NEV'İYAT // H.BASRİ ÇANTAY MEALİ  
                     
                                                                         
   HASAN BASRİ ÇANTAY
                                                                   KUR'AN-I HAKİM VE MEALİ KERİM
                                                                     
                                                                 
“EL-BAKARE”  SÛRESİ (1)1-50

1- Elif, Lam, Mîm (2)
 (1) “El-bakare” bu  -surenin adıdır.   (286)   âyetdir.   Medînede inmişdir.(2) Ba'zı surelerin başlarında görülen bu gibi harflere “huruf-ı mukataa” veya sadece “Mukattaât” denilir. Bunlar hakkında müfessirler “Dâhil olduğu sûrenin adıdır, yemindir, yahud ma'nâsı şudur, budur” diye hayli sözler söylemişler. Bunlar bizce - nitekim ba'zı müfessirler de öyle diyorlar- Cenâb-ı Hakla sevgili Peygamberi arasında birer şifredir. (Bakınız: “Âl-İ İmrân»  sûresi, âyet: 7 - not: 4.)  
2- Bu, o Kitab(3)dır ki kendisinde  (Allah katından gönderilmiş olduğunda) hiç sübhe yokdur. (O)   takva (4) sahibleri için doğru yolun ta kendisidir.
 (3) “El-kitâb”: Kur'ân demekdir. O ta'bir ile ifâdesi Kur'ânın Resûlüllah Sallellahu aleyhi ve sellem zamanında yazılıb bir kitab haline getirildiğini gösterir. Nitekim sahih hadîsler de bunu anlatmakdadır. (4)“Takva”: Sakınma,  korunma,   korkma demekdir ki aslı   “vıkaye=korumak", sıyânet etmek”dir.   Şeriat örfünde takvaa âhiretde insanlara zarar verecek şeylerden kaçınmakdır. “Külliyyat-ü Ebilbekaa” ye göre “Takvaa ibâdet ve tâatlerin kemâl derecesidir. Allah korkusu takvanın başlangıclarındandır.” Takva sıfatlarına nail olanlara “Müttakıy” denilir. Kur'ân-ı kerîmde bir çok yönleriyle tarif edilmişdir. Nitekim burada da öyledir.
3- (O takva sahibleri ki) onlar ğaybe(5) inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızk olarak verdiğimizden de (Allah yolunda) harcarlar.
 (5) “Ğayb”: Lûgatda bir şey'in gözden gizlenmesi ve gözden gizli kalan şey demekdir.  Sonra duygulardan ve insan ilminden gizli kalan her şeyde kullanılmışdır.   Bir şeyin ğayb ve ğaib olması.   Allaha göre değil,   insanlara göredir.   Çünkü Hakdan hiç bir şey gizli kalmaz. “Ğayb” şehadetin zıddıdır ki sizden gizli kalan, öbürü, yani şehâdet de gördüğünüz şey manasınadır. Bu ayetteki “Ğayb” duyguların içine girmeyen, akıllarca da vücûdu hemen bilinemeyib ancak peygamberlerin haberiyle ma’lum olan demekdir.  Onu red etmek ilhaddır. Bazıları “Ğayb Kur’andır”, kimi “Kaderdir ve sairedir” demiş.“Ğaybülğayb” Hakkın mutlak zatıdır, yani “Zat-ı baht”dır ki, o ilmi bakımından bir şeye sâri olan ğaybi hüviyettir. Bu itibar ile ona ilim teallûk edemez.  Çünkü izzet perdesi içinde gizlidir. “Ğayb-i Kudsi” de öyle. Bazıları bu âyetdeki  “Ğayb” ı  “Allah” diye tefsir etmiştir. Cenabı Hakka “ğayb” denir Ğâib” denilmez.“Ğayb” ikidir: Mutlak, mukayyed.   Mutlak ğaybın misâli kıyamet günüdür,  öbürünün misali de herhangi bir yerde, sen orada yok iken, yağmur yağmış olmasıdır.  Halk mutlak ğaybe ancak Allahın ihbariyle vakıf olabilir. Mukayyed ğaybe ıttılaa da ilhamdan   başka bir suretle yol yokdur. İnsandan olan peygamber ğaybı doğrudan doğruya “Melek”den alır. “Veli, arifbillah”ın melekden alması ise ancak o peygamberi tasdik etmesi vasıtasıyla ve o sayede olur. Peygamber ğaybı melek vasıtası olmaksızın da Hakdan alabilir,  Ğayblere ve harikulade şeylere ıttıla peygamberler için de, veliler ve Allahı tanıyan, Allaha kulluk eden filezoflar için de mümkindir.
4- (O takva sahibleri ki Habîbim)onlar sana indirilene de, senden evvel indirilene de(6) inanırlar (7). Âhirete ise onlar sübhesiz bir bilgi ve inan beslerler.
 (6) Maksud semavi kitaplardır. (7) “İman ederler.”
5- İşte onlar Rablerinden (gelen) Hidâyetin tam üzerindedirler. Asıl muradlarına kavuşanlar da işte onlar.
6- Şu muhakkak ki küfr edenler(8) inzâr (9) etsen de onlarca bir, kendilerini  inzar etmesen de. İnanmazlar (10).
 (8) İman etmeyen kafirleri (9) “İnzar” Bir şeyin akibetindeki tehlikeyi güzelce anlatmak, o tehlikeye dikkat gözlerini çekmekdir. Mutlaka korkutmak değildir. (10)İman etmezler. Bu ve bundan sonraki ayet, ilmi ilahide küfürlerine hükmedilmiş olanlar hakkındadır.  
7- Allah onların kalblerine de,   kulaklarına da mühür basmışdır. Gözlerinin üzerinde bir de perde var. En büyük azâb onlarındır.
8- İnsanlardan öyle kimseler vardır ki kendileri îman etmiş olmadıkları halde, “Allaha ve âhiret gününe inandık” derler(11). Hâlbuki onlar inancı (insan)lar değildir. 
 (11) Maksud dışı mümin göründüğü halde içi kafir olan münafıklardır. Bundan sonraki “12” ayet de bunlar hakkındadır.
9- Allahı da, îmân edenleri de (gûyâ)aldatırlar. Halbuki onlar kendilerinden başkasını  aldatmazlar da yine farkına varmazlar.
10- Kalblerinde bir maraz vardır onların. Allah da marazlarını artırdı. Yalan   söylemekde oldukları için de onlara acıklı  bir azâb vardır. 
11- Kendilerine  “Yer (yüzün)de fesâd yapmayın” denildiği zaman “Biz ancak islah edicileriz” derler. (12)  
 (12) “Fesad” bozgunculuk etmek, “Islah” da nizam vermekdir.
12- Gözünü aç(13)onlar muhakkak ki fesadcıların ta kendileridir. Fakat şuurlarını işletmezler.
 (13) Tenbih edatı olan “Elâ”nın dilimizde tam karşılığı “Hişt” dir.
13-Onlara “insanların (müslümanların) inandığı gibi inanın” denilince” Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?” derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat bilmezler.
14- Onlar îman edenlere kavurdukları zaman “İnandık” derler. Şeytanlarıyle"(14)yalnızca (basbaşa) kalınca ise “Emîn olun, biz sizinle beraberiz. Biz ancak istihza edicileriz” derler". (15)
 (14) Reisleriyle, azılı arkadaşlarıyle. (15) “İstihza”: Eğlenmek, alay etmeldir. Cenab-ı Hakka nisbet edilince manası istihzanın cezasını vermek demek olur.
15- (Asıl) Allah onlarla istihza eder ve taşkınlıkları, azgınlıkları içinde serseri dolaşmalarına mühlet verir.
16- Onlar o kimselerdir ki doğru yolu bırakıp şaşkınlığa (eğri yolu) satın almışlarıdır. Demek, alış verişleri onlara kazanç sağlamamış, onlar doğru yolu da bulmamışlardır.
17- Onların hali bir ateş yakanın hali gibidir ki o (ateş) çevresindekileri  aydınlatınca Allah ışıklarını giderib (söndürüp) kendilerini karanlıklar içinde, görmez (ve şaşkın kimse)ler halinde bırakıvermiştir.
18-  (Onlar)  sağırlar,  dilsizler,   körlerdir.  Artık  (Hakka)   dönmezler.
19-Yahud (onların hali) gökden (bulutdan boşanan) yağmur (a tutulmuşun hali) gibidir ki onda   (o yağmur-da) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek çakışı vardır. Ölüm korkusuyle yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar.  Allah kâfirleri çepçevre kuşatandır. (16)
 (16) Yani ilmi her şeye yaygındır. Onun elinden asla kurtuluş yoktur.
20-O şimşek hemen hemen gözlerini kapıp alıverecek. Onları aydınlatınca (ışığı) içinde yürürler,   başlarına karanlık çökünce ise dikilib kalırlar. Allah dileseydi onların işitmelerini,   gözlerini de giderirdi.   Şübhe yok ki Allah her şeye hakkıyle kadirdir.
21-Ey insanlar, siz de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet (kulluk) edin. Tâki takva sahibi olasınız.
22-O  (Rab)  ki yeryüzünü sizin  (ikamet ve istirahatiniz)  için bir döşek, göğü  (yüksek tavan ve kubbe gibi) bir bina yapdı   (17). O gökden su indirib onunla dürlü dürlü semerelerden (meyvalardan,    mahsullerden) sizin için rızk çıkardı.  O halde,  kendiniz bilib dururken (yaratılan o şeylerle)  Allaha eşler koşmayın.
(17) Yahud “Yaratdı”- “Mealim, Beğavi”
23-Eğer kulumuz (Muhammed)in üzerine parça parça  (sûre sûre, ayet ayet) indirdiğimiz  (Kur'ânın Allah katından geldiğin) den şübhe ediyorsanız   haydi onun    benzerinden siz de  (meydana)  bir sûre getirin. Allahdan başka şahitlerinizi (taptığınız puttan ve bilginlerinizi)de (yardıma) çağırın, eğer (iddianızda) doğru (insan)lar iseniz.(18)
(18) Müşrikler “Kur’ani Muhammed (sallallahu aleyhi ve selem)in uydurması” diyorlardı. Bu meydan okuma onları şaşırtmış, bütün hutaba ve buleğa Kur’anın en kısa bir suresini bile tanzir etmekden aciz kalmışlarıdr. Bu meydan okuma “Tahaddi” kıyamete kadar da bakıydir.
24-Fakat bunu yapmazsanız - ki hiç bir zaman yapamayacaksınız - artık sakının o ateşden ki onun tutarağı  (odunu,  çırası, ocaktaşı)  İnsanla o taşdır. O  (ateş) kâfirler için hazırlanmışdır.
25-(Habîbim) îmân eden, bir de güzel güzel amel (ve hareket)lerde bulunan kimselere muştula ki altlarından ırmaklar akan cennetler onların. Kendilerine ne zaman onlardan bir meyva rızk olarak yedirilse her defasında “ha, bu, evvelce de (dünyâda) rızıklandığımız (yediğimiz şeydi)      diyecekler ve o rızk (renkde, şekilde) birbirinin benzeri, (fakat tatda, keyfiyyetde başka başka ve çok yüksek ve müstesna kıymetlerde) olmak üzere(19) kendilerine sunulacak. Orada çok temiz(20) zevceler de onların. Hem orada onlar  dâim de kalıcıdırlar.
(19) Beyzavi, Uyun-üt tefasir (Tefsir-üş şeyh: Şemseddin Sivasi) (20) Tab’ı selime hoş gelmeyen hallerden, hayız gibi, kir gibi, kötü huy gibi şeylerden tamamen temiz. “Beyzavi”
26-Hakıykat -bir sivri sinek olsun, daha üstündeki  (büyüğü) olsun- her hangi bir şeyi Allah mesel  (ve misâl) getirmekden çekinmez. Artık îman edenler onun Rablerinden (gelen)  bir gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah bu misâl ile ne murad etmişdir”  derler. Allah onunla bir çoğunu şaşırtır, yine onunla bir çoğunu yola getirir, Onunla fâsıklardan (21) başkasını şaşırtmaz(22).
(21) “Fısk, fusuks: Lûğatda mutlaka çıkmak demekdir. Arablar “fesekatirratbetü an-il kışri” Ya'nî “taze hurma, kabığından çıkdı” derler. Şer'î ıstılahda: “Allahın emrini terk ve Ona isyan etmek, doğru yoldan sapıb çıkmak” manâlarına gelir, öyle olanlara “fâsık” denir.  O  kelime  Kur'anda  muhtelif vecihlerde vârid  olmuşdur :
1) Küfr: أَفَمَن كَان مُؤْمِناً كَمَن كَانَ فَاسِقاً  َâyetinde olduğu gibi.   (Sûre: Es-secde, 18).

2) Ma'sıyet:  ."فَافْرُقْ بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ  الْفَاسِقِينَ "“ْâyet- (Sûre: El-Mâide, 25)

3) Yalan: ٍإِن جَاءكُمْ  فَاسِقٌ بِنَبَأ فَتَبَيَّنُوا(Sûre: El-Hucurat, 6)
 

              وَلَاتَقْبَلُوا لَهُمْ شَهَادَةً أَبَداً وَأُوْلَئِكَ هُمُ  الْفَاسِقُونَâyet, (Sûre: En-Nur, 4)

4) Günah: “وَإِن تَفْعَلُواْ فَإِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْ âyet (Sûre: El-Bakare, 282).

