MAKALELER  
G. ASYA'DA İSLAM'IN YAYILMASINDA TASAVVUFUN..

GÜNEY ASYA'DA İSLAM'IN YAYILMASINDA TASAVVUFUN ROLÜ
Ethem BİLGİN


Afganistan, Batı Pakistan, Hindistan, Doğu Pakistan (Bengal), Himalayalar, Çin, Malezya, Endonezya, Maldiv adaları.

 "İslam dininin âlem şümul olması bu mutasavvıflar sayesindedir. Zira, bütün insanlar için tabii ve akli bir tevhit olan Hanifliğin manevi ve ahlaki etkisini, ilk olarak mutasavvıflar anlamıştır."      Louis MASSIGNON

 A-Giriş:

Güney Asya'ya bakıldıkta, ilk dikkati çeken, kara parçası Hint Yarımadası'dır. İslam âleminde literatürlerde yaygın inanca göre hubût-ı Âdem'in vuku bulduğu bu ülke eski medeniyetlerin beşiği olarak karşımıza çıkmaktadır. Medeniyetin buradaki eskiliğinin bizce, en önemli işaretlerinden biri, İndüs vadisindeki erken devirlerden kalma yazıların hala çözülememiş olmasıdır. Yunan ve Romalılar, İndüs Nehri doğusunda kalan yerlere, India adını vermiş olup, daha sonraları Müslüman tarihçiler Hind ve Hindistan adlarını kullanmışlardır. Yakın zamanların İngiliz sömürge Yönetimi de bu ülkeye ayni adı vermiştir. Bu yazımızda basta Hindistan olmak üzere Güney Asya'nın İslamlaşma sürecinde mutasavvıfların katkılarını tespit etmeye çalışacağız. Ancak bu coğrafya parçasının genel tarih coğrafya, kültür, ekonomi ve etnolojik yapısına, konuya olan yaklaşım açımız sebebiyle, genelde dolaylı olarak temas etmek durumundayız. Aksi halde çalışmamız, makale olmaktan bir kaç ciltlik eser haline gelme zeminine kayacaktır. Ancak yeri geldikçe, münasebet icabı yer yer zikrettiğimiz hususlara kısaca, atıflarda bulunacağız.

B -İslam'la İlk Karsılaşma:

        Güney Asya'nın İslam'la kucaklaşma olayı, bizce iki farklı zeminde ele alınmalıdır. Birincisi, siyasi;  İkincisi dini zemin.

        Birincisinde maddi fütuhatı kastetmekle birlikte; ikincisini kültürel ve manevi planda Hind topraklarını İslam'ın fethetmesi seklinde anlamaktayız. Siyasi manada, Hind dünyasına ilk düzenli İslam ordusunun girişini, tarayabildiğimiz, ikinci el kaynaklar, hicri birinci asra dayandırmaktadır. Ele aldığımız kaynaklardan birisi, Irak valisi bulunduğu sıralarda Haccac b. Yusuf es-Sekafi'nin, Hinduların müslüman kadınları yakalayıp köle olarak kullanmaları üzerine 18 yaşındaki yeğeni Muhammed bin Kasım komutasındaki bir İslam ordusunu Hindistan'a gönderdiğini ve bu ordunun Sind eyaletini, Mutlan'a kadar olan bütün bölgeyi fethettiğini kaydeder. Ancak bu fetih olayının te'dibden öte kalıcı bir etki sağlamadığını görüyoruz. Bu akıncı ruh kısa bir sağanak gibi bu coğrafyaya yağdı, aktı ve gitti. Kalıcı anlamıyla ilk müslüman orduların Saman oğulları ve Gazneliler devrinde bu topraklara girdiğini, görmekteyiz. Sâmâni Emiri Abdilmelik'in M.96l ( 350 H.) tarihinde ölümü üzerine Horasan'daki Sâmâni kuvvetlerinin Türk Kölemen komutanı Alptekin, kendi adına tahta geçmeye teşebbüs etmişti. Bu teşebbüs başarısızlıkla sonuçlandı ve kendi askerlerinden bazıları ile Doğu Afganistan'daki Gazne'ye çekilmeye mecbur kaldı. Gazne; Sâmâni Devleti hududunda ve Hindistan'ın, putperest bölgenin karsısında idi. Burada Alptekin'i takiben Türklerden birkaç Memluk komutanı 977 Sebüktekin iktidara gelinceye kadar, Sâmâni'ler adına hükümet sürdüler, Sebüktekin 'in idaresi, sırasında, yağma ve köle almak için Hindistan ovalarına akın yapmak şeklindeki Gazneli ananesi teşekkül etti. Fakat tam bağımsızlığa, oğlu Mahmud (Gazneli Sultan Mahmud) sahip oldu. Mahmud bütün İslam dünyasında "kâfirlere inen balyoz" olarak, şöhret kazandı. Ganj'ın aşağısında oğlu Muttra ile Kanavca ve Somnat'ın tanınmış putperest tapınağına hücum etmek için Kathiavar yarımadasına kadar ilerledi, Sultan Mahmut'un Hindistan'a yaptığı 17 sefer, büyük bir fütuhat ve dini bir heyecan havası içinde vuku bulmuştu. Daha sonraki asırda Muhammed Şihabuddin Guri'nin Hindistan'a gelişi müslümanların yedi asır süren hâkimiyetinin başlangıcını teşkil etmiştir. Bu zaman zarfında Türk ve Afgan hükümdarlar, Hindu tebaaya son derece yumuşak davranmışlardır. Hint yarımadasında İslam'ın yayı1abilmrsi sûfiler, tüccarlar, sufi vaizlerin gayretiyle mümkün olmuştur.

