MAKALELER  
İMAN

                                                                                             Rıza GÖRÜŞ

              Vahyin muhatabı olan insan, yaratılış olarak İslâm'ı kabul etmeye yatkındır. Çünkü Yüce Allah'ın(c) dini olan İslam, insanın fıtratına uygundur. Bu gerçeği  Hz. Peygamber(a) şöyle dile getirir :"Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar (İslâm'ı kabule yatkındır). Ancak onu anne-babası Hrıstiyan, Mecusî veya Yahûdi yapar."(1) Çevre faktörlerinden aşırı derecede etkilenen, hatta kendi hayatını başkalarının yönlendirmeleriyle yaşayan ve çoğu zamanda bunu fark edemeyen insanın bazı özellikleri Kur'ân-ı Kerimde şöyle belirtilmiştir : "Başına bir dert geldiğinde Allah'a(c) sürekli dua eder ancak o sıkıntı kendisinden (Yüce Allah tarafından) kaldırıldığında, hiç yalvarmamış gibi davranır(2), diğer insanları hak yoldan uzaklaştırmaya çalışır(3) veya "bu benim bilgimden (tecrübelerimden) dolayı verilmiştir" der(4), Yüce Allah tarafından, kendisine bir nimet verilip daha sonra da alınınca ümidini yitirir, karamsarlığa düşer eğer tekrar nimet verilirse şımarıkça davranır(5), (kendi nefsine ve başkalarına karşı) çok zalim ve çok nankördür(6), çok acelecidir (bilerek ya da bilmeden kötülük ister, her istediğinin hemen olmasını arzu eder)(7), (kendisi lüks içinde yaşayan insan) başkalarına yardım etmez, eli sıkı cimridir(8), yapamayacağı konularda söz verir cahildir, sorumluluk almak ister ama görevini yerine getirmez, zalimdir(9), ve aşırı derecede hırslıdır."(10)

              Ruhlar âleminde Yüce Allah'ın Rabliğini kabul eden(11) ama bu dünyaya geldikten sonra bunu unutan insan, kendi istek ve arzularının gerçekleştirmek ve maddi çıkarlar elde etmek için çok rahat bir şekilde başkalarına zarar verebilirken, yaptığı dualarında aceleci davranıp istek ve arzularının bir an önce gerçekleşmesini ister. Bilmez ki, sevdiği, çok hoşlandığı, olmasını şiddetle istediği bir şey kendisi için kötü, çirkin görüp hiç istemediği bir şey de kendisi için hayırlı olabilir. (12)

                İman:  Yüce Allah'ın var ve bir olduğuna, Hz. Muhammed'in(a)  Yüce Allah'ın peygamberi olduğuna ve Kur'ân-ı Kerim'in tamamının doğru olduğuna inanmaktır. Diğer bir deyişle: Hz. Muhammed'e(a) ve Onun Yüce Allah'tan(c) getirdiklerine inanmaktır. O iman edene  "mü'min" denir. Bir kişinin mü'min olarak kabul edilebilmesi için, bunlara kalben inanması ve inandığını da söylemesi gerekir.

               Yüce Allah hiç kimseyi iman etmesi ya da inkâr etmesi için zorlamamıştır, herkes buna kendi hür iradesiyle karar verir. Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Allah "...Sonra da Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir."(13) buyurur. Bu ayete bakıp "Yüce Allah istediğini mü'min, istediğini kâfir yapar" gibi bir anlam çıkarmamak gerekir. Kur'ân-ı Kerim'in bazı ayetlerini yine Kur'ân-ı Kerim açıkladığı gibi, bazı ayetler Hz. Peygamberin(a) hadisleriyle açıklanır. Yukarıdaki ayetin, ne anlama geldiklerini şu ayet açıklar; "...Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı..."(14) İslama zarar verip onu yanlış tanıtmak için elinden gelen Goldzier bile şöyle der; "Kur'ân da saptı,  sapıttırdı ve buna benzer kelimelerin geçtiği çeşitli ayetler vardır. Bunlar, Allah'ın dalalette(sapıklık içinde) olanları, doğrudan doğruya kötülük ve şer yoluna bıraktığı anlamına değildir. Çünkü (Dalle) kelimesi insanı saptırmak anlamında değil, sapıklığa terk etmek anlamındadır. Allah saptırmaz, sapanları o durum üzere bırakır."