5) Kötülük: “وَلاَ فُسُوقَ وَلاَ جِدَالَ فِي الْحَجِّ âyet: (Sûre: El-Bakare, 197).
Fısk ya fiilî olur, ya hem fiîlî, hem itikaadî olur. Fâsık, “kâfir”den eamdır. “zalim” fâsıkdan  eamdır.   “facir”   kâfire  de, fâsıka   da  ıtlak  olunur.
(22) Rivayete göre Yahudiler Kur'ârı-ı Kerîmde sinek, örümcek gibi hayvancıkların (mesel ve misâl irad buyurulmasını akıllarınca aralarında tenkid etmek istemişlerdi. Bu âyet o vâkıayi haber vermekdedir.
27-O (fâsıklar)  kî Allahın, (Kitablarında Muhammede îman etmeleri hakkındaki) ahid  (ve emr)ini -onu te’kid de etdikden sonra-bozarlar, Allahın birleştirilmesini emretdiği şey'i (hısımlık rabıtalarını, cemiyyet birliğini, peygambere îmanda birleşmeyi) keserler, yer yüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte onlar hüsrâne (maddî ve manevî en büyük zarara)  uğrayanların ta kendileridir.
28-Allaha nasıl olub da küfrediyor (Onun varlığını ve birliğini inkâr ediyor)sunuz? Hâlbuki siz ölüler iken (henüz babalarınızın sulbünde bîr nutfe iken annelerinizin rahminde, sonra da dünyâda sizi) O diriltdi(23)Sonra sîzi yine O öldürecek, tekrar sizi (kabirde ve neşirde) O diriltecek ve nihayet (Haşirden sonra) yine yalınız ona döndürüleceksiniz.
 (23) Bakınız: “El-hadîd” sûresi,  âyet:20-not.
29-Yerde ne varsa hepsini sizin (fâideniz) için yaratan, sonra (iradesi) göğe     yönelib de onları yedi gök halinde tesviye (ve tanzim) eden (sapasağlarn yapan) Odur ve O her şey'i hakkıyle bilendir.
30-Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben yer yüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza me'mur) bir halîfe (bir insan, âdem) yaratacağım demişdi. (Melekler) de: “Biz seni hamdînle tesbih (24) ve seni takdis (ayıblardan, eş koşmakdan, eksikliklerden tenzîh) edîb dururken (yerde)-orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek- kimse mi yaratacaksın?” demişlerdi. Allah(da):“Sizin bilemeyeceğinizi her halde ben bilirim” demisdi (25)
(24) “Sübhanellâhi  ve bihamdihî”. (25) (Ahmed ibni mübarek) anlatıyor: Bu  âyeti  kerîmenin   tefsirini ümmi şeyhim mürsidim (Abd-ül Azîz-İd debbağ) hazretlerine sordum. Dedim ki: Hazret, bu ayetde melekler aleyhinde bir nevi' gıybet var. Hâlbuki melekler ma'sumdurlar. Müşarunileyh-şu cevabı verdi: —  Hayır, gıybet yokdur.  Melekler bundan münezzehdir.  Zîra onlar Allahın ikramına mazhar kullardır.   Bu söz onlardan şu manada sadır olmuşdur: “Senin indinde mahcub (hicab içinde) bulunmayan melekler varken hicab içinde bulunan bir insan yer yüzünde halîfe olmıya salâhiyyetli olabilir mi?  Bu salâhiyyet bizimdir,   İşte biz seni müşahede ediyoruz. Senin kadrini biliyoruz.  Senin hiç bir emrine karşı gelmiyoruz. Hicab da olan Senin kadrini bilmez de Senin emrine isyan eder.” Bu, meleklerin erebildikleri bir ilim derecesine göre bir haber vermekden ibaretdir.  Onun için Cenab-ı Hak  (mealen) “Sizin bilmeyeceğinizi muhakkak ben bilirim.” buyurdu.   Ya'ni   “Sizin zannınıza göre hicabda bulunan bir kimse benim kadrimi bilmez. O kadri bilecek olanlar ancak beni müşahede edenlerdir. Sizin ilminiz ancak buraya kadar varıb dayanır.   Halbuki benim ilmim bunun çok üstündedir. Çünkü ben hicabda olanı takviye eder, kendimle onun arasındaki perdeyi gideririm. Bu suretle nihayet onda bana marifet hâsıl olur. Sizin takat getiremiyeceğiniz ilmi benim lutfumla iktisab eder”. İşte bundan dolayıdır ki (mealen)  “Allah Ademe bütün isimleri öğretmişdi.” Buyurulmuşdur. (Ahmed ibn-i mübarek) tekrar sordum, diyor, “Bu âyeti kerîmeye bütün melekler mi, yoksa sadece yer melekleri mi muhatab olmuşdur?” “Müşarunileyh derhal cevab verdi: “Yalnız yer melekleri”” ve ilave etdi: “O meleklerin meseleyi o suretle anlamalarının sebebi şudur: Adem oğulları Rablerine karşı hicabdadır, Reylerine müstebiddir. Bundan dolayıdır ki mealen “Yeryüzünde bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın” dediler, Bununla beraber “Halife” kelimesi de onların böyle söylemesine vesile teşkil etdi. Çünkü “Halife”nin şanı istiklaldir, istibdaddır, kendinden başkasını tanımamakdır. O, her tedbîri ve avakıb-i umuru idrâk ve takdir etmeyi, maslahatları görmeyi kendinden bilir. Rabbini unutur. Zaten onların helaki de hep bu yüzdendir. “el-İbriz”
31-Ademe bütün isimlen öğretmişdi. Sonra onları (onların delalet etdikleri âlemleri, eşyayi) meleklere gösterib: “Doğrucular iseniz (herşeyin iç yüzünü biliyorsanız) bunları adlarıyle bana haber verin demişdi.
32- (Melekler) de: “Seni tenzîh ederiz. Senin bize öğretdiğinden başka bizim   hiç bir bilgimiz yok. Çünkü (her şeyi) hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan şübhesiz ki sensin Sen” demişlerdi.
33-(Allah):“Ey Âdem, onları adlarıyle kendilerine haber ver” deyib de o da   onları isimleriyle söyleyiverince (şöyle) dedi: “Size demedim mi ki göklerin ve yerin gaybını şübhesiz ben bilirim.  Neyi açıklarsanız, neyi    de gizlemişseniz ben biliyorum.”
34-Hani meleklere: “Âdeme (yahud: Adem için Allaha) secde edin” demişdik de  şeytanların reisi olan) iblisden başkası hemen etmişlerdi'” (26) O ise dayatmış, kibirlenmek istemişdi. (Zâten de) o kafirlerdendi.
(26) Buna “Tahıyyat” (yani selam) secdesi” denilir. Bu, bazılarınca (Adem) aleyhisselamı kıble edinmekden, bazılarınca da onun ve evladlarının maslahatlarına yardım etmekden ibaretdir. Birinci takdire göre asıl sücud Cenab-ı Hakkadır. (Yusuf) aleyhisselama edilen secde de böyledir. Şeraitimiz bu secdeyi nesh etmişdir. Allahdan başkasına eğilmek (rüku etmek) bile haramdır.
35-Ve demişdik ki “Ey Aden, sen eşinle beraber Cennetde yerleş, Ondan (Cennetin yiyeceklerinden), neresinden isterseniz, ikinizde bol bol yeyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de (nefsine) zulmedenlerden olursunuz. 
36-Bunu üzerine Şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırıp içinde bulunduklarından (onun nimetlerinden) onları çıkarıvermiş (mahrum edivermiş)di. Biz de: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yer yüzünde sizin için bir vakta  (ömrünüzün sonuna)  kadar durak ve fâidelenecek bir şey vardır.” demişdik.
37-Derken Âdem Rabbinden kelimeler belleyip aldı. (Ona yalvardı) O da Tövbesini kabul etdi. Çünkü tevbeyi en çok kabul eden, asıl esirgeyen odur.
38-(Evet öyle) Dedik: Hepiniz oradan inin Sonra size benden bir hidayet(ci rehber)gelir de kim benim hidayetimin izince giderse artık onlara hiçbir korku (ve tehlike) yokdur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.
39-O küfredenler, ayetlerimizi yalan sayanlar (Yok mu?),onlar ateşin (cehennemin) arkadaşlarıdır. Onlar orada bir daha çıkmamak üzere kalıcıdırlar. 
40-Ey İsrail (Ya'kub) oğulları, size (atalarınıza) ihsânetdiğim bunca ni'metlerimi hatırlayın (Peygambere îman hususundaki) tavsiyemi yerine getirin, ben de size karşı olan ahdimi yapayım.  Bir de (vefayı terk hususunda) benden korkun.
41-Nezdinizdekini (Tevratı) tasdik edici (ve doğrultucu) olarak indirdiğim (Kur’an)a iman edin, onu inkâr edenlerin ilki siz olmayın, ayetlerimi az bir bahâ ile (bayağı bir menfaat mukabilinde) değişmeyin. Ancak benden korkun.
42-Kendiniz bilib dururken Hakkı bâtıla karıştırıb da gerçeği gizlemeyin.
43- Dosdoğru namaz kılın, zekât verin, rükû' eden (mü'min)lerle birlikde rükû' edin (cemaate devam edin). 
44-(Ey Yahudi bilginleri) siz, insanlara iyiliği (gerçeği ve peygambere iman etmeği)emredersiniz de kendinizi unutur musunuz?   Hâlbuki Kitab (Tevrat)da okursunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?(27)
(27) “Akl” ın muhtar olan ta'rîfi şudur: “Nefs-i   naatika-i   insaniyyeye mahsusbir kuvvetdir ki nefis onunla bilgileri, idrâkleri iktisaba muktedir olur.” Diğer bir tarif: “Bir cevherdir ki gaibleri, yani tasavvuri ve tasdıyki mechulleri vasıtalarla, mahsusatı müşahede ile idrak eder.” Vasıtalar tasdiykde, deliller tasavvurda tarif demekdir. “Müşahede” beş dış hasse ile olur.   İslâm filozofları akl için dört mertebe isbat etmiştir:1) Çocukların makulatdan hâli ve yalnız onları kabule olan istidadı manasına “Heyulai akıl” 2)Bedihi bilgilerle nazarıyyatı iktisaba istidad demek olan “melek ile akıl” 3)Bedihiyyatdan nazariyatı, yani melek ile olan akıl mertebesinde istihsal olunan külli suretleri ve tasdıyki hükümlerle mechulleri istihrac melekesi demek olan “fiili akıl” 4) İdrak etdiği daimi nazarıyyatın akıl indinde mevcut ve hazır olarak hiç birinin kendinden gaib olmaması manasını ifade eden “müstefad akıl”. Şeri tekliflere menat olan akıl “melek ile akıl”dır. İslamda aklın sebebleri şunlardır: 1) Selim hasseler 2) Sadık haber 3)   Akıl,   Allahın ilmi bunlaradn haricdir. Zira o, mahluk gibi sebeblere muhtac değildir. İlim hem hasselerin, hem gerek tasavvurlara, gerek yakıyni, gayri yakıyni tasdiklere müteallık olmak üzere aklın idrakine şamildir. “Akl” isim olduğu gibi “bilmek, idrak etmek” manasına masdar da olur. Nitekim bu ayetde masdar olmuşdur.
45-Hem sabır (ve sebat) ile hem namazla (Hakdan) yardım isteyin.  (Gerçi) bu,  elbette büyük (ağır ve çetin bir şey) dir.  Ancak (Allaha karşı) yüksek saygı gösterenlere göre öyle değil.
46-O (yüksek saygı göstere)nler ki onlar hakıykaten Rablerine kavuşucu ve hakıykaten ancak ona dönücü olduklarını bilirler (de namazlarını o vech ile kılarlar).
47-Ey İsrail oğulları, size ihsan etdiğim bunca ni’metimi ve sizi (bir zaman)âlemlerin üstüne geçirdiğimi hatırlayın.
48-Ve Öyle bir günden korkun ki (o günde) hiçbir kimse, hiçbir kimse namına bir şey ödeyemez. Ondan her hangi bir şefaat kabul olunanmaz(28). Ondan bir fidye (bedel) alınmaz, onlara (Allanın azabından kurtulmak hususunda) yardım da edilmez.
(28) “Allahın izni olmadıkca “O”nun katında şefaat edebilecek kimmiş” (el-Bakare suresi, ayet, 255 meal)
49-Yine hatırlayın o zamanı ki (yenî doğan) oğullarınızı boğazlayıp kızlarınızı sağ bırakmak  (yâhud kadınlarınıza utanılacak dürlü fenalıklar yapmak) suretiyle size (atalarınıza) işkencenin en kötüsünü yüklemekde devameden Fir'avun hanedânından sizi kurtarmışdık. Bunda (bu azabda ve kurtarmada) Rabbinizden (gelen) büyük bir imtihan vardı sizin için.
50-Hem hatırlayın o demleri ki sizin sebebinize denizi yarıb da hepinizi kurtarmış, Fir'avun hanedânını ise, kendiniz de gözlerinizle bakıb dururken, (suda) boğmusduk.
51-Hani Musa ile kırk gece (“Tur” da kalmak ve ondan sonra kendisine Tevrat verilmek üzere) vaidleşmişdik. Yine siz onun arkasından (nefsinizin) zalimler(i) olarak (“Sâmirî”nin tanrı  diye gösterdiği) buzağıya tutunmuş (onu tanrı edinmiş) diniz.
52-Bilahare sizi bundan sonra da afvetmişdik. Gerekdi ki şükrediniz.
53-Hani Musâya, (sapıklıkdan ayrılıb) doğru yola gelesiniz diye, (“Tur”da) o kitabı (Tevrâtı) ve Furkanı (Hak ile batılı ayırd eden hükümleri) vermedik.
54Ve hani Musa, kavmine: “Ey kavmim, siz buzağıya tutunmakla (onu Tanrı edinmekle) sübhesiz kendinize yazık etmişsiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün (ıslah edin)(29) böyle yapmanız Yaradanınız katında, sizin için çok hayırlıdır” demişdi de (Allah da) tevbelerinizi kabul etmişdi. Çünkü o, tevbeleri en çok kabul edenin, en çok      esirgeyenin, ta kendisidir.
 (29) “Buzağıya tapınmak suretiyle Hak dininden dönenleri öldürün” manasını da verenler olmuş. Nazmı celil buna müsaid değildir. Çünkü “Nefislerinizi öldürün” buyuruluyor. Hiçbir peygamber “Kendinizi bizzat öldürün, intihar edin”demez. Bu nazm nefs ile mücadelenin lüzumunu belirtmektedir. En büyük mücadele odur.
55-Birde hatırlayın o zamanı ki siz (Musa ile birlikde Allaha karşı özür dilemek, onun emirlerini dinlemek üzere çıktığınız vakit) “Ey Musa, biz Allaha apaşikar görünceye kadar sana katiyen iman etmeyiz” demişdiniz de gözünüz bakıb dururken sizi yine o yıldırım (sayha) çarpmışdı.(30)
 (30) Bakınız “el-A’raf” suresi, ayet, 154
56-Sonra ölümünüzün arkasından sizi yine diriltmişdik. Gerekdi ki şükredesiniz.
57-Ve (“Tih”de güneşin sıcaklığından korunmanız için) üstünüze (ince bir) bulutu gölge yapmış, size (orada) kudret helvasiyle yelve kuşunu indirmiş, “Size rızk   olarak verdiğimiz şeylerin iyilerinden, güzellerinden (en temiz ve halal olanlarından) yeyin” (onları gizlice saklayıb ve birikdirip de nankörlük ve tama’karlık etmeyin demişdik). Onlar (o nankörlükleriyle) bize zulmetmemişler, fakat kendilerine zulmetmişlerdir.
58-Hani: (“Tih”den çıkdıkdan sonra) şu kasabaya(31) girib dilediğiniz yerde istediğinizi bol  bol yeyin,  kapısından secde ederek (eğilerek, saygı göstererek) girin ve(dileğimiz) hıtta(dır, günahlarımızın
dökülüp düşmesidir) deyin, (tevbe edin de o sayede) kusurlarınızı örtelim, iyilik (ve itaat) edenler (in ecrin) ise daha artıracağız” demişdik.
 (31) “Karye” ki kâfın kesriyle de lügatdır. İnsanların toplandığı yer demekdir. Şehre, kasabaya ve köye şamildir. Kur’anı Kerimde “Mekke”ye” “Ümmül-kura”= Şehirlerin anası”, “Mekke” ile “Taif”e “Karyeteyn=iki karye” denmişdir. “Yasin” suresindeki “karye”den maksud, rivayetlere göre, “Antakya” şehridir. Bu ayetde gördüğümüz “Kaye”, “Kudüs” kasabasıdır. “Eriha” diyenlerde olmuşdur.
59-(Evet, öyle demişdik de içlerinden nefislerine) zulmedenler sözü kendilerine söylenenden başkasına çevirmişlerdi(32), biz de o zalimlerin üstüne gökden -etdikleri fıskın karşılığı olmak üzere- murdar bîr azâb indirmişdik(33).
 (32) “Hıtt”yı “Hınta”=Buğday”a çevirmişler. Bu suretle güya eğlenmek istemişlerdi. (33) “Taun”dan bir saat içinde binlerce kişi ölmüşdü.
60-Bir de hani Musa, (“Tîh” de susayan) kavmi için su arayınca: “Asanı taşa vur  demişdik de ondan (on iki sıbt adedince) on iki pınar kaynamış(34) ve her sınıf, su alacağı yeri öğrenmişdi. (Demişdik ki) “Allahın rızkından yeyin, için. (Fakat) yer yüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayın”.
 (34) İsrail oğullarının on iki torunu, kabilesi (sıbt) sayısınca. 
61-Hani siz: “Ey Musa, bir çeşid yemeğe (kudret helvasiyle bildırcın etine),mümkin değil, dayanamayız. O halde bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden, sebze, acur, sarımsak, mercimek ve sogan çıkarsın”  demişdiniz. (Musa da): “O hayırlı olanı şu daha aşağı olanla değişdirmek mi istiyorsunuz? (öyle ise) bir şehre(35) inin, çünkü (orada) sizin istediğiniz   (sebzeler) var” demişdi. Onların üzerine horluk ve yoksulluk vuruldu. Allahdan bir gazaba da uğradılar. Bu, onların Allahın ayetlerini inkâr etdiklerinden, Peygamberlerini haksız yere öldürdüklerindend(36). Bu, isyan eylediklerinden ve(measîde)aşırı gitdiklerindendi.
 (35) Yahud “Mısıra” (36) Yahudiler (Yahya, Zekeriya, Şa’ya) aleyhim-üs selam gibi peygamberleri öldürmüşlerdi.
62-Şübhe yok ki (senden evvel peygamberlere) iman edenler (olsun, Musa dinini kabul eden) Yahudiler (olsun), Nasrânî (Hiristiyan) ve Sabiîler (olsun) kim (peygamberin şeriatine göre) Allaha ve âhiret gününe inanır, bununla beraber (o şerîatin emri vech ile) salih (iyi)amel(ve hareket)de bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri (mükafatları) vardır. Hem onlara bir korku yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.(37)