        Hindistan'a ilk gelen Müslümanlar coğrafya, din, dil, ırk, renk, kültür ve, medeniyet bakımından tamamen değişik bir dünyadan gelmişlerdi. Hindistan'ın iklimi, kültürü ve medeniyetindeki esrarı ve buradaki insanların sade hayatı kendilerine çok garip geldi. Mesela Timuroğul1arından Zahireddin Babür Sah'ın bu konudaki düşünceleri oldukça ilgi çekici görünmektedir:  " ...Hindistan ahalisinin çoğu kafirdir. Hindistan letafeti az olan bir yerdir. Halkında, güzellik, iyi muamele, edep, zevk, idrak, kerem, mürüvvet, hüner, usul, intizam, kaide, iyi nam, iyi, et, üzüm, kavun, meyve, soğuk su, iyi ekmek; hamam, medrese, mum, meşale ye şamdan gibi nesnelerden hemen hiç biri yoktur...". 

Kast denilen bir takım karizmatik yapıda sınıflara bölünmüş Hindûlar, daha işin başında Müslümanları "kast dışı" ilan ederek, onlara "malehç: pis" lakabını takmış1ardı, Yine onlara göre Müslümanlarla oturmak, evlenmek, yeme içme hatta onların yanına yaklaşmak "haram" olan işlerdendi. Onca yüzyıl bir arada yaşamalarına rağmen Hinduların dini ve sosyal aşırı taassubu yüzünden her iki toplum aynı, kabın içindeki su ve yağ gibiydiler.

        Müslümanların hemen ilk hicri asırda temasa geçmesiyle Hindistan kökenli bazı kelimelerin Arap diline geçişi de aynı oranda tahakkuk seviyesine ulaştı.

        Kaynaklarda tespit edebildiğimiz, Hindilinden Arap diline geçmiş bu kelimelerin bazıları şöyledir:

Hintçe:                             Arapça:

Pipli                                        Fulful(karabiber)

Naryal                                     Narcil

Mosh                                       Muz

Chandan                                  Sandal

Moshka                                    Misk

Kâpûr                                      Kâfur

Jiranjabira                                Zenzebil

Kantikphal                                Karanfil

        Listeye dikkatle bakılırsa bu kelimelerin hemen hepsinin Hint tarihi ihraç ürünlerinin adı olduğu görülür. Bu da kelime alışverişinin tüccarlar vasıtasıyla ekonomik alanda vuku bulduğunu gösterir. İşte bu kervan yolculuklarına İslam sûfileri, seyyah-derviş olarak katılmış ve İslam dinini tebliğ etmek üzere dünyanın en uzak ücra köşelerine kadar gitmişlerdir.

