyle görmeden ğaybe inanır. Yok, ona bunun aksini murad buyurdu mu o kulunu olduğu hal üzere bırakıverir”. Resûlüllah sallellahü aleyhi ve sellem bundan sonra (“Muhammed»  sûresinin 24 üncü âyeti olan şu)  “
ام علي قلوب اقفالهاayetini okumuşdur (Deylemî:  Muaz radıyallâhü  anh). 
105-İşte biz âyetleri böylece türlü türlü beyan ederiz. Tâki onlar: “Sen okumuşsun” desinler ve biz onu (Kuranı) bilecek zümrelere besbelli edelim.  
106-Kendisinden başka hiç bir Tanrı bulunmayan Rabbinden sana vahy olunana uy. (Allâha) ortak tutanlardan yüz çevir.  
107- Eğer Allah dileseydi onlar (böyle Allâha) ortak katmazlardı. Biz seni onların başına bir gözcü yapmadık. Sen onların üzerine bir vekîl de değilsin.  
108- Allahdan başkasını (Tanrı edinerek) çağıranlara sövmeyin. Sonra onlar da haddi aşarak nadanlıkta Allâha söverler. Biz her ümmetin yapdıklarını (kendilerine) öylece hoş gösterdik. Sonunda dönüşleri yalınız Rablerinedir. Artık O, ne yapıyor idiyseler kendilerine haber verecekdir.  
109- Allâha yeminlerinin bütün hızıyla andetdiler ki eğer kendilerine (istedikleri gibi) bir âyet (bir mucize) gelirse her halde ona inanacaklar. De ki: “Âyetler ancak Allâhın nezdindedir”. O (âyet) geldiği zaman da onların yine îman etmeyeceklerinin siz farkında değil misiniz? 
110- Onlar, evvelce indirilen (âyet)lere îman etmedikleri gibi (bundan sonra da îman etmeyeceklerdir). Biz, onların gönüllerini ve gözlerini (ters) çevirmiş, kendilerini azgınlıkları, taşkınlıkları içinde serseri ve şaşırmış oldukları halde terketmiş bulunuyoruz(51).
 (51) Yedinci cüz'ün   sonu.
111- Eğer hakıykaten biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı, her şey'i de onlara karşı (senin söylediklerine) kefiller (ve şâhidler) olmak üzere bir araya getirib toplasaydık onlar, Allah dilemedikçe, yine îman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu (bunu) bilmezler.  
112-Biz, (sana yapdığımız gibi) her peygambere de insan ve cin şeytanlarını böylece düşman yapdık. Onlardan kimi kimine, aldatmak için, yaldızlı bir takım söz(ler ve vesveseler) telkıyn eder. Eğer Rabbin dileseydi bunu (bu telkıyni) yapmazlardı. Öyle ise onları düzmekde oldukları yalanlarıyla beraber (baş başa) bırak.
113-Bir de (bu telkıyni) âhirete inanmazların gönülleri ona ağsın, ondan hoşlansınlar, kazanmakda oldukları (günâhı) onlar ko-kazana dursunlar diye  (yapar).
114-(Habîbim, de ki:) “O, size o kitabı (kendinde hak ile batıl tamamen) açıklanmış (ayırd edilmiş) bir halde indirmişken (benimle sizin aranızda tutub da) Allahdan başka bir hakem mi arayacak mışım”? Kendilerine kitâb verdiğimiz o kimseler de(52) bilirler ki o (Kuran) hiç şübhesiz Rabbinden hak olarak indirilmişdir. Öyle ise sakın şüpheye düşenlerden olma.
  (52) Yahudi ve Nasrânî bilginleri. 
115-Rabbinin sözü doğruluk ve adalet bakımından tam kemâlindedir. Onun kelimelerini değişdirici (hiç bir şey ve hiç bir kuvvet) yokdur. O,  (dedikoduları)  hakkiyle işiden (küfr edenlerin içlerini)   kemâliyle bilendir.