              Buradan anlaşılıyor ki, inanmama veya sapma isteği insandan gelecek, nitekim bir diğer ayette şöyle buyurulur: " Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yolda (serbest) bırakırız ve cehenneme sokarız; o, ne kötü bir yerdir."(15) dikkat edilirse burada önce hak yoldan ayrılma isteği insandan gelmekte, Yüce Allah da onlara müdahale etmemektedir, çünkü bunun sonucu insan mükafat veya ceza görecektir.

İnsanın hür bir seçim hakkı olduğunu şu âyet açıklamaktadır: " De ki; Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir, Kim de  (hak yoldan) saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. (Görevim sadece anlatmaktır) Ben üzerinize vekil değilim."(16)

Eğer Yüce Allah isteseydi insanların tamamı hidâyete erer, müslüman olurdu(17) ama O " Hak Rabbinizdendir öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin..."(18) diyerek, hak ya da batıl tercihini insanlara bırakmıştır.

             Kur'ân-ı Kerimde, müminlerin bazı özellikleri şöyle belirtilmiştir: "Namaza huşûyla devam ederler, yararsız işlerle uğraşmazlar, zekatlarını verirler, iffetlerini korurlar, verdikleri sözleri yerine getirip emânetlere dikkat ederler(19), canlarıyla ve mallarıyla cihad ederler*(20), Allah anıldığında yürekleri titrer(21), iyiliği emredip kötülükten sakındırırlar, Allah'a ve resûlüne itaat ederler, günahlarından tövbe eder,  hamd ederler, Allah'ın sınırlarını korurlar(22), başkalarının iyiliği için koşuşurlar (23), ahiret endişesi taşıdıkları için, dünya malları onları, Allah'a kulluktan alıkoymaz(24), Allah ve resûlüne gönülden iman eder ve onların davetine "işittik ve iman ettik" diyerek, hemen kabul ederler(25), alçakgönüllüdürler(26), başka tanrıya yalvarmaz, haksız yere cana kıymaz, zina etmezler(27), yalan yere şahitlik yapmazlar, Allah'ın âyetleri karşısında lakayt davranmazlar(28), (uğradıkları) haksızlık karşısında birbirlerine yardım ederler(29) imanlarında şüpheye düşmezler."(30)

           Hz. Peygamber(a) hadisi şeriflerinde, müminlerin şu özelliğe sahip olduğunu bildirmiştir : "(Bencil ve hasetçi değildir) Kendisi için istediğini, başkası için de ister (31), diğer müminlerin başına gelen sıkıntılardan rahatsız olur (32), Allah'ın verdiği nimetlere şükreder, başına gelen sıkıntı ve belalara da sabreder (33), başkalarını ayıplamaz, lanet etmez, kaba ve ağzı bozuk değildir. (34) Akıllı, ince anlayışlı ve uyanıktır, olgun ve ağırbaşlı bir şekilde hareket eder, (hayırlı işler dışında) aceleci değildir, bilgili ve takva sahibidir(35), en güzel ahlaka sahiptir (36), Mü'min bir delikten iki kere sokulmaz (aynı hatayı iki kez yapmaz)."(37)

           Müminler kendilerini hâkim, başkalarını da mahkum yerine koyup, başkalarının hatalarını araştırıp ortaya koymamalı, istemeden gördükleri hata ve günahları uygun bir şekilde ve yalnızken tatlı dille kendilerine söylemeliler. Günahları affetme yetkisi Yüce Allah'a aittir. Ne kadar gariptir ki bizler kendi hatalarımızı göz ardı ederken başkalarının hatalarını abartarak afişe etmekteyiz.

           Hz. Peygamber(a) bir hadisi şerîfinde; "Allah ve resûlünü her şeyden çok sevenlerin, sevdiklerini (bir menfaat için değil) Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için sevenlerin ve  iman ettikten sonra İslâm'dan çıkıp küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü(ve zararlı) görenlerin, imanın tadını alacaklarını belirtmiştir."(38)

Mukallİdİn İmanı geçerlimİdİr?

          İman konularını ayrıntılarıyla bilmeyen (mukallid) bir kişinin imanı, geçerlidir. Hz. Peygamber (a), uzaklardan kendisine gelip imanın ne olduğunu soranlara, kısa ve öz olarak anlatmış, onlara, derinlemesine detaylı bir şekilde öğretmekle uğraşmamıştır. Bilgilerinin ve anlayışlarının farklılığına rağmen ashapta  (Hz. Peygamberin arkadaşları), aynı şekilde davranmış, ilk anda akli delil arama şartı getirmemiş ayrıntılara girmemişlerdir. Sohbetlerle ve müslümanların sordukları konulara verdikleri cevaplarla, onların aydınlanmasını sağlamaya çalışmışlardır.