        Son yüzyılın oryantalistlerinden Arnold'un yaptığı tebitin ne kadar ilginç olduğunu hep birlikte görelim ".Hindistan, Endonezya ve zenci Afrika'nın büyük bölümlerinin günlük hayatlarında İslam'ın temel yükümlülüklerini yerine getiren sufi vaizlerin sürekli etkinliği sonucu İslamlaştığı kesindir. Mantıki ya da hukuki kılı kırk yarmalara başvurmadan Allah'a duyulan aşk ve güven, Peygamber ve ashabına duyulan sevgi sayesindedir."

        İslam'ın yayılışındaki bu sufi dervişlerin çabalarını tesbitte hemen aynı noktaya ulaşabilmiş bir başka müsteşrikin ifadeleri de şöyledir. ".Sufilerin Hind yarımadasında İslam'ın yayılmasına katkısı büyük ölçüde olmuştur. İslam dininin beynelmilel ve dünya çapında bir din olması sufiler sayesindedir. Sufiler müslüman olmayan ülkeleri, insanları irşad için dolaşmaları sebebiyle İslam dini beynelmilel olmuştur. Çiştiyye, Şuttariyye, Nakşibendiyye dervişleri Hindistan ve Malay adalarına giderek yerli ahalinin dillerini öğrenerek onların hayatlarına karışmış olduklarından o ülkeleri, dışarıdan gelip fetheden ve başka dil konuşan mutaassıp fatihlere göre halk arasında İslam'ı daha ziyade yaymışlardır. İslam dininin âlemşümul olması da işte bu sufiler sayesindedir. Zira bütün insanlar için tabiî ve aklî bir Tevhid olan Hanifliğin manevi ve ahlaki etkisini ilk olarak sufiler anlamıştır."

        Hatta İslam tebliğinde sufilerin Hindu yogilerle bir tür tabiatüstü yarışmalara girip, galip gelinmesi sonucu kısmen veya toplu olarak Islama giriş olayları bile yaşanmaktaydı. Bu hususla ilgili olarak Arberry bir olay nakleder: Hindistan'ın bir yerinde sufilerden birisi bir yogi ile fıçı içerisinde yokuş aşağı bir tepeden yuvarlanma müsabakası yapar. Yarışın sonunda yoginin ölüşü ve İslam sufisinin en ufak bir sıyrık bile almadan başarıya ulaşması yöre halkının kısmen ihtidasına vesile olur.

        Kaynaklara göre, ilk olarak Hindistan'a ayak basan seyyah sufi ve müslüman tacirlerin buralarda hüsnü kabul görmüş olması muhtemeldir. Hatta bu sufilerden birisinin etkisi altında, Kuzey Hindistan'daki racalardan birisi Kur'an-ı Kerimi Hintçeye çevirtmiştir. Bu konuda zikrolunan sufilerden bir kaçı şunlardır:

1-Süleyman: (ö.240/854)

2-Ebu Zeyd: (ö.242/856) bu zat K.Dekkan'a kadar gitmiştir.

3-Ebu'l Hasan el-Mesudi ve Ebu İshak Istahri: 303/915'te Hindistan'da büyük bir saygıya mazhar olmuştur.

4-Ebu Delef Yenbûî: Hicri IV. Asırda Keşmir, Mutlan, ve Sind eyaletlerini geçerek Çin'e kadar gittiği kaydedilir.

5-Beşşarî Mukaddesi: IV. Hicri asrın sonunda bütün Hindistan'ı dolaştı ve bu ülkeyi Mutlan, Sind, Kannaw, Turan, Markan adlı 5 ana eyalete ayrılmış olarak tarif etti. Himalayalar, Sind, Sangsldeep, Mongher ve Patna hakkında çeşitli malumatlar verdi.

          Bu ilk sufi tebliğ ordusunun arasında büyük mutasavvıf Huseyn b. Hallâc el-Mansur'u da görürüz. Hallâc 905 tarihinde bir gemiye binip Gucerat'i oradan Sind'i oradan İndus Vadisini daha sonra Horasan, Türkistan ve Turfan'ı dolaşarak puta tapanları İslam'a çağırmıştır. Bugün bile onun eliyle İslam'a giren Hind müslümanları "Mansûri" lakabıyla anılmaktadır.

