HİKAYELER  
I.MEKTUP

EŞ-ŞAZALİNİN BİR MÜRİDİNDEN MEKTUP
 

(takriben m.s. 1240)

...bilgin kişiler toplandı ve benim saygıdeğer hocam ve üstadımın çevresinde halka yapıp oturdular. Şimdi, ben bunu görünce, kalbimin sıkıştığını hissettim, çünkü Fas'a ders vermeye gelmediğini biliyordum, yine de onun öğrenmeye çalıştığı ne olabilirdi? Hangi garip zorlamaların hocamı Kurtuba'dan buraya yönelttiğini bilmiyorum. Şu anda karşısındakilerin içinde bulunduğu duruma kendisi çok düşmüş, dikkat ve hayranlıkla sorduğu sorulardan yüreğindeki kargaşayı yatıştırmayı hiçbir zaman başaramamış­tı. Şimdi nasıl olur da soru kabul etmekten hoşnutluk duyabilirdi, anlamadım. Çevresinde oturan bilginlere baktım: Her biri iyi medreselerin yetiştirdiği kusursuz kimselerdi, her biri edepli, bilgili, sabırlıydı. Bu adamların oluşturduğu halkanın huzur dolu uyanıklığına hangi insan topluluğu olsa gıpta ederdi. Her adamın kutsal bilim yoluyla elde ettiği bilginin ağırlığı ve haberdar olduğu şeylerin çokluğu hayranlık vericiydi. Üstadıma âlim-i âzam gözüyle baktıklarına kuşkum yok, ne var ki onun makamını bilmediklerini hissetmiş olmak bana tedirginlik verdi. Bu kimseler sezme yetilerini kullanamıyorlar, hiçbir insan topluluğunda rahatlık ve huzur duyamayan, düş kırıklığına uğramış ve neredeyse öfkelenmiş bu âşığın denge­li ve cana yakın durumundan kanıtsız bir şeyler kapmaya yanaşmıyorlardı.

Benim efendim, Şeyh el-Ekber'den (Allah ondan razı olsun!) doğrudan öğrendiği için onlar da Şeyh'in şakirdlerine öğretmekle ün yaptığı saf Tevhid akidesini ilk elden öğrenmek istiyorlardı. Birkaç saat süren yoğun soru cevap alışverişinden bir zaman sonra Şeyh el-Ekber'in metafiziğinin Karavîn Medresesi'ne bağlı üstün ve parlak zekâları altüst ettiğini hissettim. Üstadım Kutsal Kur'an ile kendi hocasının Tevhid anlayışı arasında sürekli olarak bağlar kurdukça bu bilgin kişiler tedirgin oluyor ve bu insanların ne biri ne de ötekiyle mutlu olamayacakları anlaşılıyordu.

Belli bir noktada, bilim sahibi beylerden biri kendi eleştirel gözlemlerini dile getirdi. Bunu hocamı­zın öğretisini hocamızın ahlakıyla yargılayarak, Üstadımın sevgili Şeyhi'ne utanç verici ve Şeriata aykırı yönelimler yükleyerek yaptı. Konuşmasını dingin bir açıklıkla, hiçbir coşkun gösteri yapmaksızın sunmuştu; bununla birlikte hava, Kurtuba'da çoğu zaman rastladığım söz savaşlarının öncesinde görülen gerginlikle doldu. Bu söz dövüşleri hiçbir zaman Şeyh el-Ekber'in bulunduğu yerde olmazdı. Üstadım, hocasına yapılan saldırıyı hareketsizce dinledi. Adam konuşmasını bitirince ortalığı bekleyişle dolu bir sessizlik kapladı. Bu sessizlik bize bitmeyecekmiş gibi geldi. Sonunda Üstadım konuştu. Gözlerini indirdi ve Yavaş ama belirgin bir tonda konuştu, böylelikle söylediklerini caminin sütunları yakınında olanlar da işitebildi:

"Çok sevgili Efendimiz, Kâinatın Kutbu-Allah'ın selâmı ve bereketi onun üzerine olsun-şöyle dedi ve Müslim aktarıyor: "Bir kardeşinizin yaptığı bir şeyi onun arkasından söylerseniz bu gıybettir ve onun yapmadığı bir şeyi demişseniz ona iftira etmiş olursu­nuz."