 (37) Bu ayeti kerimede öğülen dört zümre, müninler ve tebdilden evvel Tevrat ile amil olan Yahudiler, yine nesih ve tebdilden evvel İncil ile amel eden Nasraniler, bir deHazreti (İbrahim) aleyh-is selama tabi olan “Saabie”dir. Saabie’den kimi yıldızlara tapardı. Bunlar bu öğgüden dışarıdadırlar. Çünkü müşrikdirler. Bu ayet yalnız kendilerinin necat ve hidayete ermiş olduklarını iddia eden Yahudiler karşı bir tekzibdir de. (Bakınız: “Yunus” suresi, ayet 31)
63-Hani sizden (Tevrat ile amil olacağınıza dair) sapasağlam söz almışdık, “Tur”u da (tepenize iniverecek bir durumda) üstünüze kaldırmışdık, (ve demişdik ki;) “Size verdiğimiz (Kitab) ı (n hükümlerini) kuvvetle tutun, onda onlar(la amel etmek  lüzumun)u hatırlayın. Tâ ki (cehennemden, günahlardan) sakınmış olasınız”.
64-Sonra onun  (Tevrâtı kabul edişinizin) arkasından yine yüz çevirmişdiniz.  İşte eğer üzerinizde Allahın fazl-u rahmeti olmasaydı elbette maddi ve manevi en büyük zarara uğrayanlardan olacakdınız  (mahvolacakdınız).
65-Andolsun,  içinizden Cumartesi günü(ne saygı göstermek)  hakkında(ki dînî hududu balık avlamak suretiyle)çiğneyib geçen (“eyle”li)ler(in hallerini, başlarına gelenler)i de her halde bil(ib öğren)mişsinizdir. İşte biz onlara (Davud lisanîyle).  “Hor ve zelîl maymunlar olun” dedik.(38) (üç gün sonra hepsi helak oldu).
 (38) Uğradıkları manevi ve siyasi zillet ve esarete işaretdir. (Bakınız: el-Araf suresi, ayet 165)
66-Binâen'aleyh onu;(39) hem önündekilere (o zaman hazır olanlara), hem ardındakilere (sonradan geleceklere) ibret verici ceza ve (müminlerden) takvaye erenler de bir öğüd yaptık.
 (39) O kıssayı, o cezayı, o ümmeti, o maymun yapma keyfiyetini.
67-Bir zaman da Musa, kavmine: “Allah size her halde bir inek boğazlamanızı emrediyor” demişdi. Onlar: “Bizi eğlence mi ediniyorsun?” demisdi. Musa da: “Ben cahillerden olmakdan Allaha sığınırım” demişdi. (40)
 (40) Firavunların idaresi altında bulunan Mısırlılarca sığır mukaddes bir hayvandı. Ona taparlardı. Bu adet “buzağı” meselesinde de (ayet:92-93) geleceği vech ile, İsrail oğullarına Mısırlılardan geçmişdi. (Musa) aleyh-is selam Allahdan başka hiçbir şeye tapınılmayacağı akidesini kökleşdirmek ve o batıl inanı gönüllerden söküb atmak ve bir de ölüyü diriltdikden sonra katilin adını ona söyletmek mucizesini göstermek için öyle emretmişdi.
68-(Yine)demişlerdi ki: “Bizim için Rabbine duâ et de onun (o ineğin)ne olduğunu (kaç yaşında olacağını) bize iyice açıklasın”. (Musa da) “Allah diyor ki o, ne çok yaşlı, ne de pek gene değil, ikisi orta bir dine (inek) dir. Artık emrolunduğunuz şey'i yapın” demişdi.
69-(Tekrar) şöyle söyledilerdi: “Bizim için Rabbine duâ et de onun donu(rengi) nedir,  bize tam açıklasın”. O da:(Rabbim) diyor ki: o, bakanlara ferahlık verecek sapsarı bir inekdir” demişdi.
70-(Yine) demişlerdi: “Bizim İçin Rabbine duâ et de o nedir? Apaçık anlatsın bize.  Çünkü bizce bir çok inekler birbirine benziyor.  Allah dilerse (istenen ineği bulmıya)  muvaffak oluruz  (yahud hidâyete erdirilmiş bulunuruz).
71-(Musâ şöyle dedi): “Rabbim buyuruyor ki: O, ne boyunduruğa koşulub arazî sürecek, ne ekin sulayacak bir inek değildir.     Salmadır (yahud ayıbdan salimdir),  Hiçbir alacası da yokdur”. Onlar:  “İşte şimdi hakikati getirdin (vasfını tastamam bildirdin)” dediler. Bunun üzerine o ineği (bulub) boğazladılar ki az kaldı (bunu) yapmayacaklardı.
72-Hani siz bir kimse öldürmüşdünüz de onun (katili) hakkında birbirinizle  atışmışdınız (her biriniz suçu üstünüzden atmısdınız). Hâlbuki Allah sizin gizleyecek olduğunuz şey'i açığa vurandı.
73-Onun için biz “Ona (öldürülen o adama, kesilen o ineğin) bir parçasıyla vurun” demişdik. İşte Allah böylece Ölüleri diriltir, size âyet­lerini (kudretini açıklayan delilleri, alâmetleri, mu'cizeleri) gösterir. Gerek ki aklınızı başınıza alasınız.
74-Sonra, bunun arkasından yine kalbleriniz katılaşdı. Şimdi o, taş gibi, yahud daha katı. Çünkü taşın öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar,   öylesi vardır ki yarılıb ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki Allah korkusiyle yukardan aşağı düşer (yüksekden aşağı yuvarlanır). Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gafil değildir.
75-Artık (ey mü'minler) onların (Yahudilerin) size inanacaklarını umar mısınız?    Hâlbuki onlardan (hahamlık eden) bir zümre vardır ki Al­lanın kelâmını (Tevrâtı) dinlerlerdi de akılları aldıkdan sonra onlar bunu bile bile tahrif (ve     tağyîr) ederlerdi.
76-(Yahudi münafıklar) îman edenlere kavuşdukları zaman “İnandık” derler.     Birbirine (dönüb) halvet oldukları vakit ise (aralarında ki ileri gelenler, münafıklık eden arkadaşlarına): “Allahın size açdığı şey'i (Resûlüllahın sıfatlarına ve sâireye dâir Tevratda öğretdiklerini) mü'minler onunla Rabbiniz katında (aleyhinizde) kuvvetli delîl getirsinler diye mi onlara söyleyib duruyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu?” derler.
77-Onlar bilmiyorlar mı ki Allah, ne gizlerlerse, ne açıklarlarsa (hepsini)  bilir.
78-Onların içinde ümmî(41)ler de var ki Kitabı (Tevrâtı) bilmezler. (Bütün bildikleri yalınız reislerinin telkin etdikleri) bir sürü kuruntu ve yalandan başkası değil. Onlar başka değil, yalınız zanda (ve cehâletde) kalmış bulunuyorlar.
 (41) “Ümmi” anadan doğduğu gibi kalan, yani okuyub yazmak bilmeyen kimse demekdir. Burada maksad avam tabakasıdır.
79-Artık, elleriyle Kitabı (Tevrâtı yalan yanlış) yazıb da sonra onu az bir bahâ ile satabilmek için “Bu, Allah katındadır” diyegelenlerin vay haline!... Vay ellerinin yazdıklarından başlarına geleceklere! Vay şu kazanmakda oldukları (rişvet, günah) yüzünden onlara!.
80-      (Peygamber onları Cehennemle korkutduğu zaman da; “Atalarımızın buzağıye tapdıkları) sayılı (ve   mahdud) günlerden (kırk günden)  başka  (fazla)  bize katiyyen Cehennem  (azabı) dokunmayacak”  dediler. Söyle (Habîbim) ki: “Allah katından (bu hususda) bir  ahdi mi elde etdiniz? (Ondan böyle bir sözü mü aldınız?) —ki Allah ahdinden asla caymaz- yoksa Allaha karşı bilmeyeceğiniz bir şey'i mi söylüyorsunuz?”.
81-      Hayır (İş öyle değil)(42). Kim bir kötülük (günah) kazanır da suçu kendisini   çepçevre kuşatırsa onlar cehennemin sahibleridirler. Onlar orada, bir  daha çıkmamak üzere, kalıcıdırlar.
 (42) Ayeti celilenin metninde görülen
بلىlafzı ya nefyi reddeder, yahud nefye mukarin istifhama cevab verir. Burada menfi olan “…Bize katiyen cehennem azabı değmeyecek” iddiasını reddetmektedir.  Onun için “Hayır” hayır kelimesiyle terceme edilmişdi. İkinciye misal: الست بربكم  “ –Ben sizin Rabbiniz değimliyim?”,بلىEvet (Rabbimizsin) , ayet”. Bu makamdaنعمevet denilmez. Çünkü bu edat, müsbet, menfi her haberi olduğu gibi tasdik eder. Bu istifhama “نعم ” ile cevab vermek (İbni Abbas) radıyallahu anhümaya göre, küfürdür. Çünkü o suretde mana –haşa- “Sen bizim Rabbimiz değilsin” demek olur.
82-İman edib güzel güzel amel(ve hareket)lerde bulunanlar(a gelince): onlar da cennetin arkadaşlarıdırlar. Onlar orada muhalleddırler.(ebedi kalıcıdırlar).
83-Hani İsrail oğullarından: “Allahdan başkasına ibâdet etmeyin, anaya, babaya, hısımlara, yetimlere, yoksullara iyilik yapın, insanlara güzellikle söyleyin, dosdoğru namaz kılın, zekât verin” diye (emretmiş), teminatlı söz almışdık. Sonra (bu sağlam sözünüze karşı) -içinizden birazınız hariç olmak üzere- arka döndünüz ve siz (de atalarınız gibi) hâlâ yüz çevirmekde    berdevamsınız.
84-Hani sizden (ey Yahudiler,): “(Birbirinizin) kanlarını (haksız yere) akıtmayın, kendinizi kendi yurdlarınızdan çıkarmayın”(43) diye kat'î söz almışdık. Sonra siz de (buna karşı) ıkrar vermişdiniz ve hâlâ (bu yolda aleyhinize) şâhidlik edib duruyorsunuz da.
 (43) Kelimelerin lafzı ihbari, manası inşaidir.
85-(Öyle oldukdan) sonra sizler, yine onlarsınız ki (işte) kendilerinizi öldürüyor, içinizden bir fırkayı yurdlarından çıkarıyor, aleyhlerinde günah ile,   düşmanlıkla birleşib yardımlaşıyorsunuz. Eğer size esîr olub gelirlerse kendileriyle fidyeleşir (esîr mübadelesi yapar, Yine onların,   yurdlarında kalmasına müsâade etmez)siniz(44). Hâlbuki onların çıkarılması size haram kılınmışdı. Yoksa siz Kitabın (fidyeye âid) bir kısmına inanıyorsunuz da (Katl-i nefsi, nefyi, kötülükde   yardımlaşmayı men eden) bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapan (lar) ın cezâsı dünya hayatında bir rüsvaylıkdan (esîr ve makhur  yaşamakdan)(45) başka (bir şey) değildîr. Kıyâmet gününde de onlar azabın en çetinine itileceklerdir. Allah, ne yaparsanız (hiç birinden) gafil değildir.
 (44) Metindeki “
تفادوهم” lafzı celili “Mufaale” babındandır. Verdiğimiz mana buna göredir. Müfessirlerin bir çoğunluğu bu lafzı kerime “Onlardan fidye alıyorsunuz” diye mana vermişlerdir. Bizce doğru görünen yazdığımız mealdir. Bunula beraber eğer “تفادوهم”  kıraati –ki öyle bir kıraat de vardır- nazarı itibara alınırsa meal şöyle olur. “Size (düşman elinde) esir olub da (o zaman da) fidyelerini ver(ib kurtulmalarına gayret ediyorsunuz.” “Kurayza” Yahudileri Arabın “Evs” kabilesiyle, “Nadıyr” Yahudileri de  Arabın “Hazrec” kabilesiyle ittifak etmişlerdi. Onlardan her fırka müttefikleriyle yan yana muharabe ederler., hasımlarının evlerini yıkarlar, kendilerini yurdlarından çıkarıb nefyederlerdi. Düşmanlarına esir olan milletdaşlarını da fidye ile kurtarırlardı. Onlara “Neye fidye verib düşmanlarınızı kurtarıyorsunuz?” denildiği zaman “Fidye” ile emrolunduk” derler, “Peki neye birbirinize karşı muharabe ediyorsunuz?” denilince de “Ne yapalım, müttefiklerimizin ezilmesinden utanıyoruz” cevabını verirlerdi. (45) Kelimede bu mana da vardır. 
86-Onlar âhirete bedel dünyâ hayatını satın almış kimselerdir. Bundan dolayı  kendilerinden azâb kaldırılıb hafifletilmeyecek, onlara yardım da edilmeyecekdir.
87-Andolsun, Musâya o Kitabı verdik, ondan (Musâdan) sonra da birbiri ardınca (ayni şerîatle memur) peygamberler gönderdik(46). Meryemin oğlu İsâye de beyyîneler (gayet açık burhanlar, mucizeler) verdik ve onu Ruh-ül kuds(47) ile destekledik. Demek, size ne vakit bir peygamber gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şey'i getirirse kibirlenmek İsteyeceksiniz de kiminiz yalanlayacak, kiminiz de öldüreceksiniz, öyle mi (48).
 (46) (Yuşa, İşmuil, Şem'un, Dâvud, Süleyman, Şa'yâ, Ermiyâ, Uzeyr, Hazkıyl, İlyas, Elyesa',  Yunus, Zekeriyya, Yahya)  aleyhimüssalâtü vesselam ve sâire. (47) “Ruh-ül-kuds”den maksud Cebrail aleyhisselâmdır. Bazıları da İncildir, ismi a'zamdır ve sâiredir demişler.(48) (İsâ) aleyhisselâm ile Peygamberimiz (Muhammed Mustafa) sallellâhü aleyhi ve sellemi tekzîb eldiler. (Zekeriyya) ve (Yahya) aleybimesselâm ile diğer ba'zı peygamberleri de öldürdüler. (49) (İbni Selâm)  ve saire gibi.
88-(Yahudiler, Peygamberle istihza yolunda) dediler: “Kalblerimiz perdelidir (kaşerlenmişdir. Bize ne söylersen kâretmez)”. Öyle değil. Allah onları küfürleri yüzünden rahmetinden koğmusdur. Onun için ancak birazı îman edeceklerdir".
89-Vaktaki onlara Allah katından -nezdlerinde bulunan (Tevrat)ı tasdıyk edici  (ve doğrultucu)- bir Kitab (Kuran) geldi ki daha evvel küfredenlerin (Arab müşriklerinin) aleyhine (Allahdan böyle bir) feth istiyorlardı(50). İşte (Tevrâtın şehâdet ve sarahatiyle) tanıdıkları o şey (Kur'an) kendilerine gelince ona (hasedlerinden ve mevki' hırsından dolayı) küfretdiler. Artık Allanın laneti o kâfirlerin tepesine.
 (50)“
قد اظل  زمان نبي يخرج  بتصديق ما قلنا فنقتلكم معه قتل عاد و ارم ”   “Bizim söylediğimizi tasdik ederek çıkacak olan peygamberin zuhuru zamanı artık geldi, gölgesi basdı. Biz onunla beraber sizi (Âd) ve (İrem) kavmleri gibi öldüreceğiz” diyorlardı. (İbni Abbas, Katâde, Süddî) rivayetlerine göre -bi'set-i peyğamberîden evvel (Benî Kurayza) ve (Benî Nadr) Yahudileri (Evs) ve (Hazrec) kabilelerine karşı dâima Nebiyy-i Ahir Zaman ile istiftâh (Ya'ni temenni'-i feth) ederlerdi. Yahudiler iki fırka idiler. Biri (Evs) ile; öbürü (Hazrec)le beraberdi. Onlar döğüsdükce bunlar da aralarında döğüşürlerdi.
90-Onlar -Allahın, kullarından kimi dilerse ona fazl (u kerem) inden (vahyi, peygamberliği) indirmesini (öteden beri) günüledikleri (hased etdikleri) için- Allahın (bu kerre) indirdiği şey'i (Kur'ân)ı da inkâr etmek (şuretiy)le nefslerini ne kötü şey'e değişib satdılar da gazab üstüne gazaba döndüler. O kâfirler için (kendilerini) hor ve hakir edici bîr azâb vardır.
91-  Bir de onlara (Yahudilere): “Allahın indirdiği şey'e (Kur’ana) iman edin” denildiği zaman: “Biz, bize indirilen (Tevrat) a inanırız” derler de ondan başkasına küfrederler. Hâlbuki o (gönderilen kitab) nezdlerindeki (Tevrat)ı doğrultan (bir) gerçekdir. De ki: (Habibim): “Öyle ise mü'minler idiniz de  (Tevrâta inanıyordunuz da) daha evvel Allanın peygamberlerini neye  öldürüyordunuz?
92-Andolsun, Musa size en açık delilleri getirdi. Sonra siz onun ardından (gıyabında) o buzağıye tutundunuz (onu tanrı edindiniz). Siz (Öyle) zalimlersiniz.
93-Bir vakit “Size verdiğimiz (Tevrat)ı kuvvetle tutun (ona sımsıkı yapışın, söz) dinleyin” (diye) “Tur” u tepenizin üstüne kaldırıb siz­den te'mînatlı va'd almışdık. “(Kulağımızla) dinledik, (kalbimizle) isyan etdik” demişlerdi. (Çünkü) küfürleri yüzünden özlerine buzağı (bir su gibi) içirilmiş (iyice işlemiş) di. De ki:  “Eğer mü'min (kimse)ler iseniz inancınız size ne kötü şey emrediyor.”
94-(Habîbim) söyle: “Allah yanında âhiret yurdu (cennet, diğer) insanların değil de yalınız sizinse (ve bu davanızda) doğruculardan iseniz haydi ölümü temenni edin. (Bunu canınıza minnet bilin)”.
95- (Fakat)Onlar önceden elleriyle işlediklerinden (kötü amellerinden, Tevrâtı  tahrif etdiklerinden)  ötürü  onu  (ölümü)  hiçbir zaman  arzu  edemezler. Allah o   zalimleri hakkıyle bilendir.
96-Andolsun, sen onları (Yahudileri) insanlardan, (hattâ) müşrik olanlardan ziyâde hayata düşkün bulacaksın. Onlardan her bîri arzu eder ki (kendisine) bin yıl Ömür verilsin(51). Hâlbuki onun çok yaşatılması kendisini azâbdan uzaklaşdırıcı değildir. Allah, onlar ne işlerlerse, hakkıyle görücüdür.
 (51) Kesretden   kinayedir.
97-(Habîbim) de ki: “Kim Cebrâîle düşman olursa” (kahrından gebersin!)*. Çünkükendinden evvelki (Kitab)ları tasdik edici (ve doğrultucu) ve mü'minler için ayn-ı hidâyet ve müjde olan (Kuran)ı Allahın izni ile senin kalbinin üstüne o indirmişdir(52).
 * Celaleyn (52) Rivayete göre Yahudilerden kimi “Bizim geçmişlerimiz Cebrâîl (aleyhisselâm)dan çok zahmet çekdiler. Azabları indiren o, memleketleri batıran o, Hazret-i Peygamber (Sallellâhü aleyhi ve sellem)e onun yerine Mîkâîl (aleyhisselam) gelseydi muhakkak îman ederdik”  demişlerdi. Bu  âyetler onun üzerine nazil  olmuşdur.
98-    Kim Allaha, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîle, Mîkâîle düşman olursa şübhesiz Allah da o (gibi) kâfirlerin düşmanıdır.
99-Andolsun, biz sana apaçık âyetler(53) indirdik. Onları fasıklardan başkası  inkâr etmez.
 (53)    Buradaايات بيناتdan maksud halâl ve haramı, hak ve batılı açıklayan,Resûl-i Ekrem Sallellâhü aleyhi ve sellemin hak peygamber olduğunu sarahatle bildiren Kur'ân-ı kerîmdir.   “İnzal”,   “Tenzil” e  mukarın olursa bu  manâ  anlaşılır. 
100-Onlar ne zaman bir ahid ile bağlandılarsa içlerinden bir güruh onu bozub atıvermedi mi? Hayır, (bir güruh değil), onların çoğu (ahid tanımazlar), îman etmezler.