        Hind yarımadasına ilk devirlerden itibaren gelen sufilerden Ebu Meş'ar es-Sindi'yi ve çabalarını da unutmamak gerekir.

        Hiç bir manevi zorlama olmaksızın (Lâ ikrâhe fi'd -dîn: Dinde zorlama yoktur) temel Kur'ân'î kuralını tam anlamıyla uygulayarak bu yarımada'da İslam'ın fevkalâde yayılışı sufilerin Hindulara ait Sanskritçeden Farsçaya kaydırmaları ve bu şekilde Hintlilerin İslam kültürüne yaklaşmalarıyla da izah edilmektedir. Gerçekten Hindû müelliflerin çoğu eserlerini Farsçayla kaleme almaları bu iddianın doğrulayıcı göstergesini teşkil etmektedir.

        Umumi İslam fütuhat harekâtından az önce, Hind yarımadası Hindû racaların yönetimi altında iken, bu ülkeye tebliğ faaliyetlerinde bulunmak üzere gelen sufiler arasında Türk asıllı Şeyh İsmail adlı bir sufiyi de görmekteyiz. Bu Türk sufi 1005 senesinde Lahor'a gelmiş ve yörenin İslamlaşmasına çalışmıştır.  

C-Hindistan'daki Sufi Tarikatların Ortak Bazı özellikleri:

       Ortaçağda, Hindistan'da faaliyet göstermiş sufîler geçimlerini genellikle şu iki yolla sağlıyorlardı.

        1-Ölü araziyi ihya edip, işleyip tarımla uğraşmak,

        2-Hediyeler: Bunlar gönüllü yapılan ihsanlar olup, biriktirilip saklanılmaz, depolara hapsedilmez, hemen çevrede tespit edilen ve İslâmi manada gerçek ihtiyaç sahibi olan kişilere ulaştırıldı ki, bu durum sufi zâviye ve hangarlarının bulunduğu, hemen her İslâm coğrafyasında, her zaman rastlanan bir husustur.

        Bazı tarikatların, bağlılarına (mürid), geçimini sağlamak üzere resmi devlet dairelerinden sağlamak üzere izin verdiğini görmekteyiz. Fakat genellikle diğer sufi tarikatlar, resmi devlet memuriyetinde çalışmayı manevi kemâlâta erme yolunda (sülûk) engelleyici bir faktör olarak kabul etmekteydi.

        Sufilerin hayatı şu üç kategoriye ayrılmış misafirhanelerde düzen altına alınmıştı.

        1-Hangâhlar: Misafir ve sürekli kalanları barındırabilecek büyüklükte otel manzarasında ikâmet yerleri.

        2-Cemaâthâneler: (İsmaililerin ibadethaneleriyle karıştırılmamalı) Müridlerin barınabileceği geniş hollerden teşekkül etmiş evler. 

        3-Zâviyeler: Müridlerin (geçici manevi eğitim süresine mahsus olmak üzere) dünyadan ellerini ayaklarını çekmiş vaziyette hayatlarını sürdürdükleri daha küçük yapıdaki meskenler.

        Ortaçağdaki bu Hind-İslam sufi hangâhları, genelde bir zühd müessesesi değildi. Burada tefekkürî hayatla aktif hayatına bir adım ötesinde bu ikinin karışımı olan bir hayat tarzı hâkimdi. Şeyh, burada müridler, misafirler ve ziyaretçilerle temas halindedir. Mürid ve ziyaretçilerle olan temas ruhi samimiyete dayanırken, yolculuk yaparken uğrak verip barınan garip yolcu-misafirlerle kurulan temas da insani ağırlıklı idi.

        Hangâhlara gelen misafirler ve ziyaretçiler yalnız müslüman değil, yogi, Hindû alt kast sınıflarından kişiler de olabilirdi. Halk sık sık problemlerinin çözümü ve dua alabilmek için bu hangâhlardaki şeyhlere başvururdu. Sufilerin Hindistan'da İslam tebliğciliği rolünü oynadığı esas yerler işte buralardı.

