NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  

                                                                      HASAN BASRİ ÇANTAY'IN
                                                                KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM

                                                                      A'RAF SURESİ

1- Elif, lam, Mîm, Saad(2)
  (1) Bu sûre-i celîle Mekke-i Mükerremede nazil olmuşdur. “206” âyetdir. Ba'zılanna göre "163"üncü âyetden “171” inci âyete kadar olan kısmı Medîne-i münevverede inmişdir. (2)  “El-bakare”  sûresinin birinci âyeti notuna müracaat.
2-(Bu sûre, yahud Kur'an) —onunla (halkı) inzâr etmekliğin için, mü'minlere de bir öğüd olmak üzere- sana indirilen bir kitâbdır. Artık bundan dolayı(3) göksünde bir sıkıntı olmasın.
  (3) Sen onu tebliğ edib de kâfirlerin yalan sayacağından dolayı  “Beyzâvî”. 
3- Rabbinizden size indirilen (Kur'an-ı kerîm)e uyun, ondan başka(larını) velîler (edinib de kendilerin)e uymayın. Ne kadar az öğüd tutuyorsunuz!  
4-     Biz nice memleketler (ehâlîsin)i helak etdik. Öyle ki (kâh) geceleyin(4), kâh onlar kaylûle(5) ederlerken(6) azabımız gelib çatdı onlara.
  (4) (Lut) aleyhisselâmın kavmi gibi. (5) Öğle vakti uyurlarken, yahud dinlenirlerken  “Celâleyn”. (6) (Şuayb) aleyhisselâmın kavmi gibi.  
5-Kendilerine azabımız geldiği zaman çağrışları “Biz hakikaten zalimlerdendik” demelerinden başka (bir şey) olmadı.  
6-Kendilerine (peygamber) gönderilenlere de mutlak soracağız, onlara gönderilen (peygamber)lere de her halde soracağız(7).
   (7) Onlara peygamberlere icabet ve itaat edib etmediklerini, peygamberlere de tebliğ vazifelerini ne dereceye kadar yapmış olduklarını   “Beyzâvî”. 
7-(Soracağız da) kendilerine karşı (olub biteni mutlak) bir ilim ile her halde anlatacağız(8). (Çünkü) biz (onlardan hiç bir zaman) gaib değildik.
    (8) Çünkü peygamberler “Bizim hiçbir bilgimiz yok. Şübhesiz ki ğaybları en çok bilen Sensin Sen”   diye cevab vereceklerdir  “Beyzâvi”.  
8-(Herkesin dünyâda yapıb etdiğini) tartmak da o gün hakdır. Artık kim(ler)in terazileri ağır basarsa işte onlar murada erenlerin ta kendileridir. 
9-Kimin de tartıları hafîf gelirse bunlar da oldukları için, kendilerine çok yazık etmiş kimselerdir. 
10- Andolsun, sizi yer (yüzün)de yerleşdirmişiz, size orada birçok geçim vasıtaları yaratmışızdır. Ne az şükredersiniz! 
11-Andolsun, sizi (evvelâ) yaratdık, sonra size suret verdik(9), sonra da meleklere: “Âdeme (yahud Âdem için Allâha) secde edin” dedik. Hemen secde etdiler. Fakat İblîs dayatdı, secde edicilerden olmadı.
 (9) (İbni Ata) diyor ki: Evvelâ yaratılan ruhlardır, suret verilen de cisimler “Huccet-ul  lâh-il bâliğa tercemesi”. 
12-(Allah)  dedi:  “Sana emretdiğim zaman secde etmemen(i mucib olan, seni secde etmek) den men'eden (sebeb) neydi?” (İblîs) “Ben ondan (Âdemden)  hayırlıyım. (Çünkü)  beni ateşden yaratdın, onu çamurdan yaratdın”. 
13-(Allah) öyleyse, dedi, hemen in oradan. Artık senin orada kibirlenmen, kafa tutman gerekmez. Hemen çık (git). Çünkü sen alçaklardansın.  
14- (İblîs) dedi: “Bana (halkın) dirilib kaldırılacakları güne kadar mühlet ver.  
15-  (Allah) dedi ki: “Sen mühlet verilmişlerdensin”. 
16- “(İblîs) öyleyse, dedi, (madem ki) Sen beni azgınlığa mahkûm etdin, ben de bu sebeble, andolsun ki, onlar(ı sapdırmak) için senin doğru yolunda (pusu kurub) oturacağım”. 
17-“Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın”  
18-(Allah) dedi ki: “(Her yönden) zem ve tahkıyre uğramış ve (rahmetimden) koğulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizden dolduracağım”. 
19-Ey Âdem, sen, zevcenle birlikde, cennetde yerleş(in) de ikiniz de dilediğiniz yerden yeyin. (Ancak) şu ağaca yaklaşmayın. Sonra (kendilerine) yazık etmişlerden olursunuz.  
20- Derken şeytan, onlardan gizli bırakılmış o çirkin yerlerini (10) kendilerine açıklamak (göstermek) için ikisine de vesvese verdi: “Rabbiniz size bu ağacı başka bir şey için değil, ancak iki melek olacağınız, yahud (ölümden âzâde ve) ebedî kalıcılardan bulunacağınız İçin (yani böyle olmayasınız diye) yasak etdi” dedi.
  (10) Avret mahallerini “Beyzâvî”. “Sev'e” insanın açığa çıkmasından utandığı, insanlığın gizli kalmasını istediği cismânî lezzetlerin, ahlâkî rezaletlerin, hayvânî fiillerin, canavarca sıfatların her birine ıtlak olunur. Bunlar akıl indinde tiksinilen ve çirkin görünen birer avretdir “Muhyiddin-i arabî tefsiri”.  
21-Bir de onlara: “Şübhesiz ki ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim” diye yemîn etdi.  
22-İşte bu suretle ikisini de aldatarak (o ağacdan yemiye) tenezzül ettirdi Ağaç(ın meyvesin)i tatdıkları anda ise o çirkin yerleri kendilerine açılıverdi ve üzerlerine cennet yaprağından üst üste yamayıb örtmiye başladılar. Rableri de: “Ben size bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size muhakkak apaçık bir düşmandır demedim mi?” diye nida etdi.  
23- Dediler: “Ey Rabbimiz, kendimize yazık etdik. Eğer bizi bağışlamaz, bizi esirgemezsen her halde (maddî ve manevî en büyük) zarara uğrayanlardan olacağız”.  
24-(Allah) dedi ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yer (yüzün)de sizin için bir zamana kadar yerleşib kalmak ve geçinmek (mukadderdir)”.  
25- Dedi ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz, yine oradan (dirilib) çıkarılacaksınız”.  
26-Ey Âdem oğulları, size (şeytanın açmak istediği) çirkin yerlerinizi örtecek bir libâs,   bir de giyib süsleneceğiniz bir libâs indirdik(11) Takva libâsı(12)  ise, o, daha hayırlıdır.  Bu  (libasların indirilmesi)  Allâhın (fazl-u rahmetine delâlet eden)  âyetlerinden  (alâmetlerinden)dir. Tâki  (insanlar)  iyice düşünsünler  (nimetlerinin kadrini bilsinler)
  (11) Burada “Rîş” cemal manasınadır. Mal diyenler de olmuş “Beyzâvî”. “İndirdik” semavî tedbirlerle ve inen sebeblerle yaratdık demekdir  “Beyzâvî”. (12) İman korkusu. Ba'zılarına göre îman, ba'zılarınca güzel ahlak, ba'zılarınca da harb libâsı “Beyzâvî” 
27- Ey Âdem oğulları şeytan ana ve babanızı fena, yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini soyarak nasıl cennetden çıkardıysa sakın size de bir fitne (belâ) yapmasın. Çünkü o da, kabiylesinden olan(lar) da sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yer(ler) den muhakkak görür(ler). Biz şeytanları îman etmeyeceklerin velîleri yapdık. 
28- Onlar (o îman etmeyenler) bir hayasızlık yapdıkları zaman(13) “Biz atalarımızı da bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretdi” dediler. (Onlara) söyle: “Allah hiç bir zaman kötülüğü emretmez. Bilmeyeceğiniz şeyleri Allâhın üzerine mi (atıb) söylüyorsunuz?"
  (13) Anadan doğma tavaf yapmak, çirkin yerlerini sakınmamak, putlara tapmak gibi “Beyzâvî”.  
29-De ki: “Rabbim adaleti emretdi. Her secde yerinde(14) yüzlerinizi (kıbleye)  doğrultun.  Ona -dînde ancak kendine (bağlı,  gösterişden, bayağı emellerden uzak halis ve) muhlis (insan)lar olarak- ibâdet edin. İlkin sizi yaratdığı gibi(15) yine (Ona) döneceksiniz.
  (14) Yahud: Namaz vaktında. Yahud: Hangi mescidde namaz kılınmak üzere ise, kendi mescidlerinize gitmiye lüzum görmeden,  hemen orada  “Beyzâvî”. (15) “Beyzâvî”.  
30-(Allah) bir kısmına hidâyet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Çünkü bunlar Allâhı bırakıb şeytanları kendilerine dostlar ve âmirler edindiler, öyle sanıyorlar ki onlar hakıykaten doğru yolu bulmuşlardır.  
31-Ey Âdem oğulları, her mescid huzurunda(16) zînetinizi alın (giyin)(17). Yeyin, için, israf etmeyin. Çünkü O (Allah) israf edenleri sevmez.
  (16) Her namaz ve tavaf yanında “Celâleyn”. (17) Avretlerinizi örtmek için libâsınızı giyin. Câhiliyyetde Arab kabileleri Beyti çıplak tavaf ederlerdi. Gündüz erkekler, gece kadınlar gelirler, tavaflarını anadan doğma yaparlar ve “içinde günâh işlediğimiz elbisemizle tavaf edemeyiz” derlerdi! Bu âyetin nüzulü sebebi budur. Bununla beraber her müslümanın, namazını en güzel ve temiz bir hey'et ve kıyafet içinde kılması da sünnet-i seniyye icâbıdır “Beyzâvî – Şeyhzâde”.  
32- De ki: “Allâhın kulları için çıkardığı zîneti(18), temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiş”? De ki: “O(nlar), dünyâ hayâtında îman edenler içindir(19). Kıyamet günü ise yalınız (ve yalınız) onlara mahsusdur”. İşte biz âyetleri, bilirler için, böylece tafsıyl  ederiz. 
 (18) Pamuk, keten gibi nebatdan; ipek, yün gibi hayvandan; zırh ve saire gibi ma'denlerden husule gelen tecemmülâtı “Beyzâvî”. (19) Kâfirler de bitteba' dünyâdan istifâde ederlerse de asıl bunlar mü'minler içindir “Beyzâvî”. 
33-  De ki: “Rabbim ancak hayâsızlıkları, onların açığını, gizlisini, bununla beraber (her türlü) günâhı, haksız isyanı, Allaha -hiç bir zaman bir burhan indirmediği- her hangi bir şey'i eş tutmanızı, Allâha bilmeyeceğiniz şeyleri isnâd etmenizi haram etmişdir”.  
34- Her ümmetin (mukadder) bir eceli vardır. Binâenaleyh o müddetleri gelince bir saat ne geri bırakabilirler, ne öne alabilirler(20).
  (20) Başlarına gelecek belâyı Mekkelilere ihbar ve  tehdiddir   "Beyzâvî".

