MAKALELER  
OSMANLI'DA FAALİYET GÖSTEREN İNGİLİZ

OSMANLI DEVLETİ'NDE FAALİYET GÖSTEREN İNGİLİZ MİSYONERLERİ


Bu küçük tebliğimizde, misyonerlerin genel vasıflarından bahsetmeyeceğiz. Çünkü daha önce, IV. Milletlerarası Türkoloji Kongresine bu konuda bir tebliğ sunmuş, meselenin teferruatına inmiştik. *

Bu tebliğimizde sadece konuyla ilgili bulduğumuz bilinmeyen bir yazmadan söz edeceğiz. Sözkonusu yazma, Erzurum Atatürk Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, Seyfettin Özeğe Bölümünde, K. 18669 numarada olup, 138 sahifeden ibarettir. Bir defter halinde olan yazmanın kapağında, mustansihin şu ibaresi mevcuttur: "İşbu defter Bahriye kaimmakamlarından merhum Mustafa Bey'in sergüzeşti esnasında kendi yazısıyla yazıp, muahharen metrûkâtı meyânında zuhur eden defterlerden aynen istinsah edilmiştir. Eylül, 1323." Bu kitabın yazılmasına sebep olan hadiselerin, hicri 1274 senesinde cereyan ettiğini, yine yazmanın kapağında bulunan "Tarih-i vak’a 1274 sene-i hicri ibaresinden anlıyoruz.

 Bütün dünya ve özellikle İslâm dünyası için büyük bir tehlike arzeden bu dinî-siyasî örgüt hakkında yeterli bilgilere sahip olmalıyız ki, başımıza gelen felâketlerin esas sebeplerini anlayabildim. Bu kısa ve sınırlı tebliğde, yazmanın münderecatının tamamını arzetmeye imkân olmadığından, sadece bazı bölümlerinden aktarmalar yaparak, yazma hakkında bazı bilgiler vermeye 'çalışacağız.


Müslümanların İngiltere'de nasıl elde edildiği hakkında, yazmamızda şunları okuyoruz.

"İşbu misyonerlerden Mister Nebit ile Lakve, yani Let Hause nâmında iki zat Doik Port ve Playmouth'a devama başlayıp, Protestanlığa teşvik etmek üzere, rast geldiklerini ve gözlerine kestirdikleri subay ve erleri arkadaşlığa ve adı geçen yerde ihtiyaçları için satın alacakları eşyayı göstermek ve pazarlığını kolaylaştırmak için vasıta olmağa ve güzel gazi­nolara götürüp ikram etmeye başladılar. Artık asker, kendi aralarında, bunların kendileri hakkında olan ikramlarını ve yardımlarını ve fasih Türkçe bildiklerini birbirlerine uzun uzadıya anlatmaya başladılar. Ve âdeta askere bir hâl geldi ki, çarşıya çıktıklarında ihtiyaçlarını elde etmek için bunları köşe-bucak behemehal aramaya koyuldular"

Misyonerler bu şekilde arkadaşlık temin ettikten sonra, kazanmak istediklerini seçip yemeğe davet ederler. Mustafa Bey bu konuda da şunları yazıyor: "...bizi en evvel Mr.Nebit karşıladı. Bir hayli iltifat ve musahabetten sonra, işimi bitirip yanımda olan askerleri gemiye gönderinceye kadar yanımdan ayrılmadı ve bendenize kemâl derecede izhâr-ı memnuniyet ederek "dinner" yâni akşam yemeğini evlerinde yememi teklif ederek ve o sırada Lakve dahi yetişip kemâl-ı nezâketle kabul etmemi teklif ve rica eylediklerinden, muvafakatla evlerine azimet eyledim. "


Misyonerler önce esas gayelerini gizliyor, arkadaşlığı daha samimi bir hâle getirmek için, elde etmeye çalıştıkları kimseler ve milletlerine karşı olan İngiliz hayranlığını(!) aşılıyorlar. Sergüzeşt'te şunları okuyoruz:

"...yemek için evlerine gittimse de, Protestanlığa dair hiç bir konuşma cereyan etmeyip, o gün yalnız yemek ve ikram ile İngilizlerin hakkımızda olan teveccühlerini ve Türkleri pek çok sevmekte olduklarından bahsedildi. Yemekten sonra bir kaç saat istirahattan sonra, gecesi tiyatroya davet ederek birinci mevkiye mahsus bir adet dahi bilet de takdim edilmiş ise de, geceleri dışarıya çıkmak için subaylara müsaade olunmadığı için mezkûr bileti iade eyledim. Bu hususa son derece taaccüb ederek, "bizim, değil subaylar, askerlerimiz dahi nöbetçi olmayanlardan her kim izin taleb ederse müsaade olunur. Zira bizim memleketimizde eğlencelerin cümlesi gecelere hasrolunmuştur. Hususiyle şimdi kış mevsimidir" deyince, "artık bu hususta beni mazur tutunuz. İnşaallah gündüzleri görüşürüz." cevabıyla vedalaşıp çıktım"

Misyonerler, gayelerini tahakkuk ettirmek için, Türk Sefaretine dahi tesir yapabiliyorlar. Bu konuda da şunları okuyoruz:

"... buna ne dersiniz? İki gün geçmeden, süvarimize sefaretten bir telgraf gelip, "asker ve subaylardan, nöbetçi olmayanlara gece niçin dışa­rıda gezmeye müsaade etmiyorsunuz? Bunlar, nâmus-ı askerî dairesinde hareket etmek üzere, geceleri müsaade ediniz! Geceleri dışarıya çıksınlar, tiyatro ve cambaz oyunlarına gitsinler" Bu telgrafnâme üzerine artık her gece arzu edenlere müsaade olunmaya başladı; ve bizim Mr. Nebit hazret­leri artık her gece kendince arzu eylediği kimseleri iskele caddesinde karşılayıp istediği  mahalle götürmeye başladı"


Mr.Nabit'in Tahsin Efendiliği

Misyonerler, daha küçük yaşlarda iken, İslâm dünyasına gönderilir ve müslüman din ve adetleri öğretilerek, müslümanların nasıl sömürülecekleri veya en azından nasıl Hıristiyanlaştırılacakları öğretilir. Mustafa Bey, bu konuyu da şöyle dile getiriyor:

"...İşbu Mr.Nebit ile bir akşam evine gidip musahabet üzere iken, bunun Islâmî ilimlere olan vukuf iyeti ve lisanındaki fesahati ile konuşması merakımı mucip olarak,  bu kadar kemâle, seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. İfâdesini de şöyle beyân eyledi: Kendisi Londra'nın Misyoner cemiyetinin Şark dilleri profesörü Mösyö Harlet'ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedris zamanının hari­cinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yazdırdıktan sonra, bunlarda görmüş oldukları zekâ ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunu on üç yaşında çocuk olduğu halde, 1834 milâdî yılında İstanbul İngiltere Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin nezareti altında okumak ve Türkçe konuşmayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip Sefarethane kavaslarından Hüseyin Ağa'ya evlâd-ı mânevi suretiyle teslimedilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin Ağa'nın Tophane'de Karabaş mahallesindeki evine, iki sene kadar gün­düzleri Sefarethaneye ve geceleri de Hüseyin Ağa'nın evine devam eder ve mahalle çocukları ile beraber oyun ve arkadaşlık ile şâir çocuklardan fark olunmaz derecede lisânını temizledikten ve okuyup yazmayı kemâliyle tahsil ettikten sonra Hüseyin Ağa vasıtasiyle Fatih Dersiamlarından Hopa'lı Ömer Efendi 'ye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme v.s. si için dahi aylık beş lira verileceği adı geçen Efendi'ye söylendiği anda, Hocanın etekleri tutuşup, değil çömezlik, hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder"


Türkçe ve Arapçadan sonra da misyonerlere Farsça öğretiliyor. Bu konuda da Mustafa Bey'in hâtıralarından şu satırları okuyoruz:

"...Adı geçen Tahsin Efendi, okuduğu derslerde o derecede malumat sahibi olmuştu ki, ders halkalarındaki talebe arkadaşları bunun sualine aciz kaldıkları gibi, Hocası Ömer Efendi dahi, bunun kemâline ve tahsi­latında olan maharetine hayran olurdu. Mumaileyh Tahsin Efendi, Cami dersine geldikte, dersin gayrı zamanında bir miktar Mesnevi görmek üzere, Sultan Selim civarında vâki Mesnevihâneye devam eylemesi için hocasından müsaade istihsâl ederek, kabulü için dahi aracılığını niyaz edip, o dahi bunu götürüp Mesnevihânedeki Zeki Efendi 'ye kabul ettirip, derse devam ile, değil Mesnevi, Farisinin her bir künhünü ve bazı İran ulemâsı, mumaileyh Zeki Efendi’ye gelir, Tahsin Efendi 'yle musahabeye tutuşturup, Arapçada olan kuvveti ve dinî meselelere olan vukufu hase­biyle bunları pabuçsuz kaçırırmış….”.