Bir dua ekledi sözlerine ve kalkıp ağırbaşlı bir edayla büyük avluyu geçti, terliklerini elimden alır­ken hiç söz söylemedi. Akşam namazından sonra bana bir adam gönderip kendi yemeğini Karavîn Camii'nin kuzey kapısında bekleyen bir adama vermemi buyurdu. Sabah namazını öteki yolcularla kılmamı ve bir saat sonra toparlanmış ve seyahate hazır bir vaziyette kendisini bulmamı söyledi.

İşleri bana verdiği yönergeye uygun olarak yaptım-Kâinatı Yaratan'a hamdolsun!- Caminin duvar dibinde paçavralara sarınmış uzanan bir adam buldum. Daha elimdeki yemeği göstermeden önüne eğildiğim zaman baktı ve gülümsedi bana. Bu arınmışların gülümseyişiydi ve tanıdım onu.

"Seyyid Mulay Abd-es Selâm, Seyyid Mulay Abd-es Selâm..." Bu ismi birkaç kez tekrarladıktan sonra, besmele çekip yemeğe başladı. İçimden Mulay Abd-es Selâm kimdir diye sormak geçti ise de bu ismi herkes için kullandığını ve onun bir meczup olabileceğini düşünerek, yalnızca selâm verip medreseye döndüm.

Zorlukla uyudum ve gece iki kez kalktım. Hocam hakkında düşündüğüm bazı şeyler beni onun oda kapısına kadar götürdü, her seferinde odasında lâmba yandığını penceresinden fark ettim. Sabah bana verdiği yönerge gereğince gittim. Onu yola çıkmaya hazır, beyaz hoca cübbesinin üstüne kalın bir bornoz giymiş olarak buldum. Ben gideceğimiz yerin Meknes ve hatta Marakeş olabileceğini düşünmüş, çünkü burada büyük bir velinin ve hocanın bulunduğunu işitmiştim. Gösterdiğim şaşkınlık üzerine Üstadım Cebel'e doğru yola çıkacağımızı söyledi.

İtiraf etmeliyim ki, bu haber ürküttü beni. Cebel kabileleri ilkeldir. Doğrusu bütün umudum kulaklarına Mulay İdris'in-Allah ondan razı olsun-kutsal adının ulaşmış olduğu ve hâlâ putperest olmayışlarıdır. Her halükârda dağ yollan geçit vermez durumdadır ve korku verici ünleri Kurtuba sarayına kadar ulaşmış haydutlar kuşatmıştır oraları. Hocam bana korkulacak bir şey olmadığını, kendi sorumluluğu altında bir iş yaptığımızı ve bize bir zarar gelmeyeceğini söyledi. Bunu öyle bir kendine güvenen güçle söyledi ki, hiç olmazsa o an için korkudan uzaklaştım.

Dağların eteğine varmak için üç gün yol aldık. Sarp tepelere ulaşan yolu tuttuğumuzdan katırcımız her adımda arkasına bakıyor, pusu kurmuş bir haydutun bulunup bulunmadığına kulak kabartıyordu, ama benim Efendim hep yukarı bakıyor, ufkun en üst noktasında bir işaret yakalayabilir kılmaya zorluyordu kendini. Duadan bir an bile geri durmuyor, bugüne kadar kendini gözlemek nasibine erdiğim bütün ilâhî çabaları aşan bir ruh coşkunluğu yaşıyordu.

Dağ silsilesi boyunca kat edeceğimiz yolun yarı yükseltisine varmış görünüyorduk şimdi, bir sonrası daha sarp ve daha taşlı taraçalardan oluşmuş gibiydi. Gündüzleri kavuran ve bunaltan sıcak her ikimizi de iyice esmerleştirmişti, geceler dondurucu soğuk ve kasırgalarla geçiyordu. Katırcımız Arapça bilmiyordu, lâkin onun dil bilmesi bizden daha fazla para istemekten başka bir işe yaramayacaktı. Onunla ateş başında anlaşmaya çalışırken dağdan inen üç yolcu ateşimize yaklaştı. Efendim, yakınına çağırdı onları ve bizi Yaratan'ın rızası için yiyecekler sundu. Konukseverliğin gerektirdiği yakınlığı göstermenin ötesinde Efendim'in onlardan haber almakta pek canı tez davrandığını ve onlarla alışılmamış ve açıklıkla konuştuğunu gözledim. Onlara bu dağlarda bir Allah Dostu olup olmadığını, eğer biliyorlarsa nerede olabileceğini sordu. Adamlardan biri dağların zirvesinde yaşayan bir Veli'den söz edildiğini, onun taşlarla yoksul doyuran bir kerameti olduğunu söyledi. Adı ise-adam söylemeden ben atıldım-Mulay Abd-es Selâm idi. Efendim yolcu­lar gittikten sonra bana böyle bir insanı tanıdığım halde niçin önceden söylemediğimi sordu. Ben de ona Karavîn'de fakirle olan karşılaşmamı anlattım. Saygıdeğer hocam "Allah'a şükür" diye ünledi, ağlıyordu. Başını önüne eğmişti ve ben huzurundan uzaklaştım.