         Cebrâil(a), bir gün insan şeklinde mescide gelmiş, orada bulunan müslümanlara İslâm ve imanı öğretmek için Hz. Peygamber'e(a) sorular sormuştur, o soruların birisinde "...Bana İmandan haber ver " demiş. Hz. Peygamberde(a): " Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resûllerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman etmendir..."diye cevap vermiştir.(39) Bu hadisi şerîften anlaşıldığına göre , iman; inançtır.


        İman artar mı?

       Bu soru önceki asırlarda gündeme gelmiş, cevap aranmıştır. Bu konuda Maturidi mezhebi âlimleri, iman edilmesi gereken konular yönünden, imanın artıp eksilmeyeceğini söylemişlerdir. Çünkü iman edilecek konular bellidir ve bunlar artıp eksilmez. Ancak, iman güçlenir veya zayıflar. Zayıf bir imanı ampule, güçlü bir imanı da projektöre benzetmek mümkündür. Öyle iman vardır ki sahibine ibadet yapmaya sevk edecek kadar güçlü değildir, ama öyle imand a vardır ki, sahibini ibadetini yapan, güzel ahlaklı biri durumuna getirebilir. Ancak bazen insanı ibadet etmeye yönelten etkenlerin riyadan, çevre faktörlerinden ve alışkanlıktan meydana geldiğini de unutmamak gerekir. İbadetlerin şeklî olarak, ruhtan uzak yapılması mümine fayda yerine zarar bile getirebilir. Önemli olan, Yüce Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için ihlâsla ibadet yapmaktır. İnsan ancak o zaman, Yüce Allah'ın rızasını kazanma ve manevi olgunluğa ulaşma konusunda adım atmış olur. İslâm'ın temel amaçlarından biriside ahlaken olgun fertler ve mükemmel bir toplum yaratmak değil midir.?

           "Mü'minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları artan ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir."(40) âyeti ve bu anlamdaki diğer âyetlerdeki imanın artması; " Herhangi bir sure indirildiğinde onlardan bir kısmı: Bu hanginizin imanını artırdı? der. İman edenlere gelince (bu sureonların imanını artırır ve onlar sevinirler"(41) ayetiyle açıklamak mümkündür. Zira Hz. Peygamber(a) zamanında yeni yeni ayetler iniyor, Yüce Allah tarafından yeni emirler gönderiliyor, yasaklar konuyor, iman konularında vahiyler geliyordu. Müminlerin inen her sureye iman etmesi, onların imanını artırıyordu. Son ayetin inmesiyle, vahiy tamamlanmış iman edilmesi gereken konular bitmiştir. Bunların tamamına iman eden "mü'min" kabul edilir, ancak nitelik açısından bir müminin imanı diğerinden farklı olabilir. Herhangi bir müslümanla Hz. Ebu Bekir'in(r) imanı aynı değildir.

            İbadet ve güzel işler yapmamak, ya da günah işlemek, mümini imandan çıkarmaz. (Yani amel, imandan bir cüz değildir.) Bir kişi Yüce Allah'ın emirlerini ve yasaklarını kabul eder, inanır ama bir takım nedenlerden dolayı ibadet yapamaz ya da günah işlerse o kişi mü'min kabul edilir. Namaz kılmanın farz olduğunu kabul eden ama namaz kılamayan, içkinin haram olduğunu kabul eden ama tövbe ederim ya da Yüce Allah beni affeder düşüncesiyle içki içen bir kişi müslümandır.Ancak fasıktır..

         Günah işlemenin, bir kişiyi imandan çıkarmayacağı şu ayetten anlaşılabilir:  "Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri diğerine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldırgan tarafla savaşın. Eğer (saldırıdandönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adil davrananları sever."(42) ayetinde, müminlerin birbirleriyle savaşması günah olmasına rağmen, Yüce Allah onları "mü'min" olarak nitelemiştir. Bir başka ayette de Yüce Allah; " Ey iman edenler! Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün" buyurmuş, günah işleyenlere "İman edenler"  kelimesiyle hitap etmiştir. Günahkâr bir kimse, günah işlemeyi, helal olarak görmediği müddetçe mü'mindir. Hz Peygamber'in(a), bir müslümanı işlediği günah nedeniyle imana davet ettiği bize aktarılmamıştır. Ancak işlenen günahlar, imanı yok etmese de, hiç yıpratmayacağını söylemek mümkün değildir. Ayrıca şunu da bilmek gerekir ki; mü'min olabilmek için, İslâm'ın tamamına inanmak gerekirken, kâfir olmak için, İslâm'ın tamamına inkâr etmeye gerek yoktur. Çünkü İslâm'ın bir hükmünü reddetmek bir kişinin İslâm'dan çıkması için yeterlidir.