101-Onlara ne zaman Allah katından -nezdlerindeki (Kitabı) tasdik edici (ve doğrultucu)- bir peygamber geldiyse kendilerine Kitab verilen (o kimse)lerden bir güruh sanki onlar (hakıykati) bilmiyorlarmış gibi Allahın Kitabını  sırtlarının arkasına atmış (ondan yüz cevirmiş)dir. 
102-Şeytanların; Süleymanın mülk(-ü saltanat ve nübüvvet) i aleyhine uydurub   ta'kib etdikleri şeylere (yalanlara) uydular (54). Hâlbuki Süleyman asla kâfir   olmadı. Fakat o şeytanlar kâfirdiler(55) ki insanlara sihri (büyücülüğü) ve Bâbildeki ikî meleğe, Hârut ve Mâruta İndirilen şeyleri öğretiyorlardı.     Hâlbuki onlar (o iki melek):   “Biz ancak fitneyiz (imtihan için gönderilmişizdir), “sakın    (sihir, büyü yapıb da) kâfir olma” demedikçe hiç bîr kimseye (sihir) öğretmezlerdi. İşte onlardan (o iki melekden) koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğrendiler. Hâlbuki (sihirbazlar) Allahın izni olmadıkça onunla hiç bir kimseye zarar verici değillerdir. Onlar ise kendilerini zarara sokacak, onlara fâide vermeyecek şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onlar muhakkak biliyorlardı ki onu (sihri) satın alan (ona revaç veren) kimsenin âhiretden hiç bir nasibi yokdur. Onların kendilerini cidden ne kötü şey     mukabilinde saldıklarını bil­miş olsalardı(56).
  (54) Gûyâ Süleyman aleyhisselamın nübüvvet ve saltanatını (55) Bu nass-ı celîl sihir öğretmenin ve sihir yapmanın küfrolunduğunu açıklamakdadır. “Buhârî” ve ”Müslim” de (Ebû Hüreyre) radıyallâhü anhden rivayet edilen bir hadîsde de Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem efendimiz sihri Allaha eş koşmakla bir arada zikretmiştir. (56) Melekler günah işlemekden masumdurlar. Bu âyet-i celilede zikrolunan iki me­leğin sihir hakkında bilgi ilham etmesi onun şerrinden korunma çârelerini talîm maksadındandır. Bir şey'i bilmek ve öğrenmek başka, tatbik etmek yine başkadır. Nitekim her hangi bir mâyiin içki nev'inden biri olduğunu bilmekde hiç bir mahzur yokdur. Hattâ bilmek, korunmak noktasından, bilmemekden evlâdır. Haram olan; içkinin isti'mâlidir. Kimya ilmiyle onun şerre ve beşeriyyeti imhaya âlet olan tatbiki ayrı ayrı şeylerdir. Bıçak ek­mek de keser, katil de yapar, işte (Hârut) ve (Mârut) un sihir hakkında bilgi vermeleri de bu kabildendir. Bahusus onların: “Biz ancak bir fitneyiz (imtihan İçin gönderilmişizdir). Sakın (sihir yapıp da) kâfir olma” demeleri de bu mutalâyı te'yid eden en kuvvetli bir delildir.“Hârut ve Mârut kıssası” hakkında Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve seli emden sahîh veya zaîf hiç bir hadîs rivayet edilmemişdir. Bu babda uydurulan hurafelere i'timad olunmamalıdır. İşte sahîh olan Kitabullahdır.(İbni Vehbî in (Halid bin ebî imran) dan rivayetine nazaran
نزل ما” ve “مايعلمانkavl-i kerîmindeki “ma” lar mevsule değil, nâfiyedir. (İbn Âbbas) Radıyal-lâhü anhümânın kavli de budur. Bazı müfessirler dahî bunu tercih etmişlerdir. Fakat nazm-ı celîlin vazıh karinesi buna müsâid değildir.  (Hasanı Basrî) ve (Abdür Rahman bin Ebzâ)ملكين“Melikeyn” iki hükümdar” diye kıraat etmişlerdir. Hattâ (Hasanı Basri) ye göre “O iki hükümdar Bâbilîlerden iki kâfirdir”. Bazılarınca da onlar İsrâil oğullarından iki hükümdardı. (Abdurrabman bin Ebzâ) onların (Dâvud) ve (Süleyman) aleyhisselâm olduklarını söylemişlerdir.   Fakat bütün bu kıraat ve rivayetler şazdır. İhticâca da salih değildir.
103-Eğer onlar (Yahudiler, Peygambere ve Kur'âna) îman edib de (sihir yapmak gibi günahlardan) sakınmış olsalardı Allah katından (kazanacakları) sevab, (haklarında) elbet daha hayırlı olurdu. Eğer bunu bilselerdi.
104-    Ey îman edenler, “Râinâ” demeyin, “Unzurnâ” deyin (Söze iyi) kulak verin. Kâfirler için çok acıklı bir azâb vardır (57),
(57) Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem efendimiz ashâb-ı kiramı ile konuşur ve onları tenvir ve irşâd buyururken bazıları “Bizi de gözet, iyi anlayalım yâ Resûlellah” nid'nâsına gelmek üzere
راعنا يا  رسول الله ” = “Rainâ yâ Resulellah” derlerdi. Yahudiler bu lâfzı “Râînâ =Çobanımız” şeklinde tahvil ile hitab ve tahkıyr etmiye kalkışdılar. Ayetin nüzulüne sebeb budur.   “ انظرنا”,   “Bizi gözet;   bize bak”   demekdir.   “En-nisâ”   sûresinin   “46” ıncı âyetine müracaat.
105-     Ehl-i  Kitabdan  olan  kâfirler de,  (Allaha  es  koşan)  müşriklerde  size Rabbinizden  hiç  bir hayır indirilmesini  istemez(ler)  Allah  ise rahmetiyle kimi dilerse onu  mümtaz kılar. Allah en büyük lûtf-ü inayet sahibidir.
106-     Biz neshetdiğimiz (hükmünü diğer bîr âyetle değiştirdiğimiz) veya unutdurduğumuz (geri bırakdırdığımız)(58) bir âyetin (yerine) ya ondan daha hayırlısını, yahud onun benzerini getiririz. Allahın her şey'e kemâliyle kadir olduğunu, bilmedin  mi? (Elbette bildin). 
  (58) “
ما ننسخ” lafzı kerimi (İbni Amir) kıraatine göre  “ن ” un zammı veسin kesriyleما ننسخ”, “ننسها”  da ن un ve  “س   fethiyleننسأهاdır. Mealde “Geri bırakırsak”  dememiz bundandır. Bununla beraber “Nünsihâ” kıraatinde de bu ma'nâ mülâhaza edilebilir.
107-Göklerin ve yerin mülk(-ü tasarrufu) hakıykaten Allahın olduğunu ve sizin Allahdan başka ne bir yâr, ne de hakıykî bir yardımcı bulunmadığını bilmedin mi?
108-Yoksa siz de (ey Yahudiler) evvelce Musâya sorulduğu gibi Peygamberinizi sorguya mı çekmek İstiyorsunuz? Kim îmanı(nı) küfr ile değişirse dümdüz yolu sapıtmış olur.
109-Ehl-i Kitabdan bir çoğu, Hak kendilerince besbelli oldukdan sonra, ruhlarındaki hasedden ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek hevesine düşdü. Allahın emri gelinceye kadar(59) şimdilik onları bırakın, serzeniş de etmeyin.(60) Şüphesiz ki Allah her şey'e hakkıyle kadirdir.
  (59) Ya onlara muharebe açmak veya başka bir tedbîr kullanmak hususunda. (60)
صفح” serzeniş etmemek, kınamamak demektir,هو ترك الترتيب و هو ابلغ من العفو و قد يعفو الانسان ولا يصفح Külliyyat-i. Ebübekâ) “Safh serzenişi terk etmekdir. O, afivden daha kuvvetlidir. Ba'zan İnsan afiv eder de safh etmez.”
110- Namazı dosdoğru kılın, zekât verin, kendiniz için önden ne hayır   yollarsanız Allah katında onu bulacaksınız. Şüphesiz Allah ne yaparsanız     kemâliyle görücü (ve ona göre mükâfatını verici) dir.
111-(Yahudiler ve Hıristiyanlar) dediler ki: “Yahudî veya Nasrânî olanlardan başkası asla cennete girmeyecek.” Bu, onların kuruntularıdır. (Habîbim, onlara) söyle: “Eğer (bu iddiânızda) doğrucu kimseler iseniz burhanınızı getirin.”(61).
 (61) “Davânızı isbat edin!”
112-Hayır, kim (taat ve amelinde) “ihsan” mertebesine yükselerek(62) yüzünü (kendini) (63) tastamam Allaha teslim ederse işte ona Rabbi katında (amelinin) ecri (olarak cennet) vardır. Onlara hiç bir korku yokdur. Onlar mahzun da olmazlar.
  (62)
الاحسان ان تعبد الله كأنك تراه وإن لم تكن تراه فانه يراك Hadîs: (Buhârî, Müslim, Ahmed, İbni Mâce: Ebû Hüreyre - Neseî; Ebû Hüreyre ve Ebû Zer -Neseî, Ebû Dâvûd, Beyhekıy: Umer radıyallahii anhüm ve erdahüm annâ) = îhsân, Allaha, onu görüyormuşsun gibi, İbâdet etmekliğindir. Sen onu görmüyorsan da O, seni görüyor.”(63) Zikr-i cüz, irâde-i kül” kabîlindendir.
113-Yahudiler: “Hıristiyan (saygıya değer) bir şey'e sahib değil” dedi(ler). Hıristiyanlar da: “Yahudiler (saymıya değer) bir şey'e sahib değil” dedi(ler)(64). Hâlbuki hepsi de (kendilerine indirilen) Kitabı (sözde) okuyorlar. (Okumak) bilmeyenler de tıbkı onların dediklerini söyledi. Artık Allah ihtilâfa düşmekde oldukları bu (dâ'vâda) kıyâmet günü aralarında hükmünü          verecekdir. 
  (64) “
عليmusahabet ma'nâsına da gelir.
114-Allahın mescidlerinde (secde edilen ibâdet yerlerinde) onun adının anılmasını men'edenlerden, onların harab olmasına koşandan daha zalim kimdir? Onların (hakkı) oralara korkak korkak girmekden başkası değildir. Dünyâda rüsvaylık onlarındır. Âhiretde en büyük azâb da yine onların (65).
  (65) Müşrikler müslümanları Mescid-i haramda ibâdetden men'ediyorlardı, Âyetin sebeb-i nüzulü budur. Bununla beraber “Usul-i fıkıh” kaidesine göre sebebin hususîliği hükmün umumîliğine mâni'   değildir.
115-Meşrık da Allahındır. Mağrıb da (66). Onun için nereye (hangi semte) döner, yönelirseniz Allanın yüzü (kıblesi) oradadır (67). Şübhe yok ki Allah vasi'dir(68), hakkıyle bilicidir(69).
  (66) Yani bîr tarafı doğu öbür tarafı batı olan bütün arz, küre Allahındır. (67) “Orası Allaha durulacak yerdir”. Bütün yer yüzü secdegâhdır. Müslümanlarda ibâdet,  gayri müslimlerde olduğu gibi, şu mekâna,  bu mekâna münhasır değildir. “
مؤمنا نرا شدهمه جاسده كاه(Feridüd-dîn i Attar)= Müslümanlar için her yer secde yeridir”.  Tasavvuf Şâirleri  “ثم وجه الله ”   birçok şiirlerinde kullanmışlardır.(68) Rahmet ve kudreti,   lutf-ü müsaadesi genişdir”.(69) Nüzulü sebebi hakkında şöyle rivayetler var: 1) (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâ diyor ki: “Asbabdan bir taaife Kıblenin Kâ'beye tahvilinden evvel sefere çıkmışdı. Gece olmuşdu. Gök de bulutlu idi. Namaz vakti gelince her biri Kıbleyi arayarak kanâat hasıl etdiği semte doğru namazını kıldı. Sabah olub da ortalık ağarınca gördüler ki ta'yîn etdikleri o İstıkametler yanlışdır. Keyfiyyeti avdetlerinde Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve selleme arzetdiler. Namazlarını iade edîb etmeyeceklerini sordular. Bunun üzerine bu âyet nâzîl oldu. O suretde namazı iadeye de lüzum kalmadı “Tirmizî”. 2) Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem hayvanı üzerinde Mekkeden Medineye doğru namaz kılıyordu. Bu âyetin nüzulü sebebi budur “Müslim”, 3) Bazılarınca bu âyet Kıblenin Kâbeye tahvili üzerine dedikodu yapan Yahudilere karşı nazil olmuşdur. Bu i'tibarlara göre (El-bakare; 144, 149, 150.   âyetler  ile  bunun  hükmü  neshedilmişdir.
116-Onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar): “Allah kendine çocuk edindi” dediler(70). (Haşa!) O, (bu gibi şeylerden) pâk ve münezzehdir. Bilakis göklerde ve yerde ne varsa hepsi onun. Hepsi de onun emrine ramdırlar.
  (70) Yahudiler (Uzeyr) aleyhisselama, Hıristiyanlar (İsa) aleyhisselama, müşrikler de meleklere,  haşâ,  Allahın çocukları derlerdi
117-Göklerin ve yerin Yaratıcısıdır o. O bir şey'e hükmetdi mi ona ancak “ol” der, o da oluverir.
118-(Hakıykati) bilmeyenler (veya bilib de bilmezlenenler): “Ne olur, Allah bizimle (senin    hak peygamber olduğuna dâir yüz yüze bir) söylese, konuşsa, yahud (bu babda) bize bir âyet (mucize) gelse” dedi(ler)(71). Onlardan evvelkiler de tıpkı onların  söyledikleri gibi söylemiş(ler) di (72). Kalbleri birbirine ne kadar da benzemiş!. Biz hakıykatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık  göstermişizdir.
  (71)
ام تريدون ان تسالوا رسولكم كما سئل موسي من قبلhitâb-ü itabına kulak vermediler. Bunu söyleyenler Arabdan (Abdullah bin Ümeyye) ve arkadaşları,  Yahudilerden  (Râfi bin Huzeyme) ve emsali adamlardı. (72) (Musa) ve (İsâ) aleyhimesselâma.
119- (Habîbim) şübhe yok ki biz seni (rahmetimizin) kâmil bir müjdeci(si) ve (azabımızın) gerçek korkutucu(su ve habercisi)  olarak o Hak (Kur'ân) ile gönderdik. Sen cehennemin arkadaşlarından (cehennemlik olanların küfürde ayak diremelerinden)  mes'ul olacak değilsin.
120-Ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar -sen onların dînine uyuncaya kadar- asla senden hoşnud olmaz(lar). De ki: “Allanın hidayet (yolu olan İslâm yok mu? İşte) doğru yolun ta kendisi odur”. Eğer (vahy ile) sana gelen (bunca) ilimden sonra (bilfarz) onların hevâ (ve heves)lerine uyacak olursan, andolsun, senin için Allahdan (başka koruyacak) ne hakıykî, bir dost, ne de hakıykî bir yardımcı  yokdur.
121-Kendilerine kitab verdiğimiz kimseler onu -tilavet hakkını tam gözeterek– okurlar(73), işte ona îman edenler bunlardır. Kim ona küfrederse onlar da (maddî ve ma'nevi) en büyük zarara uğrayanların ta kendileridir"(74).
  (73) Yahud: “Ona tam ma'nasıyle tâbi' olurlar”. (74) Bu âyet Yahudi bilginlerinden (Abdullah bin Selâm) ve emsali gibi Külüb-i mukaddeme yi bihakkın okuyub anlayan ve hakıykatını gören kimseler hakkında nâzil olmuşdur. (Ca'fer bin ebû Taalîb) radıyallâhu anh ile birlikde — otuz ikisi Habeşli, sekizi de Şam rahibleri olmak üzere — bir gemide gelen kırk kişi de bu cümledendir. Onlara “Ashab-ı   sefine”   denilirdi. 
122-  Ey İsrail oğulları, size ihsan etdiğim (bunca) nimetimi ve sizi (bir zaman) âlemler üzerine hakıykaten mümtaz kılmış olduğumu hatırlayın. 
123-  O günden sakının ki hiç bir kimse kimseden yana birşey ödeyemez. Kimseden bedel kabul olunmaz. Kimseye de şefaat fâide vermez ve onlara (başka her hangi bir) yardım da edilmez.
124- Ve hatırlayın o zaman ki Rabbi, İbrâhîmi bir takım kelime­lerle (emirleriyle)(75) imtihan edib de o, bunları tamamen yerine getirince: “Seni insanlara îmam (rehber) yapacağım” buyurmuş, (İbrâhîm): “Zürriyyetimden de” demiş, Allah ise: “Zalimler ahdime (rahmetime, İmametime, taatıma) eremez” demişdi.
 (75) Bu kelimeler hakkında tefsirlerde muhtelif izahlar vardır.
125-  Hani Beyt (-i şerifi, Kâbey)i insanlar için bir toplantı yeri(76) ve emin(77) bir mahal yapmışdık (hatırlayın). “Siz de İbrâhîmin makamından bir namazgâh edinin(78), İbrâhîm ile İsmâîle de: “Evimi -tavaf edenler, (ibâdet kasdıyle orada) kalanlar, rükû ve sücûd eyleyenler (namaz kılanlar) için – titizlikle(79) temizleyin” diye kuvvetli emir vermişdik.
  (76) Yahud:   “Sevab kazanma yeri”.(77) Düşmanların taarruzundan.(78) “Makaam-ı Îbrâhîm”: İbrâhîm aleyhissalâtü ves-selâmın Beyt-i şerîfi bina veya İnsanları hacca da'vet ederken üzerine çıkdığı taşın bulunduğu yerdir. Elyevm “Makaam-ı İbrâhîm”  nâmîyle anılır. Tavaf namazı orada kılınır.(79)  Bu kaydı “Tefil” babından olan
طهراkelimesindeki teksîr mâ'nasından aldık.
126-  Hani İbrâhîm: “Yâ Rab, burasını emniyetli bir şehir yap(80) ve ehâlisinden Allaha ve âhiret gününe inananları (yemiş, hububat gibi) mahsullerle rızıklandır" demişdi. (Allah da:) “Kâfir olanı dahi kısa bir zaman için (yaşadığı müddetçe) fâidelendireceğim, sonra onu cehennem azabına icbar edeceğim. Varacağı yer ne kötüdür” buyurmuşdu.
 (80)  Çünkü o zaman orası çırılçıplak bir çöl idi. Zirâate de saalih değildi.
127- Hani İbrâhîm o Beytin temellerini (yahud: dıvarlarını), İsmail ile birlikde, yükseltiyordu (da ikisi de şöyle düâ etmişlerdi:) “Ey Rabbimiz, bizden (su hizmeti) kabul buyur. Şübhesiz hakkıyle işiden, kemâliyle bilen sensin Sen”.
128- “Ey Rabbimiz, ikimizi de sana teslîmiyetde sabit kıl. Soyumuzdan da (yalınız Sana boyun eğen) müslüman bir ümmet (yetişdir), Bize ibâdet edeceğimiz yerleri  (Hac amellerini) göster (öğret),   tevbemizi  kabul et. Çünkü tevbeleri en çok kabul eden ve (müminleri) hakkıyle esirgeyen Sensin Sen”.
129- “Ey Rabbiimiz, onların (müslim olan o soyumuzun) içinden onlara Senin âyetlerini okuyacak, onlara Kitabı (Kuranı), hikmeti (ondan hükümleri) öğretecek, onları (şirkden) iyice temizleyecek bir peygamber gönder(81). Şübhesiz yegâne galib, (sun’unda) tam hikmet sahibi Sensin Sen”. 
  (81) Ben atam İbrâhîmin   (mahsul-i   düâsıyım”   mealinde bir   hadîs   rivayet   edilir. 
130- Kendini bilmeyenden başka kim İbrâhîmin dininden yüz çevirir? Andolsun ki biz onu dünyâda beğenip seçmişizdir. O, şüphe yok âhiretde de muhakkak salihlerden  (yüksek derece  erbabından)dır. 
131- Rabbi ona: “(Kendini Hakka) teslim et” dediği zaman o, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişdi.  
132- İbrâhîm, bunu (ayni şey'i) oğullarına da tavsiye etdi. (Torunu) Ya'kûb da (öyle yapdı:) “Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dîni(ni) beğenib seçdi. O halde siz de (başka değil) ancak müslümanlar olarak can verin (dedi)”. 
133- Yoksa (Ey Yahudiler), ölüm Yakubun önüne geldiği vakit siz de orada hazır mı idiniz?(82) (Hayır) o, oğullarına: “Benden (ölümümden) sonra neye ibâdet edeceksiniz?” dediği zaman onlar: “Senin Tanrına ve babaların(83) İbrâhîmin, İsmâîlin, İshakın birtek Tanrı olan Allahına ibâdet edeceğiz. Biz, ona teslim olmuşuzdur” demişlerdi.  
 (82) Geçmiş peygamberlerin kendilerinden olduklarını iddia eden Yahudilere cevabdır.(83) Amca peder hükmünde olduğu için (İsmâîl) aleyhisselâm da (Ya'kub) aleyhisselâmın babaları arasında zikrolunmuşdur. 
134- Onlar birer ümmetdî (gelib) geçdi. (o ümmetlerin) kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da (ey Yahudiler) sizin ve siz, onların işlemiş olduklarından mes'ul olacak değilsiniz. 
135- (Yahudi ve Hıristiyanlar Müslümanlara:) “Yahudi veya Nasranî olun ki doğru yolu bulaşınız”  dediler(84).De ki (Habîbim): “Hayır, (biz) muvahhid (Allah'ı bir tanıyarak ve müslim)  olarak(85) İbrahimin dini(n deyiz). O, Allaha eş tutanlardan değildi”.
 (84) (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâdan rivayet edildiğine göre, bu âyet-i celîlenin nüzulü sebebi şudur: Yahudilerin ileri gelenlerinden (Kâ'b bîn Eşref, Mâlik bin Sayf, Vehb bin Yehûdâ, Ebû Yâsir ibni ahtab) ve “Necran” Hıristiyanlarımdan (Seyyid, Âkıb) ve arkadaşları dîn hususunda müslümanlarla muhasamatda bulundular. Bunlardan herbiri Din-i hakkın kendi dînleri olduğunu söyledi. Yahudiler “Bizim peygamberimiz (Musa) diğer pey­gamberlerin efdalıdır. Kitabımız olan Tevrat bütün kitâblardan üstündür. Dînimiz başka dînlerden âlîdir” dediler. Hazretî (İsâ) aleyhisselâma, İncile ve Resûli Ekrem sallellâhü aleyhi ve selleme ve Kur'âna küfretdiler. Hıristiyanlar da kendi dînlerini öne sürerek diğer bütün peygamberleri ve încîlden maada Kitabları inkâr etdiler ve bu her iki fırka “Bizim dînimize girin. Ondan başka dîn yokdur” demiye başladılar. Bunun üzerine işbu âyet nazil oldu.(85)كل موضع
 