35-Ey Âdem oğulları, eğer size içinizden âyetlerimi kendinize anlatacak peygamberler gelir ve artık kim (onlara muhalefetden) sakınır ve (nefsini) ıslah ederse onlar için bir korku yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.
36-Âyetlerimizi yalan sayanlar(a) ve onları kibirlerine yediremiyenler(e gelince:) Onlar da o ateşin yaranıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. 
37-    O halde Allâha karşı (demediğini söyledi diye) yalan uydurub atandan, yahud Onun âyetlerini yalan sayandan daha zalim kimdir? Onların kitâbdan(21) nasıybleri (ne ise) kendilerine erişecekdir. Nihayet elçi (melek) lerimiz, canlarını almak üzere onlara geldikleri vakit diyecekler ki: “Allâhı bırakıb da tapa geldiğiniz (tanrılarınız) nerede”? (Cevaben şöyle) diyecekler: “Onlar bizi bırakıb gaib oldular”. Kendileri kendi aleyhlerine, muhakkak küfredenler olduklarına, şâhidlik edeceklerdir.
(21) Haklarında yazılandan,   yahud   levh-ı  mahfuzdan   “Beyzâvî”.
38-    (Allah) diyecek: “İns ve cinden sizden evvel geçmiş ümmetler arasında siz de girin bu ateşin içine”. Her ümmet girdikçe (kendisine uyub saydığı) hemşiresine(22) lâ'net edecek.    Nihayet hepsi birbiri ardınca oraya girib toplanınca da sonrakiler evvelkiler için: “Ey Rabbimiz, diyecek, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateşden katmerli azâb ver”. Buyuracak ki: “Herkes için katmerli(23). Şu kadar ki siz (bunu) bilmezsiniz”.
  (22) Kendi dindaşına. Yahudiler Yahudilere, Nasrânîler Nasrânîlere, Sabiîler Sabillere... ya'ni tâbi' olanlar   elebaşlarına   “Hazin”. (23) İlerigelenlere hem kendi küfürlerinden, hem başkalarını sapdırdıklarından, tâbi' olanlara da hem kâfir olduklarından, hem sapkın rüesâyı körükörüne taklid etdiklerinden dolayı “Beyzâvî”.
39-Onların evvelkileri de sonrakilerine: “Sizin bize karşı hiçbir üstünlüğ(ünüz) yokdur. O halde ne kazanmış idiyseniz karşılığı olan azabı tadın” dedi (diyecek).  
40- Bizim âyetlerimizi yalan sayıb da onlara karşı kibirlenmek isteyenler (yok mu?) onlar için gök kapıları açılmayacak(24), onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar, cennete girmeyeceklerdir. Biz günahkârları böyle cezalandırırız.
 (24) Duaları, amelleri, yahud ruhları göklere yükselmeyecek “Beyzâvî”. 
41-Onlara cehennem(de, altlarında ateş)den döşekler, üstlerinde (yine ateşden) örtüler vardır. Biz zalimleri böyle cezalandırırız.  
42-İman edip de güzel amel (ve hareket)lerde bulunanlar(a geiınce.) -ki biz hiç bir kimseye gücü yeteceğinden başkasını yüklemeyiz-(25) onlar cennetin yaranıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
 (25) Bu cümle, mübtedâ ile haber arasında bir mu'terizadır ki îman ile salih amellerin takatdan haric olmadığını ifâde ve naîm-i ebedîye insanları teşvıyk etmekdedir “Beyzâvî”. 
43-Kinden göğüslerinde (dünyâdan kalma) ne varsa söküb atacağız(26) Altlarından ırmaklar akacakdır. “Hamd olsun Allâha ki, derler, bizi hidâyetiyle buna kavuşdurdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden bunun yolunu bulmuş olamazdık. Andolsun ki, Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmişlerdir”. Onlara: “İşte (dünyâda) yapmak da devam etdiğiniz (iyi işler) sayesinde mîrascı edildiğiniz cennet budur” diye nida edilecekdir.
  (26) Kalblerini ğıll-ü ğışden temizleriz, öyle ki artık aralarında dostlukdan ve mahebbetden başka bir şey kalmaz. Hazreti (Alî) radıyallâhü anh ve kerremellâhü veçhe buyuruyor ki: “Ben -Osman, Talha ye Zübeyr ile birlikde onlardan olmamı cidden umarım”  “Beyzâvî”.  
44-Cennet yârânı, ateş yaranına (cehennemliklere): “Rabbimizin bize va'detdiğini hak bulduk. Siz de Rabbinizin (tehdîd olarak) bildirdiğini (cezayı) gerçek buldunuz mu?” diye nida eder(ler). Onlar da: “Evet (öyle bulduk)” derler. Bunun üzerine aralarında bir münâdî:  “Allâhın lâ'neti zalimlerin tepesine” diye ünler.  
45-Ki Onlar, Allâhın yolundan (insanları) men' edegelenler, onu;  eğri (hakka aykırı) bir hale getirmek isteyenlerdi (27). Onlar âhireti de inkâr edicilerdi(28)”.
  (27) Hak olan delillere şekler ve şübheler sokub hakkı batıla imâle ve Allâhın yolunu tağyir edenlerdi   “Şeyhzâde”.(28) Münâdînin sözü burada bitiyor.  
46-İki (taraf) arasında (sûrdan) bir perde ve “A'raf” üzerinde de (cennetlik ve cehennemliklerin) her birini sîmalarıyle tanıyacak (müvahhid)   rical vardır ki onlar henüz oraya   (cennete)   girmemiş,   fakat onlar girmeyi şiddetle arzu eder olarak cennet yaranına: “Selâmun aleyküm” diye nida ederler(29).
   (29) “Â'raaf” her şey'in tümseği demek olan “Arf”in cem'idir. Atın yelesine, horozun ibiğine de bu münâsebetle “Arf” denilmişdir. Buradaki “Â'raaf”dan maksad, müfessirlerin beyanına göre, cennetle cehennem arasındaki sûrdan bir perdenin yüksek tepeleridir. Ba'zı tefsîrcilere nazaran hasenatı (iyilikleri, sevabları) ile seyyiâtı (kötülükleri, günâhları) bir gelenler bir zaman burada kalırlar, bil'âhare en son girenlerden olarak cennete konulurlar. Ba'zılarına göre fetret devirlerinde ölenlere müşriklerin çocukları da burada kalacaklardır. (Hasanı Basrî) hazretleri bütün bu rivayetleri reddederek diyor ki: “Â'raaf, ma'rifetdendir. Cennet ehliyle cehennem ehlini tanımak ve birbirinden ayırd etmek üzere Allâhın ta'yîn buyurduğu ricaldir. Vallahi bilmem, şimdi bir kısmı belki berâberimizdedir” – “Beyzâvî, Hazin" Â'raf, cennetin sûrudur “Celâleyn”. Bu babda daha fazla bilgi edinmek isteyenlere “İslâm-Türk Ansiklopedisi”nin “1”inci cildinin “462:469” sahîfelerinde Diyanet îşleri başkanı rahmetli (Hamdi Akseki) bey tarafından yazılmış olan “Â'raf”  maddesini okumalarını tavsiye ederiz.

Ek: (Ahmed bin el-mübârek) diyor ki: “Ehl-i a'raf hakkında ümmî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ)in şöyle dediğini işitdim: “Onlar irfan erbabından büyük fetha mâlik olanlardır. Onların cennetdeki menzilleri bütün ehl-i cennetin menzillerinden daha yüksekdir, Fasdaki yüksek minare gibi”. (İbn'ül mübarek) anlatıyor: Ehl-i â'raf hakkında birçok söz vardır. (Hafız Süyutî), “El-Budûr-üs safire”sinde bütün bunları zikretmişdir. (Hamza) radıyallâhü anh ile diğer şehidler de orada ehl-i a'rafdan gösterilmişlerdir ki bu, hazreti Şeyhin dediğine de yakındır  “El-ibriz”. 
47-Gözleri ehl-i cehennem tarafına çevrildiği zaman da: “Ey Rabbimiz, bizi zalimler güruhu ile beraber bulundurma” derler.  
48- (Yine) a'raf yaranı (kâfirlerden) sîmalarıyla tanıdıkları (ele-başı) birtakım adamlara şöyle nida ederek derler: “Ne çokluğunuz (yahut topladığınız mallar), ne de (hakka karşı) yeltenmekde devam etdiğiniz o kibr(-ü azamet) size hiç bir fâide vermedi”. 
49-“Kendilerini Âllâhın, rahmetine erdirmeyeceğine yemîn etdiğiniz kimseler bunlar (bu ehl-i cennet) mi îdi? Girin cennete. Size hiç bir korku yokdur ve siz mahzun da olacak değilsiniz”. 
50- Ateş yaranı, cennet yaranına: “Su(yunuz)dan veya Allâhın size verdiği rızıkdan biraz da bize akıtın” diye feryâd ederler. Onlar da: “Doğrusu, derler, Allah bunları kâfirlere haram etdi”.

51- (O kâfirler) ki onlar dînlerini bir eğlence ve bir oyun edinmişlerdi. Onları dünyâ hayatı aldatmışdı. İşte onlar nasıl şu günlerine kavuşmayı unutdular, âyetlerimizi nasıl bilerek inkâr etdiler idiyse biz de bugün onları öylece unutacağız.  
52- Andolsun, biz onlara(30) öyle bir kitâb getirmişizdir ki îman edecek herhangi bir kavme (mahz-ı) hıdâyet ve rahmet olmak için onu tam  bir ilim üzere tafsıyl etmişizdir.
  (30) Mekkelilere  "Celâleyn"  
53-  Onlar (kâfirler) onun te'vîlinden(31) başkasını bekler mi? (Hayır). Onun haber verdiği akıbetin (başlarına) geldiği gün ise daha evvelden onu (o akıbeti) unutanlar diyecek(ler) ki: "Cidden Rabbimizin Peygamberleri hakkı (gerçeği) getirmişdir. Şimdi bizim için şefaatçilerden (kimse) var mıdır ki bize şefaat etsinler, yahud (dünyâye) döndürülür müyüz ki (evvelce) yapmış olduğumuzdan başkasını yapalım". Onlar kendilerine cidden yazık etmişlerdir. Uydurmakda devam etdikleri şeyler (putlar) da kendilerinden uzaklaşıb gaib olmuşdur.
   (31) Kur'ânın vaîd (tehdîd) şeklinde bahsettiği ba's, neşr, hisâb, ıkaab ve mücâzât gibi elîm sonuçlardan.  
54-Şübhesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde(32) yaratan, sonra (emri) arş üzerinde hükümrân olan(33) Allahdır. Kendisini durmayıb koğalayan gündüze geceyi O bürüyüb örter. Güneşi, ayı, yıldızları —hepsi de emrine râm olarak— (yaratan O). Haberin olsun ki yaratmak da, emretmek de Ona mahsus(34). Âlemlerin Rabbi olan Allâhın sânı ne kadar yücedir!
 (32) Altı vakitte - altı gün miktarı bir zamanda- "Beyzâvî". "Sema-i ervahın ve arz-ı ecsâmın suretlerinde altı bin yıl gizlendi" demektir. "Bir gün, Rabbinin katında saydığınızdan bin sene gibidir"(Âyet meali): "Muhyiddîn-i arabî tefsiri" (33) "İstiva'» kelimesi "Alâ" ile ta'diye edildiği zaman "İstilâ" manâsına gelir "Müfredât-ı Râğıb" (34) Çünkü îcâdeden de, tasarruf eden de Odur "Beyzâvî". Eşya, ya âlem-i halktandır, ya âlem-i emirden. Cism veya cismanî olup muayyen bir miktâra mahsus olan her şey âlem-i halkdan, hacimlikten ve mıkdardan berî olan her şey de âlem-i ervâhdan ve âlem-i emirdendir. Cenâb-ı Hak âlem-i halktan olan ecram-ı felekiyyeden ve yıldızlardan her birini âlem-i emirden olan meleklerden bir meleğe tahsıys buyurmuştur. Âlem-i halk Allâhın teshıyrinde, âlem-i emr Allâhın tedbîrindedir. Ruhanîlerin cismanîleri istîlâ etmeleri de Allâhın teshıyrinde, âlem-i emr Allâhın tedbîrindedir. Ruhanîlerin cismanîleri istîlâ etmeleri de Allâhm takdîriyledir "Şeyhzâde" "Halk", ruhan ve cismen ayn, kevn ve hudus âlemidir.  Emr"de ilim, ilâh ve vücûb  âlemi.  Halk  âlemi emr âlemine tâbi'dir.  Çünkü  “
قل الروح من امر ربي ” ("El-isrâ'" sûresi, âyet: 85) âyeti mucibince onun aslı ve mebdeidir. "İ'câz-ül beyan fî te'vîl-i Ümmil-kur'ân Fatiha tefsiri: Sadreddîn-i Konevî". Emr âlemi lâ şeyden yaratılan "melekût", halk âlemi şeyden yaratılan "mülk" dür. Bu sûrenin "185" inci âyeti de buna delildir "Ruh-ül beyân". (Bakınız: En-nisâ'" sûresi, âyet: 171—"El-kehf"  sûresi, âyet:109). 
55-Rabbinize yalvara yakara, gizlice düâ edin. Şu bir hakıykatdır ki: Allah  haddi aşanları(35) sevmez.
   (35) Duâda ve duâdan gayride emrolundukları şey'i çiğneyip geçenleri. Cenâb-ı Hak bu âyetiyle şunu tenbîh buyurmuştur ki duâ eden kimsenin, kendine lâyık olmayanı istemesi yakışmaz: Peygamberlerin mertebesini veya göğe yükselmesini talep etmek ve duâda gevezelik yapmak gibi "Beyzâvî"  
56-Yer (yüzün) de —o, iyi bir hale getirildikten sonra da— fesadcılık etmeyin. Ona (Cenâb-ı Hakka), korkarak ve umarak, duâ edin. Şüphe yok ki  iyi  hareket edenlere Allâhın  rahmeti çok yakındır. 
57-O, rahmetinin önünden rüzgârı müjdeci gönderendir. Nihayet bunlar (su ile yüklü) ağır ağır bulutları kaldırıp yüklendiği zaman (görürsün ki) biz on(lar)ı ölmüş bir memlekete sevk etmişizdir. Derken ona su indirmişizdir de orada her (türlüsünden) meyveler (mahsuller) çıkarmışızdır. İşte ölüleri de (diriltip kabirlerinden) böyle çıkaracağız biz. Gerek ki (bunları)  iyi düşünüp ibret alasınız. 
58- (Toprağı verimli) güzel memleketin nebatı, Rabbinin izniyle (bol) çıkar. Fena olandan ise fâidesi pek az bir şeyden başkası çıkmaz(36). İşte şükredecek bir kavm  için âyetleri  böyle çeşitli olarak açıklarız.
  (36) Toprağı verimli olan güzel memleket mü'minin misâlidir ki o, hak sözü işitince kalbi onu kabul ederek fâidelenir, fena topraklı yer de münafığın benzeridir ki o, hak sözü işittiği halde kalbi onu kabul etmez ve binâen'aleyh onunla fâidelenmez "Beyzâvî-Şeyhzâde"
59-Andolsun, Nuh'u kavmine peygamber gönderdik de: "Ey kavmim, dedi, Allâha kulluk edin. Sizin Ondan başka hiç bir Tanrınız yoktur. Ben büyük bir günün üstünüze (gelecek) azabından cidden korkuyorum