Misyoner Tahsin o derecede yetişiyor ki Şeyhülislâmlık bile ona layık görülüyor. Nitekim medreseyi bitirdikten sonra İngiliz Sefaretinde çalışmak isteyince, Hocası Ömer Efendi ona şöyle diyor:

"...ulemamız meyânında sen mümtazsın. Niçin gidip gavura hizmet edeceksin ve Daire-i Meşihatça (Şeyhülislâmlık Makamı) dahi ismin malumdur. Değil on beş lira yakında ya Kadıasker veya Fetva Emini olmaklığınız kuvvetle me'mûldur. Bu işten fariğ olmanızı sizden temenni ederim"


Misyoner Tahsin Efendi Hindistan'da divan efendisi

Hocalar, İngiliz Sefaretine götürülüp, oradan Şeyhülislâm'a te'sir ediliyor. Bu konuda da yazarımız şunları diyor:

"...hocalarını ikna ve razı ederek İstanbul'da bulundukça hocalarını unutmayacağını ve sefir hazretlerine dahi tavsiye eylediğini beyân ederek, götürüp sefir hazretleriyle görüştürdükte, sefir, hoca efendiye kemâl dere­cede hürmet edip elli İngiliz lirası dahi atiyye verdikten sonra; . Sefarethanemiz bendegânından Hüseyin Kavvas’ın mahdumu Tahsin Efendi 'nin tahsiline büyük himmet eylediniz. Yarın inşaallah Şeyhülislâm Efendi hazretleriyle görüşüp, zatınızı hem tavsiye ve hem de ne yolda taltif eylemeleri lâzım ise ifâ buyursunlar" diyerek muazzezen Hoca Ömer Efendi ile veda eder. Filvaki ertesi günü Şeyhülislâm Efendi huzuruna celb ile ve bir hayli iltifattan sonra, hem rüûs ile hem de fetva emini muavinliği ile taltif eder"

Yetişen misyonerler, faaliyetlerde bulunmak üzere, İslâm ülkelerine gönderiliyor. Hocasını ziyaret giden Misyoner Tahsin ona şöyle söyler:

"Efendim, iktidarım Londra'ya kadar aksetmiş ve Hindistan'da olan İslâm ahalisinin kesreti hasebiyle oranın vali divan efendiliğine elli lira maaşla tayin olundum; ve gelecek hafta Trabzon tarikiyle azimet edeceğim. Artık oradan muhabere ederiz diyerek veda edip ferdası hafta Hindistan 'a azimet eyledi"

Yazarımız Mustafa Bey, misyoner Let Hause, yani Hayri bey hakkında da şunları yazıyor:

"...Bu dahi, milâdî 1843 yılında İngiliz Sefarethanesi Türkçe kâtiple­rinden Ferhad Efendi'ye evlâd-ı manevi suretiyle teslim olunup, ismini Hayri tesmiye eylemişler. Bu defa on üç, on dört yaşlarında olduğu halde, Aksaray'daki hanesine götürüp, uzun zaman ora mahalle çocuklarıyla düşe kalka ve mahdumuyla mektebe devam ederek, on beş ay bu minval üzere devamdan sonra, lisanında ecnebi olduğuna dair asla eser kalmayıp, İslâm çocuklarından ayırt edilmez derecede fesahat-ı lisaniyyeye kemâliyle vukufiyet peyda ve istihsâl-ı ma'lûmât eyledikten sonra, Cerraphaşa Medresesinde on-on beş talebeye ders vermekle meşgul Amasyalı Hafız Kadri Efendi 'den geceleri “Izhâr"dan bir ders almağa mübaşeret ederek bir hayli dersini ilerlettikten sonra, münferiden Ayasofya dersiamlarından Hacı Zihni Efendi'nin küşâd etmiş olduğu derse devam etmeye başlamıştır. "


Mustafa Reşit Paşa'nın “ Hayri Bey "i kimdi?