 في القرأن ذكر الحنيف مح مسلم فهو الحاج ولكن كان مسلما و في كل موضع ذكر وحده وهو مسلم نحو حنيفا لله
  
136- (Ey mü'mînler) deyin ki: “Biz Allaha, bize indirilene (Kur'ân-ı Kerîme), İbrâhîme, îsmâîle, İshaka, Yakuba ve torunlarına (esbata) indirilenlere, Musâya, İsâye verilenlere ve (bütün) peygamberlere Rableri katından verilen (Kitâb ve âyetler)e îman etdik. Onlardan hiç birini (kimine inanmak, kimini inkâr etmek suretiyle) diğerinden ayırd etmeyiz. Biz (Allaha) teslim olmuş (müslümanlar)ız”.
137- Artık, eğer onlar da sîzin bu îman etdiğiniz gibi îman ederlerse  muhakkak  doğru  yolu  bulmuşlardır.  Şâyed yüz çevirirlerse onlar (size karşı) ancak muhalefetdedirler. (Habibim) o suretde onlara karşı Allah (sana) yeter (Allah seni sıyânet edecekdir). O, hakkıyle işiden hakkıyle  bilendir.
138- (Biz) Allahın boyasıyle boyanmışızdır.(86) Allahdan daha güzel boyası olan kim?  Biz ona kulluk edenleriz.
 (86)
صبغة ”   lüğatda boyamak, “صبغ”   boyadır.  İmam  Râğıba  göre: Allahın insanlarda yaratdığı akıldır ki İnsan ancak o sayede hayvanlardan ayrılırr. Bu, ilâhî bir fıtratdırl. Hıristivanlar doğan çocuklarını yedinci gününden sonra, “Amudiyve -: vaftiz” denilen sarı renkli bir suya daldırır ve artık onun koyu bir Hıristiyan olmuş bulundu­ğunu sanırlardı. Bu âyet, o gülünç âdete bir mukaabeledir. “Sıbğatullah” a “Hak dîni, ilâhî fıtrat,  âdetullah” gibi muhtelif ma'nâlar da  verilmişdir.
139- De kİ (Habîbim): “Siz (Arabdan bir peygamber geldi diye) bizimle Allah hakkında çekişiyor musunuz? Hâlbuki o bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. (Dilediğini O seçer) Bizim yapdıklarımız(ın mükâfatı) bize, sizin yapdıklarınız(ın mücâzat) size âid. Biz ona bütün samimiyetimizle bağlanmışızdır”.
140- Yoksa siz: “Gerçek, İbrahim, İsmâîl, ishak, Ya'kub ve oğulları Yahudi, yahud Hıristiyanlar mı idi” diyorsunuz? De ki: “(Bunu) siz mi daha iyi bilensiniz, yoksa Allah mı? Nezdinde Allahdan (gelen) bir şâhidliği (insanlardan) saklayandan daha zalim kimdir ki? Allah, sizin yapmakda olduklarınızdan gafil değil”.
141- Onlar birer ümmetdi, (gelib) geçdi. (O ümmetlerin) kazandığı kendilerinin, sizin kazandığınız da sizindir ve siz onların işlemiş olduklarından mes’ûl de olacak değilsiniz. (87).
 (87)  Birinci   cüz"ün   sonu. 
142- İnsanlardan (Yahudi ve müşriklerden) bir takım beyinsizler: “(Müslümanların namazda kıble edinib) üzerinde durdukları (devam etdikleri(88) eski) Kıblesinden(89) çeviren (sebeb) nedir?” diyecekler. De ki (Habibim): “Doğu da Allahın batı da. O, kimi dilerse onu doğru yola iletir.”
 (88)   “
كانوعليها ” :   “Kevn”   de sebat,   devam ve kıyam ma’nâları da vardır.(89) Beyt-i mukaddesden. İbni Abbas radıyaliâhü anhümânın rivayetine göre Resulüllah sallellâhü aleyhi ve sellem hicretden evvel Mekkede kıldığı namazlarda Kâ'beyi gözünün önüne alır, fakat Beyt-i mukaddesi kıble edinirdi. Hicretden sonra on altı ay yine Beyt-i mukaddese doğru namaz kıldı ve kıldırdı. O, Kâ'beyi kıble edinmevi pek çok arzu ediyordu.   Cenabı Hak da bu arzusunu yerine getirdi.
143- Böylece(90) sizi (Ey Muhammed ümmeti) vasat (orta)(91) bir ümmet yapmışızdır, insanlara karşı (hakıykatın) şâhidler(i) olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize tam bir şâhid olsun diye(92). (Habîbim) senin halâ üstünde durageldiğin (Kâ'beyi tekrar) kıble yapmamız; o peygambere (sana) uyanları (senin izince gidenleri) ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden (irtidâd edeceklerden ve münafıklardan) ayırd etmemiz içindir. Gerçi (Kıblenin bu suretle çevrilmesi) elbette büyük bir (mesele)dir. Ancak bu, Allahın, doğru yola iletdiği kimseler hakkında (asla vârid) değil. Allah îmanınızı (93) zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanları çok esirgeyendir, (onlara) rahmet (ve inayet)ini râyîgân edendir.
 (90) Yani   “Sizi   doğru   yola   iletdiğim   için”.  (91)   “
وسط”  orta,   ifrat   ve  tefritten  âzâde, mutedil, hayırlı,   âdil   ve  mümtaz demekdir. (92)   “En-nisâ”   sûresinin   (41)   ve   “El-hacc”   sûresinin   (78)inci   âyetlerine   müracaat.(93) “Sizin  ve  geçmişlerinizin  Mescid-i aksaye doğru kıldığınız ilk  namazları”. (94)Metn-i celîldekiالي السماء ” , “ في السماء ” demekdir : “اوترق في  السماء gibi (El-İsa: 93)
144- Biz, yüzünü (vahye intizar ve iştiyakından) çok kerre göğe doğru (94) evirib çevirdiğini muhakkak görüyoruz. Şimdi seni herhalde hoşnud olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. (Namazda) yüzünü artık Mescid-i haram tarafına (Kabe semtine) çevir. (Ey Mü'minler,) sîz de nerede bulunursanız (namazda) yüzlerinizi o yana döndürün. Şüphe yok ki kendilerine Kitab verilenler bunun (95) Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu pek iyi bilirler.(96) Allah onların yapacaklarından gafil değildir.
 (95) Kıblenin tahvîli keyfiyyetinin. (96)Çünkü Resûlüllah  sallellâhü  aleyhi ve  sellemin her iki  semte teveccüh buyu­racağı kendi kitablarında yazılı idi.
145- Andolsun ki (Habîbîm) sen, kendilerine Kıble verilenlere (kıble mes'elesine dâir) her âyeti (burhanı, mu'cizeyi) getirmiş olsan onlar (inadlarından) yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine tâbi' olucu değilsin. (Hattâ) onların kimi kiminin (Yahudîler Hıristiyanların, Hıristiyanlar Yahudilerin) kıblesine uyucu değildir. Andolsun (Habîbîm) sana gelen bunca ilim (ve vahy)den sonra (bilfarz) onların hevâ (ve heves)lerine uyacak olursan, o takdirde şübhesiz ve muhakkak (kendilerine) yazık etmişlerden (sayılır)sın.
146- Kendilerine Kitab verdiklerimiz onu (o peygamberi) öz oğulları gibi tanırlar. Öyle iken içlerinden bîr güruh, kendileri bilib durdukları halde, yine mutlaka Hakkı gizlerler(97).
 (97) Rivayete göre hazreti (Umer) radıyallâhü anh Yahudilikden müslüman olan (Abdullah bin Selâm) radıyallâhü anhe bu âyet-i kerîmede bahsedilen bilginin ne olduğunu sormuş. O, cevaben demiş ki: “Yâ Umer, ben Peygamberimiz sallellâhü aleyhi ve sellemi gördüğüm zaman oğlumu tanıdığımdan ziyâde tanıdım. Çünkü oğlumda, anası ihanet etmiş ise, şübhem olabilir. Fakat Peygamber hakkında zerrece şübhem yokdur. Onun vasıfları Tevrâtda zikredilenlerin aynı ve tamâmıdır”.
147- Hak, Rabbindendir. O halde sakın şüphecilerden olma.
148- Herkesin (ve her kavm ve milletin) yüzünü kendine döndürücü olduğu bir yöneti vardır. Öyle ise siz de (ey müminler) hayır işlerine koşun, birbirinizle yarış edin. Nerede bulunursanız (bulunun), Allah hepinizi (bir araya) getirecekdir.(98) Şübhesiz ki Allah herşey'e hakkıyle kadirdir.
 (98) Cenâb-ı Hak bu iki âyetinde müslümanların selâmet, seâdet ve vahdetini; 1) hakperest olmalarına, 2) şübheciliğe sapmamalarına, 3) hayır işlerinde birbirleriyle yarış etmelerine vabeste kılmışdır. “Hepinizi bir araya getirecekdir” den maksud “haşir” olabilir. 
149- Hangi yerden (sefere) çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i haram tarafına döndür. Bu (emir de) Rabbinden(gelen) mutlak bir Hakdır. Allah, yapacaklarınızdan gafil değildir.
150- (Evet habîbim) hangi yerden çıkarsan (namazda) yüzünü Mescid-i harama doğru çevir. (Siz de ey müminler) nerede olursanız (olun) yüzlerinizi o yana döndürün(99). Tâki aleyhinizde, insanların, içlerindeki zalim olanlarından başkasının (tutunabileceği) bir hüccet (bir vesika ve bir itiraz mevzu) kalmasın. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Ta ki size karşı olan nimetimi tamamlayayım (Bu sayede) siz de hidayete kavuşmayı ümid edebilirsiniz. (100)
 (99) Bu tekrîr, kıble mes'elesi te'kîd ve te'bid içindir. (100) Kelamullahdaki
لعلkelimelerinde “Tereci” muhatab taalluk eder.151- Nitekim(101) içinizde kendinizden bir peygamber gönderdik ki o, sîze âyetlerimizi okuyor, sizi (Allaha eş tutmakdan, günâhlardan, maddi ve ma'nevî kötülüklerden kurtarıb) tertemiz yapıyor, size Kitâb (Kur'-ânı) ve hikmeti (içinde bulunan hükümleri) öğretiyor, bilmediğiniz şeyleri size bildiriyor.
 (101) Size ni'metimi tamamladığım gibi. 
152- Öyle ise siz beni (taatle, ibâdetle) anın(102), ben de sizi (sevab ile, mağfiretle) anayım. Bir de bana şükredin, bana nankörlük etmeyin.  
   (102) Kalb ile, dille, bütün uzuvlarla, (Sümnun) diyor ki: “Zikrin hakıykatı zikreden kimsenin zikrolunandan başkasını: tamâmen unutmasıdır. Bu suretle onun bütün vakıtları zikrolur”. (Zünnun) da şöyle demişdir: “Kim kalbiyle ve diliyle zikre müdavim olur, onunla iştigal  ederse Allah-ı  teâlâ  onun kalbine  kendine karşı  iştiyak nuru  atar”. 
153- Ey îman edenler, (taate ve belâye) (103) sabr île, bir de namazla (Hakdan) yardım isteyin. Şübhesiz ki Allah(ın yardımı) sabredenlerle beraberdir,   
  (103)    “Celâleyn”. 
154- Allah yolunda Öldürülmüş olanlar için “ölüler” demeyin. Bilakis onlar diridirler.  Fakat siz iyice anlamazsınız. 
155- Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi)  müjdele. 
156- Ki onlar kendilerine bir belâ geldiği zaman “Biz (dünyâda) Allahın (teslim olmuş kulları)yız ve biz (âhiretde de) ancak ona dönücüleriz” diyenlerdir. (104)  
   (104)    “
انا لله وانا اليه راجعون   cümle-i kerîmesine “istirca' cümlesi” derler. (Saîd bin Cübeyr), Allah ikisinden de razî olsun, der ki:  “Bu ümmete verilen şu güzel haslet hiçbir Ümmete nasıyb olmamısdır. Eğer o,  (Ya'kup) aleyhisselâma verilmiş olsaydı gaib ettiği oğlu (Yusuf) aleyhisselâm hakkında esef etmez (Yusuf sûresi: 84),  bu âyeti okurdu. 
157- Onlar (o teslimiyyet ve istircâı gösterenler yok mu?) Rablerinden mağfiretler ve rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir.  
158-  Şübhe yok ki “Safa” ile “Merve”(105) Allahın şeâirindendir(106) İşte kim o “Beyt” i (Kâbeyi)  hacc veya Umre  (kasdı) ile ziyaret ederse bunları güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis yokdur. Kim gönlünden koparak (vâcib olmayan amellerden) bir hayır İşlerse (mükâfatını görür). Çünkü Allah taatlerin ecrini veren,  (her şeyi de)  hakkıyle  bilendir.  
   (105)    “Safa” ile “Merve”  Mekke-i  Mükerremede iki tepenin adıdır.  Câhiliyyet za manında oralarda meşhur birer put vardı. Mekkenin fethinden sonra o putlar kırıldı. Müslümanlar bu iki tepe arasında “sa’y” etmekde tereddüd gösterdiler. Bu âyet-i kerîme nazil oldu. (106) Allaha ibâdet etmiye vesîle olan nişaneler. “Huccet-ul-lâh il bâliga” müellifi (Şah Veliyyüllahi Dehlevî) der ki: “Onlar kendileri vesilesiyle Allaha ibâdet edilen ve Allaha tahsis ve izaafe olunmuş bulunan umur-ı zahiredir. Onlara olan hürmet ve ta'zim Allahadır. Saygısızlık yine Allaha karşıdır. Onlar mü'minlerin samimi ruhlarına öyle rekzedilmislerdir ki kalblerini   parçalamakdan   başka   bir   suretle   oradan   çıkarılımazlar...”
  
159- Hakıykat, indirdiğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -biz kitabda insanlara onu pek aşikâr bir suretde bildirdikden sonra- gizleyenler (yok mu?) işte onlar(ın haali:) onlara hem Allah lâ'net eder ve hem lâ'net etmek sânından olanlar lâ'net eder"(107).   
   (107) Bu âyeti kerîmedeki “El-kitâb” ı “Tevrat” ile tefsir edenler de vardır. Biz harf-i ta'rifi cinse haml ile kelime-i bütün mukaddes kilablara teşmil erdik. “Buharî” ve “Müslim” de (Ebû Hüreyre) radıyallahü anhin şöyle bir sözü var: (Cenâb-ı Hakkın Kur'anda inzal etdiği iki âyet olmasaydı ebedî hiç bir hadis rivayet etmezdim. O iki ayet şunlardır:  
اذ اخذ  الله ميثاق اللذين اوتو الكتاب لتبينه  (Surei: Ali İmran:187)ان الذين يكتمون ما انزلنا من البينات والهدي    (Sure el-Bakare: 159) “İlmini ketmedenlerin ağzına   -Kıyamet günü ateşden gem vurulacağı”  hakkında da sahîh hadîsler vardır
160- Ancak tevbe (ve rücu) edenler, (hareketlerini) düzeltenler ve (hakıykatı gizlemeyib) İyice açıklayanlar başka. Ben artık onların günâhlarından geçerim. Ben en çok tevbeyi kabul edenim, en çok esirgeyenim. 
161- Hakıykat, küfredib de kendileri kâfirler olarak ölenler (yok mu?) İşte onlar: Allahın, meleklerin ve bütün insanların lâ'neti onların üstündedir.  
162- Onun (o lanetin, yahud cehennemin) içinde ebedî kalıcıdırlar onlar. Onlardan âzab da hafifletilmez. Kendilerinin yüzlerine de bakılmaz.  
163- Hepinizin Tanrısı (zâtinde ve sıfatlarında aslâ benzeri bulunmayan) bir tek Tanrıdır. Ondan başka hiç bir Tanrı yokdur. O, hem Rahmandır,  hem rahimdir.  
164- Şübhesiz göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde(108), insanlara yarar şeyleri denizde akıt(ıb taşıy)an(109) o gemilerde(110), Allahın yukarıdan indirib onunla yer yüzünü, ölümünden sonra, diriltdiği suda, deprenen her hayvanı orada üretib yaymasında, gökle yer arasında (Hakkın emrine) boyun eğmiş olan rüzgârları ve bulutları evirib çevirmesinde aklı ife düşünen bîr kavm için nice âyetler (Allahın varlığına, birliğine ve kemâl-i kudretine delâlet eden bir çok alâmetler) vardır.  
   (108) Uzayıb kısalmasında,   karanlık ve aydınlık hususundaki ihtilâfında. (109)    “
بما ينفع الناس kavli kerimindeki  “بta'diye içindir. (110)    “الفلكün   müfredi, cem'i müsavidir.
165- İnsanlar içinde Allahdan gayrisini (Ona) emsal edinen adamlar da vardır(111) ki onlara Allaha olan sevgi gibi muhabbet beslerler. Îman edenlerin Allaha sevgisi ise (her şeyden) sağlamdır. (Allaha eş tutarak nefislerine) zulmedenler azabı görecekleri zaman bütün kuvvet (ve kudret)in hakıykaten Allahın olduğunu ve Allahın hakıykaten pek çetin azâblı bulunduğunu  (gözleriyle görür gibi) bilselerdi(112)   
   (111) Bunlar putlara tanrı diye taparlar yahut bir takım azılı adamları tanrılaşdırırlar. (112)    “
ولو يري”:  “Rü'yet” de “bilmek”  ma'nası  da vardır. 
166- O zaman (görecekler ki) arkalarından uyulub gidilenler kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmışdır. (Hepsi) o azabı görmüşlerdir. Aralarındaki ipler  (münâsebetler)de  parçalanıb  kopmuşdur. 
167- Ve tâbi' olanlar şöyle demişdir: “Bizim için (dünyâye) bir dönüş olsaydı da (bugün) bizden uzaklaşdıkları gibi biz de (o gün) onlardan uzaklaşsaydık”. Böylece Allah onlara bütün yapdıklarını hasret (ve nedamet)ler halinde kendilerine gösterecekdir ve onlar cehennemden cıkıcılar da değildirler. 
168- Ey insanlar, yerdeki şeylerden, halâl ve temiz olmak şartıyle, yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, size hakıykaten apaçık bir düşmandır. 
169- O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allaha karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder. 
170- Onların (müşriklere); “Allanın indirdiğine uyun” denildiği zaman onlar: “Hayır, bîz atalarımızı üzerinde bulunduğumuz şey'e uyarız” derler. Ya ataları birşey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?  
171- O küfredenlerin hali bağırıb çağırışdan başka bir şey duymayan (anlamayan hayvanlara durmayıb) haykıran (bîr çoban)ın haline (ne kadar da) benziyor. (Onlar bir sürü) sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Onun için düşünmezler(113).  
   (113) “Haykıran”  dan maksad kâfirlerin atalarıdır. “Bağırıb çağırışından başka bir şey duymayan” da onları koru körüne taklid eden torunlarıdır. “Sağırlar, dilsizler, körler”  ise hepsidir. Bu âyet tamamen üst tarafı île ilgilidir. Ba'zıları,  “
و مثلden sonra bîr “muzaf” takdiriyle başka bir  ma'nâ  vermişlerse  de  bu,  bizce  doğru ve uygun değildir.  
172- Ey îman edenler, size rızk olarak verdiğimiz şeylerin (maddeten ve manen) en temiz olanlarından yeyin, Allaha şükredin, eğer (hakıykaten) ona kulluk ediyorsanız. 
173- O, size ölüyü (murdar hayvanı), kanı, domuz etini, bir de Alllahdan başkası için kesileni kat'iyyen haram kıldı. Fakat kim bunlardan yemiye muztar kalırsa (kimseye) saldırmamak ve haddi (ölmeyecek mikdarı) geçmemek şartıyle onun üzerine günah yokdur. Şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcıdır,  hakkıyle esirgeyicidir. 
174- Allahın indirdiği Kitabdan (Peygamberin vasıflarına dâir) bir şey'i gizleyib de onunla(114) az bir bahayi (hasîs bir menfaati) satın alanlar (yok mu?) Onlar karınlarına ateşden başka  (bir  şey)  yemiş olamazlar. Kıyamet günü Allah  onlarla  konuşmaz,  onları  temize de çıkarmaz.  Onlar için pek acıklı bir azâb vardır(115).  
  (114) “Tebdil ve tahrifi ile”. (115) Bazılarınca Kitabdan maksud Tevratdır. Kimine göre de hem Tevrat, hem İncildir. Kitabdan gizledikleri şey ise Peygamberimiz sallahu aleyhi ve sellemin geleceğini haber veren âyetlerdir. 
175- Onlar doğru yolu bırakıb sapıklığı, mağfirete bedel azâbı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne de sabırlıdırlar!. 
176- Bu (azabın) sebebi şudur: Çünkü Allah Kitabı şübhesiz hak olarak indirmişdir. O kitab(ın inzal, tasdıyk ve sıhhatin) da ihtilâfa düşenler elbette (Hakdan)  uzak bir ayrılık İçindedirler.
177- (Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz; birr (116) (taat bu) değildir. Fakat birr, Allaha, âhiret gününe,, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman eden, malı(nı Allah) sevgisiyle (yahud: mala olan  sevgisine rağmen) akrabaye, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (Yolda kalmış müsâfirlere), dilenenlere ve köle ve esirler(i kurtarmıy)a veren, namazı(nı) dosdoğru kılan, zekâtı(nı) veren (kimselerin), ahidleşdikleri zaman sözlerini yerine getirenler(in), sıkıntıda ve hastalıkda ve muharebenîn kızışdığı zamanlarda sabr-u metanet gösterenler (in birridir). Onlar (yok mu? Îmanlarında ve birr-ü faat iddiasında) sadık olanlar onlardır ve onlar takvaya erenlerin de ta kendileridir(117).
   (116) İnsanları Cenab-ı Hakka yaklaşdıran her türlü iyilik,   hayır ve taat demekdir. (117) Bu ayet-i   kerîme  kıblenin  tahvili  meselesini   dillerine  dolayan  Yahudi  ve  Nasranîlere  cevâbdır.
178- Ey îman edenler, maktuller hakkında size kısas (misilleme) yazıldı (farz edildi). Hür, hür ile köle, köle ile dişi, dişi ile (kısas olunur). Fakat kimin (hangi katilin) lehinde maktulün kardeşi (velîsi) tarafından cüz'î birşey afvolunursa (hemen kısas düşer). Artık örfe uymak (şer'in ve aklın iyi gördüğünü yapmak, borcu)(118) ona (maktulün velîsine) güzellikle ödemek (lâzımdır). Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve esirgemedir. O halde kim bu (afivden ve edadan) sonra (katile veya taraflarına muhasame ve) tecâvüzde bulunursa onun içîn pek acıklı bir azâb vardır.
  (118)  “el-mâide”  sûresinin 45 inci âyetine ve mealine müracaat. 
179- Ey salim akıl sahibleri, kısasda sîzin için (umumî) bir hayat vardır. Tâki  (katilden) sakınasınız. 
180- Sizden birinize ölüm gelib çatdığı vakit - eğer mal bırakacaksa - anaya, babaya, yakın akrabaya meşru' bir suretde vasıyyetde bulunmak takva sahihleri üzerinde bir hak olarak farzedîldi. (119) 
 (119) “en-nisâ”   sûresinin miras âyetiyle nesholunmuşdur.
181- Artık kim bunu (ölünün bu vasıyyetini) işitdikden sonra onu tebdîl ederse her halde vebali onu değişdirenlerin üzerinedir. Sübhesiz ki Allah hakkıyle işidici,  kemâliyle bilicidir.
182- Bununla beraber, kim vasıyyet edenin haksızlığa meylinden, yahud günâha gireceğinden endîşe edib de (alâkalıların) aralarını bulursa ona da hiç bîr günah yokdur. Şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.
183- Ey îman edenler sizden evvelki (ümmet)lere yazıldığı gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı (farz edildi). Tâki korunasınız(120).
   (120) Bir Hadis-i serif meali:   “Kimin evlenmive gücü yeterse evlensin.   Zira evlenmek gözü  (haramdan) daha çok men’eder, İffeti de öylece korur.  Kim evlenmiye muktedir olamazsa oruca sarılsın.   Çünkü oruç onun için bir enemedir (şehveti kesen,   nefsi kıran hafif bir  ameliyye  gibidi) Buhari: İbni   Mes'ud  radivallahu   anh”.
  
