NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  

                                                                      HASAN BASRİ ÇANTAY'IN
                                                                KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM

                                                                      ENFÂL SURESİ:
1-75

1-(Habîbim) sana harb ganimetleri(nin hükmünü) sorarlar. De ki: “(Bu) ganimetler Allâhın ve Resûlünündür. O halde (tam) mü'minlerseniz Allahdan korkun, (ihtilâfa düşmeyib) aranızı düzeltin, Allâha ve peygamberine itaat edin(2).
(1) “Medîne-i münevverede nazil olmuşdur. “75” âyetdir. “Enfâl”, “Bir asıl üzerine edilen ziyâde” ma'nâsma gelen “Nefl”in cem'idir. Farz üzerine zâid olan namazlara da bu i'tibar ile “Nafile” denmişdir. Bu âyet-i celîledeki “Enfâl” -ki sûreye de bu isim verilmişdir-harb ganimetleri demekdir. Tesmiyesi sebebi ganimetin (İ'lâyi kelimetullah için yapılan muhaarebeye zâid olarak bir de) Allâhın atıyyesi ve fazlı olmasıdır “Beyzâvî –Şeyhzâde”. (2) (Ebû Dâvud) un, (Neseî) nin, (İbni Hibbân)ın, “Hakim”in “İbni Abbas” radıyallâhü anhümadan rivayetlerine göre bu âyet “Bedir” ganimetlerinin taksimi hakkında ashabdan ba'zıları arasında çıkan  bir ihtilâf üzerine nazil olmuşdur (Bakınız, âyet:  41).
  
2-Mü'minler ancak onlardır ki Allah anıldığı zaman yürekleri titrer, karşılarında âyetleri okununca (bu), onların îmanını artırır, onlar ancak Rablerine dayanıb güvenirler.
  
3- (Mü'minler) onlardır ki namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcarlar.
  
4-İşte onlar gerçek mü'minlerin ta kendileridir. Rableri katında dereceler, yarlığanma ve sayısı bitmez, müddeti tükenmez rızk (hep) onlarındır.
  
5-(“Bedir” ganimetlerinin taksiminden ba'zıları nasıl hoşlanmadılarsa) Rabbin seni hak uğrunda evinden (harbe) çıkardığı zaman da (hal böyle idi.) Çünkü mü'minlerden bir zümre muhakkak ki isteksizdirler(3).
(3) Bir Kureyş ticâret kaafilesinin, içlerinde (Ebû Süfyan) ile (Amr bin Âs, Mahreme bin Nevfel) ve (Amr bin Hişâm)ında bulunduğu, kırk süvari ile ve büyük bir ticâretle Şamdan dönüb gelmekde olduğunu haber alan Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem keyfiyyeti ashabına bildirmiş, onlar da “Çok mal, az rical” diyerek derhal karşılaşmayı arzu etmişlerdi. (O kafilenin bu ticâreti şahıslar hesabına değil, Kureyş nâmına idi. Onunla müslümanlara karşı büyük bir sefer yapılacakdı.) Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem, maiyyetindeki “313” mücâhidle birlikde yola çıkıb gitmekde olsun, bu haber Mekkelilere vaasıl olmuş, (Ebû Cehil), Kâbenin damına çıkarak “Yetişin Mekkeliler, kervanınız ve mallarınız elden gidiyor. Eğer Muhammed (sallellâhü aleyhi ve sellem) yetişirse bundan sonra size ebediyyen kurtuluş yokdur” diye acı acı feryada başlamışdı. Bu suretle bütün Mekkelileri toplayan (Ebû Cehil) yola çıkmış, “Bedir” mevkiine kadar ilerlemişdi. “Bedir” bir suyun adıdır ki Arablar senede bir gün orada panayır kurarlardı. Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem ve ashaabı “Zefran” vadisine varmış bulunuyordu. Cebrail aleyhisselâm şöyle bir vahy getirdi: “İki taifeden biri, ya'ni ya kervan, ya Kureyş ordusu sizindir”. Peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve sellem, ashaabiyle istişare buyurdu, kimi dedi ki: “Bize muhaarebeden bahsetseydiniz ona göre hazırlanırdık. Biz ancak kervan için çıkdık”. Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kervan deniz sahilinden geçip gitmişdir. Şu (Ebû Cehil) ise bize yönelmişdir”. (Ebû Bekir) ve (Umer) radıyallâhü anhümâ ayağa kalkıb güzel sözler söylediler. Sonra (“Hazrec”in reîsi) (Sa'd bin Ubâde) radıyallâhü anh şu suretle idâre-i kelâm etdi: (Yâ Resûlellah) sen emrine bak ve o emri icra buyur. Vallahi (Ebyen'in kurduğu) “Aden”e gitsen ensârdan kimse geri kalmaz, (feyizli maiyyetinde gider)”. Bundan sonra (Mıkdâd bin Amr) radıyallâhü anh dedi ki: “Allâhm emrini yerine getir. Biz senin arzu buyurduğun cihet ne ise beraberiz. Çünki biz sana İsrail oğullarının (Musa) aleyhisselâma (Sen Rabbinle beraber git, muhaarebeyi Onunla birlikde yapın. Biz muhakkak burada oturucuyuz) dedikleri gibi demeyiz. Ancak (Sen Rabbinle beraber git, muhaarebeyi Onunla birlikde yapın, biz de beraberinizde harb edicileriz) deriz, Resûli mufahham sallellâhü. aleyhi ve sellem tebessüm ederek şöyle buyurdu: “Ey nâs, re'y verin”. Burada “Nâs” den kasdı “Ensâr” idi. Zira onlar “Akabe bey'ati”nde ancak Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemin “Medine”ye muvasaletlerinden sonra kendisine Medine dâhilinde yardım edeceklerine söz vermişlerdi. (Sa'd bin Muaz) radıyallâhü anh ayağa kalkıb sordu: “Yâ Resûlellah, gaaliba bizi kasd ediyorsunuz?”. “Evet” cevabını alınca şöyle dedi: “Biz sana îman etmişiz. Seni tasdıyk etmişiz. Getirdiğin İslâmın tam hak olduğuna şâhid olmuşuz, ahidlerimizi, te'minâtımızı da seni dinlemek, sana itaat etmek üzere vermişiz. İstediğin yere git, yâ Resûlâllah, seni hak peygamberler olarak gönderen Allâha yemin olsun ki sen bize şu denizi gösterib de içine dalsan bizden hiç bir kimse geri kalmamak üzere hepimiz birlikde dalarız. Bizi düşmanla karşılaşdırmanı da memnuniyyetle kabul ederiz. Biz harb zamanında sabr ve sebat eden, düşmana kavuşduğumuz vakit sadâkatden ayrılmayan insanlarız. Ümîd ederiz ki Cenâb-ı Hak bizden sana göz bebeğinizi güldürecek hareketler gösterecekdir. Haydi bizi Allâhın bereketine doğru götür”. Müşarünileyhin bu sözü Fahr-ı âlem sallellâhü aleyhi ve sellemi çok sevindirdi. Sonra: “Haydi yürüyin Allâhın bereketine doğru. Size müjde ederim ki Allah iki taifeden birinin sizin olacağını bana kat'iyyen va'd buyurmuşdur. Vallahi ben düşman Kureyş kavminin ölüb düşecekleri yerleri görüyorum” buyurdu. “Beyzâvî - Şeyhzâde - Lübabün nukul fî esbab-in nüzul - Celâleyn – Hazin”.
  