         Akla gelen şüphe ve sorular imana zarar verir mi?

         Hz. Peygamberin(a) arkadaşlarından bir grup " İçimizden öyle şeyler hissediyoruz ki, herhangi birimiz bunu söylemeyi bile büyük günah kabul eder." dediler. Resulallah(a)  "Gerçekten böyle bir şey hissetiniz mi?"diye sorar. Onların "Evet" demesi üzerine, Hz. Peygamber "Bu imanın ta kendisidir." cevabını verir. Yine Hz. Peygamber(a) "Vesveseden (akla gelen kuruntu, düşünceden)" sordular. Hz. Peygamber(a):    " Bu, imanın hâlis olanıdır." buyurdu.(43)

         Sonuç olarak, bir kişinin aklına gelen şüphe ve sorular onun imanına zarar vermez.(44) Çünkü bu tür vesveselere insanın engel olması mümkün değildir. Bir ayette de belirtildiği gibi, Yüce Allah her kişiye ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler.(45) Düşünceleri önlemek, onlara gem vurmak ise insan gücünü aşan bir olaydır. Bir mü'min aklına gelen soruların cevaplarını ilim sahibi, samimi müminlere sorarak, cevap aramalıdır.

       Yüce Allah'ı veya iman konularından birini inkâr etmesi için zorlanan ve inkâr etmemesi durumunda, kendisine zarar gelecek olan bir kişinin, kalbi Allah sevgisiyle ve imanla dopdolu olması şartıyla, diliyle inkâr ettiğini söylemesi imanına zarar vermez. "Kalbi iman ile emin olduğu halde (dinden dönmeye) zorlanan dışında, her kim iman ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse, (ona Allah'ın gazabı vardır)..."(46

      İslâm: Yüce Allah'ın emirlerine teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmektir. Bir kişi Allah'ın ve peygamberin emirlerine, yasaklarına ve tavsiyelerine teslim olduğu için müslüman adını almıştır. Yüce Allah(c) kendi isimlerinden olan "Selam" isminden türemiş olan "müslüman" ismini bizlere ad olarak vermiştir. Müslüman; Yüce Allah'a ibadet edip, yasaklarından uzak duran, kendisine ve topluma yararlı işler yapan kişidir.

        İman kalpte olandır, İslâm ise tatbiktir, eylemdir. Bir kişinin ibadet ve davranışlarına bakarak müslüman olduğu söylenebilir ama mü'min olduğu düşüncesini doğru olarak söylemesiyle anlaşılabilir. Küfür, İslâm'ın zıddıdır.  Yani yaratıcıyı inkâr etmek, onun gerçeğini gizlemeye, örtmeye çalışmaktır. Büyük günahların doruk noktası küfürdür. Kur'ân-ı Kerim'de, karanlık küfrü, nur da İslâm'ı simgeler.

          İslam ve iman, kelime anlamı olarak ayrıdır, ayette bu şöyle belirtilmiştir; "Bedeviler "İman ettik" dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama "İslâm olduk deyin." Henüz iman kalplerinize yerleşmedi..."(47) Ancak içerdiği hükümler bakımından İslâm ve iman birdir. Müminin sorumlu olduğu ibadetlerle, müslümanın sorumlu oldukları aynıdır. Bir kimse için, "Mümindir ama müslüman değildir" ya da "müslümandır ama mü'min değildir" denilmez. İslâm, imana atılan ilk adım, ona açılan bir kapıdır.

