NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  
                                                                      HASAN BASRİ ÇANTAY'IN
                                                                KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM

                                                                      TEVBE SURESİ



1-Müşriklerin içinden (kendileriyle) muaahede etdiklerinize Allahdan ve  Resulünden  bir  ültümatomdur(2) (bu)!(3)
  (1) Bu sûre-i celîle hicret-i seniyyenin “9”uncu yılı başında Medîne-i Münevverede nazil olmuşdur.  En son inen sûredir.  (İbni Cevzî) ye göre sûrenin nihâyetindeki iki âyet, ya'ni
لقد جاءكمveفان تولواâyetleri daha evvel Mekkede nazil olmuşdu. Bütün sûrenin âyetleri “129” dur. Ön ismi varsa da, meşhurları “Et-tevbe” ve “Berâe” dir. Başında besmele-i şerife yoktur. Çünkü bunun “El-enfâl” sûresinin devamı mı, yoksa ayrı bir sûre mi olduğu ashaab-ı kiram arasında ihtilaflıdır. Nüzulü zamanında da Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem besmele yazılmasını emretmemişdir “Beyzâvî - Celâleyn –Haazin”. (2) Bu karşılık rahmetli Elmalılı (Muhammed Hamdi) efendinindir ki burada “Berâe”nin tam yerinde bir tercemesidir. Çünkü “ültümatom” harb ilânından evvel verilen ve istenilen şey'in muayyen bir müddet zarfında kabulü teklifini ihtiva eden sert bir ihtarnamedir.  Biz de memnuniyyetle bu karşılığı tercih etdik. (3) Bunun sebebi şudur: Müslümanlar Arab müşrikleriyle muaahedeler yapmışlardı. Onlar -içlerinden “Damre” ve “Kinâne” oğulları müstesna olmak üzere — bu muaahedeleri bozmuşlardı. Binâen'aleyh Cenâb-ı Hak ahdini bozan bu adamlara karşı bu âyetleri inzal buyurmuşdur. İkinci âyetde de açıklandığı gibi bunlara düşünüb taşınmak üzere dört aylık serbest bir mühlet verilmişdir “Beyzâvî”. Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem “Tebük” seferine çıkdığı zaman münafıklar bir takım erâcîf yaymışlar, müşrikler de kendileriyle Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem arasındaki ahidleri bozmıya başlamışlardı “Hazin”.   Bakınız:  “El-enfâl”, âyet: 56, 57,  58.
2-(Ey müşrikler, haydi) yer yüzünde dört ay daha (güvenlikle) dolaşın(4). Bilin, ki siz Allahı aaciz bırakabilecekler değilsiniz. Allah her halde kâfirleri (dilediği zaman) rüsvay edicidir.
  (4) “9” uncu hicret yılı “zilhicce”sinin onundan “rebiul âhır”in onuna kadar. Bu sûrenin nüzulünde Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem hazreti (Alî) radıyallâhü anhi bu sûreyi müşriklere okumak üzere “Adba'” adında kendi devesine bindirerek Mekkeye gündermişdi. Ondan evvel de (Ebû Bekir-is Sıddıyk) radıyallâhü anhi oraya emîr-i hacc olarak yollamışdı. O, “Tevriye”den evvel hutbesini îrad ve hacc menâsikini ta'lîm buyurduğu gibi Cenâb-ı Alî; keremallâhü veçhe de birinci kurban bayramı günü “Akabe” cemresi yanında ayağa kalkarak: “Ey nâs, ben Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin size elçisiyim” diye başlayan hutbesini îrad etdi. Sormuşlardı: “Elçiliğiniz hangi hususda?”. Bunun üzerine müşarün'ileyh bu sûrenin başından “30”, yahud “40” âyet okumuş ve sonra şöyle söylemişdir: “Dört şey'i tebliğ ile emrolundum: 1) Bu yıldan sonra Beyt-i şerîfe hiç bir müşrik yaklaşmayacakdır. 2) Beyt-i şerifi kimse çıplak tavaf etmeyecekdir. 3) Mü'min olandan başkası cennete girmeyecekdir. 4) Nakzedilmeyen muaahedelerin hükmü müddetlerinin hitâmına kadar mer'iyyetde kalacakdır”. Hazreti (Alî) radıyallâhü anh bu elçiliğini îfâ edince küstah müşrikler dediler ki: “Yâ Alî, amcanın oğluna (Resûlî ekrem sallellâhü aleyhi ve selleme) söyle: Biz ahdimizi sırtımızın arkasına atmışızdır. Bizimle onun arasında mızrakları saplamakdan ve kılıçları çalmakdan başka hiç bir ahid kalmamışdır” “Şeyhzâde”.
3- Ve (bu), hacc-ı ekber günü(5) Allahdan ve Resulünden insanlara (şöyle) bir i'lâmdır: Allah ve Resulü müşrikler(i himaye etmek)den artık kat'iyyen uzakdır. (Bununla beraber) eğer (küfürden ve muaahedelere haainlik etmekden)   tevbe ve rücû' ederseniz bu,  sizin için hayırlıdır.  Eğer (yine)  yüz çevirirseniz, (şunu) bilin  kî, şübhesiz, siz Allâhı  aaciz bırakabilecek değilsiniz(6). O küfredenlere (Allâhı ve peygamberi tanımayanlara) acıklı bir azabı müjdele!
   (5) Kurban bayramı günü. Zîra hacc ve haccın mühim menâsiki o gün tamamlanır, İ'lâm da o gün vaaki' olmuşdur. Ba'zılarına göre Umre “hacc-ı asğar”, farz olan hacc ise “Hacc-ı ekber” dir “Beyzâvî. “Hacc-ı ekber günü” hakkında ihtilâf edilmişdir. (İkrime)nin (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâdan rivayetine göre hacc-ı ekber, “Arefe” günüdür. (îbni Umer, İbni Zübeyr) den de böyle rivayet edilmişdir. (Ataa)nın, (Taavus)un, (Mücâhid)in, (Saîd bin Müseyyeb)in kanâatları da budur. Cenâb-ı (Alî) radıyallâhü anhden şöyle dediği rivayet edilmişdir: (Ben Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selleme hacc-ı ekber gününü sordum da buyurdu ki: “Kurban günüdür”–“Tirmizî”. Hazreti (Umer) radıyallâhü anhden de şöyle bir rivayet vardır: (Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem, haccında kurban günü cemreler arasında durdu da “Bu gün ne gündür?” diye sordu. “Kurban günüdür” dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Bu (gün) -hacc-ı ekber günüdür”–“Ebu Dâvud”. Bu, (Abdullah bin ebî Evfa, muğıyre bin Şu'be)den de rivayet olunmuşdur. (Şa'bî, Nehaî, Saîd bin Cübeyr, Süddî)nin sözleri de budur. (İbni Cüreyc), (Mücâhid) den şu sözü nakletmişdir: “Hacc-ı ekber günü bütün mine günleridir”. (Süfyan-ı Sevrî) de (bunu te'yîden) der ki: “Haccı ekber günü mine günleridir. Zîra ba'zan gün ıtlak edilir de onunla zaman murad olunur. (Sıffîn günü, Cemel günü) dersin. O harbler günlerce devam etmişken onlara gün deniliyor”. (Abdullah bin Hars bin Nevfel) şöyle diyor: “Hacc-ı ekber günü Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemin hacc etdiği gündür (ya'ni “Veda' haccı” günüdür.) (İbni Sîrin)in sözü de budun Çünkü o gün müslümanların hacciyle Yahudilerin, Nasrânîlerin, müşriklerin bayramları hep bir araya gelmişdir. Ne ondan evvel, ne de ondan sonra böyle bir tesadüf olmamışdır. O gün mü'minler için de, mü'min olmayanlar için de büyük bir gündü”. (Mücâhid) e göre hacc-ı ekber “Haccı kıran”dır. Zira o, hacc ile umreyi birleşdirir. (Zührî, Şa'bî, Ataa) da “Hacc-ı ekber farz olan hacc, hacc-ı asğar da umredir” demişlerdir. Şöyle diyen de olmuşdur: “Hacc-ı ekber Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin veda'  hacadır.   O gün bir cum’a günü idi”   “Hazin”. (6) Ya'ni bu imhâl size karşı bir acizden değildir. Bil'akis maslahata ve hakkınızda son bir lütfe müsteniddir. Tâki tevbe edecekler tevbe etsinler “Hazin”.
4-Muaahede yapdığınız müşriklerden size (ahidlerinin şartlarında) hiçbir şey eksiklik yapmamış(7), aleyhinizde (düşmanlarınızdan) hiç bir kimseye yardım etmemiş olanlar (bu hükümden) müstesnadır. O halde onların müddetleri (bitinceye) kadar ahidlerini tamamlayın. Çünkü Allah (haksızlıkdan) sakınanları sever.
  (7) Ahidlerini bozmamış, yahud sizden kimseyi öldürmemiş, size asla zarar yapmamış “Beyzâvî”.
5-(Dokunulması) haram olan o aylar çıkdığı zaman artık o müşrikleri, onları nerede bulursanız, öldürün, onları (esîr olarak) yakalayın, onları habsedin, onların bütün geçid yerlerini tutun(8). Eğer tevbe ederler, (tevbelerini ve îmanlarını tasdıyk için) namaz kılarlar, zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah çor yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
  (8) Bu âyete “Âyet-i seyf=Kılıç âyeti” derler. Bu hüküm yalnız Arab müşriklerine âiddi. Nitekim bundan sonraki âyetler de bunu göstermekdedir.
6-Eğer (kendilerine tearruz edilmesi emrolunan) müşriklerden biri senden aman dilerse ona aman ver. Tâki Allâhın kelâmını dinlesin(9). Sonra onu emin olduğu yere kadar (selâmetle) ulaşdır(10). Çünkü onlar (hakıykatı) bilmeyen bir kavmdir.
  (9) Ve düşünüb taşınsın, hakıykatlara muttali' olsun “Beyzâvî”. (îbni Abbas) radıyallâhü anhümânın beyânına göre müşriklerden biri hazreti (Alî) radıyallâhü anhe sormuş: “Verilen müddet bitdikden sonra kelâmullahı dinlemek veya diğer bir haacet için peygamberin huzuruna gitmek istersek yine öldürülecek miyiz”? Müşârün'ileyh “Hayır, demiş, ve bu âyeti okumuşdur “Şeyhzâde”. (10) Müslüman olmazsa “Beyzâvî - Haazin – Celâleyn”. “Küfründe ısrar ederse uhdesine ceza terettüb etmez. Emîn olduğu yere, ya'ni mensub olduğu kavmin diyârına selâmetle ulaşdırıldıkdan sonra seninle muhaarebeye kalkışırsa ona haakim olduğun zaman kendisini öldür”. İmam (Hasen) diyor ki: “Bu âyetin hükmü kıyaamete kadar mert ve muhkemdir. “Hazin”.  Bakınız: “El-bakare”, âyet: 256 – “El-kâfirun”, âyet: 6.
7-O müşriklerin Allah yanında, resulü yanında nasıl bir ahdi olabilir?(11) Mescid-i haraamın yanında muaahede erdikleriniz müstesnadır(12). O halde bunlar size karşı (ahidlerine sadâkat hususunda) doğrulukla haraket ederlerse siz de kendilerine öylece doğrulukla muamele edin. Şübhesiz ki Allah (ahde vefâsızlıkdan) sakınanları sever.
    (11) Ya'ni “Olamaz”. Onlar dâima ahidlerine haainlik ediyorlar, verdikleri sözden dönüyorlar “Hazin”. (12) İstisna edilen bu muaahedeler “Hudeybiyye” günü Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemle Kureyş arasında akdedilen muaahedeye fer'an girmiş olan “Bekir oğullan” kabilelerinden “Huzeyme, Müdlic, Düil” oğullarıdır. Ancak bunlardan “Düil oğullan” ahidlerini  bozmuşlar,  Resûli   muhterem   efendimizin   ahdinde   dâhil  olan   “Huzâa”   ya  tecâvüz etmişlerdir. Onları silâhlandırıb tahrik edenler de Kureyş müşrikleri idi. Bu yüzden “Hudeybiyye” muaahedesinin hükmü münfesih olmuş, müslümanlar harekete geçmişler, en nihayet Mekkeyi fethetmişlerdir. Kureyşin İslâmı kabul etmesine mukaabil “Düil oğulları” haaricindeki diğer “Bekir oğulları” kabileleri kendi dinlerini bırakmamışlardır. Buna rağmen Sırf verdikleri sözde gösterdikleri sadâkat sayesinde bunların ahidleri bozulmayarak devam etmişdir. İşte istisna da bunlar hakkındadır. Bir kül olan aslın, ya'ni Hudeybiyye muaahedesinin nakzından sonra onun fer'inin yürürlükde bırakılması îslâm adaletinin, lslâmdaki vicdan hürriyetinin şaheser misâllerinden birini teşkil eder. “Mescid-i haramın yanında” buyurulması “Hudeybiyye”nin Mekke-i mükerreme civarında bulunmasındandır “Haazin-Hak dîni Kur'an dili telhıysen”.