6-Hak apaçık meydana çıkdıkdan sonra bile onlar bu hususda, sanki gözleri göre göre ölüme sürülüyorlarmış gibi, seninle mücâdele ediyorlardı.
  
7-Hani Allah size iki taaifeden birinin muhakkak sizin olduğunu va'dediyordu, siz ise kuvvetli ve silâhı bulunmayanın kendinizin olmasını arzu ediyordunuz. Allah da emirleriyle hakkı açığa vurmayı, kâfirlerin arkasını kesmeyi irâde buyuruyordu.
  
8-Bunun hikmeti şu idî: (Allah) o günahkâr (müşrik)ler istemese de hak (olan müslümanlığ)ı pâydâr edecek, baatıl (olan şirk)i de ibtâl buyuracakdı.
  
9-Hani siz Rabbinizden imdâd istiyordunuz da O da: “Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdâd ediciyim” diyerek duanızı  kabul  buyurmuşdu(4).
(4) Hazreti (Umer) radıyallâhü anhden şöyle rivayet olunmuşdur: “Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem müşriklere bakdı, sayısı bin kişi, ashaabına bakdı, onlarsa üç yüz kişi. Derhal kıbleye yöneldi, iki elini uzatdı, şöyle düâ etdi: “Allâhım, bana etdiğin va'di yerine getir. “Allâhım, bu cemâati helak edersen artık yer yüzünde sana ibâdet edecek kimse' kalmayacak”. Bu düâyı mütemadiyen tekrar ediyordu. Hattâ ridâ-yi şerifi düşdü. Sonra (Ebu Bekr-is Sıddıyk) radıyallâhü anh alıb iki omuzuna bürüyüb arkasından tutdu ve dedi ki: “Yâ Resûlellâh, Rabbine olan münâcâtın elverir. Zira O, sana olan va'dini yerine getirecekdir.”  “Beyzâvî-Şeyhzâde–Müslim”. (Bakınız: “El-kamer”  sûresi, âyet: 43 :45).
  
10-Allah bunu (başka sebeble değil) ancak bir muide (olsun), kalbleriniz o sayede oturaklaşsın diye yapmışdı. (Yoksa) Allâhın katından başkasından hiç bir yardım yokdur. Sübhesiz ki Allah mutlak gaalibdir, yegâne hüküm ve hikmet saahibidir.
  
11-O, size o vakit kendisinden bir emînlik olmak üzere hafîf bir uyku bürüyordu(5). Sizi tertemiz yapmak, sizden şeytanın murdarlığını gidermek, kalblerinize rabıta vermek, ayakları(nızı) pekişdirmek için de gökden üstünüze bir su indiriyordu(6).
 (5) (Ibni Abbas) radıyallâhü anhümâye göre muhaarebede umuma arız olan böyle bir uyku Allahdan, namazda gelen vesvese şeytandandır “Şeyhzâde”.(6) Düşman ordusu daha evvel gelib “Bedir kuyusu” civarına konmuşdu. “İslâm mücâhidleri ise susuzdu. Aynı zamanda tutdukları mevki' de çok kumluk olduğundan serbestçe harekete imkân vermiyordu. Yağan yağmur hem onları temizledi, hem içme ihtiyaçlarını bol bol te'mîn etdi, hem o kumluğu pekişdirererek harekete müsâid bir haale getirdi “Beyzâvî – Şeyhzâde”.
 
12-Hani Rabbin meleklere: “Sübhesiz ki ben sizinle beraberim. Haydi îman eden (o mücâhîd)lere sebat ilham edin” diye vahyediyordu. “Ben, kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. (Ey müminler) hemen vurun boyunlarının üstüne, vurun onların her bir parmağına” (diyordu).
  
13-Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allâha ve Resulüne karşı geldiler. Kim Allâha ve Resulüne karşı gelirse Allâhın cezası cidden çetindir.
  
14-İşte bunu gördünüz ya: Şimdi tadın onu! Kâfirlere bir de (cehennem) ateş(in) in azabı vardır.
  
15-Ey îman edenler, toplu bir halde kâfirlerle karşılaşdığınız zaman onlara arkalarınızı dönmeyin (kaçmayın).
  
16-Tekrar muhaarebe için bir tarafa çekilenin, yahud diğer bir fırkaya ulaşıb mevki' tutanın haali müstesna olmak üzere kim öyle bir günde onlara arka çevirirse o, muhakkak ki Allâhın gazabına uğramışdır. Onun yurdu cehennemdir. O, ne kötü bir sonucdur!
  
17-Onları siz öldürmediniz, fakat! Âllah öldurdu onları. Atdığın zaman da (Habîbim) sen atmadın, ancak Allah atdı(7). (Ve bunu) mü’minleri kendinden güzel bîr (nimet) imtihan(ı) ile denemek için (yapdı). Şübhesiz ki Allah hakkıyle işiden, kemâliyle bilendir,
  (7) (İbni Cerîr) in, (İbni Ebî Haatem) in, (Taberânî)nin ve sâirenin rivayetlerine göre Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem, Cebrail aleyhisselâmın tavsiyesi üzerine, yerden bir avuç çakıl alıb kâfirlere doğru atmış, bu atış onların inhizâmına sebeb olmuşdur. Bu âyetin nüzulü sebebi budur “Lübâb-ün nükui fî esbâb-in nüzul:. Celâleddîn-i süyutî”.
  