  
116-Eğer yer (yüzün) de bulunan  (insan)larıın(53) çoğuna uyarsan seni Allah yolundan sapdırırlar. Onlar tereddüdden gayri bir şey’e uymazlar, onlar yalan söyler (adam)lardan başka da  (bir şey)  değildirler.
  (53) Kâfirlerin, yahud câhillerin, hevâ ve heveslerine uyanların. “Yer” den maksud ba'zılarınca  “Mekke” dir. 
117- Şübhe yok kî Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilenin ta kendisidir 
118- Artık (o sapanların sözlerine bakmayın da) üzerine Allâhın ismi anılan (besmele çekilen hayvan)lardan(54) yeyin, eğer Onun âyetlerine îman edenler(den)seniz.
  (54) Allahdan başkası  adına kesilen  veya ölmüş bulunan hayvanlardan  değil   “Beyzavi”  
119- O, size -kendisine kat'î suretde muztar ve muhtâc bulunduklarınız müstesna olmak üzere- neleri haram kıldığını ayrı ayrı bildirmişken üzerlerine Allâhın adı anılmış olanlardan yememeniz de ne oluyor ya? Muhakkak ki bir çokları ilim (ifâde edebilecek deliller) ile (hiç bir münâsebeti) olmayarak hevâ (ve heves)leriyle (halkı) her halde sapdıracaklardır. Şübhesiz ki Rabbin haddi aşanları en çok bilenin ta kendisidir.  
120-Günâhın açığa çıkanını da, gizli kalanını da bırakın. Çünkü günâhı irtikâb edenler kazanmakda oldukları (o günâh) yüzünden cezalandırılacaklardır.  
121- Üzerlerine Allâhın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu, muhakkak ki bir fıskdır. Filhakıyka şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi dostlarına mutlaka telkinlerde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz şübhesiz ki siz de Allaha eş tanıyanlarsınızdır. 
122-Bir ölü iken kendisini diriltdiğimiz, ona insanların arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse; içinden çıkamaz bir halde karanlıklarda kalan kişi gibi olur mu hiç? Kâfirlerin yapmakda oldukları şeyler kendilerine öyle süslü göründü. 
123-(Mekkede olduğu gibi) her şehir ve kasabada da oraların günahkârlarını, o yerlerde hıylekârlık etsinler diye, büyük (tanınmış) adamlar(dan) yapdık. Halbuki onlar hıylekârlığı (başkasına değil) ancak kendilerine yaparlarda farkında olmazlar. 
124-Onlara bir âyet gel(ib tebliğ edil)diği zaman derler ki: “Allahın peygamberlerine verilenler gibi bize de verilinceye kadar asla îman etmeyeceğiz”. Allah, elçiliğini nereye vereceğini çok iyi bilendir. Cürüm işleyen onları, yapageldikleri hıylekârlıklar sebebiyle, Allah katından bir horluk ve çetin bir azâb çarpacakdır.
125-Allah kime doğru yolu gösterir, îmana muvaffak ederse(55) onun göksünü İslâm için açar (genişletir). Kimi de sapıklıkda bırakmak dilerse onun da kalbini son derece daraltır, sıkar. O, (İslâmı kabul hususunda) gûyâ zorla göğe çıkacakmış gibi (kendinde bir imkânsızlık ve) zahmet (görür). Allah îman etmeyeceklerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.
 (55) “Beyzavi”
126- Bu (islâm ve Kuran)  Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz âyetleri aklını başına alıb düşünecek bir cem'iyyet için apaçık gösterdik.
127- Rableri katındaki selâm yurdu(56) onlarındır ve O, yapmakda devam etdikleri (hayırlı  işlerden) dolayı kendilerinin yârıdır. 