60-Kavminden ileri gelenler de şöyle dedi: "Biz seni hiç şüphesiz apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz".
61-(Bunun üzerine Nuh) dedi ki: "Ey kavmim, bende hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben kâinatın Rabbinden (gönderilmiş) bir peygamberim". 
62-"Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum, sizin iyiliğinizi istiyorum. Ben sizin bilmeyeceklerinizi de Allahdan (gelen vahy ile) biliyorum".  
63-"Size o korkunç akıbeti haber vermek için, korunmanız için ve belki (o sayede) rahmete kavuşturulmanız için kendinizden bir adam (vâsıtasiyle)  Rabbinizden size bir ihtar geldi diye teaccüb mü  ettiniz"?
64-Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de kendisini ve beraberinde gemide bulunanları selâmete erdirdik, âyetlerimizi yalan sayanları (tufan  ile)  doğduk. Çünkü onlar  (kalb gözleri)   kör (olan) bir kavm idiler. 
65-Âd (kavmine) de kardeşleri(37) Hûdü (gönderdik). O, (kavmine şöyle) dedi: "Ey kavmim, Allâha kulluk edin. Sizin Ondan başka hiç bir Tanrınız yokdur. (Hâlâ Allâhdan) korkmayacak mısınız"?.
 (37)    Yani kendi cinslerinden  "Beyzâvî"
66-Kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat de: "Biz seni muhakkak bir beyinsizlik içinde görüyoruz, seni muhakkak yalancılardan sanıyoruz" dedi.  
67-(Bunun üzerine Hûd): "Ey kavmim, dedi, bende hiç bir beyinsizlik yokdur. Fakat ben âlemlerin Rabbinden (gönderilmiş) bir peygamberim". 
68-"Size Rabbimin vahyetdiklerini tebliğ ediyorum, ben sizin emîn bir hayırhahınızım". 
69-"Size o korkunç akıbeti haber vermek için içinizden bir adam (vâsıtasiyle) Rabbinizden size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gitdi? Düşünün ki O, sizi Nuh kavminden sonra hükümdarlar yapdı, size yaratılışda onlardan ziyâde boy bos (ve kuvvet) verdi. O halde Allâhın nimetlerini (unutmayıb) hatırlayın ki kurtuluşa erdirilesiniz".
 
70-Dediler: "Sen bize yalınız Allâha kulluk etmemiz, atalarımızın tapmakda olduklarını bırakmamız için mi geldin? O halde doğruculardan isen bizi tehdîd etmekde olduğun şey'i (azabı) getir bize". 
71-(Hûd) dedi: "Rabbinizden üzerinize bir azâb, bir gazab hak oldu muhakkak. Kendinizin ve atalarınızın takdığınız (düzme) bir takım adlar (tanrılar) hakkında, Allah onlara bir hüccet indirmemişken, benimle mücâdele mi ediyorsunuz? Artık bekleyin. Şübhesiz ben de sizinle beraber (onu) bekleyenlerdenim". 
72-Bunun üzerine kendisini de, onunla beraber olanları da, katımızdan bir rahmet ile, kurtardık. Âyetlerimizi yalan sayıb îman etmemiş olanların ise kökünü kesdik. 
73-Semud (kavmine) de kardeşleri Salihi (gönderdik). De ki: "Ey kavmim, Allaha kulluk edin. Sizin Ondan başka hiç bir Tanrınız yokdur. Size Rabbinizden apaçık bir mu'cize gelmişdir. işte size bir alâmet olmak üzere Allâhın şu dişi devesi! Onu (kendi haline) bırakın, Allâhın arzında otlasın. Ona bir fenalıkla dokunmayın. Sonra sizi acıklı bir azâb yakalar". 
74-"Düşünün ki (Allah) sizi Âd'den sonra hükümdarlar yapdı. Yer yüzünde sizi yerleşdirdi. Ovalarından köşkler yapıyor, dağlarından evler yontuyorsunuz. Artık (hepiniz) Allâhın lütuflarını anın, yer yüzünde fesâdcılar olub taşkınlık yapmayın. 
75-Onun kavminden (îman etmeyi) kibirlerine yediremeyen ileri gelenleri de kendilerince hor görünenlere, onların içinden îman edenlere şöyle dedi (ler): "Siz, Salihin gerçekden Rabbi katından gönderilmiş bir peygamber olduğunu biliyor musunuz"? Onlar da: "Biz, dediler, doğrusu onunla ne gönderildiyse ona îman edicileriz".
76-(Yine) o kibirlenen kimseler: "Biz, doğrusu o sizin îman etdiğinizi inkâr ile kâfir olanlarız" dedi (ler). 
77-Derken o dişi deveyi, ayaklarını keserek, öldürdüler. Rablerinin   emrinden (uzaklaşib) isyan eîdiler ve: "Salih, eğer sen gönderilmiş peyğamberlerden isen bizi tehdîd edib durduğun azabı getir bize" dediler. 
78-Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi de yurtlarında diz üstü çöken (helake uğrayan) kimseler oldular.
79-O da onlardan yüz çevirdi ve (kendi kendine) şöyle dedi: "Ey kavmim, andolsun ki ben sîze Rabbimin elçilerini teblîğ etmişimdir. Size hayrhahlık göstermişimdir. Fakat siz hayrhahları sevmezsiniz kî". 
80-Lûtu (gönderdik). Hani o, kavmine;  "Sizden evvel, demiş âlemlerden hiç birinin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz"? 
81-"Çünkü siz kadınları  bırakıb da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Meğer sîz haddi asan bir kavm  imişsiniz". 
82-Kavminin cevâbı "Çıkarın onları memleketinizden. Çünkü onlar fazla  temizlik yapar insanlardır"  demelerinden  başka  (bir şey)  olmadı. 
83-Bunun üzerine biz de hem onur hem geride kalanlardan olan karısından  başka bütün ehlini(38) kurtardık.
 (38)Kendisine   îman   edenleri   "Beyzâvî",
84-Onların üzerine bir (azâb) yağmur(u) yağdırdık. İşte bak günahkârların  sonu  nice olmuşdurl 
85-Medyen (evlâdlarına) da kardeşleri Şuaybı (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allâha kulluk edin. Sizin Ondan başka hiç bir Tanrınız yoktur. Rabbinizden size apaçık bir burhan gelmişdir. Artık kileyi, teraziyi tam tutun. İnsanların eşyasına (karşı) haksızlık etmeyin. Yer yüzünü —o, ıslah edildikden sonra— fesada vermeyin. (Bana) inanıcı iseniz (bu söylediklerim) sizin  için hayırlıdır". 
86-"Ve siz, Allaha îman edenleri tehdîd ederek, (onları) Allâhın yolundan men'ederek, onun (o yolun) eğriliğini arayarak, öyle her caddenin başını tutub oturmayın. Düşünün ki vaktıyle siz, pek az idiniz de (Allah)  sizi  çoğaltdı.  Bakın  ki fesâd  çıkaranların sonu  nice olmuşdur" 
87-"Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilen şey'e (hakıykate) îman etmiş, bir kısmı da inanmamışsa, Allah aramızda hükmünü verinceye kadar, sabredin. O, hakimlerin en hayırlısıdır(39)".
 (39) Sekizinci  cüz'ün  sonu.
88- Onun kavminden (îman etmeyi) kibirlerine yediremeyen kodamanlar şöyle dedi: "Ey Şuayb, seni ve beraberindeki îman edenleri ya muhakkak memleketimizden çıkaracağız, yahud mutlaka bizim dînimize döneceksiniz". O: "Ya istemesek de mi?" dedi. 
89-"(öyle amma) Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin  dîninize dönersek Allâha  karşı  muhakkak yalan  düşmüş,  iftira  etmişizdir (demektir). Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimîz olan Allah dileye(40). Rabbimizin   ilmi   her   şey'i   kaplamıştır.    Biz ancak Allâha güvenip dayandık.  Ey Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasında Sen hak olanı hükmet(41). Sen hükmedenlerin(42) en hayırlısısın".
 (40) (Ahmed bin Mübarek) diyor ki: ümmî mürşidim (Abd-üi Aziz Ed-debbağ) a sormuşdum: "(Şuayb) aleyhisselâmdan vaaki' olan bu istisna nedir? Çünkü bu, onun üzerinde bulunduğu halden şekkini. ve adem-i sübutunu iktizâ eders>. Müşarünileyh bana şu cevâbı verdi: "Bu istisna ancak Allaha rücu'dur ve bu da mahz-ı îmandır. Zira ehli feth ve bilhassa peygamberler haklarındaki efaal-i ilâhiyyeyi ve kendilerinin bu hususda hiç bir kudrete mâlik olmadıklarını, zâtleri hakkında zuhra gelen fiilin ancak Allahdan geldiğini görürler. Bu hal içinde bulunandan bir istisna saadır oldu mu o, irfan deryasına dalar, îmânın en yüksek  derecesine gelir" "El-ibrîz" (41)  Yahud: "Hakkı izhâr et" (42)  "Fettâh"  kadı, hakim,  "Fetâha"  hüküm, hükümet demektir  "Beyzâvî" 
90-   Onun kavminden kâfir olan ileri gelirler: "(Dîninizi terk ile) Şuaybe uyarsanız, andolsun ki, o takdirde muhakkak en büyük zarara uğramış kimseler olacaksınız" dedi.
91- Bunun üzerine onları o müthiş zelzele yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöken (helake uğrayan) kimseler oldular.
92-   Şuaybı yalanlayanlar zâten (yurtlarında) oturmuşlar gibi oldular(43). Şuaybı yalanlayanlardır ki en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.
 (43) "Beyzâvî" 
93-Bunun üzerine (Şuayb)  onlardan yüz çevirip (kendi kendine) dedi ki: "Ândolsun, ey kavmim, ben size Rabbimin gönderdiği (hükümleri) ulaştırdım, sizin iyiliğinizi istedim. Şimdi ben o kâfirler güruhuna karşı nasıl tasalanırım"?
94-Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdi isek onun halkını (peygamberlerini tanımamaları yüzünden) yalvarıp yakarsınlar diye mutlakça fakirlikle, şiddetle, hastalıkla (sıkıp) yakaladık. 
95- Sonra bu sıkıntının yerine iyilik (selâmet, bolluk) verdik. Nihayet çoğaldılar, "Atalarımıza da (gâh böyle) fakirlik, şiddet, hastalık, (gâh) iyilik, genişlik dokunmuştur"(44) dediler. Bunun üzerine biz de kendileri farkına varmadan, onları ansızın tutup yakalayıverdik.
 (44)   Çektiğimiz o belâlar bizim isyanımızdan doğma şeyler değildi. 
96- Eğer o memleketler halkı îman edip de (küfür ve isyandan) sakınmış olsalardı elbette üzerlerine gökten ve yerden nice bereket (hazîne)ler(ini) açardık. Fakat onlar (peygamberlerini) yalanladılar da biz de kazanmakta oldukları (küfür ve isyan) yüzünden onları tutup yakaladık(45).
 (45) (Şeyh Veliyyullâh-i Dehlevî) der ki: "Bazı memleketler vardır, oralarda şeytana (nefs-ü hevâya) uyma (âdeti salğın halinde) galebe etmiş, halkı hayvan nüfusuna dönmüşdür. O memleketlere âid cezaların bir kısmı belirli zamana kadar sinib toplanır, işte "94:96"-ncı âyetler bunu ifâde etmektedir. Bu dünyânın hali-zamanını sâdece ceza vermiye ayırmış olmayan (daha çok başka işlerle meşgul bulunan) bir efendinin haline benzer. Kıyamet günü olunca artık bu ceza verme işi en başda ve en önemli bir iş olur. "Er-rahman" sûresinin "31" inci âyeti de bunun ifadesidir. Mücâzât (ya'ni amei ve hareketlere karşı ceza veya mükâfat şekillerinde edilen mukabele) gâh bast (sürür, ümîd), ıtmi'nân tam tevekkül), feyz (ilâhî tecellî), kabz ("bast"ın zıddı) vermek suretiyle kulun ruhunda, gâh gam veya korku hücumundan gelen hastalıklar gibi bedeninde, gâh insanın malında, ailesinde olur. Gâh insanlara, meleklere ve hayvanlara o kimseye iyilik ve fenalık etmeleri ilham olunmak şeklinde, gâh ilhamlarla, yahud bir halden diğer hale dönmekle hayra, yahud şerre yaklaşdırma şeklinde olur. Şu söylediklerimizi anlayan, her şey'i yerli yerine koyar, bir çok müşkillerden kurtulub rahata kavuşur. Bu müşkillere misâl iyiliğin rızk artmasına, kötülüğün onu azaltmasına sebeb olduğuna, kötülerin mükâfatı dünyâda ta'cîl edildiğine, belâların —derecelerine göre— en çok büyük adamların başına geldiğine ve benzerlerine delâlet eden hadîslerin, dış bakımlarından birbirine uymaz gibi görünmeleridir. (Halbuki bunlar, musannifin bu babın başından beri verdiği izahlardan da anlaşıldığı üzere, yekdiğeriyle mütearrız değildirler). 
97-O memleketlerin halkı, kendileri geceleyin uyurlarken, azabımızın onlara gelip çatmasından (korkmayıp) emîn mi oldu(lar)? 
98-Yoksa o memleketlerin ahâlîsi, kendileri güpegündüz oynarlarken, azabımızın onlara gelip çatmasından mı (korkmayıp) emîn oldu(lar)?
 