         İslam'a giren bir kimse Müslüman olmazdan önce hangi günahları işlerse işlesin tüm günahları affedilir. Hz. Peygamber(a);"Bir kişi İslâm'a girer ve müslümanlığında samimi olursa, Allah onun geçmişte yaptığı tüm iyi hareketlerini sevap olarak yazar, kötülüklerini de siler ve affeder. Müslüman olduktan sonra ne yaparsa onun karşılığını görür. Müslümanların yaptığı iyiliklerin mükafatı (samimiyetine ve iyilik yapılanın ihtiyacına göre) on katından, yedi yüz katına kadar sevapla ödüllendirilirken, işlediği günahları nedeniyle bir katıyla günah yazılar, ancak dilerse Yüce Allah(c) onları da affedebîlir." buyurur.(48)

 Münafık: Gerçekte iman etmediği, müslüman olmadığı halde bir takım nedenlerden dolayı müslüman olduğunu söyleyen kişidir. "İnsanlar bazıları, inanmadıkları halde   "Allah'a ve ahiret gününe inandık" derler. Allah'ı ve müminleri aldattıklarını sanırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini kandırırlar ve bununda farkında değillerdir."(49)

        Münafıkların özelliklerini Kur'ân-ı Kerim bize haber vermektedir; "Allah'ı çok az anarlar(50), kibirlidirler(51), kendilerine "Allah'tan kork denildiğinde" benlik ve günahları nedeniyle daha fazla günah işlerler(52), Kurân'a ve peygamberin davetine çağrıldıklarında, iyice uzaklaşırlar(53), zor zamanlarda müminlerin direncini kırmaya çalışırlar ve kaçarlar(54), müminlere karşı acımasızdırlar ve onların güçlenmesini istemezler(55), içlerinde olmayanı (inanmadıklarını) söylerler(56), Kur'ân-ı Kerim'i çarpık yorumlarlar(57), Allah'ın beğendiklerini beğenmezler(58), Allah ve resûlüyle alay ederler(59), kafirlerin dostudurlar(60), gösteriş için namaz kılar ve mallarını harcarlar(61) (dolayısıyla) Allah'ı değil, insanları hoşnut etmeye çalışırlar(62). Aç gözlülük, bencillik(63) alay etmek, kendilerini övüp temize çıkarmak, korkaklık, cimrilik ve kötülüğü emredip, iyiliği yasaklamak ta münafıkların diğer bazı özellikleridir.(64)

     Mekke'de büyük zorluklar ve işkenceler çeken Müslümanlar arasında münafıkların var olduğu bilinmemektedir. Ama Medine'ye hicret ettikten sonra, müslümanlara yaranmak, onlardan faydalanmak ya da gerçekleştirmek istedikleri bir takım emellere ulaşmak için müslüman olduğunu söyleyen bir takım insanlar ortaya çıktı. Müslümanmış gibi davranan bu toplumun fertleri, fırsat buldukça İslam topluluğunu karıştırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Şurası unutulmamalıdır ki, müslüman için bir münafık,  kâfirden daha zararlıdır. Kâfirin inanmadığı bilinir ve ona göre önlemi alınabilir ama kimin münafık olduğu ve ne zaman ne şekilde zarar vereceğini bilmek mümkün değildir.

       Münafıklık; İnanç ve İbadet olarak ikiye ayrılır(65). İnanç bakımından münafık olanlar, kâfir konumundayken ve "cehennemde kâfirlerden daha büyük bir cezaya uğratılacakken"(66), ibadet bakımından münafık olanlar;  ibadetlerinde tembellik yapan ve ahlâki zaafları olan müslümanlardır. Hz. Peygamber(a) "yalan söylemenin, sözünde durmamanın, emaneti korumamanın"(67), münafıklığın belirtisi olduğunu bildirmiştir. Bu emanet, kendisine bırakılan bir eşya olabileceği gibi bir sır da olabilir.

      Müşrik:  Ortak koşan, inandığı tanrısının yanına başka tanrıları da yamayıp öyle tapan, şirke bulaşmış kimseye denir. Ortak koşmasına da şirk adı verilir. Allah'a şirk koşan topluluklar genelde "ahlaksız, arzu ve isteklerine uyan, insanları hak yoldan uzaklaştıran, zulüm ve fesat içindedirler."(68)  Şirk, Yüce Allah'ı eksik görme, onun bilgisinden şüpheye düşme ve kendilerini mükemmel üstün varlıklar olarak görmenin, ne kadar aciz ve güçsüz olduğunu bilmemenin bir sonucudur. Şirk en büyük zulümdür. Kur'ân-ı Kerim, Lokman'ın oğluna şöyle dediğini bildiriyor;    " Ey Yavrucuğum! Allah'a şirk koşma, şüphesiz şirk büyük bir zulümdür."(69) O'nun mülkünde, ondan başkasına kulluk etmekten daha büyük günah yoktur. 