  
8- (Onların) nasıl (ahdi olabilir) ki eğer size galebe ederlerse hakkınızda ne bir yemîn(13), ne de bir vecîbe gözetib tanımazlar. Sizi ağızlarıyle (gûyâ) hoşnud ederler, (fakat) kalbleri dayatır. Onların çoğu faasık (adam)lardır.
  (13) “Beyzâvî”.
9- Onlar Allahın âyetleri mukaabilinde az bir bahâyı satın aldılar da onun yolundan (halkı zorla) men'etdiler.  Hakıykat, onların yapa geldikleri şeyler ne kötüdür!..
10- Onlar bir mü'min hakkında ne bir yemin, ne de bir vecîbe gözetib tanımazlar. Onlar taşkınların ta kendileridir.
11-(Bununla beraber) eğer tevbe ve rücu' ederler, namaz kılarlar, zekât verirlerse artık dînde kardeşlerinizdir onlar. Biz âyetleri bilecek bir kavm için açıklarız.
12- Eğer ahidlerinden sonra yine andlarını bozarlar ve dîninize saldırrlarsa küfrün önderlerini hemen öldürün. Çünkü onlar (hakıykatda) andları olmayan adamlardır. (Bu suretle) umabilirsiniz ki (onlara tâbi' olanlar) vaz geçerler(14).
  (14) Ya'ni muhaarebede hedefiniz işkence ve eziyyet edenlerin meslekini tutup da ezâ ve cefâda bulunmak değil, onların ısraar etmekde oldukları kötü hallerinden vaz geçirilmeleridir “Beyzâvî”.
13- Ey müminler), andlarını bozan, o peygamberi sürüb çıkarmayı kuran ve bununla beraber ilk defa da sizinle kendileri (muhaarebeye) başlayan bir kavm ile döğüşmez misiniz? Onlardan korkacak mısınız? Eğer (gerçekden) inanmış kimselerseniz kendisinden korkmanıza daha çok lâyık olan bir Allah vardır(15).
  (15) (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâya göre bu âyet-i kerîmede Mekkenin fethine terğı vardır, îmam (Hasen), “Bundan murad bu olmaz caiz değildir. Zira “Berâe” sûresi Mekkenin fethinden sonra inzal buyurulmuşdur” diyor “Şeyhzâde”. Buna şu cevab verilir: “Bu sûrenin evveli fetihden sonra, bu âyet ondan evvel nazil olmuşdur “Şihâb”. İlk defa muhaarebeye başlayan”: Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem efendimiz evvel emirde onları da'vetîe ve Kur'ân-ı kerîmdeki hüccetleri serd ve ilzam ile işe başladı, Kur'an ile meydan okudu. Onunla fikrî ve ilmî bir suretde) muarazaya muktedir olamayan kâfirler, işi silâhla ve kuvvetle halletmiye, akıllarınca İslâmın nurunu söndürmiye kalkışdılar “Beyzâvî”.
14- Onlarla muhaarebe edin ki Allah sizin ellerinizle onları azâblandırsın, onları rüsvay etsin, size onlara karşı nusret versin, mü'minler zümresinin göğüslerini ferahlandırsın.
15- Ve kalblerindeki gazabı gidersin(16). Allah kimi dilerse ona tevbe nasıyb eder.(17) Allah hakkıyle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet saahibidir O.
  (16) Civar memleketlerden Medîneye gelen ve müslüman oldukdan sonra memleketlerine dönen insanlar, yurdları halkından hatıra gelmedik işkenceler görüyorlardı “Beyzâvî”. (17) Nitekim küfrün imamları (rehberleri) olan (Ebû Süfyan bin Harb, îkrime bin Ebû Cehil, Süheyl bin Amr) gibi rüesâ Mekkenin fethi günü tevbekâr olub İslâmı kabul etmişlerdir.
16-Yoksa siz (kendi haalinize) bırakılıvereceğinizi, içinizden cihâd edenleri, Allahdan, Resulünden ve mü'minlerden başkasını sır dostu edinmeyenleri Allâhın bilmediği (Onun uğrundaki fedâkârlıklarınızın mükâfatsız kalacağını) mı sandınız? Allah, ne yaparsanız (hepsinden) haberdârdır.
17- Allâha eş koşanların, kendi küfürlerine bizzat kendileri şâhid iken, Allâhın mescidlerini(18) i'mâr etmelerine (ehliyyetleri) yokdur. Onların (hayır nâmına) bütün yapdıkları boşa gitmişdir ve onlar ateşde ebedî kalıcıdırlar(19).
  (18) Maksud “Mescid-i haram”dır. Cemi' sığasıyle îrad buyurulması onun diğer bütün mescidlerin kıblesi ve imâmı olmasındandır “Beyzâvî-Haazin-Celâleyn”. (19) Rivayete göre (Abbas bin Abd-ül Muttalib) (Bedir muhaarebesinde) esîr olduğu zaman Müslümanlar onu, müşrik olduğundan ve akrabasıyle münâsebetini kesdiğinden dolayı, ayıblamışlardı. Hazreti (Alî) radıyallâhü anh ise daha ağır sözler söylemişdi. (Abbas) dedi ki: “Bizim fena taraflarımızı söylüyor, iyi taraflarımızı gizliyorsunuz. Biz mescid-i haraamı i'mâr ediyoruz. Kâ'benin perdedarlığını yapıyoruz. Hacılara su dağıtıyoruz. Esirleri serbest bırakıyoruz”. Bu âyet-i celîle bu münâsebetle nazil oldu. “Beyzâvî-Lübab-ün nükul fî esbâb-in nüzul”. Bu babda başka rivayetler de vardır.
18- Allâhın mescidlerini ancak Allâha ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Aliahdan başkasından korkmayan kimseler i'mâreder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.(20)
  (20) Mescidlerin i'mârına ehliyyeti olanlar bu âyetde vasıfları sayılan kâmil ilim ve amel erbabıdır. İ'mardan maksud da mescid binalarını inşa etmek, onların ma'muriyyetine i'tinâ eylemek, döşeyib dayamak, kandillerle, nurlandırmak, oralarını daimî ibâdetlerle, zikirlerle, ilmî derslerle şenlendirmekdir. “Beyzâvî”. Ba'zı hadîsler: “Allâhın yer yüzünde evleri, mescidlerdir. Kendisini oralarda ziyaret edene ikrâmetmek ulu ve büyük Allah üzerinde bir hakdır: Taberânî, (İbni Mes'ud) radıyallâhü anh”. – “Bir kimsenin mescidlere devam i'tiyâdında bulunduğunu gördünüz mü onun îmânına şâhid olun. Çünkü Allah azze ve celle
انما يعمر مساجد الله buyurmuşdur: “Tirmizî, (Ebû Saîdi Hudrî) radıyallâhü anh” – “Kim Allah için, Allah teâlânın rizasını isteyerek bir mescid bina ederse Allah da ona cennetde bir ev (saray) yapar: “Buhaarî, Müslim, (Osman bin Affan) radıyallâhü anh”. Bakınız: “El-mâide” sûresi, âyet: 2, “Yâsîn” sûresi, âyet: 12 – “El-kıyâme” sûresi, âyet:  13”.
19- Siz hacı sakalığını, mescid-i haraamın i'mârını(21) Allâha, âhiret gününe inanan, Allah yolunda cihâd eden kimse(lerin amelleri) gibi mi tutdunuz? Bunlar (bu iki sınıf) Allah yanında bir olmazlar(22). Allah zaalimler güruhuna hidâyet vermez.
  (21)    Binasını, tahkimini, ta'mîrini “Hazin”. (22) Ya'ni Allâha ve âhiret gününe îman ve Allah yolunda cihâd edenlerin haaliyle şirkde ısraaredib dururken hacıları sulayan, mescid-i haraama bakan adamların haali bir olmaz. Çünkü Cenâb-ı Hak kendisine îman edilmeden hiç bir ameli kabul buyurmaz “Hazin”.
20- İman edenlerin, hicret edenlerin, Allah yolunda mallarıyle, canlarıyle savaşanların Allah yanında derecesi çok büyükdür.  Kurtuluşa (dünyâ ve âhiret seaadetire) erenler de işte onların ta kendileridir.  
21- Rableri onlara rahmetini,  rızaasını, onlara içlerinde tükenmez ve ebedî bir naîm (nimet) bulunan cennetleri müjdeler.
22- Onlar orada ebedî ve sermedi kalıcıdırlar. Çünkü Allah katında büyük ecir (ve mükâfatlar) vardır muhakkak.
23- Ey îman edenler, babalarınızı, kardeşlerinizi -eğer küfrü sevib Onu îman üzerine tercîh ediyorlarsa- velîler edinmeyin. İçinizden kim onların velilikleri altına girerse onlar zaalimlerin ta kendileridir.
24- De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabîleniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâd(a uğramasın)dan korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allahdan, Onun peygamberinden ve Onun yolundaki bir cihâddan daha sevgili ise, artık Allâhın emri gelinceye kadar (23) bekleye durun. Allah faasıklar güruhunu hidâyete erdirmez.
 (23) “Allâhın emri”nden maksad, Onun dünyevî ve uhrevî ukuubetidir. Kimi de Mekkenin fethi demiş. “Beyzâvî”.
25- Andolsun ki Allah bir çok (savaş) yerler(in)de ve Huneyn gününde size yardım etmişdir(24). (O Huneyn gününde ki) çokluğunuz o zaman size ucub(25) vermişdi de bu, size (gelecek kazaadan) bir şey'i gidermiye yaramamışdı. Yer yüzü, o genişliğine rağmen, başınıza dar gelmişdi. Nihayet (bozularak) gerisin geri dönüb gitmişdiniz.
  (24) Murad Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin gazveleri, büyük ve küçük müfreze muhaarebeleridir. “Buhaarî” ve “Müslim”in (Zeyd bin Erkam) radıyallâhü arıhden tahrîc etdikleri hadîse göre gazevât-ı seniyyenin mıkdârı “19”dır. (Bûrîde) radıyallâhü anhin rivayetine nazaran bunlardan “8”inde Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem bizzat bulunub muhaarebe etmisdir. Gazvelerinin, büyük ve küçük müfreze savaşları mecmuunun ise “70” veya “80” olduğu söylenmişdir “Hazin”. “Huneyn”, “Taaif” e yakın ve Mekkeye “10” mil kadar mesafede bir vadinin adıdır Beyzâvî. Bu muhaarebe hakkında îslâm tarihlerinden ve bilhassa Ahmed Cevdet paşa merhumun “Kısas-ı Enbiya” sından bilgi edinilebilir.   Biz ıtnâbdan çekinerek yazmadık.
26- Sonra Allah; resulü ile mü'minlerin üzerine sekînetini (kuvve-i maneviyyesini) indirdi, görmediğiniz (melek) orduları(nı) indirdi ve kâfirleri azâblandırdı. Bu, o kâfirlerin cezası idi.
27- Sonra Allah bunun ardından kimi dilerse onun tevbesini kabul eder(26). Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
  (25) Kibirlenib kendini beğenmek demekdir. (26) Nitekim “Huneyn”den  alınan  esîr  kadınlar  zevçlerinin tevbekâr olmaları   neticesinde kamilen ıtlak edilmişlerdir.
28- Ey îman edenler, müşrikler ancak bir necisdir. Onun için bu yıllarından sonra onlar mescid-i haraama yaklaşmasınlar. Eğer fakirîikden korkarsanız, Allah dilerse, sizi yakında kendi fazlından zenginleşdirir. Çünkü Allah, gerçek bilicidir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
 
29-Kendilerine kitab verilenlerden ne Allâha, ne âhiret gününe inanmayan, Allâhın ve peygamberinin haraam etdiği şeyleri haram tanımayan, hak dînini dîn olarak kabul etmeyen kimselerle, zelîl ve hakıyr kendi el(ler)iyle(27) cizye verecekleri zamana kadar, muhaarebe edin.
  (27) “îbni  Abbas”.
30- Yahudiler(28) “Uzeyr Allâhın oğludur” dedi(ler), Hıristiyanlar da “Mesîh” (Îsâ) Allâhın oğludur” dedi(ler). Bu, onların ağızlarıyle (geveledikleri câhilce)  sözleridir ki   (bununla güya)  daha evvel küfredenlerin sözlerini taklîd ediyorlar. Hay Allah kahredesi adamlar! (Hakdan baatıla) nasıl da döndürülüyorlar!..