99-Onlar artık Allah'ın (kendilerini) ihmâl (ettiği)inden mi emîn oldular? Fakat büyük zararı göze alanlar güruhundan başkası Allah'ın imhâlinden  emîn olmaz(46).
 (46) Bu gibi âyetlerde "Mekr" Cenâb-ı Hakkın kullan hakkındaki azabını imhâl buyurması, te'hîr etmesi demektir. Hazreti (Alî) radıyalİâhü anh ve kerremallâhü vecheh şöyle demişdir: "Dünyâsı kendisine geniş ve müsâid gösterilib de onunla mekr ve imhâl edildiğini  bilmeyen  kimse  aklından aldanmışdır" "Müfredât-ı   Rağıb" 
100-(Evvelki) sahiplerinden sonra yer yüzüne vâris olanlara halâ şu (hakıykat) belli olmadı mı ki eğer biz dileseydik onları da günâhlarından dolayı musıybetlere uğratırdık. Biz onların kalpleri üzerine mühür basarız.  Binâen'aleyh  (hakıykatı)  işitmezler.

101- İşte o memleketler (in hali Habîbim) sana onların haberlerinden bir kısmını naklediyoruz. Andolsun ki peygamberleri onlara apaçık alâmetler (mucizeler) getirmişdir. Fakat daha evvelden yalanlamış oldukları şeylere îman etmediler. İşte kâfirlerin yüreklerine Allah böyle mühür basar. 
102- Biz onların doğunda ahd (e vefa) bulmadık, onların çoğunu muhakkak ki itaatten çıkmış kimseler bulduk.  
103- Sonra onların (o peygamberlerin) ardından Musâyi âyetlerimizle(47) Fir'avne ve onun cem'iyyetine (peygamber olarak) gönderdik de (o âyetlere) zulmettiler. Bak ki fesâdcıların sonu nice oldu!
 (47) Mucizelerimizle “Beyzâvî”.
104- Musa: “Ey Fir'avn, dedi, ben hiç şüphesiz ki âlemlerin Rabbi katından gönderilmiş bir peygamberim”. 
105- “Allâha karşı hakdan başkasını söylememekliğim (üzerime) (48)borcdur.     Size Rabbinizden açık bir alâmetle gelmişimdir. Artık İsrâîl oğullarını benimle beraber gönder. 
 (48)  “Beyzâvî”.
106- (Fir'avn şöyle) dedi: “Eğer sen bir âyet (mu'cize) getirdiysen göster onu, eğer sadıklardan îsen”.
107-   Bunun üzerine (Musa) asasını bırakdı, bir de ne görsünler: O, apaçık bir ejderhâdır.  
108-   Elini çıkardı. Ne görsünler: O da temâşâ edenlere (ışıklar saçan) bembeyaz (bir el). 
109:110-Fir'avnın kavminden ileri gelenler dedi ki: “Bu sizi yurdunuzdan çıkarmak isteyen bilgin bir büyücüdür muhakkak”. (Fir'avn sordu:) “O halde ne buyurursunuz”?  
111:112-Dediler ki: “Onunla kardeşini alıkoy, şehirlere toplayıcılar yolla da bilgiç sihirbaz(lar)in hepsini getirsinler sana”.  
113-Sihirbazlar Fir'avna geldi. Dediler ki: “Eğer galebeyi kazananlar biz olursak elbet bize bir mükâfat var, değil mi”?  
114-(Fir'avn): “Var ya, dedi, hem siz (benim) en yakınlar(ım)dan  da  olacaksınız  muhakkak”. 
115-(Sihirbazlar) dediler: “Musa, sen mi (ilkin hünerini ortaya) akacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım”?(49)
  (49) (Musa) aleyhissalâtü vesselamı muhayyer bırakan bu sözü ya edebe riâyetlerimden, yahud mehâretlerine güvenlerinden ve cesaretlerinden dolayı söylemişlerdi. Maamâfih ilk ma'rifeti  kendilerinin  göstermek istedikleri de  anlaşılıyordu   “Beyzâvî”. 
116-(Musa): “Siz atın” dedi. Vaktaki atdılar, halkın gözlerini büyülediler, onlara korku saldılar, büyük bir sihir (meydana) getirmiş oldular(50).
 (50) Sihirbazların meydana atdıklan şeyler ip ve odun parçalarıydı.  Onlar halkın gözünde yılan gibi   gözükmüşdü   “Beyzâvî”. 
117-Biz de Musâya: “Bırak asanı” diye vahyetdik. Bir de ne görsünler: Bu, onların bütün uydurub düzdüklerini yakalayıb yutuyor!(51).
  (51) Bu suretle meydanda ne ip, ne odun, ne de onların vâhimelerde canlanan şekilleri kalmamış, asaa hepsini yutuvermişdi. Böyle malzemeye kadar her şey'in yok oluvermesi sihirbazlarda bunun bir hüner, bir desise değil, kat'î bir mu'cize olduğu kanâatini vermişdi “Beyzâvî”.  
118-  işte, bu suretle hak yerini buldu, onların yapmakda oldukları şeyler de bir hiç olub gitdi.  
119-   Artık orada yenildiler, zelîl ve makhur geri döndüler.  
120-   Sihirbazlar hep birden secdeye kapandılar.
  