 Kur'âna göre müşrikler; "Yüce Allah'ın varlığını kabul ederler, onun varlığı konusunda herhangi bir şüpheleri de yoktur. "Andolsun ki onlara, "Gökleri ve yeri yaratan, Güneşi ve Ay'ı buyruğu altında tutan kimdir?"diye sorsan, mutlaka "Allah..." derler..."(70) Meleklerin varlığını kabul ederler ancak onları dişi olarak düşünüp, tanrının kızları olarak kabul ederler(71). Günümüz hıristiyan toplumlarında ve bazı halkı müslüman ülkelerde meleklerin kız şekilde resmedilmesi, şirkin kalıntılarının yansımasıdır. Kader inancı konusunda kolaycı bir yol izleyip, şirk koşma sebeplerini Allah'a yüklemekte ve sorumluluktan sıyrılabileceklerini sanmaktadırlar(72). Müşrikler, Allah'ın varlığına inandıkları için O'na yemin de ederler(73). Müşriklerin bir diğer özelliği, yaratıcının huzurunda hesap veremeyecekleri için ya da geçici olan dünya hayatına olan tutkularından dolayı "uzun yaşamayı arzu ederler."(74)

 Müşrikler, şirk koştukları varlıkları adeta Allah'ı sever gibi sever ve onlara toz kondurmazlar. Onların gözünde, günahsız, hatasız ve mükemmel varlıklardır. " İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını, Allah'a (hâşâ) eşler ve benzerler edinir de onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise daha çok Allah'ı severler..."(75) Müşriklerin bu sevgisi, haksız düzenlerin devamı ve menfaatlerinin kesilmemesi içindir. Çünkü onlar, o tanrılarının sırtından geçinirler. Yüce Allah, mü'minlere bir ikazda bulunarak, onların tanrılarına sövmemeyi emretmektedir. " Onların Allah'ı bir tarafa bırakarak taptıklarına sövmeyin; sonra, onlar da bilmeyerek Allah'a söverler!..."(76)


İnsanın, Yüce Allah'a koştuğu şirk; büyük şirk ve küçük şirk olmak üzere iki kısımdır:

 I-Büyük şirk (şirki azim); Yüce Allah'ın ortağı olduğunu kabul etmektir. " Kendileri yaratıldığı halde, hiçbir şeyi yaratamayan varlıkları, (Allah'a)  ortak mı koşuyorlar. Halbuki (ortak koştukları) ne onlara yardım edebîlirler ne de kendilerine bir yardımı dokunur."(77) Bu tür şirk, Kur'ân'a göre Yüce Allah'ın affetmeyeceği en büyük günahtır ve bunların  cennete girmesi  de haramdır.(78)

 II- Küçük şirk, kişinin yaptığı bir takım işlerde başkalarına  gösteriş yapıp, maddi veya manevi olarak onlara yaranmaya çalışmasıdır.(79) Bir kişinin yalnız namaz kılarken hızlı kılıp, başkalarının yanında yavaş kılması gibi.... Kur'ân'da bu şöyle ifade edilir "Rabbine (yaptığı) ibadette, hiç kimseyi ortak(şirk) koşmasın."(80) Hz. Peygamber'de (a) "Gizli şehvetin ve gösteriş için yapılan ibadetin, (riya) şirk olduğunu" bildirmiştir(81). Fertler genelde büyük şirkten kendilerini kurtarabilseler de, küçük şirk tehlikesi sürekli kendilerini tehdit etmektedir.

        ATEİZM / Tanrı tanımazlık-İlhad:

     Allah'ın varlığını inkâr eden felsefi meslek. Ateizm bir sistem değil, fakat pozitif bir takım prensiplerin doğrudan neticesi olarak bir inkârdır. Ateizmin mücadelesi dine, dindara, yüksek inançlara karşıdır.(82) Ateist kelimesi genelde iki anlamda kullanılmıştır.

       l- Negatif Ateist: Tanrıyı hayatına sokma gereği duymayan kişi

      2-Pozitif ateist: Düşünerek ve tartışarak Tanrının var olmadığını öne süren kişi.