 (56) İsimlerinden biri de “Selâm” olan Cenâb-ı Hakkın bahş-u ihsan edeceği yurd, cennet; yahud mekarihden selâmet yurdu veya mü'minlerin birbirine selâm verecekleri yurd “Beyzâvî” 
128- (Hatırlayın) o gün(ü) ki (Allah) onların hepsini (huzurunda) toplayacakdır. “Ey cin (şeytanlar(57) cemâati, (denilecek) insanlardan bir çoğunu (başdan çıkarıb) almak (kendinize maletmek) kaydına düşdünüz ha”! Onların dostları olan insanlar da şöyle diyecek: “Ey Rabbimiz, kimimiz kimimizden fâide gördük, bizim için takdir etdiğin va'deye erdik”. Buyuracak ki: “Allâhın diledikleri müstesna olmak üzere, içinde ebedî kalıcı olduğunuz ateş karargâhınızda sizin”. Şübhesiz ki Rabbin tam hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir.
  (57)   “Beyzâvî”.
129- İşte biz zalimlerden kimini kimine, irtikâb etmekde oldukları (günâhlar) yüzünden, böylece musallat ederiz(58).
 (58) Yahud: Başlarına vâlî, hakim yaparız; dost kılarız “Beyzâvî - Şeyhzâde.”
130-Ey cin ve ins cemâati, içinizden size âyetlerimi nakleder, bu gününüzün gelib çatacağını inzâr ile haber verir peygamberler gelmedi mi size? "Ey Rabbimiz, diyecekler, nefslerimize karşı (kendi aleyhimizde) şâhidlik ederiz”. Dünyâ hayatı onları aldatdı da gerçek kâfir kimseler olduklarına, kendileri de kendi aleyhlerinde, şâhid oldular.
 
131-Bu (vech ile peygamberler gönderilmesi ve onların feci' akıbetlerini vaktiyle haber vermeleri) memleketleri -halkı gaafil bulunurlarken- zulüm(leri) yüzünden Rabbinin (mahv-ü) helak edici olmadığındandır. 
132-Herkesin (hayır ve şer) yapdıkları şeylere göre dereceleri vardır. Onlar (kâfirler) ne yaparlarsa Rabbin onlardan gafil değildir 
133-Rabbin (her şeyden) müstağnidir, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi (ey müşrikler) giderir (ortadan kaldırır), arkanızdan da yerinize dileyeceğini getirir. Nitekim sizi de başka başka bir kavmin neslinden peyda etmişdir 
134-Hakıykat, size (başınıza geleceği) va'd olunan şeyler(59) elbette gelib çatacakdır. Siz, önüne geçebilecekler değilsiniz.
 (59) Kıyametin kopması, ölümden sonra dirilmek, haşr ve hesâb günleri “Hazin”. 
135- De ki: “Ey kavmim, elinizden  geleni  (komayın)  yapın.  Ben (vazîfemi) hakkıyle yapanım (60). Artık (dünyâ) evin(in) sonu (olan cennet) kîmin olacakdır, (bunu) bileceksiniz. Şu muhakkakdır ki zalimler muradlarına ermeyecek.
 (60) Küfrünüzde, düşmanlığınızda sebat edin. Ben de îslâmda ve sabr-u mücâhedemde sabit kademim “Hazin”.
136-Onlar Allah için, onun yaratdığı ekin ve meyvelerle hayvanlardan, bir hisse ayırdılar da kendi boş zanlarınca “Şu Allâhın, dediler, şu da ortaklarımız (olan putlar)ın. Ortaklarına âid olanlar Allâha ulaşmaz amma, Allâha aid olanlar, (evet) onlar ortaklarına gider! Hükm edegeldikleri bu şeyler ne kötüdür!(61)
 (61) Bakınız: “El-mâide”, âyet: 103. Putlarına ayırdıkları helak olursa ona bedel Allâha ayırdıklarından alırlar, puthane (büthane) hizmetçilerine verirlerdi. Allâha ayırdıkları için ise böyle yapmazlardı. “Allah zengindir, ihtiyâcı yokdur. Putlarımıza gelince: Onlar fakirdir ve muhtâcdır” derlerdi. Ba'zı hadîslerin mealleri: 1) Anasına, babasına lâ'net edene Allah da lâ'net eder. Allahdan başkası nâmına kurban kesenlere de Hak lâ'net eder — Ahmed bin Hanbel, Müslim, Neseî: Alî radıyallahü anh”, 2) İslâmda kabirlere kurban kesmek yokdur (haramdır) — Ebû Dâvud: Enes radıyallahü anh”, 3) Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem kabirlere karşı namaz kılmakdan nehyetdi (Onu yasak etdi) — İbni Hıbbân: Enes radıyallahü  anh”. 