121:122- “Âlemlerin   Rabbine,  Musa   ve Harunun Rabbine iman etdik” dediler  
123-  Fir'avn “Ben size izin vermeden, dedi. Ona îman mı etdiniz? Bu hiç şüpheşiz ki şehirde(52) -onun halkını içinden çıkarmanız için— kurduğunuz bir hıylekârlıkdır. Yakında (başınıza ne geleceğini) bilirsiniz siz”.
 (52) Mısırda  “Beyzâvî”. 
124- “Elbet ve elbet ellerinizi, ayaklarınızı çaprazına kesdireceğim. (Bundan) sonra da elbet ve elbet topunuzu asdıracağım”.  
125- “Biz,  dediler, şübhesiz ki nihayet (ölerek) Rabbimize dönücüleriz”.  
126-  “Sen bizden, başka bir sebeble değil, ancak Rabbimizin âyetlerine —onlar bize geldiği zaman— îman etdik diye intikam alacaksın”. (Sonra şöyle niyaz etdiler):“Ey Rabbimiz, üstümüze sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür”.  
127- Fir'avn kavminden olan ileri gelenler şöyle dedi: “Musâyi ve kavmini —fesadcılık etmeleri, seni de, Tanrılarını da terk etmesi için mi —bu toprakda (Mısırda) bırakacaksın? O da:“(Eskiden olduğu gibi yine) oğullarını öldürtürüz, yalınız kadınlarını sağ bırakırız. Şübhesiz ki biz onların tepesinde kahredicileriz” dedi  
128- Musa, kavmine: “Âllahdan yardım isteyin. Katlanın. Şübhesiz ki yer, Âllâhındır. Ona kullarından biri dilerse onu mirasçı yapar. Sonuç ise (fenalıklardan) sakınanlarındır” dedi.  
129- (İsrâîl oğullan): “Biz, dediler, sen bize (peygamber olarak) gelmezden evvel de, bize geldiğinden sonra da işkenceye dûçâr edildik”. (Musa şöyle) dedi: “Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak edecek, sizi bu yerde hükümdar yapacak da sizin nasıl hareket edeceğinize bakacakdır(53)"
 (53) Cenâb-ı  Hak, Fir'avn ile kavmini suda boğmak suretiyle  bu va'dini yerine getirmiş, ancak îsrâil oğullarını onların yurdlarına ve mallarına (Dâvud) ve (Süleyman) aleyhimessalâtü vesselam zamanında mâlik kılmışdır. (Yûşa' bin Nun) devrinde de Beyt-i mukaddesi feth etmişlerdir “Beyzâvî – Şeyhzâde”. 
130- Ândolsun ki biz Fir'avn hanedanını, düşünüb ibret alsınlar diye, yıllarca kuraklıkla, mahsullerin kıtlığıyle tutub sıkdık.  
131- Fakat onlara iyilik(54) gelince: “Bu, bizim hakkımızdır” dediler. Eğer kendilerine bir fenalık da(55) gelirse Musa ile onun berâberindekilere uğursuzluk yüklerlerdi. Gözünüzü açın ki onların uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır.  Fakat çokları bilmezler.
 (54) Bolluk,  ucuzluk  “Beyzâvî”.  (55) Kıtlık,  belâ   “Beyzâvî”.  
132- Dediler: “Bizi büyülemek için her ne mu'cize getirsen sana îman ediciler değiliz biz”.  
133- Bunun üzerine biz de, ayrı ayrı alâmetler olmak üzere(56), başlarına tufan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve kan gönderdik. (Böyle iken) yine (îman etmeyi) kibirlerine yediremediler. Onlar öyle günahkârlar güruhu idiler.
 (56) Yahud her akıl sahibi için Allâhın âyetleri ve onun kendilerine cezası olduğu aşikâr olan mu'cizelerle, yahud fasılalı fasılalı zamanlardaki mu'cizeleriyle. Bu âfetler birer ay fasıla ile birer hafta devam etdi  “Beyzâvî”.  
134- Üzerlerine o azâb(57) çökünce: “Yâ Musa, dediler bizim için Rabbine -sana olan ahdi hürmetine- düâ et. Eğer bu azabı bizden ayırıb sıyırırsan, ândolsun, sana kat'iyyen îman edeceğiz. Ândolsun, İsrail oğullarını da seninle beraber mutlak göndereceğiz”.
 (57) (Saîd bin Cübeyr) hazretlerine göre “Ricz” ile ifâde buyurulan bu azâb, altıncı ayet olmak üzere,  “taun”  du.  Bu yüzden Kıbtılardan bir günde yetmiş bin  kişi öldü “Şeyhzâde”. 
135- Vaktaki biz, kendilerinin erişecekleri bir müddete kadar(58), onlardan azabı giderdik, bir de ne bakarsın: Onlar yemînlerini bozuyorlar bile.
 (58)   Azâb görecekleri, yahud suda boğulub helak olacakları, yahud ölecekleri veya imanları için ta'yîn etdikleri zamana kadar “Beyzâvî”. 
136- Artık biz de bunca âyetlerimizi yalanladıkları, onları umursanmadıkları için kendilerinden intikam almak istedik de hepsini denizde boğduk.  
137- Hakaretlere ma'ruz bırakılmış olan o kavmi de kendisine feyz  ve bereket verdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mîrascı kıldık(59). (Bu suretle) Rabbinin İsrâîl oğullarına olan o pek güzel va'di, (şedâide) katlandıkları sebebiyle, tam yerine geldi. Fir'avnın ve kavminin yapmakda oldukları şeylerle(60) yükseltmekde devam etdikleri (binaları)(61) ise hep harab etdik.
 (59) Ba'zılarına göre “Arz” dan maksad “Şam” ve “Mısır” dır. Çünkü o zaman onlar (Fir'avn) in hükmü altında idi. Kimi murad “Kıbt” kavminin memleketi olan “Mısır” demişdir. Kimi de
باركنا فيها = Bareknâ fîhâ” kavl-i kerîmi karînesiyle “Şam” arazîsi olduğunu söylemişdir. Çünkü feyz-ü bereket ve rızk bolluğu Şam arazîsinden başkası için lâyık değildir. Kimi ise “Murad bütün yer yüzüdür. Çünkü îsrâil oğullan içinde (Dâvud) ve (Süleyman) aleyhimesselâm zuhur ederek bütün dünyâya mâlik olmuşlardı” demişdir “Şeyhzâde” (60) Köşkleri,   ma'mureleri   “Beyzâvî”. (61) Yahud bağçeleri   “Beyzâvî”. 
138- İsrâîl oğullarını denizden geçirdik. Şimdi putlarının önünde tapagelen bir kavme rast geldiler(62). Dediler ki: “Yâ Musa, onların nasıl Tanrıları varsa sen de bize öyle bir Tanrı yap” “Siz, dedi, cidden ne cahillik eder bir kavmsiniz”!
  (62) Bu kavm (Musa) aleyhisselâmın kendileriyle muharebe etmiye emr aldığı “Amâlika” idi “Beyzâvî”.  
139- “Şübhe yok ki bunların, içinde bulundukları (dîn) helake mahkûmdur, (ibâdet diye) yapmakda oldukları nesne de boşunadır”. 
140- Dedi: “Tanrı olarak Allahdan başkasını mı arayacakmışım size? Hâlbuki O, sizi âlemlerin üstüne geçirmişdir”.  
141- Hani sizi Fir'avn hanedânından kurtarmışdık. Onlar ki size azabın kötüsünü yüklüyorlardı. Oğullarınızı öldürüyorlar, yalınız kızlarınızı sağ bırakıyorlardı. Bunda size Rabbinizden büyük bir imtihan vardı. 
142- Musa ile otuz gece (bize münâcatda bulunması için) sözleşdik(63) ve ona bir on (gece) daha katdık(64). Bu suretle Rabbinin ta'yîn buyurduğu vakit(65) kırk gece olarak tamamlandı. Musa, biraderi Hâruna dedi ki: “Kavmimin içinde benim yerime geç, (onları) ıslah et, fesadcıların yoluna uyma.”
 (63)  “Zilka'de” ayına müsâdıfdı “Hazin”. (64) “Zilhicce” nin onuna kadar. Bu, (îbni Abbas) radıyallâhü anhümânın ve İmam (Mücâhid) in kavlidir. (Musa) aleyhisselâm kavmine şöyle bir va'dde bulunmuşdu: “Eğer Allah teâlâ (Fir'avn)u helak ederse size bir kitab getireceğim”. Cenâb-ı Hak, bu arzusuna erdirmek için ona otuz gün oruç tutmasını emretdi. O müddet zarfında kavminden ayrıldı. Bil'âhare otuza on gece daha katıldı. Kavminin buzağıya tapması da bu on gün içinde olmuşdu “Hazin” (65) “Mîkat” ibâdet için ta'yîn olunan vakit demekdir. Haccın mîkatları da bu kabildendir  “Hazin”.                           
143- Vaktaki Musa (ibâdeti için) ta'yin etdiğimiz vakıtda geldi, Rabbi ona (ilâhî sözünü) söyledi. (Musa) dedi ki: “Rabbim, (cemâlini) göster bana, (ne olur) seni göreyim(66)”. Buyurdu: “Beni kat'iyyen göremezsin. Fakat şu dağa bak. Eğer o, yerinde durabilirse sen de beni görürsün” Derken Rabbi o dağa tecellî edince(67) onu param parça ediverdi(68).  Musa da baygın yere düşdü. Ayılınca dedi ki: “Seni tenzîh ederim. Tevbe etdim Sana. Ben îman edenlerin ilkiyim”.
 (66)   (Musa)   aleyhisselâm Cenâb-ı Hakkın dünyâda görülemeyeceğini bildiği halde kendisine hücum eden iştiyak ile,  taşan envâ-i celâl ile istiğrak,   deryasına dalarak böyle söyledi.  (O, kelâm-ı ilâhîyi işidince adetâ kendinin dünyâda olduğunu unutmuş, bir âhiret ve cennet hayâtına kavuşduğunu zannetmişdi”) “Hazin”. (67)   Rabbinin nuru dağda zuhur edince “İbni Abbas” (R. H.) (68) Onu bir toprak haline getiriverdi  “İbni Abbas” (R. H.) 
144- Buyurdu ki: “Ey Musa, ben seni risâletlerimle, kelâmımla (bütün) insanlardan mümtaz kıldım(69). Şimdi şu sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol”.
 (69)   Ya’ni onun zamanındaki insanlardan   “Hazin”.
 
145- Biz onun için levhalarda her bir şey'i, mev'ızaya ve (hükümlerin) tafsiline âid her şey'i yazdık. “Haydi bunları kuvvetle (ciddiyetle, azm ile) tut(70), kavmine de onun en güzel (hükümler)ini tutmalarını emret(71). Size ileride fasıkların yurdunu göstereceğim(72)”.
  (70)  Ülülazm peygamberlerden olmak için azimetle tut “Muhyiddîn-i Arabi”. (71)  Ya'ni ruhsatlarla değil, azimetlerle emret  “Muhyiddîn-i Arabi” (72) (Fir'avn)ın ve kavminin harab olan yurdunu, Mısırın enkazını, yahud “Âd” ve “Semud” kavmlerinin târmar olmuş menzillerini göstereceğim ki bunlardan ibret alın, siz de fasıklardan olmayın “Beyzâvî”.  
146- Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri âyetlerim(i idrâk)den çevireceğim. Onlar her âyeti görseler ona inanmazlar, akl-ı selimin yolunu (doğru yolu) görseler de onu bir yol edinmezler. (Fakat) azgınlığın yolunu görürlerse (yol diye işte) onu edinirler! Bu, âyetlerimizi yalan saydıklarından, onlardan gafil olmalarındandır. 
147- Hâlbuki âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayanların bütün işledikleri boşa gitmişdir. Onlar yapmakda olduklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı ya?

148- (“Tuur”a giden) Musânın arkasından kavmi zînet takımlarından bir buzağı heykel(i yapıb onu Tanrı) edindiler ki(73) onun (inek gibi) bir böğürmesi de vardı(74). Onun kendileriyle konuşmayacağını, onlara bir yol da gösteremeyeceğini görmediler mi ki ona tutundular, kendilerine yazık ediciler oldular?
 (73) (Müsâ) aleyhisselâmın “Tur” dan dönmesi teahhur edince îsrâil oğulları için sözü geçkin bir adam olan dördüncü (Sâmiriyy) zînet takımlarını toplayıp öyle bir buzağı heykeli dökmüşdü “Hazin”. (74) (Sâmiriyy) onu öyle bir şeytanatla yapmışdı ki içine hava girince ses çıkarırdı “Beyzâvî” 
149- Vaktaki (buzağıya tapmakdan) çok peşîman oldular(75)  ve kendilerinin muhakkak sapdıklarını gördüler: “Eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa her halde en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız” dediler(76).
 (75) Arab şiddetle nedametini
سقط في يده = Sukıta fî yedihî” ile ta'bîr eder. Çünkü öyle bir nedamet zamanında ellerini ısırıb sonra dizlerine vururlar. Bu suretle elleri düşmüş olur “Beyzâvî”. (76)   Bu sözü ancak (Musa) aleyhisselâmın avdetinde söylediler “Hazin”.
150- Musa, kavmine öfkeli, kederli döndüğü zaman dedi ki: “Size bırakdığım şu makamımda arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyib) acele etdiniz ha(77)”? (Tevrat) levhaları(nı) bırakıverib kardeşinin başından tutdu, onu kendine doğru çekiyordu: (Harun) “Anam oğlu”(78), dedi, bu kavm (bu adamlar) beni cidden zaîf gördüler (hırpaladılar). Az kaldı ki beni öldüreceklerdi.    Sen de bana düşmanları sevindirecek hareketde bulunma. Beni zalimler güruhuyla beraber tutma”.
  (77) “Acele” bir şey'i vaktından evvel yapmak. “Sür'at” ilk vaktında yapmakdır. Onun için acele mezmum,  sür'at memduhdur “Şeyhzâde - Füruuk-ı Hakkı”. (78) (Musa) ve (Harun) aleyhimesselâm ana baba bir kardeşdi. Böyle iken (Harun) aleyhisselâmın “Anam oğlu” diye hitab etmesi onu rikkate getirmek içindi “Beyzâvî”. (Bu ta'bîr dilimizde de vardır — H. B. Ç.).
 