        Sufi tarikatlarına giren müridlerin iki amblemi vardı: 1-Hırka giymek

2-Başı traş etmek.

       Şeyhin seccadesi, hırkası asâsı, terliği gibi özel eşyaları, hayatının sonlarında baş halifelere geçerdi. Şeyh en ileri manevi derecelere ulaşmış müridlerine hilafetnâme adı verilen bir diploma verirdi. Bu, silsileyi devam ettirme ve yayma anlamına gelmektedir. Bu hilafetnâmelerdeki talimatlar aktif, etkin idi. Bu kişilere yakın veya uzakta herhangi bir yerde, yetiştiği yerdekine benzer bir merkez kurması tavsiye edilirdi. Sultanlık devrinde Çiştî ve Sühreverdî tarikatları etkin olmuşken Moğollar devrinde Kadirîlik ve Nakşibendîlik başı çekmiştir.

D-Birinci Derecede Etkin Rol oynamış, Yaygın İslam Sufî Tarikatlarına bir Bakış


            1-ÇİŞTİYYE EKOLÜ: Bu tarikat Ebu İshak tarafından kurulmuş olup, bu sufi aslında Horasan'ın Çişt köyündendir. Bu sebeble kurduğu tarikat, bu köye nisbetle Çiştiyye diye isim almıştır. Sonraki dönem hayatında Suriye'ye yerleşen Ebu İshak, Akkâ'da medfundur. İşte bu tarikatı Hind topraklarına götürüp orada İslam'ı yayma faaliyetlerinde bulunan Hâce Muinuddin Çistî 537 H./1142 M. tarihinde Sistan'da doğmuştur. Lakabı, "Af tab-i Mülk-i Hind" ( Hind Ülkesinin Güneşi) dir. Müridlerinin "Garip Navvaz" diye bildikleri Hâce Muinuddin Çisti, baba ve ana tarafından Hz. Hüseyin (r.a) neslinden, ayrıca annesi Bağdad'lı ünlü Hanbelî sufi Şeyh Abdu'l-Kâdir Geylan( (k.s)'nın yeğenidir Yine babası da mutasavvıftır.

        Hace Muinuddin Hindistan'ın mabetler ve tapınaklar beldesi olan Acmir'e dergâhını kurarak İslam dininin tebligatını ölene kadar yapmayı sürdürdü. Ünlü Şeyh 633 H./1193 M. tarihinde burada vefat ederek defnolundu. Kendisinden sonra, Çiştiyye ekolünden gelen sufiler, bu dünyayı, öteki dünyayı, uyuma ve (zaruret miktarı hariç) yemek yemeyi terk manasına gelen "'Külâh-ı Çehar Terki" adlı bir başlık, giymeye başladılar. Kendisinden sonra biri Delhi' de Bahtiyar Kakî (ö. 1236) diğeri de Nagor'da(Seyh Hamiduddin tarafından olmak üzere iki yeni merkez te'sis olundu. Bir başka meşhur Çisti sufisi "Ganj-ı Şeker" adıyla ünlü şair Ferideddin'dir. Ondan, sonra talebesi meşhur Nizamuddin Evliya'yı (ö.1323) görmekteyiz. Erken Tuğluk ve Son Halcî hanedanı dönem1erinde bu zat bütün Hind ülkesini manevi gücüyle etki altına almıştı. Seyh Siracuddin (ö.1357) ve Alâeddin Simnani ( ö.I405) vasıtasıyla tarikat Ganj vadisi boyunca etkin oldu. Muhammed Gisudıraz (ö.1422) verdiği birçok eserle Dekkan'da faaliyet gösterdi. Ekber Şah devrinin Çistî Şeyhi Salim'e çok yakınlık gösterdi ise de tarikat ilk altın devrindeki parlaklığına bir daha ulaşamadı. Zikir; murakabe, çile ve sema' gibi, hususlar tarikatın temel yapısında ilk göze çarpan kurallarıdır.