137- Bunun gibi onların ortakları (olan o putların hizmetçileri), müşriklerden birçoğuna -hem onları helake düşürmek, hem kendilerine karşı dinlerini karmakarışık etmek için- öz evlâdlarını (kendi elleriyle) öldürmesini hoş göstermişdir. Eğer Allah dileseydi bunu yapmazlardı. Artık sen onları düzmekde devam etdikleri o yalanlarla başbaşa bırak. 
138-Onlar batıl zanlarıyle dediler ki: “Bu davarlarla ekinler haramdır.  Onları bizim dilediklerimizden başkası(62) yiyemez.  Şu davarların da sırtları(na binmek) haram edilmişdir(63)”. Bir takım davarlar da vardır ki üzerlerine Allahın ismini anmazlar, onlar. (Besmelesiz öldürüb veyâ ölü olarak yerler. Bütün bunları) Ona (Allâha) karşı (böyle emrediyor diye)  iftira ederek  (uydurdular).  O,  (Allah)   bunları, yapmakda oldukları iftiraları  yüzünden,  cezâlandıracakdır.
 (62) Ya’ni putların hizmetçilerinden veya erkeklerden başkası “Hazin”.(63) “El-mâide” sûresinin 103 üncü âyeti mealine ve hamişine müracaat. “Davarlar”, “Neam”in cem'i olan “En'am”ın karşılığıdır, (İmam Rağıb)in beyânına göre “Neam” deveye tahsis edilmişdi. Çünkü deve Arablar indinde en büyük ni'metdi. Bil'âhare deve, sığır ve koyun cinslerine de teşmîl edildi. Şu kadar ki bu cinslere, içinde deve bulunmadıkça, yine “Neam” ve “En'am” ismi verilemez. 
139- Bir de (şöyle) dediler: “Şu davarların karınlarında bulunan (yavru)lar (canlı doğarsa) sâde erkeklerimiz için (halâldır), kadınlarımıza haram kılınmışdır. Eğer o, ölü (doğar)sa onlar bunda ortakdırlar”. (Allah)  onların  (bu halâldır,  bu haramdır yollu)  vasıflarının  cezasını  verecekdir. Şüphesiz ki O, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir. 
140- İlimsizlik yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenlerle(64) Allah’ın kendilerine ihsan etdiği (halâl) rızkı, Allah’a iftira ederek, haram sayanlar muhakkak ki maddî ve ma'nevî en büyük zarara uğramışdır. Onlar şübhesiz ki sapmışlardır ve (ondan sonra) doğru yolu da bulamamışlardır.
 (64) Câhiliyyetde Arabların bir çoğu esîr olmakdan veya fakirlikden korkarak, yahud akıllarınca gelin etmekden haya ederek doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömüb öldürürlerdi “Hazin - Beyzâvî – Şeyhzâde”.
141-O çardaklı ve çardaksız cennet (gibi üzüm) bağ(larını)(65)  meyveleri ve tadları çeşidli hurmaları, mezrûâtı, zeytinleri, narla birbirine hem benzer, hem benzemez bir halde— yaratıb yetişdiren Odur (Allah’dır).  Her biri mahsul verdiği zaman mahsulünden yeyin.  Devşirildiği ve toplandığı gün de hakkını (sadakasını)(66) verin. İsraf etmeyin. Çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez.