  (28) (Selâm bin Mişkem, Nu'man bin Evfâ, Şaas bin Kays, Mâlik bin Sayf) ve benzerleri   “Râzî-Haazin”.
31-Onlar, Allâhı bırakıb bilginlerini, râhiblerini(29), Meryemin oğlu Mesîhi Tanrılar edindiler. Hâlbuki bunlar da ancak bir olan Allâha ibâdet etmelerinden başkasıyle emr olunmamışlardır. Ondan başka hiç bir Tanrı yok. O, bunların eş tutageldiklerî her şeyden münezzehdir.
  (29) Âyet-i kerîmedeki “Ahbâr”dan maksad, meşhur kavle göre, Yahudî bilginleri, “Ruhban”dan  maksad da  Hıristiyan papaslarıdır  “Şeyhzâde-Râzî”.
32- Dilerler ki Allâhın nuurunu ağızlarıyle (püf deyib) söndürsünler. Halbuki Allah kendi nuurunu kendisi tamamlamakdan  (i'lâ  etmekden) başkasına raazî olmaz(30), isterse kâfirler hoş görmesin.
  (30) “Allâhın nuru”ndan maksad cenâb-ı risâletmeâb sallellâhü aleyhi ve sellemin getirdiği îslâm dîni ve Kur'andır. Kimine göre de sıdk-ı nübüvvetine dâl olan mu'cizât-ı seniyyedir  “Râzî-Haazin”. 
33- O, resulünü hidâyetle, hak dîn ile -(sırf) o dîni her dine gaalib kılmak için- gönderendir. İsterse müşrikler hoş görmesin(31).
   (31) (Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: “O dîni diğer bütün dinlere gaalib kılmak için”den maksad nedir? İslâm dîninin öbür dînleri neshetdiği mi, yoksa hüccetinin ve sahîh delâletinin galebe eylediği ve sâire mi?” diye (Abd-ül Azîz Ed-debbâğ) a sordum. Dedi ki: “Bu dîn-i taahiri Cenâb-ı Hak her cihetden bütün dînlere gaalib kılmışdır. Onları neshetmiş, hüccetini onlara gaalib kılmış, yer yüzünde mensublarını onlardan fazla yapmışdır. Diğer dînler ona nisbetle bir hiç mesabesindedir. Çünkü Cenâb-ı Hakkın, basıyretini açdığı insanlar yer yüzüne bakdıkları zaman her yerde Allâha ibâdet ve Onu tenzîh ve takdîs eden bir çok zümreler görürler. Bu zümreler Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellemin dînine tâbi' olanlardır yer yüzü ancak onlarla, o sâdât ile ma'murluğunu muhaafaza etmekdedir ilh.” (Ya'ni galebe kemmiyyet, i'tibariyle değil, keyfiyyet i'tibariyledir) “El-ibrîz”. Bakınız: “El-feth” sûresi, âyet:, 28–“Es-saf” sûresi,, âyet: 9.   
34- Ey îman edenler, şu muhakkak ki, (Yahûd) bilginleri(ni)n ve (Hıristiyan) râhibleri(ni)n bir çoğu baatıl (sebebleri)le(32) insanların mallarını yerler, (onları) Allâhın yolundan men' ederler. Altını ve gümüşü yığıb ve birikdirib de onları Allah yolunda harcamayanlar(33) (yok mu?) işte bunlara pek acıklı bir azabı muştula!
  (32)    Hükmü rişvetle satmak,   Tevrat ve İncil hükümlerini ve şerîatleri hasîs menfeatler  mukaabilinde tağyir etmek, bilhassa Resûli muhterem sallellâhü  aleyhi   ve selemin nübüvvetine   aid   kısımlarda   tahrifat   yapmak   suretiyle   “Beyzâvî-Haazin-Ebüssüud-Râzî-Celâleyn”. (33) Mallarından zekât, hayır ve hasenat hakkını ödemeyenler “Celâleyn - Beyzâvî -Râzî - Hazin”.  
35- O gün ki bunlar, üzerlerinde (yakılacak) cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak, “İşte bu, (denilecek), nefisleriniz için toblayıb sakladıklarınız! Artık saklayıb istifçilik etdiğiniz bu nesneleri(n acısını   haydi)  tadın!”  
36-Hakıykatde ayların sayısı Allah yanında, Allâhın kitabında -ta gökleri ve yeri yaratdığı günden beri- on iki aydır(34.) Onlardan dördü haraam olanlardır.(35) İşte bu en doğru hesabdır. O halde (bilhassa) bunlarda (o haram aylarda) nefislerinize zulmetmeyin.(35) (Bununla beraber) müşrikler sizinle nasıl topyekûn harb ederlerse siz de onlarla topyekûn harb edin(37).  Bilin ki Allah, (fenâlıkdan)  sakınanlarla beraberdir. (38)
  (34) Ya'ni kamerî aylardır ki şunlardır: “Muharrem, Safer, Rebiu-l evvel, Rebiu-l âhir, Cümad-el ûlâ, Cümâd-el uhraa, Receb, Şa'ban, Ramazan, Şevval, Zilka'de, Zilhicce”. Kamerin doğuş ve batışına tâbi' olan bu aylar senenin muhtelif mevsimleri üzerinde devreder. Oruç ve hacc gibi kamerî ay ve günleri ta'kib eden ibâdetler de bu suretle muhtelif mevsimlere tesaadüf etmiş ve bu, hayaatın değişen bütün safhalarına intibak eylemiş olur. Böyle daimî bir devrin teaakubu ve oruç ve hacc gibi ibadetlerde o devrin ta'kîbi demek, o ibâdetlerin yıllar geçdikce o yılların bütün mevsim, ay ve günlerini bunların feyzlarından kıyaamete kadar hissedar etmek ve hayaatın tehavvülâtına uymak demekdir. Binâen'aleyh o kabîl ibâdetlerin indellâh muayyen olan ay ve günlerini geri almak hiç bir suretle caiz değildir. Nitekim bundan sonraki âyet-i kerîmede de bu, seraahaten beyan buyurulmuşdur. (35) “Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb”. Bu aylar da muhteremdir. Bu aylarda kıtal yasakdı. Müşriklerin, kendi uyarlarına göre, kamerî aylar üzerinde ne gibi cahilane tasarruflarda bulunduklarını tedkik etmek isteyenlere rahmetli (M. Hamdi Yazır)ın tefsirini mütaalâa etmelerini tavsiye ederim- Cild: 3 - Sahife: 2521: 2541. (36) Bundan “Diğer aylarda zulm edin” ma'nâsı çıkarılmamalıdır. Maksad bu aylarda ahlâkın tasfiyesi sayesinde diğer aylarda da zulme meydan verilmemek i'tiyâdının, terbiyesinin tamamen kökleşdirilmesidir. (37) Bu zaruretin tehakkuku haram aylarda da olsa savaşa asla  maani' değildir. (38) Takvaa saahibleri olan mü'minlerin  nusretine  bir  beşâretdir   “Beyzâvî”.  
37-(Haram ayları) gecikdirmek ancak küfürde bir artış (sebebi)dir. Onunla kâfirler şaşırtılır, onlar bunu bir yıl halâl, bir yıl haram sayarlar ki Allâhın haram kıldığına sayıca uysunlar da (varsın) Allâhın haram etdiğini halâl kılmış olsunlar! Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenib güzel gösterildi. Allah o kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez(39).
 (39) Câhiliyyet devrinde birbiriyle çarpışmıya ve aralarında talana alışmış olan Arablara faasılasız üç ay (Ziika'de, zilhicce, muharrem aylarında) güvenlik ve savaşsızlık içinde yaşamak pek ağır gelirdi. Onun için ta (İbrahîm) ve (İsmail) aleyhisselâmdan beri devam edegelen bu tertibi canlarının istediği gibi bozmıya, meselâ “Muharrem” deki hürmeti “Safer” e çevirmiye, diğer haram ayları da ileri geri götürmiye başladılar. Bu hal “Mekke”nin fethedildiği “8” inci hicret yılına kadar böylece devam etdi. Nihayet bu âyet-i kerîme nazil olarak o kötü âdeti ilga ve hesabı hakıykate irca eylediği gibi Resulüllah sallcllâhü aleyhi ve sellem de bu babda sarîh beyânatda bulundu “Beyzâvi - Şeyhzâde –Haazin”. 
38-Ey îman edenler, ne oldunuz ki size: “Allah yolunda elbirlik gazâye çıkın” (40) denildiği zaman yere (mıhlanıb) ağırlaşdınız? Âhiretden (vaz geçib yalınız) dünyâ hayaatına mı raazî oldunuz? Fakat bu dünyâ hayaatının fâidesi âhiretin yanında pek azdır.
 (40) “Tebük” seferine. Bu sefer hicretin “9” uncu senesi recebinde vaaki' olmusdu. Mevsim çok sıcak, ortalık kurakdı. Müdhiş bir kıtlık hüküm sürüyordu. Hurmalar da henüz salkım haalinde idi. Medine-i münevvereye ansızın bir haber geldi: Tenassur eden kabîleler Roma Kayseri (Herakl)e mektub yollamışlar, Medîneye tam hücum zamanıdır demişler. (Kayser) de (Kubâd) adındaki meşhur kumandanını “40.000” kişilik bir ordu ile -ki o zaman için pek muazzam bir kuvvetdir- sefere çıkarmış, kabîleler ona iltihak etmişler, “Belkaa” mevkiine kadar gelmişler Bu... haber, münafıkların kötü hislerini ayaklandırdı. Onların reisi (Abdullah bin Übeyy bin Selûl): “Muhammed (sallellâhü aleyhi ve sellem) Romalılarla muhaarebe etmeyi kolay mı sanıyor? Vallahi ben şimdiden onun da, ashaabının da esîr olarak bağlandıklarını görüyorum” demiye başladı. Henüz müslüman olanlar da bu propagandaya inanır gibi oldular. Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem fütursüzce müslümanları harbe da'vet buyurdu. Medîneden ve etrafdan akın akın mücâhidler geldiler. Ashabının zenginleri bu uğurda hemen bütün mallarını sarfettiler.  Ezcümle  (Ebû Bekir-is Sıddıyk) radiyallahü anh “4,000” dirhemden ibaret olan nakd-i mevcudunu, hazreti (Umer) radiyallahü anh ne kadar malı varsa yarısını verdi. (Osman) radiyallahü anh “900” deve, “100” at bağışladıkdan sonra her birine birer altın sarf etmek suretiyle “10.000” kişiyi techîzetdi. Bundan sonra da “1000” dirhem getirib Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellemin önüne dökdü ve vüksek iltifatına mazhar oldu. (Abdurrahman bin Avf) radiyallahü anh “40” vukya altın, (Abbas ve (Talha) radiyallahü anhümâ bir çok mal, (Aasım bin Adîy-yil ensaarî) radiyallahü anh “100” deve yükü hurma verdi. Fukaradan (Ebû Ukeyl-il ensaarî) radiyallahü anh bir gece sabaha kadar su çekmek suretiyle elde etdiği “2” sa' hurmanın yarısını orduya bağışladı. Bu hamiyyet yarışma kadınlar da katıldı. Her biri kulaklarından küpelerini, boyunlarından gerdanlıklarını, ayaklarından halhallarını çıkarıb gönderdi. İşte İslâmın bu fedâkârâne gayreti sayesinde meydana gelen “30.000” kişilik bir ordu ile sefere çıkıldı. Bu ordunun kumandanı bizzat mefhar-i kâinat sallellâhü aleyhi ve sellemdi. Ordu “Tebük” de günlerce beklediği halde düşmanla karşılaşmak mümkin olmadı. Çünkü o mücehhez ve mutantan düşman ordusu korkusundan firara kadem basmışdı! Bu seferde “Eyle” hükümdarından ve “Cebra” ile “Ezrah” şehirleri halkından bir hayli cizye alınmak suretiyle musaaleha yapılarak şanlı bir suretde Medîne-i münevvereye dönüldü. İşte bu ve bundan sonraki âyetlerin nüzulü sebebi. 
39-Eğer  (emrolunduğunuz  bu  cihâda) elbirlik çıkmazsanız  (Allah)  sizi  pek  acıklı  bir azaba  dûçâr eder, yerinize sizden  başka (itaatli)  bir kavmi getirir. Siz Ona hiç bir şeyle zarar yapamazsınız. Allah her şey'e hakkıyle kaadirdir.  