3-KADİRÎ EKOLÜ: Şeyh Abdulkâdir Geylanî (1077-1166) tarafından kurulan bu sufi hareket 1482 yılında Muhammed Gavs'ın gayreti ile Hindistan'ın Uch eyaletine inşa edilen bir kadiri hankâhıyla girdi. Esas yayılması Moğol sultanları döneminde Şah Nimetullah ve Mahdum Muhammed Ceylani sayesinde olmuştur. XVI. asırda, önde gelen meşhur kadiri şeyhi Şeyh Davud'un kurduğu dergah Hindular arasında İslam'ın yayılmasında tebliğci bir rol oynamıştır. Tarikat Mir Muhammedin Dara Şikoh (Hind hükümdarı Şah Cihan'ın oğlu)'un öğretmen oluşuyla Hind topraklarında altın devrini yaşamaya başladı. XVIII. asırda yaşamış ünlü Hind Kadiri ekolü şeyhleri Mulla Şah ile Muhibbullah Allahabâdi, müslüman olmayanlara aşırı yumuşak ve toleranslı bir tavırla yaklaşarak bir çok ihtida olaylarına vesile oldular. Bu tarikat günümüzde de Hind dünyasının en popüler iki tarikatından biridir.

4-NAKŞİBENDİYYE EKOLÜ: Tarikatın kurucusu Muhammed Bahaeddin Nakşibendî olup kuruluşundan yaklaşık bir buçuk asır sonra Hâce Baki Billah Kabulî tarafından Hindistan'a girdi. Ekber Şah, Hâce Kabulî'ye Babürlü yönetimi olarak destek oldu. Tarikat sürekli ilim, tebliğ, sohbet vasıtasıyla İslam'ın güçlenmesine, yayılmasına emek vermiştir. Genel görüşün bu tarikatta vahdet-i şuhûd olduğunu görmekteyiz. Bu doktrin 17. asırda Nakşibendî şeyhi Ahmed Sirhindî tarafından geliştirilmiştir. Nakşîlik diğer tarikatların aksine Hindû kafirlere karşı sert tavırlı olmakla temayüz etmiş iken Mazhar-ı Cân-ı Canân (1699-1780) zamanındada bu tavır toleransa dönüşmüştür. Nitekim Şah Veliyullah Dehlevî Budizm'i tamamlanmamış ve kusurlu olarak mütalaa etmekteydi. Bu tolerans Hindistan dışından da pek çok kişiyi cezp etti. Vahdet-i Vücud'a anti tez olarak İslam fikir hareketine yeni bir soluk getiren bu hareket yani Sirhindî hareketi ta merkezi Asya'ya kadar ulaştı. Bu tarikatın özellikleri; Şeriata sımsıkı bağlılık, vahdet-i şuhûd, rabıta ve müziğin ruhî coşku aracı oluşunu redden ibarettir.

        Şunu ilave etmek gerekir ki Jat ve Marahatlar adlı iki aşırı Hindû grup, Hind tarihinin, şimdilerde olduğu kadar, hemen her döneminde, kanlı olaylara sahne olarak sayısız müslümanın hayatına son vermiştir.İşte bu aşırı gruplara en bilinçli mukavemet hareketi Nakşibendilerden geldiği için, bu tavrı belirlemek üzere, Fazlurrahman "Nakşibendilerin Reaksiyonu" diye ayrı başlık açmak durumunda kalmıştır.Schimmel'in bu bahsettiğimiz konuya yaklaşımı biraz daha çarpıcı ".Nakşibendilik, Hindistan'da her yerde İslam'ı Hinduizmle birleştirme (sihizm ve diğerleri) hareketlerine karşı savunma olarak çok önemli rol oynamış olup bu husus doktora seviyesinde çalışılabilir. Yine Nakşibendîler, Hindistan'ı idare eden Moğol hükümdarlara, doğru yoldan ayrılmamaları için yakın olma gibi, siyasi yönde faaliyetler göstermişlerdir. Bu da ilmi bir araştırma konusu olma durumunda himmetli eller beklemektedir."