 (65) Yahud “Yükselen ve yere yayılan nebatları; ehlî ve yabanî nebatları “Beyzâvî –Şeyhzâde”. (66) Bu “Hak” üzerinde ihtilâf vardır: (İbni Abbas, Enes bin Mâlik) radıyallâhü anhüme göre bu “hak” farz olan “Zekât” dır (Ya'nî üşür veya nısfı üşürdür). (Tavus Hasen, Câbir bin Zeyd, Saîd bin Müseyyeb, Muhammed bin Hanefiyye) hazarâtı da bu ictihâddadırlar. İmamı A'zam (Ebu Hanîfe) hazretleri bu âyet-i kerîmede zikr edilen beş nev'a -az olsun, çok olsun- vücub-i zekâtın terettüb etdiğini, ekseriyyet ise beş “Vesk”a, Medîne-i Münevverede farz edildiği sâbitdir. Bu âyet ise Mekkîdir. Onun için bu âyetin mensüh olduğu da beyân edilmişdir. Şu kadar ki (İbni Cevzî), tefsîrinde, (İbni Abbas)ın ve (Katâde)nin rivayetlerine istinaden, bu âyetin Medînede nazil ve binâen'aleyh muhkem olduğunu yazmışdır. (Alî bin Hasen, Atâ, Mücâhid, Hammâd) beyanlarına göre bu âyetdeki “Hak”, mahsulün toplandığı güne terettüb eden ve zekâttan başka olan bir hakdır, âyet mensup değildir. Bu hak da toplama zamanında hazır olanlara yedirmek ve ekin ve meyveden düşenleri fakirlerin devşirebilmeleri için tarla ve bağçelerde bırakmakdır. (Mücâhid) diyor ki: “Hurma kesimi zamanında hurma salkımlarından bir kısmını gelib geçenin yemesi için tarlalarda bırakırlardı”. (Rubeyyi) de ekin başaklarından yere düşenlerde fakirlerin hakkı olduğunu söyliyor. (Zeyd bin Esam) Medînelilerin hurma salkımları getirerek mescidin yanına asdıklarını ve fakirlerin bunlardan hurmaları asalarıyle düşürüb yediklerini hikâye etmişdir. Bizim âcizane kanâatimizce âyet Mekkîdir. Zekât âyetiyle neshedilmişdir. Ancak bu “Hak” zekât haricinde bir tetavvu' sadakası olmak üzere bakıydir. 
142-Davarlardan yük taşıyacak (tüyünden) döşek yapılan (hayvan) ları yaratan da Odur. Allâh’ın size (halâl kılıb) rızık yapdığı şeylerden yeyin. Şeytanın izleri ardınca gitmeyin. Çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır. 
143-(Allah) sekiz çift (yaratdı): Koyundan iki çift, keçiden de iki çift. De ki: “ (Allah) iki erkeği mi, yahud iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerine sarınıb bürünen (erkek ve dişi yavruları) mı, (hangisini) haram etdi? (Davanızda) doğrucular iseniz bana ilme dayanarak haber verin(67).
 (67) İbrahim ve ismail aleyhimesselâtü vesselamdan nakil getirin. 
144-Deveden de iki, sığırdan da iki (çift yaratdı). De ki: “(Allah) iki erkeği mi, yahud iki dişiyi mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerine sarınıb bürünen (erkek ve dişi yavrular)ı mı, (hangisini) haram etdi? Yoksa Allah size bunu (haram kılmayı) tavsiye etdiği zaman siz hazır mıydınız”? İnsanları ilme dayanmadan sapdırmak için yalan düzüb de Allâhın üstüne atanlardan daha zalim kimdir? Şübhesiz ki Allah o zalimler güruhuna hidâyet vermez(68).
 (68) Câhiliyyet âdetlerini baltalayan Risâletmeâb sallellâhü aleyhi ve sellemle kâfirler nâmına gûyâ mücâdele etmek isteyen (Malik bin Avf) adında müşrik bir hatıyb dedi ki: “Yâ Muhammed (S.A.) sen bizim atalarımızın halâl gördüğü şeylerden bir kısmını haram ediyormuşsun” (ölü, kan, domuz eti gibi). Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem efendimiz şöyle cevab verdi: “Ya siz da'varlardan ba'zılarını asılsız yere haram kıldınız ya! Halbuki Cenâb-ı Hak sekiz çifti, etini yemek ve onlarla faidelenmek için yaratmışdır. Bu haram kılma nereden geldi? Erkek davardan mı, dişi davardan mu? (Mâlik) susdu ve şaşırdı. Bunun üzerine Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem: “Neye söylemiyorsun?” deyince hatıyb “Sen söyle, ben dinliyorum” cevâbını vermekden başka bir çâre bulamadı “Hazin”. Bu âyetler kâfirlerin sözünü ibtaleden bir istidlaldir. İstifham da inkâra mahmuldür. Ya'nî “Siz hiç bir peygamberin peygamberliğine ve hiç bir sâriin şeriatına inanmazken nasıl olub da bu halâldır, bu haramdır diye kendi kendinize hüküm ediyorsunuz?” demekdir “Râzî”. 