40-Eğer siz ona (Resulüme) yardım etmezseniz (hatırlayın o demleri ki) kâfirler onu (Mekkeden) çıkardıkları (hicretine sebeb oldukları) zaman bizzat Allah ona yardım etmişdi. (Yine de O, nusretini esirgemez. O demler öyle demlerdi ki Resûlüllâh ancak) ikinin ikincisinden ibâretdi (Hakdan başka mededkârı yokdu)(41). O zaman onlar (“Sevr” dağının tepesindeki) mağaradaydılar. Peygamber, o vakit arkadaşına (Ebû Bekir-is Sıddıyka): “Tasalanma. Allah, hiç şübhe yok, bizimle beraberdir” diyordu. Allah o (arkadaşı)nın üzerine (kalbine) sekînetini (kuvve-i ma'neviyyesini) indirmiş, onu (Habîbini) görmediğiniz (manevî) ordularla te'yîd etmiş, kâfirlerin kelimesini (küfürlerini) alçaltmışdı. Allâhın kelimesi (tevhîd kelimesi) ise, o çok yücedir. Allah mutlak gaalibdir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir. (42)
  (41) Bir tek arkadaşı vardı:  (Ebû Bekir-is Sıddıyk)   radiyallahü anh. (42) Hicret-i seniyyenin tafsıylâtı bütün İslâm târihlerinde yazılı olduğu için biz burada tekraretmek istemedik.  
41- (Ey mü minler) sizler gerek hafîf, gerek ağırlıklı olarak(43) elbirlik (savaşa) çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâdedin. Eğer bilirseniz bu, sizin için çok hayırlıdır.
  (43)
خفافا و ثقالاkelimeleri hakkında şu ma’nâlar da verilmişdir: “Genciniz, ihtiyarınız, zengininiz, fakiriniz, yayanız, süvariniz, zaîfiniz, kaviniz...”. A'maa îbni Üm-mi Mektum) radıyallâhü anh: “Yâ Resûlellâh, bu da'vetde ben de dâhii miyim? diye sorunca “Evet”   cevâbını almışdı.   Bunun üzerine   “91”   inci)   “ليس علي الضعفاء âyet-i kerîmesi nazil olarak o gibi zuafaa istisna buyuruldu “Şeyhzâde”.  
42-Eğer (davet olundukları şey) yakın (ve dünyevî) bir menfeat, orta bir sefer olsaydı elbette senin arkana düşerlerdi. Fakat meşakkatle (ile kat' edilecek olan mesafe) onlara uzak geldi. (Bununla beraber) onlar (sen “Tebük”den dönünce): “Eğer gücümüz yetseydi her halde biz de sizinle beraber çıkardık” (diye) Allâha yemîn edeceklerdir(44). Bunlar (bu suretle) kendilerini helake sürüklerler. Allah biliyor ki onlar hiç şübhesiz ve muhakkak yalancıdırlar.
 (44)    Nitekim öyle oldu  ki bu da Kur'ânın mucizelerinden biridir.  “Beyzâvî”. 
43-  Hay Allah aafiyet veresice(45), şu (özründe) sadık olanlar sana besbelli oluncaya ve sen o yalancıları bilinceye kadar, neden izin verdin onlara?
  (45) (Ebû Bekr-i Mekkî) diyor ki: “Ba'zılarına göre
عفاالله عنك ”  cümle-i cemilesi “Hay Allah iyilik veresice, Allah berhurdâr edesice” kabilinden (lûtufkâr) bir başlangıcdır”. (Avn bin Abdullah) da şöyle der: “Cenâb-ı Hak Resûli ekrem sallellâhü ale:yhi ve sellemin yapdığı fi'li (ya'ni “Tebük” seferinde vâhî özürler gösterenlere izin verdiğini” söylemezden evvel onu afvetdiğini ihbar buyurmuşdur”. (Semerkandî) ba'zılarından naklen şöyle söyler: “Bu lâfz-ı kerîmin ma'nâsı (Allah sana afiyet versin, onlara (münafıklara) neye izin verdin?) demekdir”. (Çünkü “Afiyet” de “Avf” maddesindendir). Müşarün'ileyh şunu da ilâve etmekdedir: “Eğer Allah peygamberine doğrudan doğruya (Onlara niçin izin verdin?” diye (hitaaba) başlamış olsaydı onun, bu sözün heybetinden ödünün patlamasından korkulabilirdi.   Fakat Cenâb-ı Hak mahz-ı lûtf-ü rahmetinden ona evvelâ afvini haber verdi ki habîb-i keriminin kalbi sükûnetyab olsun. Bundan sonra daحتي يتبين لكbuyurdu. Bunda akıl saahiblerine gizli kalmayan ve nihayetini idrâk etmek isterken daha evvel kalb damarlarını koparacak olan bir hakıykat mündemicdir ki o da Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin ınd-i ilâhîdeki yüce menzileti ve Hakkın ona olan ikram ve ihsânıdır”. (Nıftaveyh) şöyle dedi: “Ba'zıları nebiyy-i muhterem sallellâhü aleyhi ve sellemin bu âyet-i kerîme ile müaateb olduğuna zâhib olmuşlarsa da (Bu zehâbda bulunanlar “Keşşaf” saahibi Zemahşerî ile ona tabean Beyzâvîdir. Tayyıbî, Haafız Süyutî, Teftâzânî bundan ve diğer hatalarından dolayı Zemahşerîyi şiddetle muâhaze etmiştir, Hasen bin Muharnmed bin Saa-lih-ün Nablusî ile Takıyüddîn-is Sebükî bu babda müstakil kitablar neşr ile, hattâ “Keşşaf” ın okutulmasının caiz olmadığını söylemişlerdir “El-ibrîz”, o, bundan tamamen münezzehidir. Bil'akis risâletmeâb sallellâhü aleyhi ve sellem münafıklara izin verib vermemekde muhayyer bulunuyordu. Vaktaki onlara izin verdi, Cenâb-ı Hak bildirdi ki o, kendilerine izin vermemiş olsaydı bile nifak ve fesadları îcâbınca yine oturub kalacaklardı. Sonra Resulüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem için onlara izin vermekde bir harec, bir vizr de yokdu”. Nefsiyle mücâhede eden, ahlâkını şeriat ipiyle zabt ve idare eyleyen her müslimin, sözünde, fi'linde, alış verişinde, konuşmasında Kur'ân-ı kerîmin edebleriyle edeblenmesi vacibdır. Çünkü Kur'ân-ı hakîm hakıykî bilgilerin temeli, dinî ve dünyevî edeblerin  bağçesidir...   “Şifâyi  şerif”.   
44- Allaha ve âhiret gününe îman etmekde olanlar mallarıyle, canlarıyle cihâd etmeleri hususunda senden izin istemez(ler). Allah takvaa saahiblerini çok iyi bilendir.  
45- Senden ancak Allâha ve âhiret gününe inanmaz, kalbleri şek ve şübheye düşüb de kendilerini o şübhelerinin içinde şaşırıb bocalar kimseler izin isterler(46).
 (46) Bu iki âyet-i kerimede Allâha ve âhiret gününe inanmak ve inanmamakdan bahsolunuyor. Çünkü Allah yolunda cihâda baais olan îman, maani' olan da îmansızlıkdır “Beyzâvî”. 
46- Eğer onlar (harbe) çıkmak isteselerdi elbet bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranmalarını çirkin gördü de kendilerini (korkaklıkları ve tenbellikleri yüzünden evlerinde) alıkoydu. Onlara:  “Oturun oturanlarla beraber” denildi.  
47-Eğer içinizde onlar da (savaşa) çıksalardı sizde şer ve fesadı artırmakdan başka bir şey yapmazlar, aranıza muhakkak ki fitne sokmak isteyerek (bozgunculuğa) koşarlardı. İçinizde onlara iyice kulak verecekler de vardır(47). Allah o zaalimleri çok güzel bilendir.
  (47) Bunlar  “Tebük”  seferinde olub biteni memleketlerinde kalan münafıklara haber vermek üzere İslâm ordusunun arasına sokulmuş tek tük casuslardı   “Beyzâvî”.
48-Andolsun ki onlar bundan evvel de(48) fitne (ve fesâd) aramışlar,  senin hakkında bîr takım işler (dolablar) çevirmişlerdi. Nihayet Hak (nusret ve te'yîd-i ilâhî) geldi. Allâhın emri (dîni), onların fenalarına gitmesine rağmen(49), zuhur ve galebe etdi.
  (48)  “Uhud” de «Beyzâvî”, (49)  “Beyzâvî”.  
49-Onlardan kimi de: “Bana izin ver, beni fitneye (isyana ve muhaalefete) düşürme” diyeceklerdir. Haberin olsun ki onlar zâten fitne çukuruna düşmüşlerdir. Cehennem ise o kâfirleri her halde ve her halde çepçevre kuşatıcıdır.  
50- Eğer sana bir iyilik(50) isaabet ederse bu, (müdhiş hasedlerinden dolayı) onların fenasına gider. Şâyed sana bir musıybet erişirse “Biz derler, daha önceden (ihtiyat) tedbirimizi almışızdır” ve onlar böbürlene böbürlene dönüb giderler.
 (50)  Zafer ve ganimet,  “Beyzâvî”. 
51-De ki: “Allâhın bizim için yazdığından başkası asla bize erişmez. O, bizim mevlâmızdır. Onun için mü'minler yalınız Allâha güvenib dayanmalıdır”  
52- De ki: “Siz bizde iki güzelliğin birinden(51) başkasını mı gözetiyorsunuz? Halbuki biz Allâhın size ya kendi katından, yahud bizim elimizle bir azâb getireceğini bekliyoruz. Haydi, siz (bizim akıbetimizi) gözetleye durun, biz de sizinle beraber (kendi feci' akıbetlerinizi) bekleyiciyiz”.
  (51)  Ya (gazilik  ve;  nusret,  yahud şehidlik  “Beyzâvî”.  
53-De ki: “Gerek gönül rızaasıyla harcedin, gerek istemeyerek (verin).  Sizden (çıkan) hiç  bir (nafaka) kat'iyyen  kabul  olunmayacakdır. Çünkü  siz (Allah  yolunda  cihâddan  geri  kalmak  suretiyle) faasıklar  güruhu(na  iltihak etmiş) oldunuz”.  
54-Nafakalarının onlardan kabul edilmesini men'eden de (başkası değil) onların Allâha ve resulüne küfretmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleridir. Onlar iştahsız olmadıkça da harcamazlar.  
55-Artık (Habîbim) onların ne malları, ne evlâdları seni imrendirmesin. Allah bunlar sebebiyle ancak kendilerini dünyâ hayâtında azaba çarpdırmayı ve canlarının, kendileri kâfir olarak, güçlükle çıkmasını(52) irâde eder.
  (52) “Zühuuk”un asıl ma’nâsı güçlükle çıkmakdır.“Beyzâvî”.  
56- Hakikat, onlar muhakkak sizden olduklarına (dâir) Allâha and de ederler. Halbuki onlar sizden değildir. Fakat onlar öyle bir kavmdir ki dâima korkarlar(53).
  (53) Müşriklere yapdığınızı kendileri hakkındada tatbıyk edeceğinizden korkarak suuretâ   müslüman   görünürler   “Beyzâvî”.  
57-Eğer sığınacak bir yer, yahud (barınabilecekleri) mağaralar veya (sokulacak şöyle) bir delik bulsalardı yüzlerini koşa koşa o tarafa çevirirdi onlar.  
58- İçlerinden sadakalar(ın taksimi) hususunda seni ayıblayacaklar da var. Çünkü eğer içlerinden kendilerine (diledikleri bir şey) verilirse hoşlanırlar. Şâyed yine kendilerinden olanlara (diledikleri şey) verilmezse derhal kızarlar(54).
 (54) Ba'zılarına göre bu âyet-i celîle, adı (Hurkuus bin Zübeyr) olan (Zü-l Huveysıre-tit-temîmî) nin yapacağı  ve  nihayet  yapdığı  bir küstahlık hakkında nazil  olmuşdur. “Buhaarî” ve “Müslim”, (Ebû Saîd-i Hudrî) radıyallahü anhin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem bir ganimeti taksim ederken “Temim” oğullarından (Zü-l Huveysire-tit-temîmî) denilen adam dedi ki: “Yâ Resûlellah, adaleti gözet”. Bunun üzerine Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Vah sana! Ben de adaleti gözetmezsem artık kim adalet yapar”? (Diğer bir rivâyetde şöyle buyurulmuşdur: “Ben adaleti gözetmezsem muhakkak ki kendin haaib ve haasir olursun”. (“Buhaarî”ye nazaran) (Umer bin Hattab) radıyallahü anh: “Yâ Resûlellah, dedi, bana izin ver de onun boynunu vurayım”. Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem: “Bırak şunu...” buyurdu. (Diğer bir rivayete göre de: “Ashaabımı öldürüyorum diye nâsin dedikodu etmesinden Allâha sığınırım cevâbını verdi.) O ganimet “Hayber” ganimeti idi “Şifâyı şerif”. Başka bir rivâyetde de (Ebül Cüvâz) adında bir münâfıkın (Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellemi kasdederek): “Saahibinize bakın, hem sadakalarınızı koyun çobanlarına taksim ediyor, hem adalet yapdığını sanıyor” dediği zikr edilmişdir “Beyzâvi”. Bizce birinci rivayetin bu mevzu' ile alâkası uzakdır. Çünkü âyetde “sadakalar” serahaten mezkûrdur. “Ganimet”, “sadaka” değildir. Meğer ki ganîmetden Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellemin hissesine düşen beşde birden tetavvuan bir sadaka taksim edilmiş olsun. (Zü-l Huveysıre)   bil'âhare   “Havaric”in reisi olmuşdur. 