151- (Musa) dedi ki: “Yâ Rab, beni de, biraderimi de yarlığa(79) rahmetinin  içine sal.  Sen esirgeyenlerden daha esirgeyensin”.
 (79) Beni kardeşime yapdığım şu hareketden dolayı bağışla. Kardeşim zalimlerin elinde vazifesinde taksıyr göstermiş ise onu da bağışla, istiğfarda kardeşini de kendisiyle beraber zikretmesi ona bir tarziye vermek ve kendisinden düşmanların şemâtetini men'etmek  içindi “Beyzâvî”. 
152- Şübhe yok ki buzağıya (Tanrı diye) tutunanlara Rablerinden bir gazâb, dünyâ hayatında da bir horluk erişecekdir. İşte biz (Allâha karşı) yalan düzenleri böyle cezalandırırız(80).
  (80) (Süfyan bin Uyeyne) diyor ki: “Bu âyetin tehdîdî dînde bid'at yapanların hepsine, kıyamete kadar, şâmildir”. (Mâlik bin Enes) de şöyle demişdir: “Hiçbir bidat sahibi yokdur ki yaşının üstünde muhakkak bir zillet bulmuş olmasın”. Bundan sonra müşârün'-ileyh bu âyet-i celîleyi okumuşdur “Hazin”.
153- Kötülükler işleyib de sonra ardından tevbe ve bununla beraber îman edenler(e gelince): Şübhesiz ki Rabbin bunun ardından (o tevbe ve îmanlarından sonra) elbette (kendilerini) yarhğayıcıdır, hakkıyle esirgeyicidir.
154- Vaktaki Musâdan o öfke uzaklaşıb sükûn hasıl oldu, (bırakdığı) levhaları aldı. Onun bir nüshasında (şu da yazılı idi: “Sapıklıkdan kurtulub) hidâyet(e), (azâbdan sıyrılıb) rahmet(e kavuşmak) o kimselere mahsusdur ki onlar Rablerinden  korkarlar(81)”.
  (81) “İbni   Abbas” (R.  h.) 
155- Musa, ta'yîn etdiğimiz vakıtda (tevbe için beraberinde götürmek üzere) kavminden yetmiş adam ayırdı. Vaktaki onları müdhiş bir sarsıntı tuttu(82), dedi ki: “Yâ Rab, eğer dileseydin onları da, beni de daha evvel helak ederdin. İçimizden bir takım beyinsizlerin işlediği (günâh) yüzünden hepimizi helak mı edeceksin? Zâten o da Senin imtihanından başka (bir şey) değildi. Sen, onunla kimi dilersen sapıklığa götürür, yine onunla kimi dilersen (bunu da) doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin. O halde bizi yarlığa, bizi esirge. Sen yarlığayıcıların en hayırlısısın”.
  (82) Bu mîkaatın (Musa) aleyhisselâmın Kelâm-ı ilâhîye mazhar olduğu vakit mı, yoksa bundan sonraki ayrı bir vakit mı olduğunda ihtilâf edilmişdir. Ekseriyyet bunun ayrı olduğu fikrindedir. Sebebi de buzağıya tapanlar nâmına elbirlik tevbe etmelerini te'mîndi. Müdhiş bir zelzelenin vukuu sebebine gelince: Bunun hakkında da muhtelif rivayetler vardır. Bizce en çok i'timada şayan olan rivayet ve sebeb, tevbe için giden zâtlerin dağın eteğine varır varmaz amudî bir bulutun içerisine dalıb Cenâb-ı Hakkın Musa aleyhisselâma şöyle yap, böyle yapma diye söylediğini işidince, “El-bakare” sûresinin “55”inci âyetinde geçdiği üzere, “Bize Allahı apâşikâr göster” diye teklifde bulunmalarıdır. Allâhü â'lem.  
156- “Dünyâda da, âhiretde de bize iyilik yaz. Biz hiç şübhesiz (tevbe ederek) sana döndük”. Buyurdu: “Ben azabıma kimi dilersem onu dûçâr ederim. Benim rahmetim ise her şey'i kuşatmışdır. Onu (rahmetimi, küfürden, ma'sıyetden) sakınmakda, zekâtı vermekde, bir de âyetlerimize îman etmekde olanlar (yok mu?) işte onlara has olmak üzere tesbît edeceğim”.
157- (Onlar) nezdlerindeki Tevrat ve İndide (ismini ve sıfatını) yazılı bulacakları ümmî nebiy olan o resule tâbi' olanlardır(83). O, kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükden nehyediyor, onlara (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri(84) halâl, (halâl kıldıkları) murdar şeyleri de(85) üzerlerine haram kılıyor. Onların ağır yüklerini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor o(86). İşte ona îman edenler, onu ta'zîm edenler, ona yardım edenler ve onunla (onun nübüvvetiyle) birlikde indirilen nura(87) tâbi' olanlar! Onlar selâmete erenlerin ta kendileridir.
  (83) Âyet-i kerîmenin başında bulunan
الذين = Ellezîne”  lâfz-ı celîli mukadder mübtedânın haberidir. “Ümmî” demek okuyub yazmayan demekdir. Maksud Fahr-i alem sallellahü aleyhi ve sellemdir. Cenâb-ı Hakkın onu bu vasf ile beyan buyurması ümmî olduğu halde kendisinin ilmin bütün kemalâtına mâlik bulunmasındandır ki bu da onun hakkında bir mu'cizedir. “Resul” tesmiye buyurulması Allâha izafeten, “Nebî” denilmesi de kullarına nisbetendir. Yâ'ni o, Allanın elçisi olmak bakımından, “Resul”, halka Hakkın emirlerini tebliğ ve ihbar etmesi haysiyyetiyle de “Nebî=peygamber”dir “Beyzâvî”. Bakınız: “El-bakare”, âyet:   146. (84) İç yağı gibi “Beyzâvî”. Bakınız: “En-nisâ'” âyet: 160 — “El-mâide” âyet: 4 — “El-a'raaf”,  âyet:   32. (85)    Kan,  domuz eti,  faiz,   rişvet   gibi   “Beyzâvî”. (86) Maksud çetin tekliflerdir. Hataen katilde kısas icrası, günâh işleyen uzuvların, pislik değen yerlerin kesilmesi gibi   “Beyzâvî”. (87) Nur-ı   nübüvvete   ve   Kur'âna   “Beyzâvî”.
158- (Habîbim) de ki: “Ey insanlar, şübhesiz ben göklerin ve yerin mülk(-ü tasarruf) una mâlik olan, kendisinden başka hiç bir Tanrı bulunmayan, hem dirilten, hem öldüren Allâhın size, hepinize gönderdiği peygamberim. O halde Allâha ve Onun ümmî nebiy olan resulüne -ki kendisi de o Allâha ve Onun sözlerine îman etmekde olandır- îman edin, ona tâbi' olun. Tâki doğru yolu bulmuş olasınız”.
159- Musânın kavminden bir cemâat vardır ki (halkı) hakka irşâd ederler, onunla (hükümde) adalet yaparlar.
160- Biz onları on ikiye, (o kadar) torunlara (kabileye)(88), ümmetlere ayırdık. (“Tîh” de susayan) kavmi, (Musâdan) su istediği zaman “Asaanı taşa vur” diye (vahyetdik de) ondan on iki pınar kaynayıb akdi, insanların her kısmı su içecekleri yeri iyice belledi; Onları üstlerindeki bulutla gölgelendirdik, onlara kudret helvasıyle bıldırcın indirdik. “Size rızk olarak verdiğimiz en temiz ve güzellerinden yeyin” (dedik) Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi kendilerine zulmediyorlardı(89).
  (88) Âyet-i celîledeki “Esbât” torun ma'nâsına gelen “Sıbt” in cem'idir. İsrâil oğulları (Ya'kub) aleyhisselâmın on iki oğlundan türemişdir. Bu suretle îsrâil oğullan on iki reîsin idaresinde on iki torun kabileye ayrılmışlardır. Onlarda “Sıbt”, Arabda kabilenin yerini tutar  “Şeyhzâde”. (89) Bakınız: “El-bakare”, âyet: 57-60

161- O zaman onlara: “Şu şehirde yerleşin. Onun dilediğiniz yerinden yeyin. “Hıtta” deyin(90). Kapısından hepiniz secde edici olarak girin ki suçlarınızı yarlığayalım. İyi hareket edenlere ileride daha fazlasıyle vereceğiz” denilmişdi.
  (90) Bakmız: “El-bakare”, âyet: 58.
162- Fakat içlerinden o zulmedenler sözü kendilerine söylenenden başka bir şeyle koydu. Biz de üstlerine, zulmeder oldukları için, gökden murdar bir azâb indirdik(91).
  (91)   Bakınız:  “El-bakare”, âyet: 59—Not:  28.
163- (Habîbim), onlara(92) denizin yakınında(93), (sahilde) ki o kasabayı (onun halini ve ehâlîsinin başına gelenleri) sor(94). Hani onlar cumartesi gününün hürmetini ihlâl ederek haddi aşmışlardı. Çünkü cumartesi ta'tîli yapdıkları gün balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyordu. Cumartesi ta'tîli yapmayacakları gün ise gelmiyordu, işte biz, itâatdan çıkmakda olduklarından dolayı kendilerini böylece imtihan ediyorduk.
  (92) Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemin huzurunda bulunan Yahudî nesline. Maksad onların gizledikleri bir vakıayı kendilerine bildîrmekdir “Şihâb”. (93)  “Beyzâvî”. (94) Bu şehir “Meyden”e “Tuur” arasında bulunan “Eyle”dir ki (Şap) deniz(inin) sâhilindedir.  “Meyden” veya “Taberiyye”  diyenler de vardır “Beyzâvî”.
164- Hani içlerinden bir ümmet: “Allâhın kendilerini (dünyâda) helak edeceği veya (âhiretde) çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüd veriyorsunuz?” dediği zaman onlar (o va'z edenler) de: “Rabbinize özür (dilemiye yüzümüz olsun) için. Umulur ki sakınırlar” demişlerdi.
  