Gerçi yorgunduk ama o hemen hemen bütün geceyi namazla geçirdi. Sabah namazından sonra güneş çok yükselmeden mümkün olan yolu çok çabuk alabilelim diye harekete geçtik.

Öğle üzeri kısa bir süre dinlenip hemen yakıcı güneş altında amansız yolculuğumuza devam ettik. Kayalar kesici hale gelmeye başladı, ağaç gölgesine rastlayamaz olduk, bundan böyle kuru dikenli kaktüsler başlıyordu ki, katırlarımızın bacaklarına batıyor, kanatıyordu. Çok az suyumuz kalmıştı, ama Efendim iki kere inip terleri buharlaşan hayvanların vücudunu ıslattı. Katırcımız bu tutumu anlamıyor, karşı çıkıyordu. Günbatımına bir saat kala Efendim bizi bir işaretle durdurdu ve birden bize yolun ucundaki yüksek, güzel görünüşlü ağaçlan gösterdi. Ne ben ne de katırcı yolumuzda ortaya çıkan bu değişik­lik karşısında soru sormadık. Çünkü bizi götüren artık Efendim'di, her ikimizin de kafasında onun nereye gittiğini bildiği ama bizim bunu bilmediğimiz yolunda bir açıklık belirmişti.

Saygıdeğer hocamın devamlı duaları dışında tam bir sessizlik vardı. Böceklerin vızıltısı bile bitmişti sanki. Cebel dağlarının bayır aşağı manzarasına bakmak için biraz bekledim. Dağlar bitimsiz bir ufuk çizgisi boyunca yeşil ve genişti, gökten yere doğru yaldız renginde inen çizgiler artık leylâk rengine dönüşmekteydi. Henüz ne Veli'nin oturduğu yere dair bir işaret ne de böyle kutsal bir yerin belirtisi olabilecek bir canlılıkla karşılaşmış değildik, ama tırmanırken Allah'ın böyle bir yere yönelttiği adamın ne hayret verici bir insan olabileceğini düşündüm. Çünkü manzara Tanrı yaratışının öylesine ürpertili bir yönünü dışa vuruyordu ki, akla bunun Yaratıcı tarafından bir büyük dostuna ihsan edildiği geliyordu.

Bir yere geldiğimizde, Efendim katırdan indi ve benim de inmemi buyurdu. Katırcıya ağaçlar yönünde sola doğru ilerlemesini, bizi orada beklemesini işaret etti. Sanki bu dağlarda daha önceleri gezmişti. Katırcı şaşırdı bu tutuma. Bir el işareti üzerine Efendimin peşinden gittim. En yüksek noktaya doğru dağ silsilesi boyunca bir sırt üzerinde ilerledik.

Solumuzda çimenlerin arasından fırlamış çıplak bir kaya parçası vardı. Açık bir kutu şeklindeydi. Anlayabildiğim kadarıyla hocam kâh yürüyor, kâh koşuyordu. Sesinin boğazı tıkanırcasına çıktığını, "Allahu ekber"-Allah her şeyden büyüktür- dediğini işittim. Bunu söylerken her iki elini de taşa doğru uzatıyordu. Taştan su akıyordu, ne var ki suyun çıktığı yere göz attığımda, buradan suyun o anda fışkırmaya başladığını sandım-Ama en iyisini Allah bilir.

Birkaç dakika sonra bir dilenci tepeyi çıktı ve Rahmet Pınarı'na yöneldi, Efendim onu selâmladı, birbirleriyle bir an konuştular ve ben şaşırarak gördüm ki sevgili hocam kendisinin bilgin ve hakim olduğunu belirten güzel beyaz elbiselerini çıkarıyor ve onları pınarda yoksul adamın paçavra halindeki dokuma giysileriyle değiş tokuş ediyordu. Bana bornozumla kendine siper yapmamı buyurdu, küçük çeşmenin altına girip herhangi bir dilenci gibi bütün gövdeyi yıkayarak yapılan törensel arınmayı buz gibi su altında yaptı. Elde ettiği paçavralarla giyindikten sonra bana kendisini aramızda bir mesafe bırakarak izlememi söyleyip bayırdan indi. Yüreğim çarpa çarpa ardından yürüdüm. İnsanoğlunun hangi yanı benim değeri yüksek hocamı böyle davranmaya zorluyordu? Çağın Bilgini'nin en onur kazanmış izleyicisi iken, burada Magrib'te bir yabanıl dağın tepesinde kendini bir kartal gibi insanlardan ayırmış, bütün dünyayı hatırlatan bitimsiz ufka, hep doğan ve batan güneşe bakan ilkel bir ermişin ayağına gidecek kadar alçakgönüllülük gösteriyordu.