59- Eğer onlar -Allah ve Resulü kendilerine ne verdiyse- buna raazî olsalardı da “Bize Allah yeter, yakında bize lûtf-ü kereminden Allah da verir, Resulü de. Biz ancak Allâha rağbet edicileriz (ümîdimiz hep Ona bağlıdır) deselerdi  (ne olurdu)?  
60- Sadakalar(55), Aüahdan bir farz olarak, ancak fakirlere(56), miskinlere(57), (sadakaların) üzerine me'mur olanlara, kalbleri (müslümanlığa) alışdırılmak istenenlere(58), kölelere, esirlere, (borcundan fazla nisaabı olmayan) borçlulara,   Allah yolunda (harcamıya)(59) ve yol oğluna  (yani memleketinde zengin bile olsa meşru' bir maksadla seyr-ü sefer ederken muhtaç kalmış olan yolculara)(60) mahsusdur. Allah hakkıyle bilendir, tam hüküm ve hikmet saahibidir.
  (55) “Sadaka”, maldan sırf Allah için muhtaçlara temlik edilmek üzere çıkarılan vergidir. Bunda Cenâb-ı Hakka sıdk-u ıhlâs bir esâs olduğu için sadaka denilmişdir. İkidir: Farz, Tetavvu', Farz olan sadaka, bütün nevi'lerine şamil olmak üzere, “zekât” dır ki burada maksud olan da budur. Sadr-ı İslâmda zekât resmen “Aamil”ler, ya'ni tahsildarlar tarafından cibâyet edilir ve ancak bu âyet-i kerîmede sayılan sekiz sınıfa tahsis olunurdu. (56) Aslî ihtiyaçlarından fazla nisaaba mâlik olmayanlara. (57) Hiçbir şey'i bulunmayan yoksullara. Biz bu hususda (îmam-ı A'zam) hazretlerinin içtihadına uyduk. Aksi de dermiyan edilmişdir. (58) Bu babda rahmetli Elmalılı (Muhammed Hamdî) efendinin tefsirine müracaat fâideli olur. Cild:  3, sahîfe:  2572–2582. (59) Gaza ve cihâda, hacc masraflarına, harb teçhizatına, dînî, ilmî ve hayrî müesseselere “Şeyh Muhammed Abduh”. (60) “İbnüssebîb”in sokağa atılmış çocuklara (“Lûkata” ya) da şümulünü aşikâr görenler vardır.  
61-(Yine o münafıkların) içlerinde öyle kimseler vardır ki peygambere eza ederler (onu incitirler) ve: “O, (her söyleyeni dinleyen) bir kulakdır” derler(61). De ki: “O, sizin için bir hayır kulağıdır, Allâha inanır, mü'minler(in sözün)e inanır, içinizden îman edenler için de bir rahmetdir o. Allâhın Resulünü incitenler (yok mu? İşte) en acıklı azab onlarındır.
  (61) Münafıklar aralarında dediler ki: “Mubammed (sallellâhü aleyhi ve sellem) dinleyen bir kulakdır. Biz (aleyhinde) dilediğimiz her şey'i söyleriz, sonra da ona gideriz (sadâkat yemini ederiz),   bize inanıverir!”   “Beyzâvî”  
62-Size (gelirler) gönlünüzü hoş etmek için Allâha andederler. Eğer bunlar mü'min iseler Allâhı ve Resulünü raazî etmeleri daha doğrudur.  
63-Haalâ şu hakıykatı anlamadılar mı ki: Kim Allâha ve Resulüne karşı yan çizerse ona, içinde ebedî kalıcı olmak üzere, cehennem ateşi vardır. Bu (ebedî kalış) ise en büyük rüsvaylıkdır.  
64-Münafıklar, kalblerinde olanı kendilerine açıkça haber verecek bir sûrenin tepelerine indirtmesinden dâima endîşe ederler(62). De ki: “Siz maskaralık yapadurun, Allah kocunageldiğiniz şey'i (zâten) meydana çıkarandır”.
  (62) Bununla beraber alay da ederler.  
65-Şayet onlara (seninle birlikde “Tebük”e giderlerken(63) niçin alay efeliklerini) sorsan, andolsun ki, “Biz ancak (yol zahmetini hissetmemek için lâfa) dalmış bulunuyor, şakalaşıyorduk” derler. De ki: “Allah ile Onun âyetleriyle, Onun Resulü ile mi eğleniyordunuz”?
 (63)   “Celâleyn”. 
66-(Bîhude) özür dilemîye kalkmayın. Sîz îman (etdiğinizi ikrar)dan sonra küfretdiniz. İçinizden bir zümreyi afvetsek bile (diğer) bir güruhunu -onlar mücrim (cürümlerinde musir) kimseler oldukları için- azâblandıracağız.
  
67-Münafık erkekler de, münafık kadınlar da birbirinin (tamamlayıcı) parçasıdırlar (hepsi birbirine benzer). Onlar kötülüğü (küfrü, meaasîyi) emrederler, iyilikden (îmandan, tâatden) vaz geçirmiye uğraşırlar, ellerini (cimrilikle sımsıkı) yumarlar.  Onlar Allâhı unutdular (Ona tâati bırakdılar), O da onları unutdu (onlara lûtfünü terketdi). Şübhesiz ki münafıklar faasıkların ta kendileridir. 
68-Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da, kâfirlere de -kendileri için ebedî kalıcı olmak üzere- cehennem ateşini va'd etdi. Bu, onlara yeter. Allah, onları rahmetinden koğdu. Onlara bitib tükenmeyen bir azâb vardır. 
69-(Ey münafıklar) siz de tıbkı kendinizden evvelkiler gibisiniz. (Halbuki) onlar kuvvetçe sizden daha yamandı, malları, evlâdları daha çokdu. (Bu dünyâdaki) nasıybleri kadar (zevkden) fâidelenmek istediler. İşte sizden evvelkiler nasıl öyle nasıyblerince yaşamak istedilerse siz de yine kısmetinizce (zevkden) fâide aradınız. Siz de (o batağa) dalanlar gibi daldınız. Onların dünyâda da, âhiretde de yapdıkları boşa gitdi. işte bunlar da hüsran içinde kalanların ta kendileridir(64)
  (64) (Ebû Saîd-i HudrîJ radıyallâhii anhden rivayet edildiğine göre Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşdur: “Sizden evvelkilerin âdetlerine karış karış, arşın arşın muhakkak tâbi' olacaksınız. Hattâ onlar bir kelerin yuvasına girmişlerse siz de onlara uyub gireceksiniz”. Dedik ki: “Yâ Resûlallah, onlar Yahudilerle Hıristiyanlar mı?” Buyurdu: “Ya kim”? “Buhaarî-Müslim”  
70-Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd, Semûd kavm(ler)inin, İbrâhîm kavminin, Medyen saahiblerinin(65), Mü'tefikelerin,(66) haberi de gelmedi mi? Peygamberleri onlara apaçık mu'cizeler getirmişdi. (İnanmadıkları için tamamen helak oldular). Demek ki Allah onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
  (65) (Şuayb)  aleyhisselâmın  kavmi  “Celâleyn”. (66) (Lût) aleyhisselâmın kavminin zîr-ü zeber olan kasabaları  “Celâleyn”.  
71- Mü'min   erkekler   de,   mü'min   kadınlar   da   birbirinin   velîleri (dostları ve yardımcıları) dır. Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vaz geçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allaha ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlar. Allah onları rahmetiyle yarlığayacakdır. Çünkü azizdir (va'd ve vaîdini yerine getirmekden hiç bir şey Onu acze düşüremez), hakîmdir (her şeyi yerli yerinde, hikmetle yapandır). 
72-Allah, mü'min erkeklere de, mü'min kadınlara da -kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altından ırmaklar akan Adn cennetlerini(67) ve çok güzel meskenler va'detdi. Allâhın bir rıdvaanı (rızaası) ise daha büyükdür. İşte bu, asıl bu, en büyük seadetdir.(68)
  (67) “Adn” ve “Udun” lüğatda bir yerde ikaamet etmek demekdir. Bu münâsebetle yer altındaki cevherlerin bulunduğu mahalle de “Ma'din” denilmişdir. İşbu âyet-i kerîmedeki “Adn” i müfessirlerden kimi bu lûğat ma'nâsınca “ikamet ve hulûd” diye tefsir etmiş, kimi de onun ıstılahî bir alem ismi olduğunu söylemişdir. Filhakıyka “Adn”in nebilere, sıddıklara, şehîdlere haas, muhteşem, muazzam ve müzeyyen bir cennetin adı olduğuna dâir ba'zı hadîsler de vardır. (Râzî, Zemahşerî) bu cihete mütemayildirler. (Beyzâvî) her iki görüşe de yer vermişdir. Zâten lûğat ma'nâsı ile has isimlerdeki mâhiyyetin tevafuku yekdiğerine zıd sayılmaz.   Bu gibi âlemlere  “Menkul âlemler”   derler. (68) (Ebû Saîd-i Hudrî) radıyallâhü anh Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellemden şöyle bir hadîs rivayet etmişdir: “Cenâb-ı Hak ehl-i cennete (Ey ehl-i cennet) diye hitâb buyuranca onlar Lebbeyke Rabbena ve sa'deyke velhayru küllühû fî yedeyk) diye cevab verecekler. Allah teâlâ soracak: (Raazı oldunuz mu)? (Ey Rabbimiz, niçin raazî olmayalım. Sen bize yaratdıklanndan hiçbirine vermediğini ihsan etdin) diyecekler. Yine buyuracak: (Size bundan daha üstününü de vereyim mi)? Onlar da (hayretle): (Bundan üstün ne olabilir)? diyecekler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: (Size rıdvaanım'ı (rızaamı) halâl etdim. Bundan sonra size asla gazab etmeyeceğim) buyuracak” “Buhaarî – Müslim”.  
73-Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş(69). Karşılarında çetin ol. Onların yurdu cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!
  (69) Kâfirlerle kılıçla, münafıklarla dille, ilzâm-ı hüccetle “Beyzâvî-Celâleyn”.  
74-(Münafıklar, o kötü sözü) söylemediklerine (dâir) Allâha yemîn ediyorlar. Andolsun, o küfür kelimesini söylemişlerdir. Onlar müslümanlıklarından sonra yine kâfir oldular(70). Başaramadıkları bir şey'e (cinayete) de yeltendiler onlar(71). Halbuki (peygambere ve müminlere karşı kîn besleyib) intikaam almıya yeltenmeleri için Allah ile peygamberinin lütf-ü inayeti ile onları zenginleşdirmiş olduğundan başka (meydanda bir sebeb) de yokdu(72). Eğer (nifakdan) tevbe ederlerse onlar için hayırlı olur. Eğer yüz çevirirlerse Allah onları dünyâda da, âhiretde de pek acıklı bir azaba uğratır, yer yüzünde onlar için ne bir yâr, ne bir mededkâr da yokdur artık.

  (70) Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin “Tebük”de ikaameti sırasında kendisine vahyler geliyor, o, savaşdan geri kalanları mütemadiyen ayıblıyordu. Celâs bin Süveyd) adındaki bir münafık dedi ki: “Eğer Muhammed (sallellâhü aleyhi ve sellem)in kardeşlerimiz için söyledikleri doğru ise eşeklerden alçak olalım”! Bu sözü işiden (Aamir bin Kays) derhal cevab verdi: “Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellem muhakkak saadıkdır. Siz ise eşeklerden alçaksınız”! Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem Medîne-i münevvereye avdet buyurunca (Aamir) keyfiyyeti arzetdi... (Celâs): “Bana iftira ediyor yâ Resûlellah” dedi. Bunun üzerine Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellem minberin önünde and içmelerini emretdi. (Celâs), ikindiden sonra minberin önünde ayağa kalkdı, öyle bir söz söylemediğine, (Aamir)in kendisine iftira etdiğine dâir kendinden başka hiç bir Tanrı bulunmayan Allâha yemin etdi. Aamir de onun bu sözü söylediğine, iftira etmediğine, kendinden başka hiç bir Tanrı bulunmayan Allâha yemîn etdikden sonra ellerini yukarı kaldırdı: “Yâ Rab, peygamberine doğru söyleyeni tasdıyk, yalancıyı tekzîb eden bir âyet gönder” diye düâ etdi; Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemle diğer mü'minler de “Aamîn” dediler. Derhal bu âyet-i celîle nazil oldu. (Celâs), cürmünü i'tiraf ve Cenâb-ı Hakka tevbe etdi “Beyzâvî-Şeyhzâde–Hazin”. Bu babda başka rivayetler de vardır. (71) Münafıklardan “15” kişi, Resûli mufahham sallellâhü aleyhi ve sellemin “Tebük” den dönüşünde geceleyin tam “Akabe”ye yükseldiği zaman bineğinin arkasından onu uçuruma düşürmek ve öldürmek üzere aralarında karar verdiler. Bu kararın icrası sırasında iş anlaşıldı, hepsi zelîlâne kaçmıya mecbur oldular “Beyzâvî”. Bu babda başka rivayetler de vardır. (72) Medînelilerin bir çoğu fakr-u zaruret içinde idi. Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellemin hicretle teşrifinden sonra bolluğa kavuşdular “Beyzâvî”. Âyetin bu kısmı münafıkların bu noktadan da ne derece nankör olduklarını açıklıyor.  