184- (O) sayılı günler(dir). Artık sizden kim (o günlerde) hasta, yahud sefer üzerinde olur (ve orucunu yemiş bulunur)sa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutar. İhtiyarlığından, yâhud şifâ bulması ümîd edilmeyen bir hastalıkdan dolayı oruç turmıya) gücü yetmeyenler(121) üzerine de bir yoksul doyumu fidye (lâzımdır). Bununla beraber kim gönül isteğiyle bir hayır yaparsa(122) işte bu, onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız sizin hakkınızda (yemenizden ve fidye vermenizden) hayırlıdır, bilirseniz.
  (121)
يُطِيقُونَهُ “  lâfz-ı celîli “ifâl”   babındandır   ki  hemzesi   izâle ve nefy içindir: “Uyun-ut-tefâsîr” (122) “Bir yoksuldan fazlasını doyurursa, yahud fidyeyi artırırsa veya hem oruç tutar,  hem  fidye verirse”   Bir fidye bir yoksulun bir günlük nafakasıdır.
185- (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki Kur'an onda (ki Kadir gecesinde levh-i mahfuzdan semâ-i dünyâye) indirilmîşdir. (O Kur'an ki) insanlara (mahz-ı) hidâyetdir, doğru yolun ve Hak ile batılı ayırd eden hükümlerin nice açık delilleridir. Öyleyse içinizden kim o aya erişirse (hazır olur, müsâfir olmazsa) onu (orucunu) tutsun, kim de hasta olur, yahud bir sefer üzerinde bulunursa o halde başka günlerde, oruç tutamadığı günler sayısınca (orucunu kaza etsin). Allah size kolaylık diler, size güçlük istemez. (Bu kolaylığı istemesi;) o sayıyı (kaza borcunuzu) ikmâl etmeniz, Allahı -sizi muvaffak buyurduğu o şeyden dolayı da büyük tanımanız içindir. Olur ki şükr edersiniz.
186- Kullarım (Habîbim) sana beni sorunca (haber ver ki) işte ben muhakkak yakınımdır. Bana duâ edince ben o duâ edenin da'vetine icabet ederim. O halde onlar da benim da'vetime (itaatle) İcabet ve bana îman(da devam) etsinler. Tâki (o sayede) doğru yola ulaşmış olalar.
187- Oruç (günlerinizin) gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak sîze halâl edildi(123). Onlar sizin için, siz de onlar için birer libâssınız. Allah nefislerinize karşı za'f göstermekde olduğunuzu(124) bildi de tevbenizi kabul eldi, sizi bağışladı. Artık (bundan sonra geceleri) onlara yaklaşın ve Allahın hakkınızda yazdığını isteyin(125). (Bütün gece) fecr(-i sadık) olan ak iplik kara iplikden size seçilinceye kadar(127) yeyin, için, sonra geceye kadar(126) orucu tamamlayın. Mescidlerde i'tikâfda bulunduğunuz zaman kadınlarınıza (geceleri de)  yaklaşmayın.  Bu (hükümler)  Allahın sınırlarıdır. Sakın onlara  (o sınırlara)  yaklaşmayın. İşte Allah  âyetlerini  böylece  insanlara açıklar. Tâki korunsunlar.
  (123) İslâmın bidayetinde yatsı namazını kıldıkdan, uyudukdan sonra yemek, içmek ve kadınlara yaklaşmak caiz değildi. Ba'zıları yatsı namazından sonra zevcelerine yaklaşdı, fakat bilahare nâdim oldu.(124)
خون“Havn”   kelimesinde   “Za'f”   mâ'nası   da   vardır. (125) Ya’ni evlenmekden maksud olan tenasüle,   üreyib türemîye hizmet edin. (126) Sabahleyin şafak sökünceye kadar, tan yeri beyaz iplik gibi ağarıncaya kadar. (127) Güneş batıncaya kadar. Ba'zılarına göre gurubdan sonra kızartı gidinceye kadar.
188- Aranızda (birbirinizin) mallarınızı haksız sebeblerle(128) yemeyin ve kendiniz bilib dururken insanların mallarından bir kısmını günah(ı mucip suretler)le (129) yemeniz için onları (o malları) hakimlere aktarma etmeyin(130).
  (128)Şer'in caiz görmediği kumar, hırsızlık, cebir, çapulculuk, emânete hainlik gibi şeylerle. (129) Yalancı şâhidlik,   yalan  yemin, rîşvet gibi.(130) Ba'zı müfessirler
وَتُدْلُوا بِهَا ” kavl-i kerîmini “Mallarınızı rîsvet vermek suretiyle fena hakimlere kapdırmayın” diye tefsir etmişlerdir. Hadîs-i şerif mealleri: 1) Amirlerin hediyye alması haram, hakimin rîsvet kabul etmesi ise küfr(e yakın bir giinâh)dır.  İmam Ahmed: Hazreti Âli radıyallahii anh, 2) Rİşvet veren de, alan da cehennemdedir. Taberânî: İbni Umer radıyallahü anhÜmâ”, 3) Ben ancak bir insanım. Bana (aralarında dalaşan öyle) hasımlar gelebilir kî içlerinden biri ötekinden daha beliğ (çenesi daha kuvvetli) ola(rak delillerini güzel, açık ve süslü bir suretde anlata) bilir ve ben de onu belki doğru sanıb lehine hüküm verebilirim. Binâen aleyh ben bir müslüman hakkını her kimin lehine hükmedecek olursam (biliniz ki) o, bir ateş parçasıdır. Artık dileyen onu sırtına   yüklesin,   dileyen   terketsin. Buharî;   Müslim:   Ummi   Seleme   radıyallahü   anhâ” 4) Sizden evvel geçen milletlerin mahvü-helâk olması ancak şu sebebdendi ki onlar şereflileri (kuvvet ve nüfuz sahibi olanları) hırsızlık etdikleri zaman bırakırlar (aldırış etmezler), fakat zaifleri çalınca haklarında ceza tatbik ederlerdi. Allaha yemîn ederim ki Muhammedin kızı (yani kızım) Fatıma dahi çalsa elini kesmekde tereddüt etmem." Buharî,  Müslim: Hazreti Aişe radıyaliahü  anhâ” (Bakınız:  “En-nisâ' sûresi,âyet: 56).
189- Sana yenî doğan aylan sorarlar(131). De ki: “O, insanların fâidesî için, bir de hacc için vakit ölçüleridir. İyilik ve taat, evlere arkalarından gelmeniz değildir(132). Fakat İyilik (eden; Allaha muhalefetden) sakınandır.  Evlere kapılarından gelin. Allahdan korkun.  Tâki muradınıza kavuşasınız.
  (131) “Tenzih, teali, ihbar” ma'nâlarına gelen fiillerle “sormak” ma'nâsındaki “suâl” kelimesi ikinci mefulune   “an” harfiyle vasıl olur:
يسألونك عن الروح”  gibi ki  “Sana ruhu sorarlar”   demekdir.   “Ruhdan sorarlar”   demek değildir.   Mealin metninde görülen يسألونك عن الاهلة ”   ile  geçen   (186)  ncı  âyet  de işte  bu  kabildendir. (132) “Buhari” ve «Müslim» in (Berâ') radıyaliahü anhden rivayetlerine göre ensar; hacc etdikten  sonra evlerine arka tarafından girerlerdi. Biri hacdan geldi, evine kapısından girdi, onu ayıbladılar. Bu âyetin nüzulü sebebi budur. Bu babda başka rivayetler de vardır.
190- Size harb açanlarla, Allah yolunda, sizde döğüşün (müdâfa harbi yapın. Ancak) aşın gitmeyin (133). Şübhesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.
 (133) “Sizinle savaşmayanlara dokunmayın. Savaşdıkları suretde de kadınları, çocukları, ihtiyarları öldürmeyin, işkence yapmayın. Ahîdleşdiğiniz kimselere karşı ahdinizi tutun.
191- Onları (sîze harb açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onları sizi çıkardıkları yerden  (Mekkeden) çıkarın. Fitne (134) katilden beterdir. Onlar Mescid-i haram yanında, orada sizinle döğüşünceye kadar, (yâni döğüşmedikce) siz de orada kendileriyle döğüşmeyin. Fakat (Orada) sizi öldürürlerse siz de onları öldürün.  Kâfirlerin cezası böyledir.
 (134) Din yüzünden tazyik, hakaret, bozgunculuk “Fitne» nedir? Aslında “imtihan sınama” demek olan bu kelime altını, gümüşü potada eritmekde, iyiliği ve kötülüğü belli olmak için insana edilen muamele ve ibtilâda da kullanılır ki bunlar da o asıldandır. Şu ma'nâlara da gelir: 1) Küfr, 2) Azgınlık ve sapıklık, 3) Günâh, 4) Rüsvaylık, 5) Bir adamı azdırmak. 6) Delilik, 7) Dahilî ihtilâf, karışıklık, ayrılık, kavga, 8) Bir şey'i beğenib kalbin ona meyil ve mahabbet etmesi, 9) Belâ ve azap... “Et-Teğabün” sûresinin “15” nci âvetindeki “fitne” sekizinci, bu âyetdeki “fitne” île (imam Râfiî) nin (Enes bin Mâlik) radıyaliahü anhden tahric etdiği şu: “Fitne uykudadır uyandırana lâ'net” mealindeki hadîsde geçen   “fitne”   yedinci,   “kabir fitnesi,   deccal fitnesi”   dokuzuncu manâlardandır.“Tariykat-i Muhammediyye” kitabının müellifi “Balıkesir”li (imam Birgivî) hazretleri fitneyi “insanları, meşru bir fâide olmaksızın, ıztıraba, ihtilâle, ihtilâfa, mihnet ve belâya düşürmek” diye ta'rif etdikden, onu kalb âfetlerinin “48” incisi olarak gösterdikden sonra cemaat imamının namazı uzatmasının, halka anlamayacağı çapraşık ve kapalı dil ile hitab edilmesinin de bu kabil fitnelerden olduğunu söyler.Bir faide olmak üzere şu iki hadîs mealini de ekliyorum: 1) Sizden biriniz (cemaate) imam olduğu zaman namazını hafif kıldırsın, uzatmasın. Çünkü onların içinde çocuk var, ihtiyar var, hasta var, iş sahibi var. Yalnızca kıldığı zaman ise dilediği gibi kılsın (uzatsın)-Buharî, Müslim, Ahmed Tlrmizi: Ebû Hüreyre radıyaliahü anh”, 2) Biz insanlara akıllarının alacağı tarzda söylemekle emrolunduk. Deylemî: İbni Abbas radıyaliahü anhüma. 
192- Bununla beraber (Muharebeden) vazgeçerlerse (sîz de bırakın), şübhesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkiyle esirgeyicidir.
193- Fitne(den eser) kalmayıncaya, dîn de (şunun bunun değil) yalınız Allahın (dîni diye tanılmış) oluncaya kadar onlarla savaşın. Vaz geçerlerse artık zalimlerden başkasına hiç bir husumet yokdur.
194- Haram ay, haram aya bedeldir(135). Hurmetler karşılıklıdır. Onun için kim sizin üzerinize saldırırsa siz de, tıbkı onların üstünüze saldırdıkları gibi, ona saldırın. (Fakat dâima) Allahdan korkun ve bilin ki şübhesiz Allah takva sahibleriyle beraberdir.
 (135) Muharebenin haram olduğu ay “Zilka'de” dir. Bu isim de o ayda harb edilmeyib rahat oturulmasındandır. Resûl-i Ekrem sallellahü aleyhi ve sellem Hicretin altıncı yılının zilka'de ayında ashab-ı kiramiyle birlikde “Umre” kasdıyle Mekkeye hareket buyurmuşlardı. Kureyş müşrikleri buna mani' oldukları için “Umre” gelecek seneye kalmışdı. Bu, meşhur “Hudeybiyye sulhnâmesi” nin İcâbı idi. Sene-i âtiye geldi. Resûl-i Ekrem sallellahü aleyhi ve sellem yine ashabiyle birlikde Umreyi kaza etmek üzere teşrif buyurdular ki bu, tam geçen seneki Zilka’de ayına müsadifdi.
الشهر الحرام بالشهر الحرام”  kavl-i celîli “Bu yılın Zilka'desi ve Umresi geçen senenin Zilkadesine ve Umresine bedeldir”  demekdir.
195- Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendinizi(136) tehlikeye atmayın(137).  (Dâima da)  iyilik edin.  Allah muhakkak iyilik edenleri sever.
 (136)
بايديكم”  lâfz-ı celîlinin mealidir, “Zikr-i cüz, irâde-i kül” kabîlindendir.(137) Savaşdan kaçarak;   hasislik ve hamiyyetsizlik ederek,   dünyâye taparak.
196- Haccı da, umreyi de Allah için, tam yapın. Fakat (herhangi bir sebeble bunlardan) alıkonursanız o halde kolayınıza gelen kurban(ı gönderin. Bununla beraber) kurban yerine (Minâya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden kim hasta olur, yahud başından bir ezîyyeti bulunursa(138) ona orucdan, ya sadakadan yahud da kurbandan (biriyle) fidye (vacip olur). Emîn olduğunuz vakit (135) ise kim hacca kadar umre ile fâidelenmek (sevaba girmek) isterse kolayına gelen bir kurban-(ı kesmek vacip olur). Fakat (onu) bulamazsa hacc günlerinden (ihramlı olarak) üç, döndüğünüz vakit (140) yedi gün olmak üzere oruç tutmak (vacip olur ki)  bunlar tam on  (gün eder).   Bu, ailesi  (ikâmetgâhı)  Mescid-i haramda (141) bulunmayanlara âiddir.    Allahdan korkun ve bilin ki cezası cidden çetin olandır.
 (138)  Yara,   ağrı,  bit gibi eziyyet verici şeylerden dolayı tıraş olursa. (139) Hastalık, düşman ve benzerleri gibi sebeblerle alıkonmayıb da vazifelerinize emnîyyetle devam etdiğiniz vakit. (140) Haccı bitirdikden,   yahud memleketine döndükden sonra. (141) Mekke ve havalîsinde.
197- Hacc (ayları) bilinen aylardır (142). İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (kendine) farz eder (ihrama girer)se (143) artık hacda kadına yaklaşmak (144), günâh yapmak, kavga etmek yokdur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (Hacc seferinize yetecek mikdarda) azıklanın. Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekden, insanlara yük olmakdan) kaçınmakdır. Ey kâmil akıl sahibleri, benden korkun.
 (142) Şevval, Zilka'de aylarıyle Zilhicceden on gündür (imamı Şafiî) ye göre kurban gecesiyle beraber Zilhicceden dokuz gündür. (İmam Mâlik) e göre bütün Zilhicce ayıdır. (143) Niyyetle, yahud telbîye ile, yâhud kurban kesmekle. (144)   Yahud kötü söz söylemek.
198- (Hacc mevsiminde ticâretle) Rabbinizden rızık istemenizde bir günâh yokdur. Arafatdan (orada “vakfe” den sonra, seller gibi) boşanıp (elbirlik) akdığınız zaman “Meş'ar-i haram” in yanında Allahı zikredin, O, size nasıl hidâyet etdiyse siz de Onu öylece anın. (Bilirsiniz ya) siz bundan evvel gerçek sapıklardandınız!
199- Sonra İnsanların (elbirlik) döndüğü yerden sîz de dönün. Allahdan  (günâhlarınızı) mağfiret (buyurmasını) isteyin. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.
200- Menâsikinizi (hacca âit ibâdetlerinizi) bitirince (câhiliyyetde) atalarınızı   (böbürlenerek)  andığınız gibi,  hattâ daha kuvvetli bir anışla Allahı anın. Artık o insanlardan kimi “Ey Rabbimiz, bize (nasibimizi) dünyâda ver” der ki onun âhiretden nasibi yokdur.



201- Kimi de “Ey Rabbimiz bize dünyada da iyi hal ver, âhiretde de iyi hal ver ve bizi o ateş (cehennem) azabından koru” der.
202-   İşte onların (o her iki kısmın hacda) kazandıklarından nâsib(ler)i vardır. Allah hesabı pek çabık görendir.
203- Bir de sayılı günlerde(145) Allahı zikredin (tekbîr alın). Kim iki günde (“Minâ” dan dönmek için) acele ederse(146) üstüne günâh yokdur. Kim de geri kalırsa(147) ona da günah yokdur. (Fakat bu,) takva sahibi için(dir). Allahdan korkun ve bilin ki muhakkak (hepiniz) ancak Ona (varıb) toplanacaksınız. 
  (145) “Minâ” günlerine, yahud arefe sabahından zilhiccenin 13 üncü gününün ikindi vaktına kadar olan günlerde. (146) Minâ günlerinde, zühiccenin 11 ve 12 nci günlerinde Minâdan Mekkeye gelmekde. (147) Zilhiccenin 13 üncü günü kalırsa.
204- İnsanlardan öyle kimse vardır ki, onun (bu) dünyâ hayatına âid sözü hoşuna gider ve o, kalbinde olana Allâhı şahid getirir. Hâlbuki o, düşmanların en yamanıdır.
205- O, yer yüzünde iş başına geçdi mi (148) orada fesâd çıkarmıya, ekini ve zürriyeti kökünden  kurutmıya  koşar. Allah fesadı sevmez.
   (148) Yahud: “Senin yanından dönüb gitdi mi”?. Bu âyetde tavsif edilen adam münafıklardan (Ahnes bin Şurayk)dı. Tatlı dilli, fakat çok cânî bir adamdı.
206- Ona: “Allahdan kork” denildiği zaman izzet(-i nefsi, cahilane kibr)i kendisini (daha ziyâde) günâh işlemeye götürür, işte öylesine cehennem yetişir. O, hakıykat ne kötü yatakdır!..
207- insanlardan Öyle kimse de vardır ki Allâhın rızasını isteyerek nefsini satın alır (149). Allah kullarına çok merhametlidir.
  (149) (Suheyb-i rumî) radıyallâhü anh hakkında nazil olmuşdur. Müşarünileyh, müşriklerin ezalarından, İşkencelerinden Medîneye hicret etmiş, bütün malını fidye-i necat olarak düşmanlara bırakmışdır.
208- Ey İman edenler, hep birden sulh-u selâma girin. Şeytanın adımları ardına düşmeyin.  Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır(150).
  (150)  “O, aranızı açan bir düşmandır”, “İbâne” de bu ma'nâ (yâ'ni, “ayırmak, arayı   açmak”   ma'nâsı)  da vardır.
209- Size bunca aşikâr deliller geldikten sonra yine kayarsanız bilin ki şübhesiz Allah mutlak galibdir. (Sun'unda) tam hikmet sahibidir.
210- Onlar (İslama girmeyenler) ille Allahın, bulutdan gölgeler içinde meleklerle birlikde kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine  mi  bakıyorlar?  Halbuki  (bütün)  işler Allah'a  döndürülür.
211- Sor İsrail oğullarına; Onlara nice açık âyet(ler) verdik. Kim Allahın ni'metini, o (nimet) kendisine geldikten sonra, (küfr ile) değişdirirse şübhesiz Allah, cezası pek çetin olandır.
212- Küfredenler dünyâ hayatı pek süslendi. İman edenlerden kimiyle (Bilâl, Ammar, Suheyb gibi fakirlerle)  eğleniyorlar.    Halbuki takvaya eren  (o mü’min)ler  kıyamet gününde  onların  üstündedirler.  Allah kimi dilerse ona hesâbsız rızık verir.
213- İnsanlar bir tek ümmetdi (kimi îmân etmek, kimi küfre sapmak suretiyle ihtilâfa düşdüler). Binâen'aleyh Allah (rahmetinin) müjdeciler(i, azabının) haberciler(i) olmak üzere (onlara) peygamberler gönderdi ve beraberlerinde -insanların ihtilafa düşdükleri şeyler hakkında aralarında hüküm vermek için- hak (ve gerçek) kitablar de indirdi. Hâlbuki kendilerine apaçık deliller geldikden sonra birbirine karşı olan ihtiras ve hasedden ötürü ihtilâfa düşenler; o (Kitab) verilenlerden başkası değildir. İşte Allah (böylece) îman edenleri, kendi iradesiyle, hakkında ihtilâfa düşdükleri hakka (gerçeğe) ulaşdırdı. Allah kimi dilerse onu doğru yola iletir.
214- (Ey müminler) yoksa siz, sizden evvel geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara Öyle yoksulluk(lar), ve sıkıntı(lar) gelib çaldı ve (çeşidli belâlarla) sarsıldılar ki, hattâ peygamber(leri) maiyyetindeki mü'mînlerle birlikde: “Allahın yardımı ne zaman?” diyordu. Gözünüzü açın: Allahın yardımı yakındır muhakkak (151).
  (151) Ashab-ı kiramın “Ahzâb” muharebesinde çekdikleri çetin sıkıntılar üzerine nazil  olmuşdur.