145- De ki: “Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kimsenin yiyeceği içinde (sizin haram dediklerinizden böyle) haram edilmiş bir şey bulmuyorum. Yalnız gerek ölü, gerek dökülen kan, gerek domuz eti -ki bu, şübhesiz bir murdardır-, yahud Allah’dan başkasının adına boğazlanmış bir fısk olmak müstesnadır. (Bunlar haramdır. Bununla beraber) kim (bunlardan bir şeyi yemiye) muztar kalırsa (kendisi gibi zaruret halindeki bir kimseye) tecâvüz etmemek ve (zaruret mıkdarını) aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü Rabbin çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir. 
146- Biz, Yahudilere bütün tırnaklı (hayvan)ları(69) haram etdik. Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık. Bunların sırtlarına veya barsaklarına yapışan, yahud kemiğe karışan (yağlar bu hükümden) müstesnadır(70). Bu (tahrîmi) onlara, zulümlerinden dolayı, ceza olarak yapdık. Biz elbette doğrucularız.
 (69) Deve, yırtıcı hayvanlar, kuşlar gibi parmaklı hayvanlar  “Beyzâvî”. (70) Barsak, işkembe ve böbrek yağları haram olan iç yağlarında dahildir “Şihab”. Bakınız:  “En-nisâ"  sûresi, âyet:160.
 
147-Eğer (bunun üzerine) seni tekzîb ederlerse de kî: “Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Onun satvet (-ü kudret) i ise günahkârlar güruhundan  (uzaklaşdırılıb)  döndürülemez”.
148-(Allâh’a) eş katanlar (sana) diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi ne biz, ne atalarımız (Allâha) eş koşmazdık. (Kendi kendimize) hiçbir şey'i haram da kılmazdık”. Onlardan evvelkiler de (peygamberlerini) işte böyle tekzîb etdiler de nihayet bizim azabımızı tatdılar. De ki: “Nezdinizde (kitab ve huccetden) herhangi bir ilim varsa hemen onu bize çıkarın. Siz (kuru) bir zandan başka (bir şeye) uymuyorsunuz ve siz yalan söyleyenlerden gayri kimseler değilsiniz”.
149-Söyle (onlara): “(Madem ki öyle bir ilminiz yokdur) o halde tam ve kâmil hüccet Allâhın (hücceti)dir. İşte eğer O, dileseydi topunuzu birden elbette hidâyete kavuşdururdu”.
150-“(Haydin), de, muhakkak Allah bunu haram etdi diye bildiğini söyleyecek şâhidlerinizi getirin”. Eğer onlar (yalan yere) şâhidlik ederlerse sen onlarla beraber olub da (sözlerini) tasdıyk etme(71). Âyetlerimizi yalan sayanların, âhirete de inanmayanların heva (ve heves)ine uyma. Onlar (putlarını) Rableriyle bir sayarlar.
 (71)   “Beyzâvî”.
151- De ki: “Gelin, üzerinize Rabbinizin neleri haram erdiğini ben okuyayım: Ona hiç bir şey'i ortak yapmayın. Anaya babaya iyilik edin. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de, onların da rızkını biz vereceğiz. Kötülüklerin(72) açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. (Kısas ve zina gibi şeylerden dolayı meşru) bir hak olmadıkça Allâhın haram etdiği cana kıymayın. İşte (Allah) size, aklınızı başınıza alasınız diye, bunları emretdi”. 