Dağın üstünü kaplayan düzlüğe yaklaştığımızda ayaklarımın yumuşak otlara değdiğini duydum. Rüzgâr kulaklarıma kutsal bir bestenin tınısıyla sonu gelmez bir ezgi getiriyordu. Mırıltısıyla rüzgâr bu karanlık soğuk havaya iliştirilmiş gece göğsüne ait bir nesneydi sanki. Arkama bir göz atınca güneşin battığını fark ettim. İşte ondan sonra, tam bu andan sonra burada kutlu kişinin ne yaptığını anladım. O buradan Cebel dağlarının salınıp duran harikulade eteklerini seyretmiyor akşam vaktine karşılık olan bir başka gök çizgisini, hiç kuşkusuz şafağı gözlüyordu. Kutlu topraklara neredeyse girmiştik ve akşama solgun ışıklar serpilirken insanların bir ağacın çevresinde toplandıklarını gördük. Aynı anda ağacı, derinleşen ufku, çıplak kayalardan bir kümeyi gördüm. Hazreti Peygamber- Hira dağındaki mağarada böyle bir görüş açısına sahip olsa gerek diye düşündüm. Bu adam kim ise, belli ki bu tuhaf dünyanın gezegenler ve diğer yıldızlar arasında fırdolayı döndüğünün çıplak hakikati üzerinde her gün düşüncelere dalan biri olmalıydı. Ağacın dalları daha önce gördüğüm herhangi bir başka ağacın dallarından daha aralıklı bir açıklıktaydı. Sanki bu kutlu dağa çıkan herkesi kolları altında korumak isteyen bir edası vardı.

Baktım ki Efendim ağaca yüzü dönük insan Öbeğinin dış kollarında kendine bir yer bulup oturdu. Sırtı dağın uçurumlarına dönüktü. Ben de onun yakınında yer aldım ve ağacın altında oturan Veli'yi güçlükle görebilecek bir yere geçtim. Yüz kadar erkek, altmış civarında kadın toplanmıştı. Hemen hepsi paçavralar içindeydiler. Ağacın altındaki beden küçük görünüyor ve solan gün ışığı nedeniyle güçlükle fark ediliyordu. Birdenbire ilâhiler durdu, benim sağ yakınımdaki bir adam ezan okumaya başladı. Sesi yarlar boyunca çınladı, içerimde şafağın sökmesini isteyen bir şey belirdi ve beni yaratan üstün Yaratıcı'ya bu çıplak dağların ötesinden yönelip boyun eğme duygusunun tuhaflığına daldım. Namazdan sonra bir ağızdan bu güne kadar hiç duymadığım bir münacaat okudular. Dua öylesine yoğundu ki, bazı dilencilerin kendinden geçecek duruma geçtiklerini fark ettim. Dua bittikten sonra kalabalığı bir sessizlik kapladı. Veli'nin iki genç şakirdi ağacın iki yanına alevli meşaleler koydular, öyle yaklaştırdılar ki ağaç tutuşacak diye korktum. Veli sessizlik içinde oturdu. Kalabalığa göz gezdirdi. Bazıları ileri atıldı ve elini öptü. Onları bir çocuğu itekler gibi hoş gören bir tedirginlikle yana itti. Sessizlik daha da arttı. Artık onu görebiliyordum. Gözleri yarı kapalıydı ki bir an uyuyor sandım. Öylesine derindi dalgınlığı. Bir kaç dakika sonra derinden bir iç geçirdi böyle bir iç geçirmeyi hayatım boyunca hiç işitmemiştim. Nefesini içe çekerken onun kalbinin derinliklerinden Zü'l-Celâl'ın Yüce Görklü adının yükseldiğini duyduk. Bana öyle geldi ki yalnızca ben değil, orada bulunan herkes bu adamın içinde bulunduğu derin gizemli deneyimle bir yakınlık kurdu. Öyle ki, bir takım nimetler tadarak bilgi bahçesine yöneltildik ve en taşkın tasarılarımızın ötesinde bir ayrıcalığa eriştik Böyle bir şerefin niye bize yaraşır sayıldığını düşünemiyorduk, bildiğimiz şey O'nun rahmetinin sınırsız olduğuydu. Veli, şimdi de yüzünü kaldırıp her birimize bakmaya başladı hatırı sayılır bir kalabalık olmasına rağmen diyebilirim ki, incelemeye tâbi tutuyormuşçasına teker teker baktı. Yalnız yüzlerimize değil, ruhlarımıza da bakışlarını çevirdi. Söylediklerim konusunda Allah şahidimdir.