165- Vaktaki onlar artık edilen va'zları unutdular: Biz de kötülükden vaz geçirmekde sebat edenleri selâmete çıkardık. Zulmedenleri ise yapmakda oldukları fısıklar yüzünden şiddetli bir azâb ile yakaladık.
166- Bu suretle onlar(95) serkeşlik ederek yasak edileni yapmakda ısrar edince kendilerine: “Hor ve zelil maymunlar olun” dedik(96).
  (95) Zahir olan şudur ki Allah Teâlâ onları evvelâ o şiddetli azaba dûçâr etmiş, onlar bundan sonra da serkeşliğe, kibr-ü inada kalkışmışlardır. Binâenaleyh bu ceza kendilerine bunun üzerine verilmişdir. Bununla beraber bu âyetin bundan evvelki âyeti takrir ve tesbît etmiş bulunması da caizdir “Beyzâvî”. (96)   Bakınız:   “El-bakare”,   âyet:65-No:33.
167- O vakit Rabbin (Habîbim) kıyamet gününe kadar onların üzerine kendilerini en kötü azaba duçar edecek kimseler göndereceğini yeminle i'lâm (ve hükm) etdi(97). Şübhe yok ki Rabbin cezayı çabuk verendir. Muhakkak ki O, çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir de.
  (97) Cenâb-ı Hak Yahudilere (Süleyman) aleyhisselâmın irtihalinden sonra (Buhtı Nasr)ı musallat etmiş, o, onların yurdlarını yakmış, muhariblerini tamamen öldürmüş, kadınlarını ve çocuklarını da esîr olarak alıb götürmüşdür. Geri kalanlarına ise ağır cizyeler yüklemişdir. Bu zillet Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemin bi'seti zamanına, kadar böylece devam etmiş, içlerinden İslâmı kabul edenler selâmeti bulmuş, atalarından mevrus olan kötü i'tiyadlarında devam edenler ise, bu âyet-i celîlede beyan buyurulduğu üzere,  “kıyamet gününe kadar” azaba, zillet ve esarete mahkûm olmuşlardır.
168- Onları -kimi salâh erbabı(98), kimi bu (salahdan) aşağı(99) ümmetler olmak üzere- perişan bir suretde yer yüzüne dağıtdık. Onları hem iyi, hem fena hallerle İmtihana çekdik ki (gözlerini açıb iyiliğe) dönsünler.
  (98) “Medîne”de müslümanlığı  kabul  edenler  “Beyzâvî”. (99) Küfür ve fısıkda devam edenler “Beyzâvî”.
169- Onlardan sonra -(bir tarafdan) bu dünyânın geçici metâını kapıb: “Biz (nasıl olsa) ileride yarlığanırız” demek(100), (bir tarafdan) kendilerine ona benzer bir meta' gelirse onu da (kaçırmayıb) almak (da devam etmek(101)) üzere o kitaba(102) vâris olan — kötü kimseler(103) gelib onların yerine geçmişdir. Allâha karşı hakdan başkasını söylemeyeceklerine dâir kendilerinden o kitabın (hükmü vech ile) te'minât alınmadı mıydı? Halbuki onda olanı durmayıp okumuşlardır da(104). Halbuki âhiret yurdu (öyle kötü hallerden) sakınanlar için (mahz-ı) hayırdır. Daha aklınızı başınıza almayacak mısınız?
  (100) Rişvet mukabilinde haksız hüküm satmak, Tevrâtı tahrif etmek “Beyzâvî”. (101) Günâhda ve tevbe etmemekde ısrar etmek, dünyânın alçak  menfeatlerinden başka bir şey düşünmemek “Beyzâvî”. (102) Tevrâta  “Beyzâvî”. (103) “Halef”, birinin yerini hayırlı olarak tutan, “Half” fena olarak tutan demekdir. “Beyzâvî”. Pederinden sonra kalan veled-i saliha “halef” denir. Eğer veled fâsid ise “half” denir “Kamus-ı arabî tercemesi”. (104) “Ders” de kıraate devam ve mülâzemet şartdır.
170- Bir de (âhiret yurdu) kitaba sımsıkı  sarılanlar(105) ve namazı dosdoğru  kılanlar  (için   mahz-ı   hayırdır)(106) Şübhesiz  ki  biz  iyiliğe  çalışanların mükâfatını zayi' etmeyiz.
  (105) Kitaba îman ve onda olanlarla hükmedenler. Ehl-i kitabın mü'min olanları hakkında nazil olmuşdur. “Şeyhzâde - îmam Vahıdî En Nisâbûrî”. (106) Âyet-i kerîmenin başındaki
الذينlâfz-ı celîli bundan evvelki âyet-i kerîmede geçenللذين يتقونkavline ma'tufdur. “انا لا تضبعhaber olmak üzere onun mübtedâsı  da olabilir  “Beyzâvî”.
171- Biz bir zaman dağı, sanki o bir gölgelik imiş gibi, çekib (israil oğullarının) üstlerine kaldırmadık. Onlar hakıykaten bu, kendilerine düşecek sanmışlardı. (İşte o vakit): “Size verdiğimiz (kitâb) ı kuvvetle (ciddiyetle, azm ile) tutun. Onda olanı düşünün. Tâki (kötülükden) sakınmış olasınız” (demişdik)(107).
  (107) “En-nisâ'” sûresinin  “154” üncü  âyetine müracaat.
172- Hani Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından(108) zürriyyetlerini çıkarıb kendilerini nefslerine şâhid tutmuş, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişdi). Onlar da: “Evet, (Rabbimizsin), şâhid olduk” demişlerdi. (İşte bu şâhidlendirme) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yokdu” dememeniz içindi.
  (108) Sulblerinden  “Şeyhzâde”.
173- Yahud “Daha evvel ancak atalarımız (Allâha) şirk koşmuşdu. Biz de onların  ardından  (gelen)  bir  nesliz(109).  Şimdi o  batılı  kuranların işlediği  (günâhlar)  yüzünden  bizi  helak mı  edeceksin?”  dememeniz içindi(110).
  (109)    Biz ancak onlara uyduk. (110) Bu iki âyet-i kerîme insanların yüksek bir şuur ve idrâk ile meftur olduklarını, Allâhın birliğine âid delilleri ve hakıykatleri akl-ı selîmleriyle arayıb bulabileceklerini çok beliğ bir istiâre-i temsîliyye ile ifâde buyurmakdadır. Bu babda fazla îzâhat almak isteyenlere rahmetli (Muhammed Hamdî efendi) nin “Hak dîni Kur'an dili (Cild:2, s:2323:2336” adındaki tefsirini okumalarını tavsiye ederim.
174- İşte biz âyetleri böyle açıklarız. Olur ki (küfürlerinden) dönerler.
175- (Habîbim) onlara(111) o kimsenin(112) haberini de oku ki biz kendisine âyetlerimizi vermişdik de, o bunlardan sıyrılıb çıkmış, derken şeytan onu arkasına takmış, nihayet azgınlardan olmuşdu.
  (111) Yahudilere  “Beyzâvî”. (112) İsrail oğullarının bilginlerinden (Baaur oğlu Bel'am) adında biri. Düâsı makbul bir adamdı. Kavminin verdiği hediyyeler ve etdiği ısrarlar neticesinde (Musa) aleyhisselâmın aleyhinde düâ etmiş, bu yüzden dili göğsüne Kadar sarkmışdı “Celâleyn”. (Abd bin Amr bin el-ass) in, (Saîd bin Müseyyeb) in, (Zeyd bin Eşlem) in beyanlarına nazaran bu adam (Ümeyye bin Ebu-S-Salt) dır. O, eski kitabları okumuşdu. Cenâb-ı Hakkın bir peygamber göndereceğini biliyordu. Umdu ki o peygamber kendisi olsun Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem ba's buyurulunca ona hased etdi, onu inkâra kalkdı ilh... “Hazin –“Beyzâvî”. (Hasen) ve İbni Kîsân) a göre bu âyet Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellemin vasıflarını kendi oğullarını tanıdıkları gibi, tanıdıkları halde onu inkâreden ehl-i kitabın münafıkları hakkında inzal buyurulmuşdur. (Katâde) diyor ki: “Bu, kendisine doğru yol gösterilip de onu kabul etmeyenler hakkında Cenâb-ı Hakkın îrâd buyurduğu bir meseldir. “Hazin”.
176- Eğer dileseydik onu bu (âyetler)le yükseltirdik. Fakat o, yere(113) saplandı, hevâsına uydu. Artık onun sıfatı o köpeğin hali gibidir ki üstüne varsan dilini sarkıtıb solur, yahud kendi haline bıraksan yine dilini uzatıb solur, işte âyetlerimizi yalan sayanlar güruhunun sıfatı budur. Artık sen (Habîbim) kıssayı (onlara) anlat. Belki iyice düşünürler.
  (113) Dünyâye,  yahud alçaklığa “Beyzâvî”.  “îhlâd” bir yerde mukıym olmak ma'nâsınadır. “Ahlede ilel'ard”, “Mukıym olacağını zannederek yere meyl  etdi”  demekdir –“Kamus-ı arabî tercemesi”.
177- Âyetlerimizi yalanlayarak sırf kendilerine zulm etmekde olanlar güruhunun hali ne kötüdür!
178- Allah kime hidâyet ederse o doğru yolu bulmuşdur. Kimi de sapdırırsa onlar en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir.
179- Andolsun ki biz cin ve insden bir çoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalbleri vardır, bunlarla idrâk etmezler; gözleri vardır, bunlarla görmezler; kulakları vardır, bunlarla işitmezler. Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hattâ daha sapıkdırlar. Onlar gaflete düşenlerin ta kendileridir.
180- En güzel isimler Allâhındır(114). O halde Ona bunlarla düâ edin. Onun isimlerinden eğri (ve aykırı) yola gidenleri bırakın(115). Onlar, yapmakda olduklarının cezasına uğratılacaklardır.
 (114)    Âyet-i kerîmede
الاسماء  ” sıfatı olan  “الحسني ”  lâfz-ı cemîli “Ahsen”in te'nîsidir “Allâhın doksan dokuz adı vardır. Onları sayan (yahud ezberleyen) muhakkak cennete girer” mealinde bir hadîs-i şerîf rivayet olunur. Lâfızlarında ufak tefek ihtilâf bulunan bu hadîs-i şerîfde hasr yokdur. Ya'ni esmâ-i ilâhiyye “99” dan ibaret değildir. Maksud ba'zı rivayetlerde tasrih edilen 99 ismi sayanların, onlara ma'nalarını mülâhaza ile devam edenlerin cennete gireceklerini haber vermekdir. Tasavvuf erbabı ve bu arada (Ebül-Kasım-i Kuşeyrî), “Bu âyet-i kerîmede esma'-i ilâhiyyenin müsemmanın kendisi olduğuna delâlet vardır. Böyle olmasaydı o isimlerin gayrin olması iktiza ederdi” demişlerdir. (Muhyiddîn-i Arabî) hazretlerinin tefsirinde de bu âyet-i kerîme münâsebetiyle şöyle denilmişdir: “Her isim, sıfatla beraber zâtdır. Allah, her işi isimlerinden bir ism ile tedbîr buyurur”. îzahı sadedimizden haric olan bu görüşü (Râzî) şu suretle reddetmekdedir: “Bil'akis bu âyet ismin müsemmâdan gayri olduğuna delildir. Çünkü onda Allâhın isimleri çok olduğuna cemi' lâfzıyle delâlet vardır. O halde esma'-i ilâhiyyenin çok, fakat Cenâb-ı Hakkın seksiz bir olduğu sâbitdir. Bir de “El-esmâ” kelimesi lâfza-i celâle izafe edilmişdir. Bir şey'in kendisine izafeti ise muhaldir”. (115) “İlhad” lüğatda  kasıddan  meyil,  istikametden  udûl   etmek  demekdir.   îbn-isSikkit)- diyor ki: “Mülhid, hakdan sapıb ona hakdan olmayanı sokmakdır. Dînden sapıb dîn olmayana meyletmiye ilhad derler. Tahkıyk erbabına göre esmâ-i ilâhiyyede ilhad şu suretlerle olur: 1) Allâhın isimlerini Allahdan başkasına isnâd etmek. Müşrikler putlarına “ilâh” in müennesi olmak üzere) “İlahe” derlerdi. Cenâb-ı Hakkın isimlerinden bir kısmını iştikak suretiyle onlara vermişlerdi. Meselâ lâfza-i celâlden “Lât” i, “Aziz” den “Uzzâ” yi, “Mennan” dan “Menât” ı iştikak ve te'nis ederek bunların her birini meşhur putlarından her birine ad vermişlerdi. Bu kavl (İbni, Mücâhid) kavlidir. 2) Cenâb-ı Hakkı kendine vermediği ve hakkında kitab ve sünnetden bir nas bulunmayan isimlerle adlandırmakdır. Çünkü Esmâ'-i husnâ’nın kâffesi “Tevkıyfiyye” dir. Binâen'aleyh Cenâb-ı Hakka -Şerîatde vârid olandan gayri bir isim'vermek caiz değildir. Ona ancak kitab ve sünnetde olan isimleriyle ve ta'zîm vech ile düâ ederiz. 3) Düâda hüsn-i edebe riayet etmemek. Meselâ “Nâfi'” isminden ayrı olmak üzere sâdece “Daarr” dememelidir. 4) Cenâb-ı Hakkı ma'nâsı bilinmeyen isimlerle anmak. Zira bu suretde Onun şanına yakışmayan kelimeleri sarf ve ıtlak etmiş oluruz “Hazin”. “En güzel isimler” demek en güzel ma'nâlara delâlet eden lâfızlar demekdir. Sıfatlar da bunda dâhildir”. “Beyzâvî-Şeyhzâde”. Cenâb-ı Hakka “Cevad” demek caiz olur da aynı ma'nâya gelen “sahiy” demek caiz olmaz. “Âlim” denilir   de   “Fakıyh,   âkil”   denilmez   ilh...    “Şeyhzâde”. Düâda ciğerlerini parçalayacak ve dinleyenlerin kulak zarlarını patlatacak gibi bağrıb çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye tomturaklı tasannu'lara, seci' ve kafiyelere yer vermek caiz değildir. Bu, niyaz etdiğimiz Allâhı saymamakdır. “Na're kemter zen ki nezdîkest buda=düâda bağırma ki Allah uzak değil,  yakındır”.
181- Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet de vardır ki onlar hakka rehberlik ederler, adaleti de onunla  (o dairede) tatbıyk ederler(116).
  (116) (lbni Abbas) radıyallâhü anhümâya göre maksud Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellemin ümmetidir ki onlar da muhacirin ve ensar-ı kiram (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) ile onlara tâbi' olanlardır: “Hazin”. Bu âyet-i kerîmede her zamanın, hakkı ayakda tutan, onu tatbıyk eden, ona rehberlik eyleyen insanlardan haalî olmayacağına delâlet vardır: “Hazin”.
182- Âyetlerimizi   yalan  sayanları  biz  bilmeyecekleri   nokta(lar)dan derece derece (yavaş yavaş) helake yaklaşdırırız(117).
  (117) Birbiri ardınca kendilerine ni'metler gelir, onları haklarında Allâhın daimî lütfü sanırlar da şımarırlar. İşte o zaman üzerlerine Allâhın azabı hak olur “Beyzâvî”. (Dahhâk) diyor ki: “Bunun ma'nâsı onlar ma'sıyeti tazeledikce biz de ni'metlerimizi yenileriz demekdir. Rivayete göre hazreti (Umer-ül Faruk) radıyallâhü anh (Kisrâ) nın hazîneleri kendisine gelince: Ya rab, bir istidrâca  uğramış  olmakdan Sana  sığınırım.  Çünkü Senin
سنستدرجهم ”   “buyurduğunu işitdim” demişdir.   “Hazin”.
183- Ben onlara mühlet veririm. (Onların iplerini uzatıveririm!) Benim lütuf yüzünden kahrım(118) (tahammül edilemeyecek kadar)  çetindir.
  (118) “Yakalamam şiddetlidir”. Buna “Keyd” denilmesi zahiri iyilik, batını hizlân olmasındandır “Beyzâvî”. “Keyd”in sahîh olan ma'nâsı ikaba müeddî olan imhâldir. “îstidrâc”  da böyle  “İmam  Rağıb”.
184- Onlar düşünmediler mi ki kendilerinin sahibinde(119) delilikden hiç bir (eser) yokdur. O, ilerideki tehlikeyi apaçık haber verenden başka (bir zât) değildir(120).
  (119) Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemde. Ya'ni kendisiyle uzun zamandır suhbet ve her halini tecribe etdikleri, kendisinin iç ve dış yüzlerini tanıdıkları Hatem-ül enbiyâ sallellâhü   aleyhi  ve  sellem   efendimize.   “imam  Râğıb”. (120) (İbni Ebî Hatem)in, (Ebü-ş şeyh)in (Katâde) den rivayetlerine göre Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem “Safa” tepesine çıkarak Kureyşi “Ey filân oğulları, ey filân oğullan” diye göbek göbek çağırmıya başlamış, Allah Teâlânın azabından ve vak’alarından sakınmalarını söylemişdi. Bunun üzerine onların bir sözcüsü: “Sizin şu sahibiniz muhakkak ki mecnundur. Sabaha kadar bağırdı” dedi. îşte bu âyet bu münasebetle indirilmişdir. “Beyzâvî-Şeyhzâde-Hazin- Lübab-ün nükul fî esbâbi-n nüzul: Celâleddîn-i Süyûtî”.
185- Onlar (Allâhın) göklerde ve yerdeki o muazzam mülk-ü saltanat(ın)a, Allâhın yaratdığı her hangi bir şey'e, belki ecellerinin yaklaşmış olduğuna da hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra(121) hangi bir söze inanacaklar ki?
  (121) Kur'andan sonra “Beyzâvî”.
186- Allah kimi sapdırırsa artık onu yola getirecek yokdur. O, bunları taşkınlığı içinde, ve serseri bir halde, bırakıverir.
187- Kıyametin(122) sübût (ve vuku)nun ne zaman olduğunu sana sorarlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklere de, yere de ağır basmışdır o. O, size (başka suretle değil) ancak ansızın gelir. Tam ma'nâsiyle biliyormuşsun gibi sana (tekrar) onu sorarlar (Yine) de ki: “Onun ilmi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler”.
  (122) Âyet-i celîledeki “Es-sâa” kıyametin galib isimlerindendir. Ona saat denilmesi ya ansızın vuku' bulacağından, ya hesabının çabukluğundan, yahud uzunluğu Allâha göre bir saat kadar olduğundandır “Beyzâvî”.
188- De ki: “Ben kendim için, Allâhın dilediğinden başka, ne bir fâide(yi celb etmi)ye, ne de bir zarar(ı savmıy)a muktedir değilim. Eğer ben ğaybı bilseydim elbet daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiç bir fenalık da dokunmazdı.    Ben îman edecek her hangi bir kavme (Başlarına  gelecek) azabın  habercisi,    (Cennetin) müjdeci(si)  olmakdan başka (bir şey) değilim”.
189- O, sizi bir candan (Âdemden) yaratan, bundan da(123), (gönlü) kendisine (yatıb) ısınsın diye, eşini yapan Odur (Allahdır). Vaktâ ki o, (eşini) örtüb bürüdü(124), o da hafif bir yük yüklendi de(125)(bir müddet) bununla gidip geldi. Nihayet (gebeliği) ağırlaşınca ikisi de(126) Rablerine şöyle düâ etdiler: “Eğer bize düzgün (hilkati tam) bir çocuk verirsen andolsun ki her halde şükredenlerden olacağız”.
   (123) O nefsden,  o candan, yahud o cinsden  “Beyzâvî”.  Bakınız âyet:191 notu. (124) Cinsî münâsebetden kinayedir. (125) Gebe oldu. (126) (Âdem)   aleyhisselâmla zevcesi hazret-i (Havva').
190- Fakat (Allah) onlara düzgün (bir çocuk) verince kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında ona eşler tutmıya başladılar(127). Onlar neyi eş tutuyorlarsa Allah onlardan (münezzehdir) yücedir.
   (127) Maksud, doğan çocuklarına “Uzzânın kulu”, “Menâtın kulu” gibi adlar vermek suretiyle onların, haşâ, tapdıklan putların kulları olduklarını söyleyen müşriklerdir. Bizzat   (Âdem)   aleyhisselâmın   (Havva')   dan   doğan   çocukları   delildir   “Beyzâvî-Şeyhzâde”. (Ahmed bin El-mübârek) anlatıyor: Mürşidim ümmî (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) hazretlerine bu âyetin tefsîrini sordum, dedim ki: Âdem aleyhisselâm Allâhın peygamberi ve sevgilisidir. O, nasıl olur da Cenâb-ı Hakka ortaklar katar?» Müşârün'ileyh bana şu cevâbı verdi: “Bu, oğulların ve evlâdların işlediklerinden dolayı babalarına itab etmekdir. İçinde türlü meyveler bulunan bir bostanın sahibini düşünün ki o bostana meselâ Zeydin oğulları gelib onun meyvelerinden çalmış, onu berbad etmişdir. Bostanın sahibi Zeyde gidiyor, onunla çekişmiye bakıyor ve benim bostanımı berbad etmişsin diyor. Bu da öyledir”. (Ahmed bin El-mübârek: bu cevab üzerine şöyle diyor: (Abdullah bin Abbas) radı-yallâhü anhümânın kavli de budur ki onu “«Ed-dür-rül mensur fitefsîr-il Kur'ani bil-me'sûr” adlı kitabında (hafız Süyutî) nakletmiş, (Seyyid Cürcânî) de “Mevakıf şerhi”nde bu kavli ihtiyâr eylemişdir ilh...   “El-ibrîz”.
191- Kendileri yaratılıb durmakda oldukları halde (bizzat) hiç bir şey'i yaratamayan (putlar)ı (O yaradan Allâha) eş mi koşuyorlar onlar?(128)
 (128) (189 uncu âyetdeki)
خلقكم ”=halekaküm” lâfz-ı keriminin muhatabı Kureyşden (Kusay) ailesi olmak da ihtimâl içindedir. Çünkü o aile bir candan, (Kusay)dan üremişdi. Onun karısı da Kureyşden bir Arabdı. Allahdan evlâd istemişlerdi. O da kendilerine dört oğlan çocuğu vermişdi. Bu iki eş o çocuklara (“Menâf’in kulu, Güneşin kulu, Kusayy’in kulu, Darın kulu» demek olmak üzere) «Abd-i Menâf, Abd-i Şems, Abd-i Kusay, Abd-üd Dâr” adlarını takdılar. “Dâr” dan maksad (müşriklerin fesad ocağı olan) “Dâr-ün Nedve” dir. Bu ihtimâli (Zemahşeri) de te'yîd etmişdir. (Bakınız, not: 213). “Beyzâvî –Şeyhzâde”.   Bakınız:   “Yunus” sûresi, âyet:31.
192- Hâlbuki bunlar o (tapanlara) hiç bir suretle yardım edemeyecekler gibi kendi kendilerine bile yardım edemezler.
193- Eğer bunları (putları) doğru yolu göstermiye çağırırsanız size uymazlar. Onları (müşrikleri) ha da'vet etmişsiniz, ha (etmeyib) susmuşsunuz, size karşı (durumları) birdir.
194- (Ey kâfirler) Allâhı bırakıp tapdığınız (putlar) da sizin gibi kullardır. Eğer (davanızda) doğrucu iseniz haydi onları çağırın da size icabet etsinler!
  