215- Onlar, hangi şey'i nafaka olarak vereceklerini sana sorarlar. De ki: “Maldan vereceğiniz şey (evleviyyetle) ananın, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yol oğlunun (müsâfirin hakkı)dır.(152) Her ne hayır işlerseniz şübhesiz Allah onu çok iyi  bilen  (mükâfatını veren)dir.
  (152) Ashab-ı kiramın zenginlerinden ve ihtiyarlarından (Amr bin Cemuh) radıyallahü anhın: “Yâ Resûlellah, hangi şey'i sadaka olarak verelim, infak edelim?” suâline cevâb olmak üzere nazil olmuşdur. Cenâb-ı Hak yiyeceğe, içeceğe, giyeceğe, bineceğe, barınacağa âid her şey'in nafaka olduğu bilindiği için bu âyetde yalınız kimlere verilmesi lâzım geleceğini beyan buyurmusdur.
216- (Ey müminler, tab'an) sizin hoşunuza gitmediği halde uhdenize, kıtal (düşmanlarla savaş) yazıldı (farz edildi). Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur, bir şey'i de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
217- Sana haram olan o ayı, ondaki muharebeyi sorarlar. De ki: “Onda (o ayda) muharebe etmek büyük (günâh)dır, (insanları) Allah yolundan men' etmek, onu inkâr etmek, (ziyaretçilerin) Mescid-i harama gitmelerine mâni' olmak, Onun halkını oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük (günah)dır. Fitne katilden de beterdir. Kâfirler, güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmalarında devam edeceklerdir. İçinizden kim dininden döner de o, kâfir olarak ölürse onların (o gibilerin) yaptığı  (iyi)  işler dünyâda da, âhiretde de boşa gitmişdir. Onlar o ateşin (cehennemîn) arkadaşlarıdır. Onlar orada (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.
218- Hakıykat, iman edenler, bir de Allah yolunda (yurdlarından) hicret edib de savaşanlar (yok mu?) işte onlar Allahın rahmetini umarlar.    Allah   (müminleri)   hakkıyle   yarlığayıcı,  (onları)   cidden   esirgeyicidir.
219-220-   Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için fâideler vardır. Günahları ise fâidelerinden daha büyükdür.” (Yine) sana hangi şey'i nafaka vereceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyacınızdan artanı (verin)”. Allah size böylece âyetlerini (pek güzel) açıklar. Olur ki dünyâ hususunda da, âhiret işinde de iyice düşünürsünüz. Bir de sana yetimleri sorarlar. De ki: “Onları yarar ve iyi bîr hale getirmek hayırlıdır. Şayet kendileriyle bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, (yetimlerin) salâhına çalışanlarla (onların mal ve halinde) fesâd (ve fenalık) yapanları bilir. Eğer Allah dileseydi sizi muhakkak zahmete sokardı. Şübhesiz Allah mutlak galibdir, tam hüküm ve hikmet sahibidir. (153)
  (153) İçki hakkındaki diğer âyetler: (En-nisâ, âyet: 43-“En-mâide; âyet 91; “En-nahl” âyet: 68)”. işaret ettiğimiz vech ile Kur'an-ı Kerimde bu babda işbu âyetle beraber dört âyet vardır: 1) Hazreti Peygamber sallellâhü aleyhi ve sellem henüz Mekkede iken nazil olmuşdur ki meali şudur: “Hurma ve üzüm (ağaçlarının) meyvalarından içki yapıyor, güzel rızk ediniyorsunuz. Bunda aklı eren bir kavm için elbet bîr ibret var (Nâhl sûresi, âyet: 67)” Müslümanlığın ilk devresinde içki henüz halâl idi. Bu âyet o fiili vakıayı açıklamışdır. 2) Bundan sonra Medinede hazreti (Umer) ve (Muaz) radıyallahü anhümânın sorularına cevaben yukarıda mealini yazdığımız âyet tebliğ buyurulmusdu. Bu âyet üzerine müslümanların kimi “büyük günâh” diye içkiyi terketmiş, kimi de “insanlara fâîdesi de var” deyip bırakmamışdır. 3) Bir gün (Abdur Rahman bin Avf radıyallahü anh bir ziyafet vermiş, ashab-ı kiramdan ba'zıları da o ziyâfetde hazır bulunmuşdu. Müşârün ileyh onlara yedirmiş, içirmişdi. Akşam namazının vakti gelince biri imam olmuş,  “
قل يا ايها الكافرون”  sûresini yanlış  okumuşdu.  Bunun üzerine şu mealdeki âyet nazil oldu: “Ey mü'minler siz serhoşken ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın “En-nisâ'” sûresi, âyet: 43). Bu suretle içki yalınız namaz vakıtlarına münhasır ve ilk defa olmak üzere haram kılınmışdır. Artık içenler onu yatsı namazından sonra içiyorlar, serhoşluk zail oldukdan sonra sabah namazını, sabah namazından sonra da Öğleyi, ikindiyi, akşam ve yatsıyı kılıyorlardı. 4) (Utban bin Mâlik-R.h.) bir evlenme ziyafeti verdi, müslümanlardan bir kısım insanları da da'vet etdi. Sa'd bin ebî — Vakkas — R. h.) da o arada idî. Ziyâfet yemeği için hazırlanan kızarmış deve kellesini yediler, içdiler, başları iyice dumanlanınca asalet iddialarına kalkışdılar. (Sa'd-R.h.) de bu alanda kendi asaletini, soyunu, kavmini öğen, ensarı hicveden bir şiir okudu. Ensardan biri buna öfkelendi, devenin sofradan kalkan kellesini alıb onunla (Sa'd-R.h.) in kafasını yaraladı. (Sa'd-R.h.) Resûli Muhterem sallellâhü aleyhi ve sellem efendimize müracaatla o ensarîyi şikâyet etdi. Bunun üzerine hazreti (Umer) radıyallahü anh: “Yâ Rab, şu içki hakkında bize şâfî bir açıklama yap” diye düâ etdî. Akıybinde şu mealdeki âyetler nazil oldu: “Ey îman edenler, içki, kumar, (tapınmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır.  Onun için bun(lar dan kaçının ki muradınıza eresiniz. Şeytan içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allahı anmakdan ve namaz kılmakdan alıkoymak ister. Artık vaz geçtiniz değil mi? (El-mâide, âyet 90, 91) (Hazreti Umer): “Vaz geçtik yâ Rab” dedi. Bu vak'a “Ahzab” gazvesinden bîr kaç gün sonra olmuşdu. İçkinin böyle tedricî suretde yasak edilmesinin sebebi şudur: Müslümanlar içkiye alışmışlardı. Ondan maddeten de çok fâideleniyorlardı. Eğer birdenbire kendilerine bu yasak tatbik, edilseydi belki o kadar müessir olmayacakdı. Onun için tedricî ve rıfk ile muameleye riayet edildi. (Enes) radıyallâbü anh anlatıyor: (Biz içki âlemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi. “İçki haram kılındı” dedi. Arkadaşlar derhal “Şu içki kablarını dök, temizle” emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı). Kur'ân-ı kerimde içki “Hamr” olarak zikr edilmişdir. Bunu Resûli Mükerrem sallellâhü aleyhi ve sellem şu suretlerle tefsir buyurmuşdur: “Üzümden içki olur, buğdaydan içki olur, arpadan içki olur. Hülâsa sizi sekir veren her şeyden men' ederim (Ebu Dâvud). “Tirmizî”, “Baldan da içki olur” rivayetini ilâve etmişdir. Çoğu sekir veren şey'in azı da haramdır (Hadîs; Tirmizî, Ebû Dâvud)”. “Ankara” da münteşir aylık “İslâm” mecmuasının eylül-1956 tarihli ve 6 sayılı nüshasında bu ayet-i kerime tafsîlen tefsir edilmişdir. Bizim “Kırk hadîs”lerde de ma'lûmat vardır.
221- (Ey mü'minler) Allaha eş tanıyan kadınlarla (müşriklerle), onlar îmana gelinceye kadar,  evlenmeyin. İman eden bir câriye (154),  müşrik bir kadından -bu, sizin hoşunuza gitse de- elbet daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de, onlar îman edinceye kadar, (mü'min kadınları) nikahlamayın. Mü'min bir kul müşrikden -o, sizin hoşunuza gitse de- elbette hayırlıdır. Onlar sizi cehenneme çağırırlar, Allah ise, kendi iradesiyle, cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara âyetlerini apaçık söyler. Tâki iyice düşünüb ibret alsınlar.
  (154) Yahud:  “Kadın”.  Bu kavl,   sarahat yanında zaif kalıyor.
222- Sana kadınların ay halini de sorarlar. De ki: “O bir ezadır (pislikdir). Onun için hayız zamanında kadınlar(ınızla cinsî münâsebet) den ayrılın, temizlendikleri vakta kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiler mi o zaman Allahın size emretdiği yerden onlara gidin. Her halde Allah hem çok tevbe edenleri sever, hem çok temizlenenleri sever.
223- Kadınlarınız sizin (evlâd yetişdiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza, dilediğiniz gibi, gelin. Kendiniz için önden (iyi ameller) gönderin (hayırlı evlâdlar yetişdirin). Bir de Allahdan korkun ve bilin ki her halde siz ona kavuşacaksınız. İman edenlere müjdele.
224- Allahı, yeminlerinizden dolayı, iyilik etmenize (155), (fenalıkdan)   sakınmanıza, insanların arasını bulmıya engel yapmayın. Allah (her şeyi) hakkıyle  işidici,  kemâliyle  bilicidir (156).
  (155) Yahud:   “Yeminlerinize sadâkat göstermenize,   onda ısrar etmenize”. (156) (Abdullah bin Revâha-R.H.) ile damadı (Beşir bin Nu'am-R.H.) m arası açılmış, (Abdullah-R.H.) onun yanma girmemiye, onunla konuşmamıya, onun hasmıyle olan dargınlığını barışdırmamıya yemin etmişdi. Kendine “Niçin böyle yapıyorsun?” diyenlere “Ne yapayım, Allaha yemin etdim, Yeminimde sadık kalmakdan başkası bana halâl olmaz” yolunda cevab veriyordu, işte bu âyet bunun üzerine nazil olmuşdur. (Ebû Hüreyre) radıyallahü anh Resûlullah sallellâhü aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu söylemişdir: “Kim bir yemin eder de yemin etdiği mes'elenin hilafını ondan hayırlı görürse derhal   dönsün ve yeminine keffâret etsin  (Müslim)”.
225- Allah, sizi yeminlerinîzdeki “lâğv” dan(157) dolayı sorumlu tutmaz.   Fakat sizi kalplerinizin azmetdiği yeminler yüzünden muaahaze eder. Allah çok yarlığayıcıdır, halimdir (kullarının günâhı sebebiyle rızıklarını da kesici değildir)(158)
 (157)
لغوkelimesi muhtelif suretlerde tefsir edilmişdir. (îmam-ı A'zam) hazretlerine göre “Bir kişinin bir şey'i doğru zanniyle yemin etdikden sonra onun hilâfı zâhir olmasıdır”. (İmam-ı Şafiî) hazretlerine göre “Yemin kasdetmeksizin bir sözü te'kîd için (Lâ vallahi, belâ vallahi) demesidir. (Kazî Beyzâvî) ye nazaran ise “Dilin sürçmesiyle sehven edilen yemîndir”. Âyet-i kerîme bu ma'nâların hepsine şamildir. Diğer tefsirleri, bu âyetin şümulünden hariç gördüğümüz için, yazmadık. (158) (Halîmî).
226- Kadınlarına yaklaşmamıya yemin edenler için (159) dört ay beklemek vardır. Eğer erkekler (o müddet içinde keffaret yaparak (160) zevcelerine) dönerlerse şüphe yok ki Allah cidden yarlığayıcı, hakkıyle esirgeyicidir.
  (159) Buna “İlâ” derler. Câhilîyyet devrinin sıksık tekerrür eden adetlerindendi. “İlâ” da koca ricat hakkından, kadın da müddet kaydı olmaksızın diğer kocaya ebediyyen varmak hakkından mahrumdu. (160) Ekseriyyetin kavline göre.
227- Eğer (o suretle yemin edenler ric'at etmeyib de kadınlarını) boşamıya karar verirlerse (ayrılırlar). Şübhesiz Allah (onların sözlerini) hakkıyle işidici, (niyyetlerini) gerçekden  bilicidir.
228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme müddeti beklerler (beklesinler). Eğer onlar Allaha ve âhiret gününe inanıyorlarsa Allahın, kendi rahimlerinde yaratdığını (söylemeyerek) gizlemeleri onlara halâl olmaz. Kocaları bu bekleme müddeti içinde(161) barışmak isterlerse onları geri almıya (herkesden) çok lâyıkdırlar. Erkeklerin meşru' suretde kadınlar üzerindeki (hakları) gibi kadınların da onlar üzerinde (hakları) vardır. (Yalnız) erkekler onlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye mâlikdirler. Allah mutlak galibdir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.
  (161) Buna   “Iddet”   derler.                                                                                                         
229- Boşama iki defadır. (Ondan sonrası) ya iyilikle tutmak, ya güzellikle salmakdır. (Ey zevçler) onlara (kadınlara) verdiğiniz bir şey'i (mehrî, geri) almanız size halâl olmaz, Meğer ki erkekle kadın Allahın sınırlarını (evlilik haklarını) ayakda tutamayacaklarından korkmuş (ümidlerini kesmiş) olsunlar. Eğer bu suretle siz de onların (zevç ve zevcenin), Allahın sınırlarını hakkıyle muhafaza ve îfâ edemeyeceklerinden korkarsanız o halde (kadının serbest boşanması için) fidye vermesinde (hakkından vaz geçmesinde) ikisi üzerinde de vebal yokdur. Bunlar Allahın sınırlarıdır. Onları (çiğneyib) geçmeyin. Kim Allahın sınırlarını aşarsa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
230- Yine erkek, zevcesini (üçüncü defa olarak) boşarsa ondan sonra kadın kendinden başka bir ere nikahlanıp varıncaya kadar (162) ona (o birinci zevcine) halâl olmaz. Bununla beraber, eğer bu (yeni) koca da onu boşar da onlar (birinci zevç ile aynı zevce) Allahın sınırlarını ayakda tutacaklarını (tatbik edeceklerini) zannederlerse (ıddet birdikten sonra) tekrar birbirine dönmelerinde (evlenmelerinde) her ikisi hakkında da vebal yokdur. Bunlar bilir, anlar bir kavm için Allahın açıkladığı sınırlardır.
 (162) Ve o er onunla cinsî münâsebetde bulununcaya kadar  (Buhari, Müslim).
231- Hem kadınları boşadımz da ıddetlerini bitirdiler mi(163), artık onları ya (kendilerine ric'atle) iyilikle tutun, ya iyilikle bırakın. (Fakat) onları, sırf zulmedebilmeniz için, zararlarına olarak, tutmayın. Kim böyle yaparsa muhakkak kendine yazık etmiş olur. Allahın âyetlerini (muhalefetle) oyuncak yerine koymayın. Allahın üzerinizdeki ni'metini ve size öğüd vermek için indirdiği kitabı (Kuranı) ve (ondaki) hikmeti düşünün. Allahdan korkun ve bilin ki Allah her şey’i hakkıyle bilendir.
  (163) 228 nci  âyete ve hamişine bakınız.
232- Kadınları boşadınız da ıddetlerini bitirdiler mi, aralarında meşru' bir suretde anlaşdıkları takdirde, artık kendilerini kocalarına nikâh etmelerine engel olmayın. İşte içinizden Allaha ve âhiret gününe îmân etmekde olan(lar)a bununla öğüd veriliyor. Bu sizin için daha fazıyletli ve daha temizdir. (Ondaki maslahatı) Allah bilir, siz bilmezsiniz(164).
 (164) (Ma'kıl bin Yesâr), hemşiresini (Abdullah bin âsım)a nikâhlamışdı. (Abdullah) onu boşadı. Fakat sonra ıddeti içinde (tekrar almıya) talib oldu. Ma'kıl buna rıza göstermemiş, “Allah hakkı için sizi birbirinize kavuşdurmam” demişdi. Bu âyet-i kerime bunun üzerine nazil olmuşdur.
233- Anneler çocuklarını iki bütün yıl emzirirler(165). (Bu hüküm) emmeyi tamam yapdırmak isteyen(ler) içindir (166). Onların (annelerin) ma'ruf vech ile (167) yiyeceği, giyeceği; çocuk kendisinin olan (babaya) âiddir (168). Kimse takatınden ziyadesiyle mükellef tutulmaz. Ne bîr anne çocuğu yüzünden, ne de bir çocuk kendisinin olan (bir baba) çocuğu sebebiyle zarara sokulmasın (169). Mirasçıya düşen (vazıyfe)de bunun gibidir (170). Eğer (ana ve baba) aralarında rıza ve müşavere ile (bil'ittîfak çocuğu iki sene dolmadan) memeden kesmeyi arzu ederlerse ikisinin üzerine de vebal yokdur. Çocuklarınızı (başkalarına) emzirtmek İsterseniz meşru' suretde verdiğiniz (emzirme ücretin)i teslim etmek (ödemek) şartıyle yine uhdenize vebal yokdur. Allahdan korkun ve bilin ki şübhesiz Allah, ne yaparsanız hakkıyle görendir.
  (165)  “Bu, Allanın hükmüdür”.   Bazıları ma’nâsını inşâi yaparak   “Emzirsînler”   demiş. (166) Bu kayda ve âyetin
فان اراد ” kısmına nazaran anneler, çocuklarını bizzat emzirmeye zorlanamazlar. (167) Babanın elinden geldiği mıkdara göre,  örf-ü  âdete  göre. (168) Bu kavl-i celîle göre evlâd babaya nisbet olunur. (169) Valideyi emzirmîye zorlamak, emzirmek istediği halde çocuğu elinden almak, babaya altından kalkamayacağı masrafları yüklemek suretiyle. (170) Çocuğun babası ölürse emziren kadının yiyeceği, içeceği mirasçısına düşer.
234- İçinizden ölenlerin (geride) bırakdıkları zevceler kendi kendilerine dört ay on (gün) beklerler (171). İşte bu müddeti bitirdikleri zaman artık onların kendileri hakkında meşru' vech ile yapdıkları şeyden (172) dolayı size (173) günâh yokdur. Allah ne işlerseniz (hepsinden) hakkıyle haberdârdır.
  (171) “Allanın hükmü budur”. Maksad kadının o müddet içinde evlenmemesi, kocasının öldüğü evden başka yere çıkmaması, ziynetini bırakmasıdır. Bu suretle ziyneti terk etmesine “ihdâd” derler, (imam Müslim)in mü'minlerin anası hazretİ (Âişe) radıyallahü anhâdan tahrîc etdiği bir hâdîs-i şerifin meali: “Allaha ve âhiret gününe inanan bir kadının ölüye, karşı üç günden fazla ziyneti terk etmesi halâl olmaz. Fakat kocası ölürse dört ay on gün ziyneti bırakır”. Buharide ve diğer hadîs kitaplarında da bunu müeyyid hadîsler vardır. Bu iddetden maksad kadının gebe olup olmadığının tehakkukudur. Gebe ise müddet bildikten sonra doğurmasını bekler ve ondan sonra evlenir. Değilse bu müddet bitince evlenebilir. Gebe kadının çocuğu ıddeti içinde düşerse beklemiye hacet yokdur. Yalınız zevci,   temizlenmeden yaklaşamaz. (172) Evlenmekden,   iddet geçirdiği evden diğerine gitmekden,   zîynetlenmekden. (173) Velîlerinize.
235- (Vefat ıddetini bekleyen) kadınları nikâhla isteyeceğinizi çıtlatmanızda (174), yahud böyle bir arzuyu gönüllerinizde saklamanızda üzerinize bir vebal yokdur. Allah bilmişdir ki siz onları mutlaka hatırlayacaksınız. Ancak kendileriyle gizlice va'dleşmeyin (175). (Çıtlatma suretinde) meşru' bir söz söylemeniz ise başka. (Farz olan ıddet), sonunu buluncaya kadar da nikâh bağını bağlamıya (176) azmetmeyin ve bilin ki Allah kalblerinizde olanı muhakkak biliyor. Artık ondan sakının ve yine bilin ki şübhesiz Allah çok yarlığayıcıdır, gerçek hilm sahîbidir (cezada acele edici değildir).
  (174) Âyet-i kerîmedeki   “tâ'riz”, tasrîhin zıddıdır. (175) Nikâh talebini kötülüğe âlet etmeyin. Iddetden sonra başkasıyle evlenmemek ve  benzerleri   için   andlaşmayın. (176) Medârik.
236- Kendileriyle temas etmediğiniz, yahud kendilerine bir mehîr ta'yin eylemediğiniz kadınları boşamışsanız (bunda) üzerinize vebal yokdur. Onları -zengin olan(ınız) kudretince, darda bulunan(nız) da halince (olmak üzere)- ma'ruf bir fâide ile fâidelendîriniz. Bu, iyilik etmek şiaarında bulunanların üzerine bir borcdur.
237- Eğer siz onları kendilerine temas etmeden Önce boşar, (fakat daha evvelden) onlara bir mehîr ta'yin etmiş bulunursanız, o halde ta'yîn etdiğiniz (o mehr)in yarısı onlarındır. Meğerki kendileri vazgeçmiş olsunlar, yahud nikâh düğümü elinde bulunan kimse (177) bağış yapmış olsun. (Ey erkekler) sizin bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki üstünlüğü unutmayın.  Şübhesiz Allah,  ne yaparsanız hakkıyle görücüdür.
  (177) Zevç,   veli.
238 - Namazlara ve orta namaza,(178) (vakıtlarında rükünleri ve şartları ile) (179) devam edin. Allanın (dîvanına) tam huşu' ve taatle durun (180).
 (178) İmam-ı A'zam (Ebu Hanîfe hazretlerine göre ikindi namazıdır. Ekseriyet de bu ictihaddadır. Çünkü Resûlullah sallellâhü aleyhi ve sellem “Hendek muharebesi” günü “Düşmanlar bizi orta namazdan, ikindiden alıkoydular” buyurmuşdur. (İbni Hacer) diyor ki “Bu hadîs Kütüb-i sittede hazreti Ali) radıyallahü anhden rivayet edilmişdir”. Bu babda başka kaviller de vardır. (179)  Medarık. (18O) “İtaat edici olarak.” Kur'anda vârid olan her Kunut (un ma'nâsı) taatdır. (Hadis: (İmam Ahmet vesâire). Ba'zılarına göre “Sükût edici olarak”. (Zeyd bin Erkam radivallahü anh diyor kî: “Biz bidâyet-i İslâmda) namazda söz söylerdik. Artık sükût ile, söz   söylememekle   me'mur   olduk   (Buharî. Müslim).
239- Fakat (muharebe, su baskını ve benzerleri gibi bir tehlikeden) korkar(ak hakkın dîvânına tam huşu' ve taatle durmak İmkânını bulamaz)sanız o halde (namazı) yürüyerek, yahud süvari olarak (Kıbleye  veya   her   hangi   bir  semte   karşı)   kılın (bırakmayın) (181).  (Tehlikeden) emîn  (ve salim) olduğunuz vakit ise yine Allahı, size bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretdi ise, o vech ile, anın(182).
  (181) “Havf namazı”. (İmamı Şafiî) ye güre muharebe kızışıb da başgöz açmıya imkân kalmazsa hayvan üstünde olsun yürüyerek olsun, Kıbleye karsı olsun, başka semtlere karşı olsun “ima” (işaret)le namazı kılmak lâzımdır. İmam-ı A'zam (Ebu Hanîfe) ye göre ise öyle hallerde yaya olanlar namazını te'hir ile kaza etmelidirler. Çünkü Resûlüllah sallellahü aleyhi ve sellem Hendek muharebesî günü öğle, ikindi ve akşam namazlarını hep birden güneş batdıkdan sonra kılmıştır. (İmam Şafiî)nin istinadı şudur: “Hendek muharebesi zamanında henüz bu âyet nazil olmamışdı. Binâen'aleyh havf namazı da yokdu.  Ayet-i kerime sonra nâzil olmuşdur.  (Müslim)in    (İbni Abbas) radıyallâhü anhümâdan tahric etdiği hadîs-i şerife nazaran “Hazar vaktında dört rek'atli namazlar tam, seferde iki, havf de bîr rek'at olarak kılınır”, İmâmı Şafiî) ve (Malikî) bu hadîsi te'vîl etmişler, havf namazının bir rek'atli olmasını muvafık görmemişlerdir. “En-nisâ'” sûresinin (101:103 âyetlerine müracat). (182) Namazınızı her zamanki  gibi  kılın. Bu “Emn  namazı”   dır.
240- Sizden zevceler(ini geride) bırakıb ölecek olanlar(183) eşlerinin (kendi evlerinden) çıkarılmayarak yılına kadar fâidelenmesini (bakılmasını) vasıyyet (etsinler)(184). Bunun üzerine onlar (kendiliklerinden) çıkarlarsa artık onların bizzat yapdıkları meşru' işlerden dolayı size mes'uliyyet yokdur.   Allah (emr-ü nehyine muhalefet ve ilâhî hududunu tecâvüz edenlerden intikam almakda) mutlak galibdir, (teşri'de ve hükümleri açıklamada da) yüce hikmet sahibidir (185).
  (183)  “Evliyye   alâkası”   var. (184)    “
فليصوا وصية”   takdirindedir. (185) İslâmın ilk zamanlarında zevci vefat eden kadın miras almaz, yalınız bir sene onun evinde bakılırdı. O vaz'iyyetde ıdded de bir yıldı. Eğer kadın o müddet zarfında çıkar giderse bu hakkından mahrum edilirdi. Bilahare nafaka ve süknâ ile vasiyyet “Mîras âyeti” ile, bir sene ıddet de vefat ıddetî olan dört ay on günle nesh edildi, (Mücâhid)e göre ayet muhkemdir. Zevci ölen kadın süknâyı ihtiyar etmez, onun malından nafaka almazsa ıddeti dört ay on gündür. Süknâyi ve nafakayı ihtiyar ederse bir senedir. Bu re'y racıhdır. 
241- Boşanan kadınların da meşru suretde fâidelenmeleri haklarıdır ki bu, Allahdan korkanlar için bir vazifedir.
242- İşte Âllah akıllarınız ersin diye size âyetlerini böyle açıklar.
243- (Habîbim, sayılan) binlerce olduğu halde ölüm korkusiyle yurdlarından (bırakıb) çıkanları gör(müş gibi bil)medin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi, sonrada kendilerini diriltdî. Her halde Allah insanlara karşı fazl(-ü inayet) sahibidîr. Fakat insanların pek çoğu şükretmezler (186)
 (186) Bu âyeti ceiile “Vasıt” şehrinde vuku' bulan bir taundan kaçıb da kamilen ölenler hakkındadır. Hem sâri hastalıkların zuhur etdiği yerlere girilmemesi ve öyle yerlerden çıkılmaması, hem hak uğrunda muharebeden kaçınılmaması lüzumuna işaret ediyor. Bir hadîs-î şerif meâli: “Bir yerde taun olduğunu işitdiniz mi oraya girmeyin. Siz içinde iken zuhur ederse oradan da kaçıb çıkmayın” (Bu hadîs-i şerifi Buharî, Müslim, Neseî, Ahmed, Tayâlısî: Üsâme bin Zeyd- Ahmed, Buharî, Müsiîm: Abdür Rahman bin Avf-Ebû Dâvud: İbni Abbas - Taberânî Ziyaî Makdisî: Zeyd bin Sabit- Tayalisî, îbni Huzeyme  Sa'd   radıyallahü   anhümden   tahrîc   etmişlerdir.
244- Allah yolunda muharebe edin. Bilin ki şübhesiz Allah hakikiyle işidîci, kemâliyle bilicidir (187).
  (187) Bazılarına göre bu Hıtab ölümden kaçan o binlerce, kimine göre de Müşrikler' den ve Yahudilerden işkence gören mü'minleredir. Birinci şıkka göre “onlara dedik ki” gibi bir mahfuz takdiri lâzımdır. Bununla beraber sebebin hususîliği hükmün umumîliğine mani değildir. Bu âyet cihâda âid âyetlerin birincisidir. Bu babdaki emirler hep tertîb ve intizam içinde gelmişdir. Cenâb-ı Peygamber sallellâhü aleyhi ve sellemin ilk vazifesi tebliğden ibâretdi:
فاصدع بما تؤمر(El-Hıcr, âyet: 94), Sonra güzel bir mücâdele, tatlı bir münakaşa ile me'mur buyuruldu:ادع الي سبيل ربك ”  (En-nahl, âyet: 125). (Müslümanlar, haklarında reva görülen bunca işkencelerden dolayı, muharebeye izin istedikleri halde buna müsaade edilmedi. “Beydavi”nin beyânına göre bu babda sabr-ü tahammül edilmesine dâir “70” âyeti kerime nazil oldu). Bil'ahareأُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ  ” (El-hacc, âyet,39) ayetiyle görülen zulme karşı mukavemete izin verildi. Bu da bir emir değil, “izin”di. Derken düşmanların hücum ve tearruzuna cihâd ile mukabele ve müdâfaya emir geldi; (el-bakare, ayet: 191). Haram olan dört ay içinde muharebe yasakdı: (et-tevbe, âyet: 5). Bütün bunlardan sonra işte bu ayet-i kerime nazîl oldu “Redd-ül Muhtâr”. İşaret etdiğimiz “el-bakare” sûresinin “191”inci âyetindeki وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ  ” cümlei  kerîmesiyle “el-mümtehine”  sûresinin  “8”inci ve  “Et-tevbe” sûresinin  “7” inci âyet lerinden ve bir çok benzerleriyle “Buhari”nin (Enes bin Mâlik) radıyallâhu anhden tahric etdiği “ لا تتمغوا القاء العدو ” = Kuvvetinize, cesaretinize güvenib de düşmanla kolay kolay muharebeyi arzu etmeyin. Fakat bir kerre de harbe bağladınız ve karşılaşdınız mı artık sebat edin” mealindeki hadîsden ve nice benzerlerinden de istidlal edileceği vech ile İslâmda cihâd en son bir çare olarak, kabul edilmiş, sulh-u müsâlemet ise bir asıl ve esâs diye tanınmışdır.   Bunun   aksini iddia  etmek garazkârlıkdan  başka bir şey değildir.
245- Kimdir o ki Allaha güzel bir ödünc versin de (Allah da) onu katkat, bir çok artırsın? Allah (kimini) daraltır, (kimini) genişletir (188). Siz (hepiniz) ancak ona döndürü(lüp götürü)leceksiniz.
 (188) “Rızkını kısarak, fakir yaparak daraltır”. “Kalblerini daraltır da sahibi Tanrı ödüncü veya sadaka veremez”. “Rızkını bollaşdırır, verilen sadakadan malının artacağı veya sevâb kazanacağı hakkında kuluna i'timad verir”. “Kalblerini açar da kulunu hayır işlemiye sevk eden”.“Kabd” (Kabz) lûgatde bir şey'i bütün avucla almak, tutub zabtetmek, dürüb devşirmek, kısmak, müstekıllen temellük ve tesarruf etmek gibi ma'nâlara gelir. Bunun ism-i faili olan “Kaabıd” Cenâb-ı Hakkın isimlerindendir. Mutasavvıflara göre “kabd” vaktında (içinde bulunduğun zamanda) kalbi istilâ eden korku hali demekdir. Ba'zıları “İtâb” ve te'dîbe işareti mucip olan “Vaarid” diye ta'rif ediyorlar. (Vaarid, kulun medhali olmaksızın kalbe gelen ğaybî ve ilâhî ma'nâlardan her biridir: Seyyid Şerif). “Bast” “kabd”ın mukabili Lûgatda yaymak, döşemek, bir şey'e el uzatmak, kalbi şâd etmek, bir yer oturanlarını alacak suretde geniş olmak, bolartmak, cömerdlik gibi ma'nâlara gelir, ism-i faili olan “baasıt” Cenab-ı Hakkın isimlerindendir. (bu âyetde olduğu gibi). Tasavvufda “bast” eşyadan daha geniş olan, kendisini bir şey ihata ve istîab etmeyen adamın hali demekdir. Bazılarınca kalbde “recâ” nın, ya'nî ümidin galebesidir. Diğerleri de “Rahmete, ünse işareti mucib olan ilâhi varid” diye ta'rif ediyorlar —Allah ölüm zamanında, eşbahdan ruhları kabz, dirim zamanında da bast eder. Zenginlerden sadakaları kabz ve kabul, fakirlere de bast ve ihsan buyurur. Hakkın Celâl sıfatıyle tecellisi kabz, Cemâl na’tiyle tecellisi bastdır. “Huccet-ul-lâh-il-baliğa” tercemesi ve şerhi” (Bu terceme ve şerhin itmamına ve tab'ına  muvaffak olmama da dua buyurulmasını  recâ  ederim —H.B.Ç.).
246- Mûsâdan sonra İsrail oğullarının ileri gelenlerine bakmadın mı? Hani onlar, peygamberlerine (189): “Bize bir hükümdar gönder (tayın et) de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O (da) “Ya üzerinize bir muharebe yazılıb (farz edilib) de savaşı tutmayıverirsenîz?” demişdi. Onlar (şöyle) söylemişlerdi: “Allah yolunda neye savaşmayalım? Hem hakıykaten yurdlarımızdan çıkarıldık, hem evlâdlarımızdan (mahrum edildik)”. Fakat vaktâ ki uhdelerine savaş yazıldı, içlerinden birazı müstesna olmak üzere, (muharebeden) yüz çevirdiler. Allah çok iyi bilicidir o zalimleri.
 (189) Bu peygamberin adında ihtilâf edilmişdir. Ekseriyyete göre (Eşmûîl) aleyhisselâmdır.
247- Onlara peygamberleri: “Hakıykat, Allah sîze bîr padişah olarak Talut'u göndermişdir” dedi. Dediler ki: “Biz hükümdarlığa ondan daha lâyık iken ve ona maldan da bir bolluk verilmemişken nasıl olur da bizim  başımızda  padişahlık onun  olabilir?”  (Peygamber)  dedi: “Şübhesiz Allah onu sizin üstünüze beğenib seçmişdir. Ona bilgice, vücudca (kuvvetçe) de bir üstünlük (190) vermişdir. Allah mülkünü kime dilerse ona verir. Allah(ın rahmeti, ilmi her şey'e yaygın ve lutf-ü keremi) boldur. Gerçek bilicidir.
 (190)   “Lübâb-üt-te'vil fî meâni-t-tenzîl  Hazin)”.   (Talut)   debbağ  veya  çobandı.
248- Peygamberleri onlara (şöyle de) söyledi: “Gerçek, onun hükümdarlığının açık alâmeti (191) size o Tâbutun (192) gelmesi olacakdır ki içinde   Rabbinizden   bir   sekînet  ve   Mûsâ   hanedâniyle   Harun   ailesinin (193) metrûkâtıdan bir bakiye (194) vardır. Meleklere onu yüklen(ib getir)ecekdir. Elbette bunda size kâfi bir alâmet (ve ibret) vardır, eğer îman etmiş (kimse)lerseniz.
 (191) Bu “âyet” in ma'nâsıdır. Bu münâsebette “âyet” hakkında biraz bilgi verelim: “Âyet” in aslı İmam (Sibeveyh) e göre “Eveye” dir. Bu suretde ism-i mensubu “Âvİyy”, İmam (ferra’)e göre aslı “Âyiye”, bu takdirde ism-i mensubu “Âyiyy” veya “Aiyy” dir. Lûğat ma'nâları şunlardır;
1) Açık alâmet, nişan. Türkcede karşılığı “bellik”. Bu ma'nâ en meşhur ve umumî ma'nâsıdır. Bu âyetde olduğu gibi). Dilimizde kullanılan “Hikmet âyât, belagat âyat, feyz âyat gibi terkibler bu ma'nâdandır. Âyat-i beyyinât; en açık âyetler, alâmetler.
2) İbret ve ibret verici şey:
ففي كل شئ له اية تدل علي انه واحدTürkcesî: her şeyde, kâinatın her zerresinde muhakkak Allahın birliğine delâlet eden ibretler vardır”. Burada birinci ve bundan sonraki üçüncü ma'nâlar da mülâhaza edilebilir. 3) Delâleten yakıyn ve kat'iyyet ifâde eden şey, hal ve kevfiyyet: emare. “akkın varlığına, birliğine ve kudretinin kemâline delâlet ve bu hususda akıl saahiblerine yakıyn ifâde eden açık ve kat'î alâmetler”   diye terceme edebileceğimiz   “ilâhî âyetler”   bu ma’nâdandır.   (bakınız:   “Yusuf sûresi, âyet:   105).
4) Cemaat, topluluk, Arablar
  “  خرج القوم
بايتهo kavm cemâatiyle birlikde çıkdı”  derler.
5) Şahıs (karaltı):  “
 