18-Bu böyledir. Şubhesiz ki Âlîah kâfirlerin tuzaklarını yıpratıcıdır.
  
19-Eğer siz (ey kâfirler) feth(-u zafer) istiyor idiyseniz işte o feth size gelmişdir(8). Eğer (bundan) vaz geçerseniz bu, sizin için daha hayırlıdır. Eğer (tekrar muhaarebeye) dönerseniz biz de döneriz. Cemâatiniz çok da olsa sizden hiç bir şeyi asla def edemez. Çünkü Âllâh mü'minlerle beraberdir.
8) Bu, müşriklere karşı bir tehekkümdür. Çünkü onlar “Bedr’e çıkmazdan evvel Kâ'benin estârına sarılarak: “Yârab, iki ordunun en yücesini, iki cemâatin en doğru yolda gidenini, iki zümrenin en ulusunu muzaffer kıl” diye düâ etmişlerdi, (Bu duâ tabiî kendileri hakkında idi). Onların reîsi olan (Ebû Cehil) de dâhil olmak üzere hemen bütün azılı eşhası Bedirde öldürülmüşlerdir “Beyzâvî”.
  
20-Ey iman edenler, Âllâha ve Resulüne itaat edin. Kendiniz (Kuranı) dinleyib dururken ondan yüz çevirmeyin.
  
21-Ve kendileri dinlemedikleri halde   “Dinledik”   diyenler gibi(9) 
  (9) Kâfirler, münafıklar gibi “Beyzâvî”.
  
22-Çünkü yerde yürüyen hayvanların Âllah katında en kötüsü (hakkı) akıllarına sokmaz (ve hakkı duyup söylemez olan)  sağırlar ve dilsizlerdir.  

23-Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara duyurur (hayrı kulaklarına sokar)dı. (Bu hallerinde) kulaklarına soksaydı bile yine onlar muhakkak ki (hakdan) yüz çevirici olarak arkalarına dönerlerdi.
  
24-Ey iman edenler, sizi, size hayaat verecek şeylere(10) davet etdiği zaman Allâha ve Resûlüne icabet edin. Bilin ki şübhesiz Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz hakıykaten yalınız Ona dönüb toplanacaksınızdır.
  (10) “Dînî bilgilere”. Zîra o, kalbin hayaatı, cehl ise ölümüdür. Yahud: Size naîm-i dâimde ebedi hayaat verecek akıydelere, amellere “Beyzâvî”.
  
25- Bir de öyle bir fitneden(11) sakının ki o, içinizden yalınız zulmedenlere çatmaz (âmmeye de sirayet ve hepsini perişan eder).(12) Hem bilin ki Allah, şübhesiz azabı çetin olandır.
  (11) Eseri âmmeye sirayet eden günâhlardan: Meşru' olmayan şeylerin aranızda karaar bulması, iyiliği ve meşru'u emretmek hususunda dalkavukluk edilmesi, birliğin parçalanması,  bid'atlerin zuhuuru, cihâd emrinde tenbellik gösterilmesi  gibi  “Beyzâvî”. (12) Bir hadîs-i şerif meali: “Meaasî irtikâb edilen bir kavmin içinde bulunanlar onun tağyirine kaadir oldukları halde bunu yapmazlarsa Allah, ölümlerinden evvel hepsini cezâsına çarpdırır”. “Ebu Dâvud - Celîl bin Abdullah radıyallahü anhı”.
  
26- O zamanı da hatırlayın ki siz yer yüzünde azlıkdınız âciz tanılanlardınız. Halkın sizi tutup kapmasından korkuyordunuz. (İşte bu halde iken Allah) sizi, ev bark saahibi yapdı, yardımıyle kuvvetlendirdi, size en temiz ve güzel şeylerden rızık verdi(13). Tâki şükredesiniz.
  (13) Bu âyetin muhaatabları Mekkeden Medîneye hicret eden mü’minlerdir.
  
27- Ey îman edenler, Allâha ve o peygambere haainlik etmeyin. Siz, kendiniz bilib dururken,  kendi emânetlerinize haainlik eder misiniz?(14)
  (14) Yahud: “Kendiniz bilib dururken emânetlerinize de haainlik yapmayın”. Yahud: Allâha ve Resulüne haainlik ederseniz bile bile kendi emânetlerinize de haainlik etmiş olursunuz”.
  
28-  Bilin ki mallarınız da, evlâdlarınız da ancak birer imtihandır, (asıl) büyük mükâfat ise şübhesiz Allah katındadır. (15)
   (15) Bu iki âyetin nüzulü sebebi şudur: Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem “Kureyza oğulları” denmekle, ma"ruf ve müslümanlara mükerreren ihanet ve adavet etmekle suçlu bir Yahudi kabilesini muhaasara etmişdi. Yirmi bir gece devâmeden bu muhaasara sonunda kendilerine tatbıyk edilecek cezanın nev'i (Sa'd bin Muâz) radıyallahü anhin re’yine bırakılmışdı. Yahudiler, istişare için, ashabdan (Ebû Lübâbe) yi istediler. Bu zât, onlara karşı hayrhah durumda idi. Çünkü çoluğu çocuğu ve malları onların elinde idi. Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem onu yolladı. Sordular: “Biz bu kal'adan inib de teslim olursak hakkımızda ne yapılacak?” O, elini boğazına götürmek suretiyle kesileceklerini işaret etdi. (Ebû Lübâbe) diyor ki: Henüz ayaklarımı ayırmadan Allâha ve Resulüne haainlik etdiğimi kat'î suretde anladım”. Kendisini Mescid-i seâdetdeki bir direğe bağladı, ölünceye, yahud tevbesni Allah kabul edinceye kadar yemeyeceğine, içmeyeceğine yemînetdi. Yedi gün bu vaz'iyyetde kaldı. Nihayet düşüb bayıldı. Bundan sonra Cenâb-ı Hak tevbesini kabuletdi. Kendisine: “Tevben kabul olundu, haydi çöz ipini” denildiği zaman: “Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem bizzat çözmedikçe vallahi çözmem” cevâbını verdi. İp ancak o suretle çözüldü. (Ebû Lübâbe) şöyle dedi: “Tevbemin tamam olabilmesi için benim o günâhı irtikâb etdiğim kavmimin yurdunu terk ve bütün mallarımı feda etmekliğim lâzımdır”. Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem malının üçde birini tasadduk etmesinin kâfi geleceğini beyan buyurdu. Kazaayı haacet ve namaz vakalarında (Ebû Lübâbe)nin bağını kızı gelib çözerdi, sonra yine bağlardı. O direk elyevm Mescid-i nebevide “Ebû Lübâbenin direği” olarak mevcud ve ma'rufdur. (Müşarünileyhin tevbesinin kabul buyurulduğu hakkında nazil olan âyet-i kerîme. Önümüzdeki “Et-tevbe” sûresinin “102” nci âyetidir. Ona ve onu ta'kıyb eden “103” üncü âyete de müracaat). (Ebû Lübâbe) radıyallahü anh ensardan ve “Evs” kabilesi esrâfındandı “Beyzâvî - Haazin - Celâleyn - Lübâb-ün nükul   fî esbâb-in   nüzul-Fi-hakaaik”.  (Bakınız:   55, 56).
  