75-İçlerinden kimi de Allâha (şöyle) ahdetmişdi: “eğer bize lütf-ü kereminden   ihsan ederse, andolsun, zekâtını vereceğiz, muhakkak saalihlerden  olacağız” (73).
  (73) (Sa'lebe bin Haatıb) ve emsali hakkında nazil olmuşdur. Merkum huzur-ı seâdete gelerek: “Yâ Resûlellah) Allâha düâ et de beni zengin yapsın” demiş, “Sa'lebe, şükrü ödenen az (mal), şükrünü îfâ edemeyeceğin çok (mal) dan hayırlıdır” cevâbını almışdı. Tekrar müracaatla: “Yâ Resûleliah), dedi, seni hak peygamber olarak gönderen Allâha yemîn ederim ki bana mal verirse her hak saahibine hakkını vereceğim”. Bunun üzerine Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve selem düâ buyurdu. Bir koyun edindi.  Bu, o kadar ardtı, ki Medine dar gelmiye başladı. Vadiye indi. Sürüleri vadiye de sığmaz oldu. Fakat herif de günden güne cemâati, hattâ cuma'yı terk etmiye başladı. Artık (Sa'lebe) görünmüyor. Resûlülİah sallellâhü aleyhi ve sellem iki zekât tahsildarı gönderdi: “Vay bu, bir cizyedir, yahud onun kardeşi deyib me'murları koğdu! Bu âyet nazil olunca (Sa'lebe) geldi, zekâtını vermek için yalvardı, yakardı. Fakat Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem kabul buyurmadı. (Ebû Bekir) ve (Umer) radıyallâhü anhümâ da, hilâfetleri zamanında, ayni hareketi yapdılar. Nihayet herif, sefalete düşdü, (Umer), yahud (Osman) radıyallâhü anhümâ. zamanında öldü “Beyzâvî – Şeyhzâde” Hafız (Süyûtî) “Beyzâvî” haşiyesinde diyor ki: Bu hadîs-i “îbni Cerîr, îbni ebî Haatim, îbni Merdeveyh, Taberânî, Beyhekıy”, Ebû ümâme) radıyallâhü anhden tahrîc etmişlerdir. “El-hakaaik”ın beyânına göre bu kıssayı “Hıkem” sahibi (îbni Ataaullâh-is Sikenderî) de “Kitâb-üt tenvir” inde böylece anlatmışdır.Fakat (Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: “Ummî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) a sordum: “Bu adam sahaabe içinde mi idi, bu hikâye doğru mudur”? Müşarün'ileyh şu cevâbı verdi: “Bakdım, Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellemin ashaabı arasında böyle bir günâhı irtikâb etmiş bir kimse ve böyle bir hikâye görmedim”. (Îbni Mübarek) anlatıyor: Hafız (Îbni Hacer) dahi “El-isaabe”sinde bu hikâyenin nekâretine ve i'timada şayan bir tarıykden gelmediğine işaret etmişdir. O kitabda bu Sa'lebe)nin  hal  tercemesine  bakınız”. (Sa'lebe bin Haatıb) mescid-i seâdete müdavim bir sahaabî olduğu için “Hamame-tül-mescid   Mescid ğüğercini” lâkabını almışdı “El hakaaık”.  
76-Allah, kendilerine fazl-u inayetinden verince de onunla cimrilik edib (tâat-i ilâhiyyeye) arka çevirdiler. Onlar öyle dönekdirler! 
77-Nihayet, Allâha va'd etdiklerini tutmadıkları,  yalan söyledikleri  için  O da  (bu fiillerinin) akıbetini kalblerinde,  kendisinin huzuruna çıkacakları güne kadar (sürecek), bir nifak yapdı. 
78-(Münafıklar) halâ bilmediler mi ki Allah, şübhesiz onların içlerinde gizlediklerini de,    fısıltılarını da biliyor ve muhakkak ki Allah gayıbları çok iyi bilendir. 
79-Sadakalarda (farz olan zekâtdan fazla olarak ve gönüllerinden koparak) bağışlarda bulunan mü'minlerle (bir türlü), güçlerinin yetebildiğinden başkasını bulamayan (fakîr)lerle (diğer türlü lâf atarak ve kaş göz oynatarak) eğlenenler (yok mu?) Allah onları maskaraya çevirmişdir. Onlar için pek acıklı bir âzab vardır(74).
  (74) “40” inci nota müracaat.  
80-(Habîbim) onlar için (diler) istiğfaar et (Allahdan mağfiret iste, diler) istiğfaar etme. Eğer onlar için yetmiş defa, istiğfaar dahi etsen yine Allah kendilerini kat’iyyen yarlığayacak değildir. Bu, böyledir. Çünkü Allâhı ve resulünü inkâr ile kâfir olmuşlardır.    Allah ise (öyle îmandan ve itâatden çıkmış) faasıklar güruhuna hidâyet etmez.
81-Allâhın peygamberine muhaalefet için  (savaşdan)  geri kalan (münafık)   lar (memleketlerinden çıkmayıb)   oturmalanyle sevindi(ler). Allah yolunda mallarıyle, canlarıyle cihâd etmeyi çirkin gördüler ve: “Bu sıcakda harbe çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcak”, iyice bilmiş olsalardı... 
82-Artık irtikâb  etmekde oldukları  (günâhın)  cezası  olmak üzere az gülsünler, çok ağlasınlar onlar. 
83-Eğer Allah seni (Tebükden Medîneye), onlardan (orada kalmış olanlardan)  bir zümrenin (münafıkların) yanına(75) döndürür de (başka bir savaşa) çıkmıya senden izin isterlerse de ki: “Bundan sonra benimle birlikde kat'iyyen ve ebedî (sefere) çıkamazsınız. Benimle beraber hiç bir düşmanla muhaarebe edemezsiniz. Çünkü siz ilk defa (Tebük seferinden geri kalıb) oturmayı hoş gördünüz. (Artık bundan böyle) siz geri kalan (kadın ve çocuk)larla beraber oturun!
 (75) Medînede kalanlar yalınız münafıklar değildir. Kadınlar, çocuklar, hastalar, sakatlar da orada idi  “Beyzâvî”. 
84-Onlardan Ölen hiç bir kimseye ebedî düâ etme(76) (Defn veya ziyaret için) kabrinin başında da durma. Çünkü onlar Allâhı ve Resulünü inkâr ile kâfir oldular, onlar faasık (adam)lar olarak öldüler.
 (76) Burada “Salât” dan murad (lûğat ma'nâsıdır. Ya'ni) düâ ve istiğfaardır “Beyzâvî”. 
85-Onların ne malları, ne evlâdları seni imrendirmesin. Allah bunlar (bu varlıkları) sebebiyle ancak kendilerini dünyâda azaba çarpdırmayı ve canlarının, onlar kâfir oldukları halde, güdükle çıkmasını diler... 
86-“Allâha îman edin, Resulünün maiyyetinde cihâda gidin” diye bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet saahibi olanlar senden izin isteyib: “Bırak bizi, (harbe gidemeyib) oturanlarla beraber olalım” dediler. 
87-Onlar oturanlarla beraber olmalarını hoş gördüler. Kalblerine mühür vurulmuş onların. Bundan dolayı onlar (cihâdda olan hikmeti, gayeyi, Resule muvaafakatdaki seâdeti, ondan geri kalmanın şekâavetini) iyice anlamazlar. 
88-Fakat o peygamber ve onun maiyyetinde bulunan mü'minler mallarıyle, canlarıyle savaşdılar. İşte onlar! Bütün hayırlar(77) onlarındır. Onlar umduklarına kavuşanların da ta kendileridir.
 (77) Dünyâda nusret ve ganimet, âhiretde cennet ve seâdet  “Beyzâvî”. 
89-Allah onlar için -kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altından ırmaklar akan cennetler hazırladı, işte bu, en büyük seâdetdir. 
90-Bedevilerden özür dermiyan edenler(78) kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allâha ve Resulüne yalan söyleyenler de oturub kaldı(lar)(79). İçlerinden kâfir olanları pek acıklı bir azâb çarpacakdır.
 (78) “Esed”  ve  “Gaftan”  kabileleri  “Beyzâvî”. (79) Ya'ni ne geldiler, ne özür dilediler. 
91-Allâha ve Resulüne hayrhah olmak şartıyle(80) ne zaiflere, ne hastalara, ne de (fakirliklerinden dolayı seferde)  harcayacaklarını bulamayanlara(81) (geri kalmakda) bir günâh (ve mes'ûliyyet) yokdur(82). (Onlar geri kalmakla beraber memleketde iyilik ediyorlar). İyilik edenlere karşı (da muâhazeye) bir yol yokdur. Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
 (80) Ya'ni memleketlerinde yalan haberler neşrine ve fitneye meydan vermemek, muhaarebeye giden mücahidlerin ailelerine karşı dâima iyilik etmek, işlerini görüvermek, imanlarında ve amellerinde ihlâsı bırakmamak, Resulûllah sallellâhü aleyhi ve selleme tâbi' olmak  (kısaca geri hizmetlerini  aksatmadan yapmak) şartıyle  “Hazin”. (81) “Cüheyne” ve “Müzeyne” kabileleri gibi. (82) Bunların harbe çıkmalarının haram olduğuna dâir bir sarahat yokdur. Çünkü bu sınıflardan biri gücünün yetdiği derecede mücâhidlere yardım için gider. Meselâ onların eşyasını muhaafazaya, yahud mıkdarlarını artırmaya -fakat onlara yük olmamak şartıyle- çalışırsa  bu,   makbul   bir  tâatdır   “Râzî” 
92- Bir de şunlara günâh (ve mes'uliyyet) yokdur ki: Kendilerini bindir(ib sevk et)men için ne zaman sana geldilerse, “Size bir binek bulamıyorum” dedin ve (bu uğurda kendileri) harcayacak bir şey bulamadılar da kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler.
 
93- (Muâhazeye) yol ancak o kimselerdir ki zengin oldukları halde (yurdlarında kalmak için) senden izin isterler. Bunlar geri kalanlarla beraber olmıya rızaa gösterdiler. Allah da kalblerini mühürledi. Artık onlar (âkıbetlerindeki acılığı)  bilmezler(83).
 (83) Onuncu cüz’ün nihayeti. 
94-(Seferden) onlara döndüğünüz vakit size özür dermiyan edeceklerdir. De ki: (Bîhûde) özür dilemeyin. Size kat'iyyen inanmıyoruz. Allah, bize (hallerinizden bir çok) haberler vermişdir. (Bundan sonraki) hareketinizi de Allah, Resulü ile beraber, görecekdir(84). (En) sonra gizliyi ve aşikârı bilen (Allah)a döndürüleceksiniz de O, size, neler yapıyordunuz, (hepsini) haber verecekdir.
 (84) Küfrünüzden tevbe mi edeceksiniz, yoksa onda yine ayak mı direyeceksiniz?.   Görecekdir  “Beyzâvî”. 
95- Onlar(ın yanın)a döndüğünüz zaman kendilerin(i müâhâze)den vaz geçmeniz için Allâha andedecekler. O halde onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır. İrtikâb edegeldiklerinin cezası olarak varacakları yer de cehennemdir onların. 
96-   Kendilerinden hoşnud olmanız için size yemîn edecekler. (Fakat) eğer siz onlardan raazî olursanız şübhesiz Allah o faasıklar güruhundan raazî olmaz. 
97-   Bedeviler küfür ve nifak bakımından (şehirlilerden) daha beterdir. Allâhın, Resulü üzerine indirdiği (hükümler)in sınırlarını bilmemeleri de daha çok onlara lâyıkdır. Allah kemâliyle bilendir, tam bir hüküm ve hikmet saahibidir. 