            Bunların dışında, Tanrının varlığı ya da yokluğu hakkında hiçbir şey bilmediğini, dolayısıyla bu konuda hiçbir şey söyleyemeyeceğini öne süren "agnostikler" vardır.(83)

             "Din afyondur." ya da "Tanrı öldü, size üstün insanı takdim ediyorum." diyenler. İslâm'ı, araştırmış ilahiyatçılar değildir, nasıl din hakkında konuşabilirler? İnsanlık tarihi boyunca çok küçük azınlıklar dışında Tanrıya inanmayan topluluklar olmamıştır. Nietzsche'nin öldürmeye çalıştığı "Tanrı", Hıristiyanlık alçak gönüllük ve uysallığının simgesi olan Tanrıdır ve Nietzsche, bir metafizikçi değil ahlakçıdır. Hani iddia edilen üstün insan nerede? Tanrı ile uğraşmaya vakit bulamayan insanlar bir müddet sonra kendilerine başka Tanrılar bulmuş, bilerek ya da bilmeden onun peşinden gitmişlerdir. "Kötü duygularını kendisine İlah edinen kimseyi gördün mü? Şimdi (Ey Resûl) ona sen mi vekil olacaksın."(84) Özgürlük adına her istediğini yapabileceklerini sananlar, başkalarının özgürlük sınırına gireceklerini ve bir süre sonra da kendi istek ve arzularının kulu olacaklarını unutmamalılar. Tıpkı Firavunun " Ben sizin Rabbinizim"(85) dediği gibi bir son onları beklemektedir. İslâm, insanların canını, malını, neslini, aklını ve dinini (inancını) koruyacak tedbirler koymuş ve bu beş şeyi garanti altına almıştır.

             Tanrının bir zamanlar yaşadığı bir kalpte ölüp gitmesinden asla emin olunamaz. Kesin olarak ondan kurtulduğunu sanan bazı ruhlarda bile, bu inanç hâlâ yaşamaktadır.(86) Ruhun tekrar dirilişi olan bu türden olaylar, toplumda sık sık yaşanmakta, başlarına gelen  çok sıkıntılı bir olaydan sonra  dürüstçe davranıp, bir çok kişi O'na kulluğu seçebîlmektedirler. Kur'ân-ı Kerim buna şöyle örnek vermektedir: " (Gemideyken) Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığında, ihlâsla Allah'a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında, içlerinden bir kısmı (gerçeği görüp) orta yolu seçerler. Zaten bizim âyetlerimizi, nankör gaddarlar bilerek inkâr eder."(87)

             "Tanrı fikri, çocuktaki baba imajının bir yansımasıdır. Tanrı fikrinin kaynağı, insan soyunun, çocukluk döneminde karşı karşıya kaldığı zorluk ve felaketler karşısında geliştirdiği zihinsel bir savunma mekanizmasıdır." der Freud. İyi ama babasını kıskanan, ondan korkan, onun buyruklarından memnun olmayan ve hatta onun salt varlığından rahatsız olan bazı çocuklar babasından kurtulmak istemekte, onun var olmamasını arzu etmektedir(88). Babasına karşı çıkan ve hatta onu öldürmek isteyen çocuklarda, Tanrı fikrinin var oluşunu açıklamak Freud'cular için oldukça zor olsa gerektir.

     Evrenin ve insanın mükemmel yaratılışını görmeden, bu konuda akıl yormadan Tanrının varlığı konusunda daha somut bilgi isteyenler ve inandıklarından dolayı mü'minleri kınayıp onlarla alay edenler, şunu bilmelidirler ki; görülmeyene yani dini tanımla "gayba iman" burada devreye girmekte, önemini göstermektedir. Tanrının varlığı konusunda çok güçlü delillerin olduğu ya da Hinduizmde olduğu gibi maddi Tanrılara tapıldığı ortamlarda, insanın özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Çünkü o zaman inanmamak diye bir problem kalmaz ve insan iradesi sıfırlanırdı. Yüce Allah'ın,  insana verdiği en büyük nimetlerden birisi de iradedir.

    Şu da bir gerçek ki; Fichte'nin dediği gibi " Bir insanın gerçek anlamda ateist olabilmesi için hiçbir ahlâki ideale sahip olmaması gerekir." Her şeyin ötesinde son söz olarak Yüce Allah şu ölçüyü koymuştur " De ki  (Ey Muhammed): Hak Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. (Ancak şunu bilsinler ki;) Biz zalîmlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) İmdat dileyecek olsalar, erimiş maden gibi, yüzleri haşlayan bir su verilir. Ne kadar kötü bir içecek ve ne kadar kötü bir dayanma yeri."(89)                       

 ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------   

KAYNAK

 1-Buhari, Kader 25

 2-Yûnus        (10/ 12); İsrâ (17/67)