29- Ey îman edenler, eğer Allahdan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırd edecek (bir marifet ve nur) verir, suçlarınızı örter, sizi yadigar. Allah büyük lutf-ü inayet saahibidir.
  
30-Hani bir zaman o küfredenler seni tutub bağlamaları, ya seni öldürmeleri, yahud seni (yurdundan zorla) çıkarmaları için sana tuzak kuruyor(lar)dı. Onlar bu tuzağı kurarlarken Allah da onun karşılığını yapıyordu. Allah tuzak kuranlara mukaabele edenlerin en hayırlısıdır(16).
  (16) Tafsıylâtı kütüb-i ehaadîsde ve onlara müstenid îslâm târihlerinde yazılı olduğu üzere Mekkede müşrikler “Dâr-ün nedve” denilen fesad ocağında toplanarak, Medînede İslamın ilerlemekde olmasına karşı gûyâ bir çâre aramayı düşünmüşlerdi. Kimi Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellemin ölünceye kadar havasız bir zindanda habsedilmesini, kimi bir deveye bindirilerek o diyardan sürülmesini, (Ebû Cehil)de her kabileden seçilecek gençlerin ellerine keskin kılıçlar verilerek tek hamle ile öldürülmesini teklif ve bu suretle kanının bütün kabileler arasında gaaib olub gideceğini ifâde etmiş ve bu fikir beğenilmişdi. O gece bu mel'un plân tatbıyk edilecekdi. Fakat (Cebrail) aleyhisselâm daha daha evvelden keyfiyyeti sevgili peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve selleme haber vermiş, o, yatağına Allâhın arslanı hazreti (Alî)' keremellâhü vecheyi yatırarak haane-i seâdetinden ayrılmış, (Ebû Bekir) radıyallâhü anhi alıb birlikde hicreti ihtiyar buyurmuşdu. îşte bu ayetin nüzulü sebebi pek kısa olarak anlatdığımız  bu vak'adır.
  
31-Onlara âyetlerimiz okunurken söyle dedilerdi: “İşitdik. Eğer dilersek biz de elbet bunun benzerini söyleriz! Bu, eskilerin masallarından başka (bir şey) değildir!”.
  
32-Hani bir zaman da: “Ey Allah, eğer bu, Senin katından (gelmiş) hak (kitâb)ın kendisi ise durma bizim üstümüze gökden taş yağdır, yahud bize (daha) acıklı bir azâb getir” demişlerdi.
  
33-Halbuki sen içlerinde iken (Habîbim), Allah onları azâblandırıcı değildi. Onlar, istiğfar ederlerken de Allah yine onları azâblandırıcı değildir.
  
34-(Sen içlerinden çıkdıkdan sonra) Allah onlara ne diye azâb etmeyecek? Onlar mescid-i haramdan, kendileri ona (onun hizmetine) ehil olmadıkları halde, men'edib duranlardır, O (hizmete) takvaaye erenlerden başkaları onun ehilleri değildir. Fakat onların pek çoğu (bunu) bilmezler.
  
35- Onların Beyt(-i şerif) huzurundaki duaları(17) ıslık çalmakdan, el çırpmakdan başka bir şey değildir(18). (Ey kâfirler) devam edegeldiğiniz o küfrünüzden dolayı tadın artık azabı!
  (17)  Burada maksud  “Salât”ın  lûğat  ma'nâsıdır. (18) Rivayete göre müşriklerin erkeği ve kadını Beyt-i şerifi anadan doğma çıplak olarak ziyaret ederler, bu ziyareti yaparlarken parmaklarını birbirine kenetleyîb ve ağızlarına götürüb ıslık çalarlar, bir tarafdan da ellerini çırparlardı! Züumlarına göre bu, onların düâsı idi! “Beyzâvî – Şeyhzâde”.
  
36- Küfredenler, şübhe yok ki, mallarını (halkı) Allah yolundan alıkoymaları için harcarlar. Ko harcasınlar onları. Nihayet bu, onlara bir yürek acısı olacakdır. Sonra da mağlub olacaklardır, Küfr(ünde ınâd) edenler (ise) en son cehenneme sürüleceklerdir(19),
  (19) Gerek Bedirde, gerek müteaakıb mühaarebelerde müşrikler hemen bütün servetlerini ortaya atarak İslâmı boğmıya yeltenmişler, fakat neticede hepsi perişan olmuşlardır.
  
37-Ki Allah, murdarı (kâfiri) temizden (müminden) ayırd etsin, murdarı birbiri üstüne koyub topunu bîrden yığsın da onu cehenneme atsın. Onlar, en büyük zarara uğrayanların fa kendileridir.
  
38-(Habîbim), o küfredenlere söyle ki eğer (sana düşmanlıkdan) vazgeçerlerse geçmiş (günâhları) yarlığanacakdır, eğer (muhaarebeye) dönerlerse (kendilerinden) evvelki (ümmet)ler(e tatbıyk edilen ilâhî) kanun(un hükmü) muhakkak suretde devam etmiş olacakdır.
  
39-(Yeryüzünde) bir fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allahın oluncaya kadar onlarla muhaarabe edin. Eğer vazgeçerlerse (onları bırakın). Şüphesiz ki Allah, yapacaklarını hakkıyla görücüdür.
  