 (72) Büyük günâhların, zina ve benzerlerinin “Beyzâvî”. 
152- Yetîmin malına, rüşdüne erişinceye kadar, o en güzel olanından başka bir suretle(73), yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı tam ve doğru tartın. Biz bir kimseye gücünün yerdiğinden başkasını teklif etmeyiz. Söz söylediğiniz vakit -(leh ve aleyhinde söyleyeceğiniz kimse)(74) hısım dahi olsa- adaleti gözetin(75). Allah’ın ahdini (verdiğiniz sözü) yerine getirin. İşte (Allah) size, iyice düşünesiniz diye, bunları emretdi.
  (73) Yetîmin malını iyi muhafaza etmek, artırmak gibi  “Beyzâvî”. (74) “Beyzâvî – Celâleyn”.  (75) Hüküm ve şehâdetde, dînî irşadlarda, ona âid delillerde, iyiliği emirde, kÖtülükden nehiyde, bir hikâyeyi anlatmakda ve sâirede tam hak ve adaleti gözetin, ondan kat'iyyen ayrılmayın “Beyzâvî – Şeyhzâde”.
153- Şübhesiz ki (emretdiğim) bu (yol) benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. (Başka aykırı) yollara tâbi' olmayın. Sonra sizi Onun (Allâhın) yolundan ayırır. İşte (Allah) size bunları emretdi ki (kötülükden sokınasınız)(76).
  (76) “151” inci âyetden i'tibâren buraya kadar olan emirlere “vasayâyi aşere= On vasıyyet” derler ki bunlar bütün şerîatlerde muhkemdir “İbni Abbas radıyallâhü anhümâ”.
154-Yine biz Musâya -(hükümlerini) iyi tatbıyk edenlere(77) karşı (ni'metimizi) tamamlamak, (dînde ihtiyâç hasıl olan) her şey'i (içinde) ayrı ayrı açıklamak ve bir hidâyet, bir rahmet olmak üzere- o kitabı (Tevrât’ı) verdik. Tâki onlar (İsrail oğulları) Rablerine kavuşacaklarına iman etsinler.
 (77) “Beyzâvî”.
155- İşte bu (Kuran) da indirdiğimiz feyz kaynağı bir kitabdır. Artık buna tâbi' olun ve kötülükten kaçının. Tâki esirgenmiş olasınız.
156- (O kitabı indirmemiz) “Bizden evvel kitâb yalınız iki taifeye (Yahudi ve Nasrânîlere) indirdi, biz ise onların okuduklarından kat’iyyen gafillerdik” dememeniz için,
157- Yahud “Bize de kitâb indirilseydi muhakkak, onlardan fazla hidâyete ererdik” dememeniz içindir. İşte size Rabbinizden apaçık bir hüccet, bir hidâyet, bir rahmet gelmişdir. Artık Allah’ın âyetlerini yalan sayandan, onlardan yüz çevirenden(78) daha zaalim kimdir? Biz âyetlerimizden yüz çevirenleri bu sebeble, yaman bir azâb ile cezalandıracağız.
(78) Yahud men'  edenden  “Beyzâvî”.
158- Onlar halâ kendilerine ille (azâb yapacak) meleklerin gelmesini, yahud (bizzat) Rabbinin gelmesini veya Rabbinin âyet (ve mu'cize) Serinden birinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbinin âyetlerinden biri geldiği gün, daha evvelden îman etmiş veya îmânında bir hayır kazanmış olmayan(79) hiç bir kimseye (o günkü) îmanı asla fâide vermez. De ki: “Bekleyin! Çünkü biz (de) şübhesiz bekleyicileriz(80)”.
  (79)  Bu  ilâhî  kayd  amelsiz  îmânın mu'teber   olmayacağını   söyleyenlerin   delilidir “Beyzâvî”. (80)    Bu,  bir tehdîddir,   “İstediğiniz üç şey’i bekleyiniz.   Biz de onu bekliyoruz.  İşte o vakit kurtuluş ve selâmet bize, helak de sizedir” demekdir.