E-İkinci Derecede Rol Oynayıp Hindistan'da Fazla Yayılma Alanı Bulamamış Sufî Tarikatlar:

        Hucvirî'nin ifadesine göre Gazneliler dönemi Pencab'ında 12 sufi tarikat bulunmaktadır.1-Hululiyye 2-Hallâciyye 3-Tayfûriyye 4-Harrâziyye 5-Hâfîfiyye 6-Seyyâriyye 7-Muhasibiyye 8-Tüsteriyye 9-Hakîmiyye 10-Nûriyye 11-Cüneydiyye 12-Kassâriyye. Ebu'l-Fazl (XVI. asır)hemen hepsinin Sünni karakterli olduğunu bildirmiştir. Yine bunlar Habîbiyye (H.Basri ekolünden), Kübreviyye, Kerhıyye, Sakatiyye, Tayfuriyye, Edhemiyye, Kazerûniyye gibi tarikatları da ihtiva etmektedir. Bu saydığımız tarikatların hepsi belli bölgelerin dışına çıkmamıştır.

F-Diğer Güney Asya Ülkelerine Kısa Bir Bakış:

       1-Çin: Çin'in daha ziyade, Türkistan havalilerinden gelen sufileri etkinliği altında kaldığını görüyoruz. Türkistan'da, Çin'e karşı etkin olmak üzere kurulmuş kalenderhâneler, zâviyeler, dergahlar bulunmaktadır. Bulardaki dervişler, kalenderler sırtlarında bir hayvan postu, ellerinde bir asâ olduğu ve saçları darmadağınık bulunduğu halde köyden köye dolaşarak tebliğ faaliyetlerinde bulunurlardı.

        2-Endonezya: İslam'ın Endonezya'ya gerçekte ilk ayak basışı 8. asırda olmuştur. O sıralar Kuzey Sumatra'da bir müslüman sultanlık kurulmuştu. İlk defa Kuzey Sumatra'nın Acek bölgesi İslam'a girmiştir. Bu bölgenin yöneticisi Raca Daden Pateh İslam'a ilk giren Hindulardandır. Gücerat ve İran dan gelen müslüman sufi vaizler ve tacirler XV. Asra kadar buraların İslamlaşması tamamlamışlardır. İslamlaşma süreci Hindistan'da olduğu gibi burada ada yönetici kademesinden başlamıştır. Endonezya hakkında Prof. Schimmel'in görüşü şudur: ".Endonezya takımadalarında tasavvufi yaşayışın uygarlaştırıcı ve İslamlaştırıcı bir güç olduğunu görmekteyiz. Mutasavvıfların değişken coğrafi ve etnik şartlara kolayca uyum sağlayabilmeleri, kendilerini İslam öğretilerini yaymada birinci plana çıkarmıştır."

        3-Bengladeş: İslam'ın buralarda yayılmasına Sylhet'li Seyyid Şah, Beyazid-i Bestami ve Emanet Şah gibi büyük İslam sufileri önayak olmuştur. 1757 li yıllarda Hindu azınlığı kayırıcı tavırla hareket eden İngiliz sömürge yönetiminde daha sonraki yıllarda iki önemli sufi liderin Hacı Şeriatullah (1781-1840) ve Titu Mir (1831 de İngilizlerle savaşırken şehit düştü)'in önderliğinde bir diriliş hareketinin zuhur edip, Peşaver'den, Kalkuta'ya kadar tüm Hindistan'a yayıldığı görülür.

        4-Maldiv Adaları: Hind okyanusunda stratejik adalar topluluğu halindeki bu yöre XII. Asra kadar Budist iken, bu yüzyılda Kuzey Afrika'dan İslam'ı yaymak üzere gelen Ebu'l- Berekat Yusuf adlı sufi bir şeyh vasıtasıyla İslam yayılmıştır.

        5-Malezya: Muhammed İskender Şah adlı bir yöneticinin 1402 de Malakka sultanlığını kurmasıyla bu yöre İslamlaşmaya başladı. XV. Ve daha sonraki yüzyıllarda buralar İslam iyice sindi. Tasavvufun bu yayılıştaki etkisi bir hayli fazla olmuştur.

         6-Brunei: 1425 te Budist yöneticisi Sultan Awang Alak Betatarın müslüman Malakka Sultan Muhammed Şah'ı ziyaretiyle bu bölge İslamlaştı. Halkı da müslüman sufi şeyhlerin çabalarıyla  müslümanlaşmıştır.

(İlim ve Sanat)

 
Geri