40-Eğer yüz çevirirlerse (korkmayın).  Bilin ki Allah sizin mevlanızdır.(20) Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır O!(21)
 (20) Saahibiniz, haamîniz, yardımcınızdır. (21) Dokuzuncu cüz'ün sonu.
 
41-Eğer Allaha (iman etmiş), hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbirine kavuşduğu (Bedir) gün(ü) kulumuz (Muhammed’e) indirdiğimiz (ayetler)e inanmışsanız, bilin ki, ganimet(22) olarak aldığınız her hangi bir şeyin mutlaka beşte biri Allahın, Resulünün, hısımların, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.
  (22) Düşmandan harben alınan maldır, Bakınız: âyet: 1.
  
42- O vakit(23) siz vâdinin yakın(24) bir kenarında idiniz, onlar (düşmanlar, aynı yerin) en uzak kıyısında, (Mekkelilerin) kervan(ı) ise (sizin) daha aşağı(nız)da(kî sahil tarafında) idiler. Eğer böyle muayyen bir yerde buluşmak hususunda sözleşmiş olsaydınız muhakkak ki ihtilaf ederdiniz. Fakat işlenmesi gerekli olan emri(25) yerine getirmek için (Allah böyle yaptı) Tâ ki helak olan kişi apaçık bir delil(i gözüyle gördük)den sonra helak olsun, diri kalan kişi de yine apaçık delili (gözüyle) görerek hayatta kalsın.(26) Şübhesiz ki Allah hakkıyla işidici, kemâliyle bilicidir.
 (23) İki ordunun karşılaşdığı Bedir günü. (24) Medine tarafındaki.(25) O emir dostlarına yardım etmek, düşmanlarını helake sürüklemekdi “Beyzâvî”. (26) Çünkü Bedir vak'ası  en  açık mu'cizelerdendi  “Beyzâvî”.
 
43-Hani Allah onları uykunda sana az gösteriyordu. Eğer onları çok gösterseydi elbette çekinecektiniz(27) ve iş hakkında elbette çekişirdiniz. Fakat Allah (bundan sizi) kurtardı. Çünkü O, hiç şübhesiz göğüslerin içini ve özünü bilendir.
 (27) “Beyzavi”
 
44-Hani karşılaştığınız zaman (Allah) onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Çünkü Allah işlenmesi gereken emri yerine getirecekti. (Bütün) işler ancak Allâh’a döndürülür.
  
45- Ey îman edenler, (harbeden) bir (düşman) topluluğuna çatdığınız vakit sebat edin ve Allâhı çok anın (28). Tâki umduğunuza kavuşasınız.
  (28) Harb yerlerinde Allâha duâ edin, Onun nusretini isteyin ve bekleyin. Bir kulu Allâhı zikirden alıkoyan hiç bir şey yokdur. Hele şedâid zamanlarında doğrudan doğruya Ona iltica etmelidir “Beyzâvî”.
  
46-Allâha ve Onun Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekinmeyin. Sonra korku ile za'fa düşersiniz, rüzgârınız (kesilib) gider(29). Bir de sabr(-u sebat) edin  (katlanın). Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.
 (29) Ba'zılarına göre “Rüzgâr” kuvvete, (Mücâhid) e göre nusrete, (Ahfeş)e ve (Ebû Ubeyde) ye göre devlete istiaare edilmişdir. O halde ma'nâ “Kuvvetiniz, yahud nusretiniz veya devletiniz elden gider demek olur. (Katâde) ve (İbni Zeyd) diyorlar ki: (Ma'nâ hakıykata mahmuldür.) Bu rüzgâr nusret(-i ilâhiyye) rüzgârıdır. Cenâb-ı Hak düşmanın yüzlerine çarpacak bir rüzgâr göndermedikçe asla zafer elde edilmemişdir”. Bu babda (Buhaarî, Müslim, Ebû Dâvud) dan da ba'zı hadîsler nakledilmişdir “Beyzâvî - Haazin –Celâleyn”.
 
47-Yurdlarından  çalım  satarak, insanlara  gösteriş yaparak çıkanlar  (halkı)  Allâhın  yolundan (hak  dîninden) men'edenler  gibi  olmayın(30) Onlar ne yaparlarsa (hepsini) Allah (ilmi  ve  kudreti  ile)  çepçevre  kuşatıcıdır(31).
  (30) Bakınız: “Fl-bakara”, âyet: 264 — “En-nisâ'”, âyet: 38 — “El-enfâl”, âyet: 47 — “Fz-zümer”, âyet: 47 — “El-maâun”, âyet:  6. (31) Müşrikler “Hacfe”ye vardıkları zaman (Ebû Süfyan)ın elçisi gelib “-Dönün, kervanınız selâmete kavuşdu” demişdi. (Ebû Cehil) dedi ki: “Bedre varıb da orada şarablarımızı içmedikçe, cariyeler karşımızda çalgılar çalıb neşîdeler okumadıkça, yanımızda bulunan Arabları doyurmadıkca andolsun ki dönmeyiz”. Gerçi “Bedir”e gelmekde sebat etdiler, fakat (zafer şarabı yerine) ölüm kadehlerini içdiler ve onlara karşı (zafer neşîdeleri yerine) matem tutan ve ağlayan kadınların feryadları okundu. Cenâb-ı Hak bu âyetde mü'minlere takvaa ve ıhlâs saahibi olmalarını emretmişdir. Çünkü bir şeyden nehyetmek onun zıddını emretmek demekdir  “Beyzâvî”.
  
48-O zaman şeytan onların yapdıklarını süslemiş ve şöyle demişdi: “Bugün insanlardan size galebe edecek (hiç bir kuvvet) yokdur. Ben de sizin muhakkak yardımcınızım”. Vaktaki iki ordu (karşı karşıya) göründü, “Ben sizden kat'iyyen uzağım. Gerçek ben sizin göremeyeceğinizi görüyorum. Ben Allahdan korkarım elbet! Allah ukuubetinde çok şiddetlidir” dedi, iki topuğu üstüne (tabana kuvvet) kaçdı!
  