Öne eğildi ve şakirdlerinden birine bir şey fısıldadı. Genç müptedi kalabalığı tarayarak gelip saygıdeğer Efendim'in önünde durdu. Onu izlemesine elverişli bir tutum takındı. Birden anladım ki, hocam büyük bir içe dalış halindeydi ve büyük bir ihtimamla Veli'nin oturduğu yere götürülmekteydi. Aklımdan gidip kendisinin gerçekte bir dilenci değil, çağın en büyük bilgini olduğunu, bunu kanıtlamak için de öğrencisi olan benim yanında bulunduğumu söylemek geçti belki, ama bu şaşırtıcı yolculuk, dünyanın tepesindeki bir ağacın altında olup biten bu şeylerin aşağıda, yeryüzünde yer alan akademilerle bir bağlantısı olmadığını bana açıklıkla göstermişti.

Veli, Üstadımı tam önüne oturttu; iki adam bağdaş kurmuş halde birbirlerinin gözlerine bakarak öylece kaldılar.

"Uzun zaman seni bekledim, oğlum. Hamd yalnız Allah'adır."

"Veli elini uzatıp hocamın alnına koydu.

Gökten son ışık kayboldu.

Allah'ın iki kutlu kişisi gecenin geri kalan kısmını ağacın altında yalnız geçirdi, Veli'nin iki sadık adamı onlara bekçilik etti. Onların dışında kalan bizler otağ kurulmuş olan yere döndük, yemek yedik, ilâhiler söyleyip Kur'an okuduk.

Şafakta, adının Mulay Abd es-Selâm İbn Meşiş-Allah'ın rahmeti yüce başına aksın-olduğunu öğrendiğim Veli de Üstadım da görünürlerde yoktular. Her ikisi de mübarek Veli'nin düşünceye daldığı küçük mağaraya girmiş ve yalnız başlarına gözleme devam etmişlerdi. Öğle vakti yaklaşınca Üstadım yanımıza geldi. Bambaşka bir insan olup çıkmıştı. Neyinin değiştiğini bulamıyordum yine de. Onu selâmlamak üzere ayağa kalkmaya yeltendiğimde, oturmamı işaret etti. Bana bir tas keçi sütü uzattı. Şaşırmıştım, çünkü bir şey sunmak, hep benim ona yaptığım işlerdendi ve tersi bir durumla ilk kez karşılaşıyordum. Yumuşakça gülümsedi ve içmemi işaret etti. Besmele çekip, dudaklarıma götürdüm. Tas ortadan kayboldu. Üstadım, dağ, gökyüzü yok oldular. Sonra hepsi bir sis içinden belirir gibi ortaya çıktılar ve kendimi bir tatlı su ummanında boğuluyor sandım. Bir şeye tutunmaya çabaladım ama neye? Artık düşüncelerimi ve duygularımı denetim altına alamıyordum. Bununla birlikte, korku üzerimden kalktı. Beni Üstadımın gözlediğini biliyordum. İçimi kaplayan, kuvveti ve güzelliğiyle beni sarhoş eden tatlı şarabın verdiği duygulara dışardan bir şeyler katılmasını veya etkisinin Kesintiye uğramasını önlemek için bana bekçilik ediyordu. Ağladım ama hiç yaş dökülmedi, içerimden aşk fışkırdığını hissettim-hâlbuki ilk defa bu gece karşılaştığım dilencileri tiksindirici bulmuş, Veli'yi kedime çok uzak saymış, sevgili Üstadımı elimden düşünmüştüm. Benliğimin derinliklerinde yeniden Veli'nin İsm-i Celil'i anarak göğüs geçirişini işittim. Sonra melek geldi ve sonrasını söyleyemem. Ancak bu kadarına izin verilmiştir. Arşın Rabbine yücedir.

                                                                                  Amin. Amin. Amin.


Gariplerin Kitabı'ndan

 
Geri