98-   Bedevilerden öyle kimse vardır ki (Allah yolunda) harcayacağını bir angarye sayar ve (ondan kurtulmak için) sizin üstünüze belalar gelmesini bekler durur(85). O belâlar kendi başlarına olsun! Allah hakkıyle işiden, kemâliyle bilendir.
 (85) Bunlar  “Esed, Gaftan” oğullarıdır “Celâleyn”. 
99-Bedevilerden öyle adam de vardır ki Allâha ve âhiret gününe inanır, harcedeceğini Allah yanında yakınlıklara ve o peygamberin dualarına (vesîle) edinir(86). Haberiniz olsun ki bu, onlar için gerçek bir yakınlıkdır. Allah, onları rahmetine koyacakdır. Şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
 (86) “Cüheyne,   Müzeyne” kabileleri gibi “Celâleyn”. 
100-(İslâmda)   birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve ensâr ile (87) onlara güzellikle tâbi' olanlar (yok mu?) (88) “Allah onlardan raazî olmuşdur. Onlar da Allahdan raazî olmuşlardır. (Allah) bunlar için -kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere- altlarından ırmaklar akar cennetler hazırladı, işte bu, en büyük bahtiyarlıkdır.

 (87) Bu meal, âyet-i kerîmedeki “  من”— Min” edatının “Beyaniyye” olduğuna göredir. Buna “Teb'îziyye” diyenler de olmuşdur. Bu takdirde ma'nâ şöyle olur: “Muhacirlerle ensardan birinci dereceyi kazananlarla onlara...” Birinci şıkka göre birinci dereceyi kazananlar bütün ashaab-ı kiramdır. İkinci şıkka göre ise ba'zı ashabdır ki onlar da kimine göre hem ilk kıbleye, hem ikinci kıbleye karşı namaz kılanlar, kimine göre “Bedir” gazasında haazır olanlar, kimine göre de “Rıdvan” bey'atine iştirak edenlerdir. Biz birinci şıkkı ihtiyar etdik. (88) Tâbiîn-i kiram. Yahud onlara tâbi olan bütün ümmet-i Muhammed (sallellâhü aleyhi ve sellem). 
101-Çevrenizdeki bedevilerden(89) ve Medîne ahâlîsinden bir takım münafıklar vardır ki onlar nifak üzerinde idman yapmışlardır! Sen bunları bilmezsin. Onları biz biliriz. Biz onları iki kerre azaba uğratacağız(90). Sonra da daha büyük bir azaba döndürüleceklerdir onlar.
 (89) Bunlar Medîne çevresindeki “Cüheyne, Müzeyne, Eşlem, Eşca', Ğıfaar” kabileleri idi   “Beyzâvî”. (90) Rüsvaylık ve katl, yahud bunlardan biri ile kabir azabı “Beyzâvî”. (İbni Ab-bas) radıyallâhü anhümâya göre dünyâda dürlü hastalıklar ve âhiretde çeşidli azâblar “Şeyhzâde – Râzî”. (Süddî)nin (Enes bin Mâlik) radıyallâhü anhden rivayetine nazaran Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem bir cum'a günü hutbe îrâdetmek üzere ayağa kalkdığı zaman “Çık ey fülân, sen münafıksın, çık ey fülân, sen münafıksın” dedi, bir takım kimseleri tardetdi, rüsvay etdi. Îşte bu, onlar için ilk azâbdır “Râzi - Şeyhzâde - Ebû-s-süûd.” 
102- (Onlardan) diğer bir kısmı da günâhlarını i'tiraf etdiler(91). Onlar iyi bir ameli başka bir kötü ile karışdırmışlardır(92). Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü Allah hiç şübhesiz ki yarlığayıcıdır, çok esirgeyicidir.
 (91) Savaşdan geri kaldıklarını, münafıkların kötü komşuluklarına rızaa gösterdiklerini -onlar gibi ne yeminli, ne yeminsiz yalan söylemiye hiç lüzum görmeden- i'tiraf etdiler “Ebü-s süûd”. Bunlar kemal-i teessürlerinden kendilerini mescidin direklerine bağlamışlardı. Resûli ekrem sallellâhü aleyhi ve sellem muhaarebeden “Tebük” seferinden avdetle âdetleri olduğu vech ile iki rek'at namaz kılmak üzere mescide girdiği zaman onları gördü, keyfiyyeti sordu. Dediler: “Bunlar, sen çözmedikçe kendilerini bağdan çözmemeye yemin etdiler”. Bunun üzerine buyurdu ki: “Haklarında emir alıncaya kadar ben de onları çözmeyeceğime yemin ederim”. Bu âyet nazil olunca onları çözdü  “Beyzâvî”. (92) İyi amelleri bundan evvelki gazalara iştirak etmiş, bu sefer de günâhlarını samîmiyyetle i'tiraf eylemiş olmalarıdır  “Ebü-s süûd”. 
103-Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini (günâhlarından) temizlemiş, bununla onları(n hasenatını) bereketlendirmiş, (kendilerini muhlisler mertebesine yükseltmiş) olasın(93). Onlara duâ et. Çünkü senin duân onlar için (onların yürekleri için medâr-ı) sükûnetdir(94). Allah (onların itiraflarını) hakkıyle işiden, (peşîmanlıklarını) çok iyi bilendir.
 (93) Rivayete göre onlar ıtlaak edildikden sonra: “Yâ Resûlellah, dediler, bizi savaşdan alıkoyan şu mallarımızdır. Onları kâmilen sadaka olarak ver, bizi temizle”. Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Mallarınızdan bir şey almakla emr olunmadım”. Derken bu âyet-i kerîme nazil oldu. Onların mallarından üçde biri tetavvu' sadakası olarak alınmışdır  “Beyzâvî-Celâleyn”. (94) Rahmetdir. Yahud tevbelerinin kabul buyurulduğuna yüreklerini inandıran ve yatışdıran bir beşaretdir “Celâleyn”. 
104- Onlar bilmediler mi ki sübhesiz Allah, kullarından (saadır olan) tevbeyi kabul edecek, sadakaları alacak olan ancak kendisidir ve hakıykatde tevvab ve rahıym yalınız Odur (Tevbeleri kabul etmek ve kendilerine fazliyle, rahmetiyle muamele eylemek ancak Onun şânındandır)(95).
 (95) “Beyzâvî”. 
105-De ki: “(Dilediğinizi) yapın. Çünkü hareketinizi Allah da, Resulü de, mü'minler de görecekdir. (Bir gün de ölüb) gizli ve aşikârı bilene döndürüleceksiniz de. O, size ne yapar idiğinizi haber verecekdir”.  
106-(Savaşa gitmeyenlerden)  diğer bir takımı da Allâhın emrine (intizaren) gecikdirilmişlerdir(96). O,   bunları ya azaba uğratacak,   yahud tevbelerini  kabul edecekdir. Allah  (onların hallerini) çok iyi bilen,  (her şeyi) tam bir hikmetle yapandır.
  (96) Cenâb-ı Hak harbden geri kalanları üç sınıfa ayırmışdır: 1) Nifaak üzerinde idman yapanlar, ya'ni nifaakı kendilerine huy edinenler, 2) Günâhlarını i'tiraf etdikden sonra tevbeye müsâreat ve kemal-i teessürlerini fi'len izhâr ve bu uğurda mallarını feda edenler,  3) Ne i'tirafa, ne tevbeye mürâceat etmeyerek öylece bekleyenler. Bunlar (Kâb bin mâlik, Hilâl bin Ümeyye, Merâre bin Rebî') dir ki haklarında:
وعلي الثلاثة اللذين خلفواgelecek, 118)” âyeti nazil olmuşdur. Bunlar hakkında Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem “50” gün beklemişdir. Halkı onlarla konuşmakdan men' etmişdir. Onlar “Bedr”e iştirak etmişlerdi. “Tebük”den geri kalmaları sırf tenbelliklerindendi. (Kâ'b): “Ben Medînede en, çok deveye saahib olanım. Ne zaman istersem Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selleme erişebilirim” demişdi. Günler geçdi, İslâm ordusuna yetişmekden ümidini kesdi. Yapdığına peşîman oldu. Îki arkadaşı da böyle yapdı. Resûli muhterem sallellârîü aleyhi ve sellem avdet buyurunca (Kâ'b) a: “Git, bu yapdığından dolayı Özür dile” dediler. Fakat o: “Vallahi gitmem, meğer ki tevbemin kabul olunacağına dâir bir âyet indirilmiş olsun” cevâbını verdi. Diğer arkadaşları özür dilediler. Resûli mükeırem sallellâhü aleyhi ve sellem sordu: “Sizi geri bırakan sebeb ne idi”? Dediler ki: “Bir hataadan başka hiçbir özrümüz yokdur”. Bunun üzerine bu âyet-i celîle nazil oldu “Şeyhzade-Râzî-Celâleyn- Haazin-Ebü-s süûd”.  
107-Bir de (Müslümanlara) zarar vermek için, küfr için, müminlerin arasına ayrılık sokmak için ve daha evvel Allah ve Resulü ile harb eden(in gelmesini iştiyaak ile) beklemek ve gözetmek için bir (bina yapıp onu) mescid edinenler ve: “Bununla îyilikden başka bir şey kasdetmedik”  diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Allah, sâhidlik eder ki onlar şeksiz, şübhesiz yalancıdırla(97).
 (97) Bu âyet-i kerîme “Kubaa mescidi” ne karşı bir bina yapıb onu gûyâ mescid edinen, hakıykatde ise Kubaa mescidinin cemâatini ikiye ayırmak, mü'minler arasına nifak sokmak ve bekledikleri raahibe bir mabed hazırlamış olmak gibi mel'unâne kasdlar güden “12” münafık hakkında nâzîl olmuşdur. Bekledikleri o rahib, Resulüllah salleilâhü aleyhi ve sellemin “Faasık” diye ad verdiği (Ebû Aamir)di. O, câhiliyyetde Hıristiyan papası olmuş, cenâb-ı risâletmeâb efendimizin bi'setine hased etmiş, “Uhud, Huneyn” de ona karşı savaşmış, nihayet “Hevaazin” kabilesinin inhizâmı üzerine me'yûsen “Şam”a kaçmışdı. Oradan münafıklara: “Elinizden geldiği kadar silâhlanın, hazırlanın, benim için bir savmea bina edin. Ben Rum (Roma) kayserine gidiyorum. Büyük bir ordu ile gelib Muhammed (sallellâhü aleyhi ve sellem)i ve ashaabını sürüb çıkaracağım” diye haber göndermişdi. Münafıklar da Kubaa mescidinin ta yanında “Mescid-i Dırar” ı yapmışlardı. Resûli mufahham sallellâhü aleyhi ve sellem “Tebük”den avdetinde Medîneye yakın “Zî Evan” mevkiinde konakladı. Münafıklar geldiler. Kendisini o mescidde namaz kılmaya da-vet eldiler. Resûli muhterem sallellâhü aleyhi ve sellem bu da'vete icabet etmiye hazırlanırken bu âyet-i kerîme nazil oldu. (Ebu Aamir), “Şam”ın “Kınnesrin” kasabasında sefîlâne ölmüştür   “Beyzâvî-Râzi-Hazin”. 
108- (Habîbim) onun içerisinde hiç bir vakit (namaza durma(98). Tâ ilk gününde temeli takvaa üzerine te'sîs edilen mescid, senin içinde kıyaamına elbet daha lâyıkdır. Orada tertemiz olmalarını arzu etmekde olan rical vardır. Allah da çok temizlenenleri sever".(99)
  (98) Bunun üzerine Mescid-i Dirar yıkdırılıb yakdırılmışdır “Celâleyn-Beyzâvî-Ebü-s süûd”. (99) Bu âyetde bahsedilen mescidin Kubaa mescidi mi, mescid-i nebî mi olduğu hakkında ihtilâf edilmişdir. Kubâ mescidini Resûli ekrem sallellahü aleyhi ve sellem te'sîs buyurmuş, orada kaldığı müddetçe, ya'ni pazartesi gününden cum'a gününe kadar içinde namaz kıldırmışdır. (Ebû Saîd) radıyallâhü anh diyor ki: Ben takvaa üzerine kurulan mescidin hangi mescid olduğunu sorduğum zaman Resûlüllah sallellahü aleyhi ve sellem bir avuç çakıl alarak yere atdı ve: “İşte Medine mescidi olan şu mesciddir” buyurdu. Bu rivayeti “Tirmizi” de te'yid etmiş, “Umer, Zeyd bin Sabit” radıyallâhü anhümâ da bu kanâati izhâr buyurmuşlardır. İmam (Buhaarî) ise işbu mescidin Kubâ mescidi olduğuna işaret eder “Celâleyn-Ebü-s süûd-Lübâb-ün nükul”. Bununla beraber her iki mescidin de ayrı ayrı murad-ı ilâhî olması gayri vârid değildir. Allahü a'lem.  