49- O zaman münafıklarla yüreklerinde maraz bulunanlar(32) şöyle diyordu: “Bunları (müslümanları) dînleri aldatdı”. Halbuki kim Allâha dayanıb güvenirse hiç şübhesiz Allah mutlak gaalibdir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
  (32) “Yüreklerinde maraz bulunanlar”dan maksad Kureyşden İslâmı kabul edib de henüz müslümanlıkları kuvvetlenememiş olan bir zümredir ki onlar, hısımları kendilerini hicretden men' ve habsetdikleri için Mekkede hakaretler altında kalmışlardı. Kureyş “Bedir” seferine çıkarken bunları da zorla iştirak etdirmişlerdi. Bunlar müslüman ordusunun azlığına bakarak şübheye düşmüşler ve irtidâd etmişlerdi. “Bunları dînleri aldatdı” diyen de onlardı. Çünkü müslümanların sayısı “313”,  müşriklerinki “1000” di. “Beyzâvî –Şeyhzâde”.
  
50- Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vura vura ve “Tadın cehennem azabını”  (diye  diye) (33)  canlarını  alırken  görmeliydin!
  (33)  :ذوقوا  = Tadın” emri burada haale değil, istikbaale,  ya'ni âhiret azabına âiddir.   “الحريق ” dan maksud da “cehennem” dir. “Şeyhzâde”.

51-Bunun sebebi, ellerinizin önce yapdığıdır, bir de Allâhın, kullarına hakîkaten zulümkâr olmadığıdır.
  
52-(Bunların gidişi) Fir'avn haanedâniyle onlardan evvelkilerin gidişi gibidir. Onlar Allâhın âyetlerini (inkâr ile) kâfir olmuşlardı da O da kendilerini, günâhları yüzünden, yakalamışdı Çünkü Allah en büyük kuvvetin saahibidir, cezası pek çetindir.
 
53-Bunun hikmeti şudur: Bir kavm nefislerinde olan (iyi haali) değiştirinceye kadar Allah onlara ihsan ettiği ni'meti değişdirici değildir ve şübhesiz ki O, (her şey'i) hakkıyle işidicidir, kemâliyle bilicidir.
  
54-(Evet bunların haali) Fir'avn haanedâniyle onlardan evvelkilerin gidişi gibidir. Onlar Rablerinin âyetlerini yalan saymışlardı da biz de, günâhları yüzünden, kendilerini helak etmiş, Fir'avn haanedânını suda boğmuşduk. (Bunların) hepsi zaalimdiler.
  
55- Yer yüzünde yürüyen hayvanların Allah katında en kötüsü şübhesiz ki kâfir olanlardır. Artık onlar îman etmezler.
  
56-Onlar, içlerinden kendileriyle muaahede etdiğin kimselerdir ki (muaahededen) sonra her defasında ahidierini bozarlar. Onlar sakınmazlar da(34).
  (34)  Bakınız: âyet: 28. Bunlar “Kureyza” Yahudileridir. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem kendileriyle,  aleyhinde hareket etmemek üzere,  muaahede yapdığı halde müşriklere silâhla yardım etdiler. Sonra da unutduk dediler. Tekrar muaahede yapıldı, yine bozuk “Hendek” muhaarebesinde müşriklerle birleşdiler. Nihayet (Kâ'b bin Eşref) hayvanına binib Mekkeye gitdi, müslümanlar aleyhinde Mekkelilere ittifak muaahedesi yapdılar “Beyzâvî”.
  
57- Onun için eğer bunları harbde muhakkak yakalarsan onlar(a yapacağın ceza) ile arkalarında (ahdi bozacak) kimseleri de ürküt. Mamuldür ki (onlar da) iyice ibret alırlar.
  
58- Eğer (muaah'ede eden) bir kavmin haainliğini (ahdine sadakatsizliğini anlayarak bu cihetden) kat'i endîşeye düşersen (evvelâ) hak ve adalet üzere (keyfiyyeti) kendilerine (bildir ve ahidlerini) at(35). Çünkü Allah hainleri sevmez.
  (35)  “Beyzâvî – Şeyhzâde”.
  
59- O küfredenler (yakalarını kurtarıb) gecdiklerini ve (sizi) âciz bırakacaklarını asla zannetmesin(ler).
  
60-Siz de onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yetdiği kadar kuvvet(36) ve (cihâd için) bağlanıb beslenen atlar(37) hazırlayın ki bununla (bu hazırlanma ile) Allâhın düşmanı ve sizin düşmanınız (olanlar)ı ve bundan başka sizin bilemeyib de Allâhın bildiği diğerlerini korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız (ecri) size eksiksiz ödenir ve siz asla haksızlığa uğratılmazsınız(38)
  (36) Harbde kuvvetli olmıya yarayan her şey bunda dâhildir “Beyzâvî”. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem bir gün minbere çıkıb üç defa “Haberiniz olsun ki kuvvet, atmak demekdir” buyurmüşdur “Müslim”. Maksadları atışın kuvvetin başında geldiğini haber vermekdir “Beyzâvî”. (37) Muhaarebe atlarının ayrıca zikr buyurulması ona olan ihtiyâcın hiç bir zaman zail olmayacağına ve cündîlik hayatının kemal-i ehemmiyetine delâlet etmekdedir. (38) Bu âyet-i kerîme münâsebetiyle “Sebilürreşad” mecmuasının ağustos 1948 tarihli ve cild: I, 11 numaralı nüshasında neşredilen bir makalemi kısmen naklediyorum:

Müfessirlerin beyânına göre “Kuvvet” mefhûmu harbde düşmana galebe te'mînine yarayan bütün esbâb ve vesâile şâmildir. Zırhlı, torpido, deniz altı gemileri, tayyare, tank, makineli vesâit, araba, hayvan, silâh, top, demir yolu, şose, ordu, kışla, depo, istihkâm, yiyecek, içecek, giyecek, harb fenni, ilim, fen, san'at, medeniyyet, iktisad, beden kuvveti, idmanlar... hulâsa her şey ve her şey “Kuvvet” de dâhildir. Bütün bunları tam bir suretde ve olanca gücümüzü sarf etmek üzere vaktiyle hazırlamıya hepimiz şer'an mecburuz.

Âyet-i kerîmedeki “Ribat-ul hayl”, hak yolunda muhaarebe için bağlanan, beslenen atlar demekdir. Bakınız, Cenâb-ı Hak kuvvetin ardından tahsıysen hemen atları zikreîmişdir. Çünkü bu unsur çok esaslı bir harb ve ihtiyaç unsurudur. Bundan da anlıyoruz ki ona olan ihtiyâç hiç bir zaman zail olmayacakdır. Nitekim bugün dünyâda en mütekâmil harb vâsıtaları meydana getirilmiş olmasına rağmen atlardan ve süvarîlikden henüz istiğna hasıl olamamışdır ve olamayacakdır da.