 3-Zümer        (39/8)

 4-Zümer        (39/49)

 5- Hûd           (11/9-10); İsrâ(17/83)

 6-İbrahim       (14/34); Hac   (22/66)

 7-İsrâ             (17/11)

 8-İsrâ             (17/100)

 9-Ahzab         (33/ 72)

10-Meâric        (70/19)

11-Araf            (7/172)

12-Bakara        (2/216)

13-İbrahim      (14/4)

14-Saff            (61/5)

15-Nisa           (4/115)      

16-Yunus        (10/108)

17-Ra'd           (13/31)

18-Kehf          (18/29)

19-Mü'minûn  (23/ 2-10) *Cihad, kelime olarak gayret göstermek, çaba sarf etmek anlamına gelir. Yalnızca savaşmak değil aynı zamanda İslâm'ı anlatmakta bir cihaddır. Hz. Peygamber(a) bu gerçeği şu hadisiyle ifade etmiştir;" Mü'min kılıcıyla ve diliyle savaşır." (es-Suyuti, Camius-Sağir, inne mad. S,85)

20-Hucurât     (49/15)

21-Enfal          (8/2)

22-Tevbe         (9/71- 112)

23-Mü'minûn   (23/61)

24-Nur            (24/ 37)

25-Nur            (24/51- 62)

26-Furkan        (25/63)

27-Furkan        (25/68)

28-Furkan        (25/72-73)

29-Şûra            (42/39)

30-Hucurât      (49/15)

31-Buhari, İman 7; Müslim, İman 71-72

32-Buhari, Edep 27 ; Müslim, Birr 66

33- Müslim, Zühd 64; Ahmed 4/332

34-Tirmizi, Birr 49

35-Aclûni, Keşful Hafa 2/405

36-Menavi, Künûzül Hakâik, inne md. s 76

37-Buhari, Edep 83

38-Buhari, İman 9 Müslim, İman 66

39-Buhari, İman 37; Müslim, İman 1-5-7

40-Enfâl       (8/2)

41-Tevbe       (9/124)

42-Hucurât    (49/9)

43-Müslim, İman 60

44-Fıkhı Ekber Şerhi, Aliyyül Kâri 434

45-Bakara 2/285

46- Nahl          (16/106)

47-Hucurât      (49/14)

48-Nesâi, İman 10

49-Bakara 2/8-9; Münafıkun 63/1-3

50-Mücâdele     (58/19)

51-Münafikûn   (63/5)

52-Bakara          (2/206)

53-Nisa             (4/61)

54-Enfâl            (8/49); Âl-i İmran (3/166-167)

55-Münafikun    (63/7-8)

56- Âl-i İmran     (3/167)

57-Âl-i İmran      (3/7)

58-Muhammed   (47/28)

59-Tevbe            (9/65)

60-Haşr              (59/11)

61-Mâun            (107/4-6); Tevbe (9/53-54)

62-Tevbe           (9/62)

63-Tevbe           ( 9/58-59)

64-Tevbe           (9/56-57-64-67; Nisa (4/49)

65-M.Ali SÂBÛNÎ, Muh.Tefsiri ibn-i Kesir 1/33

66-Nisa              (4/145)

67-Buhari, İman 24; Müslim, İman 107; Tirmizi, İman 20

68-Araf              (7/81-86)

69-Lokman          (31/13)

70-Ankebut          (29/61)

71-Zuhruf            (43/19)

72-Zuhruf            (43/20)

73-Fâtır                (35/42)

74-Bakara            (2/96)

75-Bakara            (2/165)  

76-En'âm           (6/108)

77-A'raf              (7/191-192)

78-Nisa              (4/116); Maide(5/72)

79-Rağıb Esbehânî; Müfredât 381

80- Kehf             (18/110)

81-Suyuti, C.Sağir Şın md. 2/45

82-S.Hayri BOLAY, Felsefi Dok. Sözlüğü, 386

83-Doç.Dr. Mehmet AYDIN, Ateizm ve Çıkmazları, İlahiyat Fak.Der. c-XXIV/189

84-Furkan         (25/43)

85-Nâziât          (79/23)

86-Etienne GİLSON, Ateizmin Çıkmazı 52

87-Lokman        (31/ 32)

88-Doç.Dr. Mehmet AYDIN, Ateizm ve Çıkmazları, İlahiyat Fak.Der. c-XXIV/196

89-Kehf              (18/2)

 

(Sonsuzluğa Çağrı)

 
Geri