رأيت اية رجل ”  “Bir adamın karaltısını gördüm” denilir. Cemileri “Âyât, ây”. Cem'ulcem'i “Âyâ” dır. Bu cemilerden meşhur ve Kur'anda mezkûr olan  birincisidir. İslâm örfünde âyet: 1) Yukarıda işaret edilen üçüncü ma'nâ. Bu ma'nânın şümulü hakkında Kur'ânın hemen rastgele ba'zı âyetlerine işaret edelim: (“Rum” sûresi, âyet: 20, 24, 37; “Ez-zâriyât” sûresi, âyet: 20, 21; “Fussılet” sûresi, âyet: 53). 2) Azâb ve ukubet bakınız: En-neml sûresi, âyet: 93; El-kamer sûresi, âyet: 2; “El-isrâ” sûresi, âyet: 101). Ba'zıları mu'cize ile o mevki'deki âyet arasında fark görmüşler. Onlara göre mu'cize, tehaddîye (mislini yapmak için meydan okumıya) mukarin ve binâen'aleyh hususî, âyet ondan umumîdir. Bununla beraber mu'cize ma'nâsına olan âyet de “ilâhî âyetler” dendir. Çünkü onu peygamberlerinin eli ile açıklayan ve bu suretle kendilerini ve doğru söylediklerini destekleyen Cenâb-ı Hakdır. Görülüyor ki âyetin lûğat mânâlariyle ıstılahı ve örfî ma'nâları arasında, ba'zıları müstesna, pek yakın münâsebetler vardır. 4) Yüksek bina, Bu ma'nâ âyetin ma'nâsındakî zuhurun kemâlindendir. (Bakınız: Eş-şûara' sûresi, âyet: 128). Bu ma'nâ dilimizde “alâmet” kelimesiyle ifâde edilir. Meselâ yüksek bir yapıya “Alâmet yapı” deriz. 5) Kur'ân-ı kerimin âyetleri. Bu ma'nâ kelimenin ıtlakı halinde ilk hatıra  gelen   meşhur  ma'nâdır.   “Huccet-ul-lah-il-baliğa  tercemesi  ve şerhi”. (192) “Tâbut” sandık demekdir. (Musa) aleyhisselâm muharebelerde onu ordusunun önünde bulundurur, bu sayede askerlerine “sekînet=kuvve-i ma'neviyye” gelirdi, harbden kaçmazlardı. Ondan sonra gelen peygamberlerin arkası kesilib de Yahudiler büsbütün başsız ve perişan kaldıkları zamanlarda o Tâbutu ellerinden   (Câlut)   almışdı. (193) Maksud (Musa) ve (Hânın) aleyhisselâmm kendileridir, Şanlarını tekrîm için öyle buyurulmuşdur. (194) Hatıra. O bakiyyenin ne olduğu ihtilaflıdır. Kimi (Musa) ve (Harun) aleyhimesselâmın asalariyle Tevratdan sahifeler, kimi (Musa) aleyhisselâmın asası ile ayakkabları ve (Harun) aleyhisselâmın asasiyle sarığı ve yedikleri kudret helvasından bir ölçek şey demiş,  kimide ilim ve Tevrat ile tefsir etmişdir.
249- Vaktaki Talut ordusiyle ayrılıb (195) çıkdı, dedi ki: “Şübhesîz Allah sîzi bir ırmakla imtihan edicidir (196) İşte kim ondan (kana kana) içerse benden değil, kim onu tutmazsa artık c benden. Eliyle bir avuç ulanlar başka (onlara müsâade var)”.  Derken  (ırmağa varır varmaz), içlerinden birazı müstesna olmak üzere (197) ondan (bol bol) içdiler. Nihayet o (Talut) ve mahiyyetindeki mü'minler vaktaki onu (ırmağı) geçdiler, (beri yanda kalanlar) dediler ki: “Bugün bizim Câluta (198) ve ordusuna karşı (duracak) takatimiz yokdur”. (Âhiretde) muhakkak Allâha kavuşacaklarını bilenler (ve itaatle ırmağı geçenler) ise “Nice az bir cem'iyyet, daha çok bir cem'îyyete Allahın izniyle (190) galebe etmişdir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir” dediler.
  (195) Beyt-i  mukaddesden   “Celâleyn” (196) Mevsim sıcakdı. Talutdan kendileri ve hayvanları için içecek su istiyorlardı. (ibni Abbas) radıyallahü anhümâya göre “Filistin nehri”, ba'zılarına göre “Ürdün”le “Filistin”   arasında suyu tatlı bir ırmak. (197) (Buharî)nîn (Berâ' bin Âzib) radıyallâhü anhden tahrîcine göre su içmemekde veya ancak bir avuç içmekde itaat edenlerin sayısı “Ashaab-ı Bedr” sayısına muadildi. Ya'ni 310 kadardı. (198) (Câlut), “Amâlika”dan cebbar bir hükümdar. Rum denizi sahilinde, “Mısır” la “Filistin” arasında sakindiler. İsrail oğullarına galebe eldiler, birçok arazi ve nesillerinden bir çok esîr aldılar. Hükümdarlarının ve ileri gelenlerinin oğullarını yakalayıb götürdüler. İsrail  oğullarına ağır cizyeler yüklediler. (199) “Kaza  ve  iradesiyle”.
250- Onlar (Taluta itaat eden mü'minler), Câlut ile askerlerine karşı çıkdıkları zaman (niyaz edib) dediler ki: “Ey Rabbimiz, üzerimize (yağmur gibi) sabır yağdır. Ayaklarımıza sebat ver (er meydanından kaydırma). Bu kâfirler güruhuna (200) karşı bize yardım et”
 (200)  “Putlara tapıyorlardı”
251- Derken, (düşmanla karşılaşır karşılaşmaz) Allahın izniyle (201) onları (düşmanlarını) bozguna uğratdılar (Mü'minlerin arasında bulunan) Dâvud da Câlutu öldürdü. Allah da ona (Eşmuîlin ve Talutun vefatından sonra, bîr arada) saltanat ve hikmeti (peygamberliği) verdi(202) ve daha dilemekde olduğundan da ba'zı şeyler öğretdi (203). Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyib savmasaydı yer(yüzü) muhakkak fesada uğrardı(204). Fakat Allah, âlemlere karşı büyük (205) fazl(-u inayet) sahibidir.
  (201)    Yahud:   “Kazaa ve iradesiyle. (202) Saltanatla peygamberliği nefsinde cem' eden ilk peygamber budur. (203) Zırh yapar, satardı. Elinin kazancından başka bir şey yemezdi, Allah ona kuşların dilini (ilmini) öğretdi, “Zebur”u öğretdi. Ona gayet güzel bir ses verdi. Okuduğu zaman vahşî hayvanlar onun etrafında toplanırlar, kuşlar başının üstünde gölge yaparlardı. Siyâset (idare) ilmini öğretdi.  Bu hususda daha başka tefsirler de vardır. (204) Bu önleyib savma ya düşmana müdâfa ve icâbında taarruz gibi sırf maddî olur, yahud o suretden mücerred mâhiyyetde sırf ma'nevi olur. Müslümanlıkda her ikisi bir arada bulunmak lâzımdır. (îmam Ahmed bin Hanbel)in (İbni Umer) radıyallâhü anhümadan rivayet etdîği bir hadîsin mealini okuyalım: Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşdur: “Şübhesiz, Allah, salih bir müslüman sayesinde onun komşularından yüz ailenin belâsını def eder (önler)”. (205)    “ 
ذوفضلdeki tenvîn tefhıym içindir.
252- Bunlar Allanın âyetleridir ki onları (Habîbim) sana Hak olarak okuyoruz. Sen şübhesiz, muhakkak gönderilen peygamberlerdensin (206)
  (206) İkinci cüz'ün sonu.
253- (Bu sûrede zikredilen) o peygamberler (yok mu?) biz onların kimine kiminden üstün meziyyetler verdik (207). Allah onlardan biri ile söyleşmiş, birini de birçok derecelerle yükseltmişdir (208). Meryem'in oğlu İsa'ya o beyyineleri (açık âyetleri, burhanları, mu'cizeleri) biz verdik ve onu Ruh-ul kuds (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi onların arkasındaki (ümmet)ler, kendilerine o apaçık burhanlar geldikten sonra, birbirini öldürmez(ler)di. Fakat ihtilâfa düşdüler. Binnetice onlardan kîmî îman etdi, kimi küfre sapdı. Eğer Allah dileseydi birbirini öldürmezlerdi. Şu var ki Allah ne dilerse yapar.
  (207) Öyle meziyyetler ki birinde bulunan diğerinde bulunmaz. (208) Maksud peygamberimiz hazret i (Muhammedi sallellâhü aleyhi ve sellemdir. O, alemlere rahmetdir. Bütün beşerîyyetin, bütün ins-ü cinnin peygamberidir ilk şefâatcidir, Peygamberlerdeki bütün meziyyetler ancak onda toplanmış, onun diğer meziyyetleri ise hepsinin üstüne çıkmışdır. En büyük mu'cizesi olan Kur'an kıyamete kadar bakıy kalacaktır. Bakınız;  “Âl-i  Imran  sûresi, âyet:  81”.
254- Ey îman edenler, içinde ne bir alış veriş, ne bir dostluk, ne de bir şefaat (imkânı) bulunmayan bir gün gelmezden evvel size verdiğimiz rızıkdan (Hak yolunda) harcayın. Kâfirler zulmedenlerin ta kendileridir (209).
  (209) “Kâfirler zulmedenlerin ta kendileridir” karinesinden de anlaşıldığına göre maksud  “zekât”   dır. 
255- Allah (o Allandır ki) kendinden başka hiç bir Tanrı yokdur, (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diridir (bakıydir) (210). Zâtiyle ve kemâliyle kaimdir. (Yaratdıklarının heran tedbir-ü hıfzında yegâne hakimdir, her şey onunla kaimdir) (211). Onu ne bîr uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi onun. Onun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek kim mîş (212). O (yaratdıklarının) önlerindekini, arkalarındakinî, (yapdıklarını, yapacaklarını, bildiklerini, bilmediklerini, açıkladıklarını, gizlediklerini, dünyalarını, âhiretlerini, hülâsa her sey'inî, her şey'inî) bilir. (Mahlûkatı) onun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiç bir şey'i (kabil değil) kavrayamazlar. Onun kürsüsü (213) gökleri ve yeri (kucaklamışdır, o kadar) vâsi'dir. Bunların nigehbanlığî Ona ağır da gelmez. O, çok yüce, çok büyükdür.
  (210)    ”Uyun, Lübab”.(211) Cenab-ı Hakkın hayatı bizâtihîdir. Ezelî ve ebedîdir. Ona asla ölüm ve fena taari olmaz. “Kayyum” bizâtibî ve lizâtihî kaaimdir. Yaratmakda, rızk vermekde., halkın heran tedbîrinde yegane  sahib ve hakim ve yaratdığı her şey onunla kaimdir.(212) “Zâ”dan sonra “Ellezi” gelirse ona sıfat, yahud bedel ve kendisinden sonraki cümle sıla olur. Bakınız:  “Ez-zümer”  sûresi, âyet: 44.(213) “Kürsi” hakkında ihtilâf edilmîşdir. Kimi “Arş” demiş, kimi “Arşın yanında ayrı bir makam” demiş, kimi “Ism-i A'zam”, kimi de “Allahm mülk-ü saltanat ve kudreti” demisdir. Bu âyet-i kerimeye “yet-el kürsî” denilmesi kendisinde “Kürsî” lâfz-ı celilinin bulunmasındandır. Nitekim bu sûreye “Kürsî sûresi” diyenler de olmuşdur. Ba'zı hadîsler: 1) “Her şey'in bir yüksek yeri vardır. Kur'ânın yüksek yeri de El-bakare süresidir. Ondaki Âyet-el kürsî Kur'an âyetlerinin efendisidir. (Tirmizî) 2) (Ebu Hüreyre) radıyallahü anh şöyle rivayet etmişdir:   Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:   “Kim sabaha çıkınca Âyet-el kürsî ile
حم تنزيل الكتاب من الله العزيز الحكيمevvelindeki iki âyeti okursa o gün akşama kadar (belâ ve kazalardan) mahfuz kalır, kim de akşama dahil olunca onları okursa o gece sabahlayıncaya kadar mahfuz olur. (Tİrmizî). 3) (Ebu Ümâme) radıyallahü anh rivayet ediyor: Resulüllah sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşdur: “Allahın en büyük ismi (İsm-i A'zamı) — ki Allah onanla kendisine düâ edilince icabet buyurur, onunla birşey İstenince verir — şu üç surededir : “El-bakare, Âl-i Imran ve Taa-hâ sûreleri”. Müşarün ileyh ilâve ediyor: Ben o İsm-i A'zamı aradım, El-bakare süresindekiالله لا اله الا هو الحي القيوم Âl-i Imran süresindekiالم الله لا اله الا هو الحي القيومve Taa-hâdakiوَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ   ” âyetlerinde buldum. (Ya'ni îsm-i A'zam  “Hayy” ve “Kayyumdur”.) 4)  (Enes) radıyallahu anh: Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşdur: “Kim farz olan her namazın ardında Âyet-el kürsî, okursa ondan sonraki namaza kadar mahfuz kalır. (Beyhekıy)”.
256- Dînde zorlama yokdur. Hakıykat, îman ile küfr apaçık meydana çıkmışdır. Artık kim şeytanı (214) tanımayıb da Allaha îman ederse o, muhakkak ki kopması (mümkin) olmayan en sağlam kulpa (215) yapışmadır. Allah hakkıyle işidici, (her şeyi) kemâliyle bilicidir.
  (214) Yahud putları,   sihirbazları,   kâhinleri,   insanları tuğyana sevk edenleri.(215) Müslümanlığa. (Ebû Abd-ür Rahmanı Sülemî),
العروة الوثقي Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellemdir, demişdir.  “Şifâyı Şerif”
257- Allah îman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardan (kurtarıb) nûra çıkarır (216). Küfredenlerin dostları ise şeytandır. O da kendilerini nurdan (ayırıb) karanlıklara çıkarır. Onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere, ebedî kalıcıdırlar.
  (216) Küfrün zulmetlerinden îmânın nuruna kavuşdurur.
258- Allah kendisine mülk(-ü saltanat) verdiği için (şımararak) İbrâhîm ile, Rabbi hakkında, çekişeni (217) görmedin mi? Hani İbrâhîm: “Benim Rabbim hem diriltir, hem Öldürür” deyince o: “Ben de diriltir, öldürürüm” demişdi (218). İbrâhîm: “Allah güneşi doğudan getiriyor. Haydi sen de onu batıdan getir” deyince ise o kâfir şaşırıb (ve tutulub) kalmışdı. Allah zalimler güruhunu muvaffak etmez.
  (217) (Nümrud).(218) Bunun üzerine (Nümrud) iki adam çağırıb birini öldürmüş, birini de afvetmiş.
259- Yahud o kimse gibisini (görmedin mi) (219) ki (binalarının) çatıları çökmüş,     dıvarları   üstüne   yıkılmış (220) (kimsecikleri   de   kalmamış bir kasabaya (221) uğramış. (Kendi kendine): “Allah burasını ölümden sonra acaba nasıl diriltecek?” demiş. Allah da onu yüz yıl ölü bırakmış, sonra diriltmiş (kendisine): “Ne kadar eğlendin?” demiş o da: “Bir gün, yahud bir günden az” diye söylemişdi (222). Allah (ona): “Hayır, yüz yıl (ölü) kaldın. İşte yiyeceğine, İçeceğine bak, henüz bozulmamışdır. Bir de merkebine bak. (Böyle yapmamız) seni insanlara ibret nişanesi kılmamız İçindir. (Merkebin) kemikler(ine) de bak, onları nasıl birleşdirib yerli yerine koyuyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz” dedi. O -(merkeb dirilib eski haline geldiği ve her şey) kendisine apaçık belli olduğu zaman- (şöyle) söyledi: “(Artık şu müşahedemle de) biliyorum ki Allah şübhesiz her şey'e hakkıyle gücü yetendir”.
  (219) Meşhur kavle göre (Uzeyr) aleyhisselâm. Müşarün'ileyh (Buhti nasr) tarafından esîr edilenler arasında idi. Henüz gençdi. Bâbildeki zindandan kaçarak gelmiş, şehrin harabîsini görerek kendi  kendine “Bu ölü  nasıl  dirilecek?”  diye sormuşdu.(220) “Şeyhzâde” (221) (Buhti nasr)ın tahribinden ve ehâlîsini imha veya esîr etmesinden soma Kudüs,  yahud başka bir şehir. (222) Çünkü o, şehrin ağaçlarından incir, bağlarından üzüm toplamış, üzümden şıra sıkmış, merkebini de bağlayarak güneş çıkdıktan sonra bir ağacın gölgesine yatmış,  uyuya kalmışdı.   Dirildiği zaman henüz güneş batmamışdı.
260- Hanı İbrahim: “Ey Rabbim, Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster”. (223) demiş, (Allah, “Buna) inanmadın mı yoksa” demiş, o da “İnandım. Fakat kalbimin (gözümle de görerek) yatışması için (istedim” diye) söylemişdi. (Allah) dedi ki “Dört kuş tut. Onları kendine alışdır (224), sonra (kesib, hamur yapıp) her parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir”. Bil ki şübhesiz Allah bir kadir-i mutlakdır, tam bîr hüküm ve hikmet sahibidir (225).
  (223)    “
ربي الذي يحي و يميت ”= Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür” diyen bir zâtin, diriltmenin esâsında hiç bir şübhesi olmadığı sâbitdir. Ancak o, diriltmenin keyfiyeti hakkında da şühudî bir bilgi edinmek İstemişdi. (224) İmâle et her biri üzerinde iyice tedkikler, tahliller yap sonra kesib ve parça parça edib birbiriyle hamur yap. “فصرهن اليكlâfz-ı celîli bu ma'nâlara müsaiddir.منهن جزءkarinesi de bunu te'yid etmekdedir. Bizce “alışdırmak, imâle etmek”le “kesmek” arasında tezad  yokdur.(225) İman, asıl tasdıyk cihetinden, fazlalık, eksiklik kabul etmez. Fakat yakıyn i'tibâriyle artabilir, eksilebilir. Hazreti (İbrahim) aleyhisselâmın niyazı “îlm-i yakıyn”den “Ayn-ı yakıyn”ne ermek içindi. O, ölülerin Allah tarafından diriltileceğine elbette inanıyor, yalnız onun keyfiyyetini şühûden bilmiyordu. Nitekim suali de bunu göstermektedir. “ليس الخبر كالمعاينة ” = “Leys-el haberü kel-muâyene-  Haber gözle görmeye benzemez”.
261-    Mallarını Allah yolunda harcayanların hali yedi başak bitiren, her başakda yüz “tane” bulunan bir tek tohumun hali gibidir (226) Allah kime dilerse ona katkat verir. Allah, ihsanı bol olan, hakkıyle bilendir.
   (226) Bu suretle ecir bire yedi yüzdür.
262- Mallarını (Allah yolunda) harcayıb da sonra o harcadıklarının arkasından bir başa kakış ve bir eziyyet takıb katmayanlar (yok mu?) Onların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiç bir korku yokdur, mahzun da olacak değillerdir onlar.
263- İyi (güzel ve tatlı) bir söz ve bir ayıb örtme; ardından eziyyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının sadakalarından) müstağnidir, halimdir (ukubetde acele edici değildir).
264- Ey îman edenler, sadakalarınızı -malını insanlara gösteriş için harcayan (227), Allaha ve âhiret gününe inanmayan bir kimse gibi- başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin. Çünkü onun hali, üzerinde bir toprak bulunub da kendine şiddetli bir yağmur isabet eden, bu suretle o, kendisini kaskatı bir taş haline bırakmış olan kaypak bîr kayanın hali gibidir. Onlar (dünyâda) işledikleri hiç bir şeyden (sevab kazanmıya) muktedir olmazlar. Allah, kâfirler güruhuna hidâyet vermez”
  (227) Bakınız: “En-nisâ's sûresi, âyet: 38; “El-enfâl» sûresi, âyet: 47; “ Ez-zümer” sûresi, âyet: 47; “El-mâun” sûresi, âyet: 6
265- Allahın rızasını istemek ve ruhlarında olan (îman)ı kökleşdirib takviye etmek için mallarını harcayanların hali de bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir bağçenin haline benzer ki ona bir yağmur isabet etmiş de meyvelerini iki kat vermişdir, ona bol bir yağmur düşmese de (hiç olmazsa onda) bir çisinti (228) (bulunur) Allah, ne yaparsanız (hepsini)  hakkıyle görücüdür.
  (228) Çiğ, nem.
266- Sîzden her hangi biriniz arzu eder mi ki hurmalardan, üzümlerden onun bir bağçesi olsun, altından ırmaklar aksın, orada kendisinin her çeşit meyveleri bulunsun, (fakat) ona ihtiyarlık çoksun, âciz ve küçük çocukları da olsun, derken (onun ve yavrularının biricik geçim vasıtaları olan) ona (o bağçeye) içinde bir ateş bulunan bir bora isabet etsin de o, yanıversin? İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildirir. Olur ki iyi düşünürsünüz.
267- Ey İman edenler, (Hak yolunda) infakı (harcamayı) kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın (229). Kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız pek adi, bayağı şeylerden vermiye yeltenmeyin. Bilin ki şübhesiz Allah her şey den müstağnidir, asıl hamde layık olan Odur.
  (229) Bazılarına göre bu emir zekât hakkındadır. Maamâfih tetavvu' sadakasında da o  emir  dâiresinde   hareket   etmek  lâzımdır.
268- Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği (230) emreder. Allah ise (nafaka hususunda) size kendisinden bir yarlığama ve bir bolluk vaat ediyor. Allah (ihsanı) geniş olan, (herşeyi) hakkıyle bilendir.
  (230) Arab cimriliğe “fahiş” der “Şeyhzâde”.
269- (Allah)  hikmeti (231) kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verirse  muhakkak  ki  ona çok hayır vermişdir.  Sâlim  akıl  sahiblerinden başkası  iyi düşünmez.
  (231) Kur'an, peygamberlik, İlim ve amel, sözde ve işde isaabet, eşyanın ma'nâlarını idrâk, Allahın emrine uygun salim akıl, fıkıh, ince ma'rifet, îcâd, eşyayı tam yerine ve mertebesine koymak, doğru işlere ıkdam, ilâhî huylarla huylanmak, ilâhi emirleri tefekkür, ilâhî nur, vera', haşyet, taat, dîn, her şey'i doğruya irca', ruhun itmi'nân ve sükûnu, ilâhî işaret, ledün ilmi, dinî öğüdler...   gibi ma'nâlara gelir.
270- Nafakadan ne harcadınız, yahud adakdan ne adadınızsa muhakkak Allah onu bilir. Zalimlerîn hiç bir yardımcıları yokdur.
271- Eğer sadakaları aşikâre verirseniz o, ne güzel, Eğer onları gizler, onları (bu suretle) fakirlere verirseniz işte bu, sizin için daha hayırlıdır. (Allah o sebeble) günâhlarınızdan bir kısmını yarlığar (232), Allah ne yaparsanız ondan hakkıyle haberdârdır (233).
  (232)  “Yahud,   O  gizli veriş günâhlarınızdan  bir kısmına keffâret olur”.(233) Sadakaların gizli verilmesini terğıybdir.“Beyzâvî”.
272- (Habîbim) onları (İnsanları) hidâyete erdirmek senin üstüne borç değil. Ancak Allah hidâyeti kime dilerse ona verir (nasıyb eder). Infak edeceğiniz hayır (mal) kendi fâidenizedîr. Zâten sîz, (Ey mü'minler) Allahın rızasını aramakdân başka bir suretle infak da etmezsiniz ya. (Allah yolunda) maldan harcedeceğiniz (in mükâfatı) size fazlasıyle (234) ödenecekdir. Siz (bu hususda da) haksızlığa uğratılmayacaksınız.
  (234) Bu  kaydı  “tefîl”  babından  olan   “Yüveffi”  lâfz-ı kerîminin tezammun  etdiği kesret mülâhazasıyle koyduk. Mübalâğa sığalarından olan “Alîm, habîr, semî', basîr, hamîd,hakîm..”gibi esma'-i ilâhiyyede de sığalarındakî o mübalâğa ma'nâlarına uyar kayıdlar koyuyoruz.   Onlar  zâîd   değildir.
273- (Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş fakirler içindir ki onlar yer yüzünde dolaşmıya muktedir olmazlar. (Hallerini) bilmeyen; iffet ve istiğnalarından dolayı onları zengin (kimse)ler sanır. Sen (Habîbim) o gibileri simalarından tanırsın.   Onlar insanlardan yüzsüzlük edib de (bir şey)  istemezler. Siz (Hak yolunda)  ne mal harcarsanız şübhesiz Allah onu hakkıyle bilicidir.
274- Mallarını gece gündüz, gizli aşikâr (Hak yolunda) harcayanlar (yok mu?),  işte onların,    Rableri katında  mükâfatları vardır, Onlara ç   hiç bir korku da yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.
275- Ribâ (fâiz) yiyenler (235) kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun)dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar. Böyle olması da onların: “Alım satım da ancak ribâ gibidir” demelerindendir. Hâlbuki Allah, alış verişi halâl, ribâyı (fâizi) haram kılmışdır. (Bundan böyle) kim Rabbinden kendisine bir öğüt gelib de (faizden) vaz geçerse geçmişi (236) ona, ve işi (hakkındaki hüküm)de Allaha âiddir. Kim de tekrar (fâize) dönerse onlar o ateşin yaranıdırlar ki orada onlar (bir daha çıkmamak üzere) ebedî kalıcıdırlar.
  (235)  Tefecilik,   murabahacılık yapanlar.(236)“Haramdan evvel aldığı onundur. Geri alınmaz. Fakat henüz fâizi alınmamışsa onu isteyemez ve  alamaz. Yalınız anasını alır”.
276- Allah ribânın bereketini tamaamen giderir,[*], sadaka (sı verilen mal)ları ise artırır, Allah (haramı halâl tanımakda ısrar eden) çok kâfir, çok günahkâr hiç bir kimseyi sevmez.
  (*) “El-Mısbah-ul  Münir”.
277- İman eden, iyi iyi amel (ve hareket)lerde bulunan, namazı(nı) dosdoğru kılan, bîr de zekâtı(nı) veren kimseler(in, evet), onların Rableri indinde mükâfatları vardır. Onlara hiç bir korku yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.
278- Ey îman edenler, (gerçek)  mü'minler iseniz Allahdan  korkun, faizden  (henüz alınmamış olub da)  kalanı  bırakın (almayın).
279- işte (böyle) yapmazsanız Allaha ve Peygamberine karşı (237) harb(e girmiş olduğunuzu) bilin. Eğer (tefeciliğe, mürâbehacılığa) tevbe ederseniz mallarınızın başları (sermâyeleriniz) yine sizindir. (Bu suretle) ne haksızlık yapmış,  ne de haksızlığa uğratılmış olmazsınız.
  (237)
فاذنوا بحرب من الله و رسوله kavl-i kerîmindeki “mîn” harfi “alâ” ma'nasınadır. Müfessirlerin bir çoğu “Allahdan ve Peygamberden (aleyhinize) harb açılmış (olduğunu) bilin”   ma'nâsını   vermişlerdir.  
280- Eğer (borçlu) darlık İçinde bulunuyorsa ona geniş bir zamana kadar mühlet (verin). Sadaka olarak bağışlamanız ise sizi niçin daha hayırlıdır.  Eğer bilirseniz.
281- Öyle bir günden sakının ki (hepiniz) o gün Allaha döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tastamam verilecek, onlara haksızlık edilmeyecekdir. (238).
  (238) (İbni Abbas) radıyallâhu anhümâya göre en son nazil olan âyet-İ kerîme budur.
282- Ey îman edenler, ta'yîn edilmiş bir vakta kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Aranızda bir yazıcı da doğrulukla (onu) yazsın. Kâtib,   Allahın kendisine öğretdiği gibi yazmakdan çekinmesin, yazsın. Üzerinde hak olan (borcu) da yazdırsın (borcunu ıkrar etsin). Rabbi olan Allahdan korksun, ondan (borcundan) hiç bir şey'İ eksik bırakmasın. Eğer üstünde hak bulunan (borcu) bir beyinsiz (239) veya bir zaîf (240) olur, yahud da bizzat yazdırmıya (ve ıkrara) gücü yetmezse (241) velîsi dosdoğru yazdırsın  (ıkrar  etsin).  Erkeklerinizden iki de şâhid  yapın. Eğer iki erkek bulunmazsa o halde razî (ve doğruluğuna emîn) olacağınız şâhidlerden bir erkekle iki kadın (yeter. Bu suretle) kadınlardan biri unutursa öbürünün hatırlatması (kolay olur). Şâhidler (şehâdetî edâye) çağırıldıkları vakit kaçınmasın. Az olsun, çok olsun, onu va'desiyle beraber yazmakdan üşenmeyin. Bu, Allah yanında adalete daha uygun, şâhidlik için daha sağlam, şübheye düşmemenize de daha yakındır. Meğer ki aranızda (elden ele) devredeceğiniz ve peşin yaptığınız bir ticâret olsun. O zaman bunu yazmamanızda size bir vebal yokdur. Alışveriş etdiğiniz vakit da şâhid tutun. Yazana da, şâhidlik edene de aslâ zarar verilmesin. (Bunu) yaparsanız o, kendinize (dokunacak) bir fısk (ve isyan olur). Allahdan korkun. Allah size öğretiyor. Allah her şey'i hakkıyle bilendir.
  (239) İmlâ bitmezse, bir çocuk olursa, (İmamı Şafiî) ye göre malını israf eden bir adam ise. (240) Çok ihtiyar,  bunak veya mecnun olmakdan aklı zaîf olursa.(241) Dilsizlikden, kekemelikden, dil bilmemesinden, mahbus veya gaib olduğu için kâtibin   huzurunda  bulunamamasından dolayı.
283- Eğer bir sefer üzerinde iseniz, bir yazıcı da bulamadınızsa o vakit (borçludan) alınmış rehinler (de yeter). Eğer birbirinize emîn olmuşsanız kendisine inanılan adam (borçlu) Rabbi olan Allahdan korksun da emânetini tastamam ödesin. Şâhidliği gizlemeyin. Kim onu gizlerse hakıykat şudur ki onun kalbi bir günahkârdır. Allah ne yaparsanız hakkıyle bilendir.
284- Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsi) Allahındır. Eğer siz içinizdekini açıklar, yahud, gizlerseniz Allah onunla sîzi hesaba çeker (242). Sonra kimi dilerse onu yarlığar, kimi dilerse onu da azâblandırır. Allah her şey’e hakkıyle kadîrdîr.
  (242) Bakınız: “En-nisâ” sûresi, âyet: 123; “El-mâide” sûresi, âyet: 66; Eş-şura” sûresi, âyet: 30; “El-kalem” sûresi, âyet: 17: 33. (îmam Buhari) nin (îbni Umeri radıyallâhu anhümâdan rivayetine göre bu âyet “286”ıncı âyetler nesh edilmişdir.
285- O peygamber de kendisine Rabbinden indirilene îman etdi, mü'minler de. (Onlardan) her biri Allaha, onun meleklerine, Kitablarına, peygamberlerine inandı. “Onun (Allahın) peygamberlerinden hiç bîrini diğerlerinin arasından ayırmayız (hepsine İnanırız), dinledik (kabul etdik; emrine) itaat etdik. Ey Rabbimiz, mağfiretini (isteriz). Son varış(ımız)  ancak Sanadır” dediler.
286- Allah hiç bir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez. (Herkesin) kazandığı (hayır) kendi fâidesine, yapdığı (şer) kendi zararınadır. “Ey Rabbimiz, unutduk, yahud yanıldıysak bizi tutub sorguya çekme.(243) Ey Rabbimiz, bizden evvelki (ümmet)lere yüklediğin gibi üstümüze ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz, takat getiremeyeceğimizi bize taşıtma. Bizden (sadır olan günahları) sil, bağışla, bizi yarlığa, bizi esirge. Sen mevlâmızsın bizim. Artık kâfirler güruhuna karşı da bize yardım et”
  (243) Bu iki âyet-ı kerîmenin nüzulü sebebi şudur: Ashab-ı kiram (284) üncü âyet nazil olunca büyük bir endişeye düşmüşlerdi. “Demek, dediler, kalblerimizden geçen hatıralardan da hesaba çekileceğiz.” Resulullah sallellâhü aleyhi ve selleme müracâat etdiler. Ayetin hükmü öyle olduğu kendilerine beyan buyuruunca derhal mutlak bir teslimiyyet gösterdiler.   Bunun üzerine işbu âyeti celîle nazil oldu.   “
ربنا لا تؤاخذنا ”   dan   nihayetine kadar olan kısım aynı zamanda büyük bir duadır. Bu iki âyetin ilk evvel mi'racda verildiği hakkında haberle ve yatsı namazlarından sonra okunursa bütün gecenin ibâdetle geçirilmiş ulacağına   dâir   de   rivayetler   vardır

  

 
Geri