“Müslim”in, “İmam Ahmed”in, “İbni Mâce”nin (Akabe bin Âmir) radıyallâhü anhden rivayet etdikleri bir hadîs-i şerîf mealine nazaran Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem bir gün minber üzerinde bu âyeti okumuş, ondan sonra üç defa: “Gözünüzü açın ki kuvvet demek atmak demekdir” buyurmüşdur. Bu âyet-i kerîme münâsebetiyle işbu hadîsi zikreden “Beyzâvî” diyor ki: “Risaletmeâb efendimizin kuvveti atışla îzah buyurması kuvvet miyâninda bulunan bu atışın tâ başda gelmesinden, kuvvetden istifâde etmenin her şeyden evvel onunla kaabil olabileceğindendir”. Filhakıyka bu âyet-i kerîmenin nüzulü zamanlarında “Remy = Atış”in ma'nâsı ok atmak demekdi. Çünkü o devirde muhaarebe başlıca okla yapılırdı. Sonraları silâhlar ve daha birçok kuvvetler meydana geldiğinden bunlarla atmıya da “Remy” denildi. Nitekim el ve sapanla âdi taş atmakdan başlayarak mancınıklarla taş atma zamanlarına kadar vukua gelen ilerleyiş de askerlikçe remiyden başka birşey değildir. Hattâ o zamanlar el ve sapanla taş atmak şimdi tüfekle kurşun atmıya, mancınıklarla taş atmak da zamanımızdaki toplarla iri dâneler endaht etmiye muâdildi. Sonraları remy bir fen oldu: “Balistik = ba!istique”. Avrupa bu fenni çok ileri götürdü, bir çok usuller kaaideler koydu. Biz de bu iş için bir zaman Avrupadan muallimler getirtdik. Hâlbuki atıcılık evvelce bizim öz malımızdı. Onu en çok tervîceden İslamdı. Manâsını yazdığımız hadîs-i şerîf de bunu pek güzel isbâteder.

Remy Cenâb-ı peygamberin ta'biri vech ile kuvvet olunca biz asıl bu kuvveti bu günkü atışlarla görüyoruz. Bugün bir mavzer kurşunu iki bin metrelik yerde büyük bir tahrib kuvveti gösteriyor, bir top dânesi saatlerce mesafedeki dağları deviriyor, bir makineli tüfek dakıykada kıyametler kadar ateş yağmuru saçıyor, hele tayyare ve atom atışları bir anda memleketleri kül haaline getiriyor. İşte size müdhiş bir kuvvet! Bu kuvvetden hakkıyle istifâde edebilmek için atış fennini her çeşid usullerini lâyıkıyle bilmek, öğrenmek lâzımdır. Önceleri müslümanlar muhaarebeyi okla yaparlardı. Daha eski muhaarebeler ise taşla olurdu. Âdi demir oklar düşman tarafına vardı mı tekrar atılabilirdi. Halbuki şimdi kıymetleri milyonları, milyarları bulan makineli vâsıtaların kullandıkları fişenkler, bombalar, dâneler bir kerre atılınca bir daha gelmiyor. Bir kerre atış bile en yüksek paralara muhtaç. Sonra bunların nakilleri; şevkleri, tahrikleri de büyük büyük zorluklara, dünyâlar kadar masraflara bağlı. Demek, atıcılığı bilmemek yüzünden bunca kuvvetler zaayi' olacak, bunlardan hiç bir fâide sağlanmayacak, bil'akis büyük zararlar görülecekdir.

İşte yüce peygamber efendimizin hadîsindeki ma'nâ ve hikmet burada tamâmiyle anlaşılmış oluyor. O, demek istiyor ki: “Kuvvetden istifâde atışa bağlıdır. Kuvvet miyâninda bilhassa atışın hususî ehemmiyeti vardır”. Yoksa “Kuvvet” demek sâde atış demek değildir.

Aynı nüshada beden kuvveti, idman ve yarışlar hakkında da tarafımdan hadis mealleri yazılmışdır.
  
61- Eğer  (düşmanlar)  barışa  meylederlerse  sen  de  ona  yanaş  ve ;  Allâha güvenib dayan(39). Çünkü her şey'i hakkıyle işiden, kemâliyle bilen bizzat Odur.
  (39) Onların gizledikleri hıylekârlıkdan korkma. Allah seni onların mekrinden korur, o mekirler kendilerini sarar “Bevzâvî”.
  
62-Eğer sana hıylekârlık yapacakları (tutarsa, bunu) dilerse muhakkak ki sana Allah yetişir.  O,  seni yardımıyle ve mü’minlerle destekleyen,
  
63-ve onların gönüllerine sevgi verib birleşdirendir. Sen yer yüzünde olan (her) şey'i topdan harcamış olsan yine onların gönüllerini (böyle) birleşdiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulub kaynaşdırdı. Çünkü O, mutlak gaalibdir, tam hüküm ve hikmet sahibidir(40).
  (40) “Evs” ve “Hazrec” kabileleri arasında sonu gelmeyen müdhiş bir kîn devam ediyordu. Kanlı vak'alar olmuş, o vak'alarda her iki tarafdan nice eşraf ölmüşdü. Cenâb-ı Hâk onlara bunu unutdurdu, onları müslümanlıkla birleşdirdi. Musaafahalar etdiler, birbiriyle kardeş oldular  “Beyzâvî”.
  
64- Ey peygamber, sana da, mü'minlerden senin izince gidenlere de Allah yeter.
  
65- Ey peygamber, mü'minleri harbe teşvik et. Eğer içinizden sabr-u sebata mâlik yirmi (kişi) bulunursa onlar iki yüze galebe ederler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa kâfirlerden binini yener. Çünkü onlar anlamazlar güruhudur.
  
66- Şimdi Allah sizden (yükü) hafîfletdi. Bildi ki size muhakkak bir za'f vardır. O halde eğer içinizden (azimli) sabırlı yüz (kişi) olursa iki yüzü yenerler, eğer, sizden bin (kişi) olursa iki bine galebe çalarlar. Alnın izniyle. Allah sabr-u sebat edenlerle beraberdir(41).
  (41) Denildi ki: Evvelce müslümanların sayısı azdı. Çoğalınca yükleri hafifletildi “Beyzâvî”.
  