195- Onların yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutacakları elleri mi, yahud görecekleri gözleri mi, yoksa işidecekleri kulakları mı, (nesi) var? (Habîbim) de ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana (istediğiniz) tuzağı kurun da şöyle bir göz bile açdırmayın bana”(129).
 (129)  Bakınız:  “Yunus”   sûresi,   âyet:   31.
196- Çünkü benim velîm(130), o kitabı(131) indiren Allahdır ve O, bütün salihlere de velilik ediyor.
  (130) Bana yardım etmekde, beni korumakda yegâne sahibim  “Beyzâvî”. (131) Kur'ân-ı kerîmi  “Beyzâvî”.
197- Sizi Onu (Allâhı) bırakıb tapdıklarınızın ise sizin imdadınıza yetişmiye güçleri yetmediği gibi (hattâ) kendilerine de mededleri dokunmaz.
198- Eğer onları doğru yolu gostermiye çağırsanız duymazlar. Onları sana bakar görürsün. Halbuki görmezler de onlar.
199- (Habîbim) sen (güclüğü değil) kolaylığı (sağlayan yolu) tut(132). İyiliği emret(133). Câhillerden yüz çevir(134).
  (132) “Beyzâvî”- “Şeyhzâde”. (133) “Urf, ma'ruf” şeriatın ve aklın beğendiği şey demekdir.  Zıddı  “Münker”. (134) Binâen'aleyh onlarla mücâdelede ve yapdıklarına mukabelede bulunma “Beyzâvî”. “Câhil” Arab edebiyyâtında “Ahmak” yerinde de kullanılır. (Ca'fer-i Sadik) hazretleri diyor ki: “Cenâb-ı Hak bu âyetiyle) Nebiyyi muhteremi sallellâhü aleyhi ve selleme mekârim-i ahlâkı emretmişdir.
200- Eğer şeytandan bir fit (gelib) seni dürterse(135) hemen Allâha sığın. Çünkü O, hakkıyle işidici, tam bilicidir.
  (135) Emrolunduğun şeylere aykırı gazab ve benzerleri gibi hallere sevkederse “Beyzâvî”. Bu hıtab, zahirde Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve selleme, fakat hakıykatda'diğer bütün insanlaradır. Bununla beraber “Müslim”; (îbni Mes'ud) radıyallâhü anhden şu mealde bir hadîs-i şerîf rivayet etmişdir:). Resulüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden hiç biriniz müstesna olmamak üzere herkesin cinden ve meleklerden birer karîni vardır”. Dediler ki: “Yâ Resûlellah, senin de var mı?” Buyurdu: “Benim de var. Şu kadar ki Allah cinne karşı bana yardım eder de selâmeti bulurum. Binâen'aleyh o, bana hayırdan başkasını telkıyn edemez”. “Muhyiddîn-i Nevevî)nin beyânına göre hadîsin metnindeki “
فاسلم ” lâfzı mîmin fethiyle de, zımmıyle de rivayet edilmişdir.   Birinci  şekilde  ma'nâ   “Selâmeti   bulurum”  ikinci  şekilde   ise   “O   cin)  müslü man olur” demekdir. İmam (Hattabî) “sahih ve muhtar olan birincisidir” demiş, kazi (Iyâz) ise ikincisini tercih etmişdir. îmam (Nevevî) de bu fikirdedir. (Iyâz) diyor ki: “Nebiyyi muhterem sallellâhü aleyhi ve sellemin gerek cisminin, gerek kalbinin, gerek dilinin şeytandan mesun ve kendisinin tamamen ma'sum olduğunda ümmetin icmâ'ı vardır” “Müslim, Nevevî-Şifâyi şerif-Şihâbeddin-i   Hafâci.
201- Takvaya erenler (yok mu?) onlara şeytandan her hangi bir arıza(136) ilişdiği zaman (Allâhın emr veya nehy etdiği şeyleri) iyice düşünürler,  bir de  bakarsın  ki onlar (hakıykatı)  görüp  bilmişlerdir  bile.
  (136) Âyet-i kerîmedeki “Taaif” lâfzı hakkında muhtelif tefsirler öne sürülmüşdür. “Arıza”   bunların hepsine şâmildir.
202- (Şeytanların) kardeşleri (olan kâfirleri) ise bunlar sapıklığa sürerler, sonra da (bir daha  yakalarını)  bırakmazlar.
203-Onlara (istedikleri) bir âyet gelmediği vakit derler ki: “(Kendinden derib) onları toplasaydın ya!” (137). De ki: “Rabbimden bana ne vahy olunursa ben ancak ona uyarım. Bu (Kuran âyetleri, kalblerinize) Rabbinizden (açılan) gözlerdir(138), îman edecek bir kavm için (mahz-ı) hidâyet ve rahmetdîr”.
  (137) “Uydurub düzseydin ya!”“Beyzâvî”. (138) Hak onlarla görülür, doğru onlarla idrâk olunur. Maksud müsebbebin sebebe ıtlâkı kabilinden hüccetler,   delillerdir. “Beyzâvî   -   Şeyhzâde”.
204- Kur'an okunduğu zaman derhal onu dinleyin, susun(139) Tâki (Allahın rahmetiyle) esirgenmiş olasınız.
  (139) Kur'an okunurken onun ma'nâlarını iyice anlamanız, öğüdlerinden fâidelenmeniz, hareketinizi ona göre ayarlamanız için bütün dikkatinizi ona verin ve sükût edin” “Hazin”. “Dinleyin, susun” birer emirdir. Emirde zahir olan da vücubdur. Binâen'aleyh dinlemek de, susmak da birer vecîbedir. İmam Hasen)e ve ehl-i zahire göre bu âyetin hükmü âmdır. Ya'ni gerek namazda, gerek namaz haricinde Kur'an tilâvet olunurken dinlemek ve susmak vâcibdir, farzdır. Bir rivayete dayanan diğer kavle göre de bu âyet ancak namazda söz söylemenin haram olduğunu beyan etmek üzere nazil olmuşdur. İmam namazda gerek sirren, gerek cehren Kuran okurken cemaatin okumayıb susması içtihadında İmamı a'zam (Ebu Hanîfe) hazretlerinin mesnedi bu âyet-i kerimedir. Maamâfih bu içtihada muhalif ictihadlarda bulunan diğer imamlar da buna istinad etmişlerdir. Bu babdaki tafsıylât fıkıh kitablarındadır.
205- Rabbini, içinden, yalvararak, ve korkarak, (fakat) yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam an(140). Gâfillerden olma.
 (140) Kırâet, düâ ve benzerlerine şâmildir “Beyzâvî .
206- Şübhe yok ki Rabbinin katındakiler(141) ona kulluk etmekden asla kibirlenmezler, onu tesbih ve yalınız ona secde ederler(142).
  (141) “Mele-i a’lâ”  da   bulunan  melekler “Beyzâvî”. (142) İlk secde âyetidir.

 

 

 
Geri