109- Binasını Allah korkusu ve rızaası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurub da onunla beraber kendisini de cehennem ateşine çöküb giden kimse mi? Allah, zaaşimler güruhuna hidâyet vermez.  
110- Onların kurdukları bina, kalblerinde daimî bir şek (ve nifaaka sebeb) olacakdır. Meğer ki kalbleri (ölümle) parçalanmış olsun. (her şeyi) çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet saahibidir.  
111- Şübhesiz ki Allah hak yolunda (muhaarebe ederek düşmanları) öldürmekde, kendileri de öldürülmekte olan mü'minlerin canlarını ve mallarını -kendilerine cennet (vermek) mukaabilinde- satın almışdır. (Onun) Tevratda, İncilde ve Kur'anda (zikr olunan bu va'di) kendi üzerinde hak (ve kat'î) bir va'ddir. Allah kadar ahdine vefa eden kimdir? O halde (ey müminler) yapmış olduğunuz bu alış verişden dolayı sevinin. Bu, en büyük seâdetdir(100).
 (100) Mekkede “Akabe gecesi” ensardan “70” kişi Resûli ekrem sallellahü aleyhi ve selleme bey'at ederlerken içlerinden; (Abdullah bin Revaaha): “Yâ Resûlellah, Rabbin için ve senin için şartların nedir?” demişdi. Buyurdu ki: “Rabbim için şartım Ona ibâdet etmeniz, Ona hiç bir eş tutmamanız, kendi hakkımdaki şartım da nefislerinizi ve mallarınızı nasıl müdâfaa ediyorsanız beni de öyle müdâfaa etmenizdir”. Tekrar sordular; “Böyle yaparsak bize ne var? Buyurdu ki “Cennet”. Bunun üzerine. “Ne kârlı alış veriş! Bundan ne döneriz, ne dönülmesini isteriz” dediler. Bu âyetin nüzulü sebebi budur “Şeyhzâde-Râzî Hazin”. 
112-Tevbe edenler(101), ibâdet edenler(102), hamd edenler, seyaahat edenler(103), rükû' edenler, secde edenler(104), (insanlara) iyiliği emredenler ve (onları) kötülükden vaz geçirmiye çalışanlar ve Allâhın sınırlarını koruyanlar(105) (yok mu? İşte onlar da cennet ehlidirler. Habîbim) sen o mü'minlere dahi (cenneti) müjdele.
 (101) Bütün ma'sıyetlerden. Tevbe, kendisinden ma'sıyet (günâh) saadır olduğu zaman yüreğinin sızlaması, yapdığına peşîman olması, bundan sonra da terkine azmetmesi, tevbesinin kendisini Allâhın rızaasına ve Ona kulluğa götürmesi ile kabul olunur. (102) Allâha itaati üzerlerine borç bilib bunda ihlâs ile hareket edenler. (103) “Oruç tutanlar” diye tefsir edenler varsa da (Ataa, usman bin Mazuun, İkrime), buna “Cihâd ve tahsîl-i ilm gibi fâideli seyahatler yapanlar” ma'nâsını vermişlerdir. (104) Ya'ni namaz kılanlar. (105) Emretdiklerini  yapanlar,  nehy   Ediklerinden   kaçınanlar. 
113- Müşriklerin, o çılgın ateşin yaranı (cehennemlik) oldukları muhakkak meydana çıkdıkdan sonra, artık onların lehine, velev hısım olsunlar, ne peygamberin, ne de mü'min olanların istiğfaar etmeleri doğru değildir.  
114-İbrâhîm’in, babasına olan istiğfaarı ancak ona etdiği bir va'dden dolayı idi. Yoksa onun Allâhın bir düşmanı olduğu kendisince besbelli olunca o, (bu İstiğfaarını kesdi ve) ondan uzaklaşdı. İbrahim cidden pek çok tezarru' ve niyaz eden, (kalbi yufka ve ezaya karşı) gerçekden sabırlı (bir zât) idi.
  
115- Allah bir kavme hidâyet etdikden sonra(106) sakınacakları şeyleri kendilerine apaçık bildirinceye kadar onları(n) sapıklığına (hükm edecek değildir)(107). Şüphesiz ki Allah her şey'i hakkıyle bilendir.
 (106) Onları Îslâm şerefine mazhar buyurdukdan sonra  “Celâleyn”. (107) Müşrikler lehine istiğfaarın memnuiyyeti hükmü tebliğ edilmeden bunu yapanların ve tahrîmden önce memnu' işleri irtikâb etmiş olanların mes'ul edilmeyeceğini, mes'ûliyyetin ancak sarîh hükümlerin tebliğinden sonra vârid olabileceğini ifâde eder “Hazin”. 
116- Göklerin ve yerin mülk(-ü saltanat)ı hakıykaten Allâhındır Onundur. O, hem diriltir, hem öldürür. Sizin Allahdan başka ne bir yâriniz, ne de bir yardımcınız yokdur.

 117- Andolsun ki Allah, peygamberini (muhaarebeden geri kalanlara izin verildiğinden dolayı afvetdiği gibi)(108) içlerinden bir takımının gönülleri hemen hemen eğrilmek üzere iken güçlük zamanında(109) ona (o peygambere) tâ'bi' olan Muhacirlerle ensaarı da tevbeye muvaffak buyurdu ve sonra onların (bu) tevbelerini kabul eyledi. Çünkü O çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır.
 (108) Geçen, “43” üncü âyete müracaat. (109) “Tebük” seferinde. O sefere iştirak eden orduya “Ceyş-ül usre” denilmişdi. Yahud alel'ıtlak bütün zahmetli seferlerde. 
118- (Savaşdan) geri bırakılan (ve haklarındaki hüküm geciken) üç (kişin)in (tevbelerini de kabul etdi)(110) Çünkü) yer yüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıkdıkca sıkmışdı. Nihayet Allah(ın hışmın)dan yine Allahdan başka sığınacak hiç bir yer olmadığını anladılar (da bundan) sonra (Allah) onları da eski hallerine dönsünler diye, tevbeye muvaffak buyurdu. Şübhesiz ki Allah, (ancak) O, tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyle esirgeyendir.
 (110) Geçen  “106”ncı âyete müracaat. 
119- Ey îman edenler, Allahdan korkun. Bir de saadık olanlarla beraber olun(111).
 (111) İmanında, amelinde, ahdinde, sözünde ve özünde doğru olanları, hakıykatden ]    ayrılmayanları tercih ve iltizâm edin. 
120- Gerek Medîneliler için, gerek çevrelerindeki bedeviler için (savasda ve diğer hususlarda) Allâhın Resulünden geri kalmaları, (onun emirlerine muhaalefetde bulunmaları) ve bizzat kendisine (katlandığı zahmetlerde) onların da canla başla (katlanmıya) rağbet etmemeleri yasakdır(112). Bunun sebebi şudur: (Çünkü onların) Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, bir açlık (çekmeleri), kâfirleri kızdıracak bir yere ayak basmaları, bir düşmana karşı muvaffakiyyete erişmeleri (gibi hiç bir hal ve hareket) yokdur ki mukaabilinde kendileri için bu sebeble iyi bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah, iyi hareket edenlerin mükâfatını zaayi' etmez.
  (112) “Celâleyn”.  
121- Onlar (hak yolunda) gerek küçük, gerek büyük herhangi bir masraf yapmaya dursunlar, bir vâdîyi geçmeye dursunlar ille Allah o yapar olduklarının daha güzeliyle onlara mükâfat etmek için, (bütün onlar) hesâblarına yazılmışdır.  
122-  (Bununla beraber) mü'minlerin hepsinin (topyekûn) savaşa çıkmaları lâyık değildir. O halde (onların her sınıfından yalınız birer zümre savaşa gitmeli), kimi de -dîn ve şerîat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavmleri (savaşdan) dönüp kendilerine geldikleri zaman onları Allah azâbıyle korkutmaları için- (gitmeyip kalmalıdırlar). Olur ki (bu suretle mü’minler aykırı hareketlerden)   kaçınırlar(113).
  (113) (İbni Abbas) radıyallâhü arıhümâdan rivayet olunduğuna göre Resûlüllah saîlellâhü aleyhi ve sellem cihâda çıkdıklan zaman münafıklardan ve ma'lûl olanlardan mâadası memleketlerinde kalmazlardı. Cenâb-ı Hak “Tebük” seferinde geri kalanlar aleyhinde çok şiddetli âyetler inzal buyurunca mü'minler gerek maiyyet-i seniyye-i peyğamberîde ve gerek müfreze haalinde harbden geri kalmayacaklarına yemin etdiler. Resûli mükerrem saîlellâhü aleyhi ve sellem Medîneye avdetlerinde düşmanlara karşı müfrezeler göndermiye teşebbüs edince bütün müslümanlar düşmana karşı gitdiler, peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve sellemi Medînede yalnız bırakdılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Maksad şudur: “Mü'minler iki kısma ayrılacak, bir kısmı Resûlüllah saîlellâhü aleyhi ve sellemin hizmetinde kalıb vahyi ve şer'î hükümleri ta'kıyb edecek, dinde “fakıyh” olacak, ilmî cebhede çalışacak, diğeri de savaşa gidib vatan hizmetini yapacakdır “Beyzâvî-Şeyhzâde-Râzî”. Bu inkısam emri Resûlüllah saîlellâhü aleyhi ve sellemin bizzat gitmeyib müfreze yolladığı harblere aiddir “İbni Abbas–Celâleyn”. Bir hadîs-i şerif meali: “Allah bir kimseye hayır dilerse onu dînde fakıyh yapar (dînin inceliklerinden nasıybli   kılar)-Taberânî:   İbni   Mes'ud   radıyallâhü   anh”.
  
123-  Ey îman edenler, kâfirlerden size yakın olanlarla(114) muhaarebe edin(115). Onlar sizde büyük bir azm-ü şiddet bulsunlar. Bilin ki Allah muhakkak takvaa saahibleriyle beraberdir.
(114) Memleket ve neseb i'tibârjyle  “Hazin”. (115) Resûli mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem evvelâ kendi kavm ve aşiretiyle savaşa girişdi. Sonra diğer Arablarla, daha sonra da “Şam” da bulunan Romalılarla savaşdı. “Şam” onun irtihaalinden sonra fethedildi. Sonra “Irak”a ve daha sonra da diğer memleketlere geçildi   “Hazin” 
124- Bir sûre indirildiği zaman içlerinden(116) kimi: “Bu (sûre) hanginizin îmaanını artırdı?” der(117). İman etmiş olanlara gelince: (Her inen sûre) dâima onların îmanını artırmışdır ve onlar (Kuran indikçe sevinçlerinden)  birbiriyle  müjdeleşirler(118).
 (116) Münafıklardan  “Beyzâvî”. (117) İstihza suretiyle  “Beyzâvî”. (118) Zira her inen âyet onları ilmen ve ruhen olgunlaşdırıyordu  “Beyzâvî”. 
125- Fakat (o sûreler) kalblerinde maraz (küfür ve nifaak) bulunanların küfürlerine küfür katıb artırdı ve onlar kâfir kâfir öldüler.  
126-  (Münafıklar) görmüyorlar mı ki onlar her yıl ya bir, ya iki kerre çeşidli belâlara çarpılıyorlar da yine (nifaklarından) tevbe etmiyorlar ve onlar (bundan) ibret de almıyorlar.  
127- (Aleyhlerinde) bir sûre indirilince birbirine bakarlar(119) da “Sizi bir kimse görmüyor mu?” (diye de endîşe ederler) ve sonra (rüsvay olmakdan korkarak sıvışıb) giderler. Allah onların gönüllerini ters çevirmiş. Çünkü onlar öyle bir kavmdir ki ince anlamazlar.
 (119) O sûreyi inkâr veya onunla istihza ederek birbirine göz işareti yaparlar “Beyzâvî”. 
128- Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmişdir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Üstünüze çok düşkündür. Mü'minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır.(120)
 (120) Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmede kendi isimlerinden olan “Reuf, Rahim” adlarını lütfen habîb-i edibine de ıtlaak etmişdir ki buna peygamberlerinden hiç biri mazhar olamamışdır. “Enfüsiküm” lâfz-ı celîlini “Enfesiküm” okuyanlar da vardır. Bu takdire göre ma'nâsı  “Sizin en şerefliniz”   demek olur.   Bu kıraet şazdır “Şifâyi şerif”. 
129-  (Habîbim, sana îman etmekden) yüz çevirirlerse de ki: “Bana Allah yeter. Ondan başka hiçbir Tanrı yok. Ben ancak Ona güvenib dayandım. O, büyük arşın sahibidir”.

 

 
Geri