67- Hiç bir peygamberin yer yüzünde ağır basıb (harb edib) zaferler kazanıncaya kadar (muhaarib düşmandan) esirler alması (vaaki') olmamışdır(42). Siz geçici dünyâ malını arzu ediyorsunuz. Halbuki Allah âhireti (daha çok âhiret sevabını kazanmanızı, âhireti düşünmenizi) ister. Allah azizdir (dostlarını düşmanları üzerine gaalib kılandır), hakimdir (her haale lâyık olanı hakkıyle ve hikmetiyle bilendir)(43).
  (42) “Şeyhzâde”.للنبيkıraati de vardır ki o takdirde “lâm” ahd için olur ve şöyle ma'nâ verilir: “Peygamberin yer yüzünde... esirler alması lâyık değildir” “Beyzâvî –Şeyhzâde”. (43) “Beyzâvî”.
  
68- Eğer Allâhın geçmiş bir yazısı(44) olmasaydı aldığınız (fidye) de size her halde büyük bir azâb dokunurdu.
  (44) Levh-ı  mahfuzda  tesbît  edilmiş  olan  ilâhî bir hüküm  “Beyzâvî”.
  
69-Artık elde etdiğiniz ganîmetden(45) halâl ve hoş olarak yeyin. Allahdan korkun. Şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir(46).
  (45) “Fidye” de ganimet cümlesindendir “Beyzâvî”. (46) “Bedir” günü düşmandan yetmiş esîr getirilmişdi. Bunlar hakkında ne yapılması gerekdigi istişare edilirken hazreti (Ebû Bekir-is Sıddıyk) radıyallâhü anh fidye alınıb salıverilmeleri, hazreti (Umer) ve (Sa'd bin Muaaz) radıyallâhü anhümâ ise öldürülmeleri re'yini ileri sürmüşlerdi. Ashaab-ı kiram birinci şıkkı iltizâm etmişlerdi. Çünkü Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellem de o fikirde idi. Fidye tarafı gaalib gelmekle beraber hem cenâb-ı peygamber, hem yar-ı ğaarı, hilâfına bir vahy gelir de mes'ul olur muyuz diye, ağlaşıyorlardı. Derken ekseriyyetin re'yini tasvîb eden bu âyetler nazil oldu “Beyzâvî (telhıysen)”.
  
70- Ey peygamber, ellerinizdeki esîrlere de ki: “Eğer Allâhın ezelî ilmine göre yüreklerinizde bir hayır (îman ve ihlâs) varsa O, size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi yarlığar da. Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir(47).
  (47) Rivayete göre bu âyet-i kerîme Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemin amcası olub Bedir muhaarebesinde müşrik esirler arasında bulunan (Abbas) hakkında nazil olmuşdur. Ona Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem efendimiz hem kendisi için, hem iki birader zadesi (Akıyl bin Ebî Taalib) ve (Nevfel bin Haaris) için fidye vermesini teklif buyurmuş, (Abbas) ise haali vakti müsâid olmadığını öne sürmüş, “Geri kalan şu ömrüm boyunca Kureyşe el açıb dileneyim mi?” demişdi. Bunun üzerine cenâb-ı peygamber sallellâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bedir”e çıkdığın zaman (Ümmül fazl)a teslim etdiğin altınlar seninle Abdullah, Ubeydullah, Fazl ve Kusem'indir) demişdin.” (Abbas) sordu: “Sen bunu nereden biliyorsun”? Buyurdu ki: Onu bana Rabbim haber verdi”. Bu muhaavereden sonra (Abbas): “Şehâdet ederim ki sen saadıksın. Allahdan başka Tanrı yokdur. Sen muhakkak Onun resulüsün. Vallahi bir ferd bu sırrıma muttali' değildir. Ben onları (Ümmül Fazl)a gecenin karanlığı içinde verdim. Bütün Mekkelilerin malları benim olsa istemem. Ben Allâhın va'd buyurduğu mağfirete intizar ederim” dedi “Beyzâvî”
  
71- Eğer sana haainlik etmek isterlerse... Onlar daha evvel Allâha da haainlik etmişlerdir de O, sana kendilerine karşı imkân ve kudret vermişdi. Allah (her şeyi) hakkıyle bilicidir, yegâne hüküm ve hikmet saahibidir.
 
72-İman edib hicret edenler, Allah yolunda bulunanlar, canlarıyle cihâdda bulunanlar, (muhacirleri) barındırıb yardım edenler(48) (yok mu?), işte onlar birbirinin (mîrasda) velîleridir. (49) İman getirib de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiç bir şey ile yetiniz yokdur.  (Bununla beraber) eğer onlar dîn hususunda yardım isterlerse yardım etmek üstünüze borcdur. Şu kadar ki sizinle aralarında muaahede bulunan bir kavm aleyhinde değil,. Allah yapacaklarınızı hakkıyle görücüdür.
  (48) (Medînenin yerlileri olan) ensaar-ı kiram rıdvanullâhi aleyhim  “Beyzâvî”. (49) Muhacirlerle ensaar hicret sebebiyle birbirinin mirasçısı olurlardı. Sonra bu hüküm neshedüdi “Beyzâvî”.
  
73- Kâfir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yer yüzünde bir fitne(50) ve büyük fesâd olur(51).
  (50)  İman zaifliği ve küfür “Beyzâvî”. (51) Dînde “Beyzâvî”.
  
74-İman edib de Allah yolunda hicret ve cihâd edenler, barındıranlar, yardım edenler: İşte gerçek mü'min olanlar bunlardır. Mağfiret ve uçsuz bucaksız fizik da onlarındır.
 
75- Henüz îman edin de hicret ve sizinle beraber cihâd edenler(e gelince): Onlar da sizdendir. Hısımlar Âllâhın kitabınca(52) birbirine daha yakındırlar. Allah her şey'i hakkıyle bilendir
 (52) Âllâhın hükmünce, yahud levh-ı mahfuza göre, yahud Kur'âna nazaran, “Zevil' erhaam”ın mîras alması hakkı bu âyetle istidlal edilmişdir “Beyzâvî”.

 
Geri