159- Dînlerini    (bir kısmına inanıb bir kısmını inkâr etmek suretiyle) parça parça edenler(81), ayrı ayrı fırkalar(82) olanlar (yok mu?) sen hiç bir vech ile onlardan değilsin(83). Onların işi (cezası) ancak Allâha âiddir. Sonra O, ne yapıyorlardı, kendilerine haber verecekdir.
 (81)  Yahud dînde fırkalara ayrılanlar  “Beyzâvî”. (82)   Âyet-i  celîlede   “
شيعاً  “=  Şiyean”   buyurulmuşdur ki  bu,   bir reîse  tâbi' ve ona yardımcı insanlardan mürekkeb cemaat demek olanشيعه ” =  Şî'a”nın cem'idir.(83) Yahud:   “Senin onlarla hiçbir suretle alâkan yokdur”.   (Hasanı Basrî)   hazretlerine göre bunlar müşriklerdir. Çünkü onlardan kimi “Allah katında şefatcilerimizdir” diye putlara, kimi –hâşâ- “Allâhın kızları” deyib meleklere, kimi de yıldızlara tapdılar. (İmam Mücâhid) e göre onlar Yahudilerdir. (İbni Abbas,  Katâde Süddî, Dahhâk) kavillerine nazaran hem Yahudiler,   hem Nasrânîlerdir.   (Ebû Hüreyre)   radıyallâhü   anh   ise onların bu ümmetin içinden zuhur edecek sapkın fırkalar olduğunu söylemiş ve bu hususda bir de hadîs  rivayet  etmişdir.   Bizce âyet-i  kerîme   dînde   ihtilâfa,  tefrikaya  düşen  müslim gayri  müslim her cem'iyyete şâmil ve hükmü  âmdır. 
160- Kim (Allâha) bir iyilikle, güzellikle gelirse işte ona bunun on katı(84). Kim de bir kötülükle gelirse bu, o mıkdardan başkasiyle cezalanmaz(85). Onlar (yâni iyilik edenler de, fenalık yapanlar da) haksızlığa uğratılmazlar(86).
  (84) Allâhın fazl-u keremiyle.  Bu  mıkdar,  va'd buyurulan  ecrin  asgarî mıkdarıdır. (85)  Eğer afvolunmazsa.(86) Ecrini eksik vermek veya daha fazla azâb yapmak suretiyle.  Burada  “Zulm” lüğavi ma'nasiyledir   “Şihâb”.
161- (Şöyle) de: “Şübhesiz ben (oyum ki) Rabbim beni dosdoğru bir yola, dimdik ayakda duran bir dîne, İbrâhîmin Hakka yönelmiş (tevhîd) dînine iletmişdir. O,  (hiç bir zaman Allâha) eş koşanlardan değildi”.
162:163- De ki:   “Şübhesiz  benim  namazım da, ibâdetlerim de(87), dirimim de, ölümüm de hiç bir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allâhındır.  Ben böylece emrolundum.  Ben (bu ümmetde) müslüman olanların ilkiyim”.
  (87)(Mücâhid, Saîd bin Cübeyr, Dahhâk, Süddî) kavillerine göre “Nüsk”den maksad hacc ve umredeki kurbandır. Ba'zılarınca hacc amelleridir. Ba'zıları da Allâha yaklaşdıran şeydir, bütün ıbâdetlerdir demişdir. Biz bunu tercih etdik.
164- De ki: “O her şey'in Rabbi iken ben Allahdan başka bir Rab mi arayacağım?   Herkesin kazanacağı kendisinden başkasına âid değildir. Günahkâr hiçbir nefs diğerinin (günâh) yükünü taşımaz. Nihayet dönüşünüz ancak Rabbinizedir. Artık O, size hakkında ihtilâfa düşmüş olduğunuz şeyleri haber verecekdir”.
165- O, sizi (ey peygamberin ümmeti) yer (yüzün)ün halîfeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihana çekmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır. Şübhe yok ki Rabbin, cezası pek çabuk olandır ve muhakkak ki O, hakkıyle yarığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.


 
Geri