Başka misyonerlere de14 olduğu gibi, İngilizlere olan yakınlığı hase­biyle Mustafa Reşit Paşa misyoner Hayri'ye de iltifat etmiş ve onu 1200 kuruş maaşla Sadaret'in (Başbakanlığın) en kilit noktalarından biri olan tercüme kalemine tayin ettirmiştir. Üç sene sonra da, maaşı 4700 kuruşa çıkarılmıştır.

Misyoner Hayri Bey, bu konuda o kadar mesafe kat eder ki, daha sonra el kitabı haline gelecek olan Lügât-ı Osmanî'yi bile kaleme alıp, bastırır ve yüzbinlerce nüsha satar.

Mustafa Reşit Paşa'nın vefatından sonra, İstanbul'da fazla kala­mayan Hayri Bey (Lethause), nihayet İngiliz tebaasında olduğunu ilân ederek, Londra'ya döner. Ne gariptir ki, casus olarak Osmanlı Sadareti'nde çalışmış olan bu İngiliz'e, Osmanlı makamlarınca herhangi bir müeyyide uygulanmamıştır. Uygulanamazdı da... Çünkü onu oraya tayin ettiren, Devletin başı olan Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi.


Kütüphane adı altında misyoner faaliyet merkezi

Misyonerlerin bu faaliyetlerine dair de Mustafa Bey'den şunları okuyoruz:

"İşbu Misyoner Cemiyeti, dünyanın her bir beldesinde birer kütüp­hane tesis ve küşad eyledikleri gibi, İstanbul'da dahi bir kütüphane küşadına kıyam edip, İngiliz Devletinin, Devletimiz ile halisane, yâni suret-i zahirde lehinde bulunduğu zamanlar ki, tarihimizin 265 ve milâdın 1845-46 senelerinde ve Kati'nin sefirliği ve Reşit Paşa merhumun sadareti sırasında,  Tahtakale civarında Baltacı Hanı bitişiğinde büyük bir kütüphane: küşad etmişler ve bir hayli zaman burada icray-ı mel'anet ve birçok kimseleri Protestanlığa aldıktan ve cemiyetlerini çoğalttıktan sonra, işbu bina bunlara küçük gelip, terk ile, Fincancı Yokuşunda gayet geniş ve derununda bir de büyük kilise te'sis ile büyük bir de kütüphane küşad eylemişlerdir ki, İstanbul'da olan misyonerler ve protestanlar bu mahallede toplanırlar. Şu kadar söyleyebilirim ki, meraklı olan bir adam bir pazar sabahı işbu binanın kapısı etrafında akşama kadar dolaşsın; baksın ki buraya nasıl adamlar devam ediyor. Ol vakit iş tamamıyla anlaşılır".

Mustafa Bey, arkadaşı misyoner Mr. Nebit'in, sohbetlerinin bir bölümünde, kendisine şöyle dediğini nakledip devam ediyor: "Seni çok seviyorum ve ailem halkı seni pek ziyade seviyor. Bu hususta verecek olduğum reyimi kabul edip, Cenâb-i Ruhü'l-Kudüs'ün kanıyla seni temiz­leme işaretini aldık. Bizim dinimizde pek muhterem bir zat olacağınız..." gibi buna benzer papaz ağzı daha birçok hezeyan ettikten sonra, "senin gönlünü dahi Hz. Ruhü'l-Kudüs'ün ruhani eliyle sıvadı. Ve gönlüne ilham bıraktı. Bu da ra'nâ ve malumunuzdur" deyince ziyadesiyle canım sıkıldı. Fakat red cevabı olarak "Benim gönlümde senin beyân ettiğin şeylerden hiç bir eser yok. Hiç bir şey de hissetmedim" dediğimde, "öyleyse yarın erkence teşrif buyurunuz ki, size gösterecek hikmet pek çoktur" deyip, konuşmamıza son vererek, veda ettim.


Lady Nebit niye güldü?

Ertesi günü mecburen, Mr. Nebit’in evine gittim. (Burada benim mü­racaatım beyhude kıyas olunmasın. Çünkü bunların hal ve niyetlerini ve bu yolda sarf etmekte oldukları efkârlarına vakıf olmaklığıma ziyadesiyle merak eylemekte olduğumdan bunları böylelikle bi'l-iğfâl İslâm hakkında emel ve efkârlarını keşfe muvaffak oldum). Şöyle ki: Yukarıya çıktığımda ne göreyim? On kadar papaz ve üç kadın benim gelişimi bekliyorlar. "Good morning" aşinalığı ile geçip bir sandalya üzerine oturdum. Arap lisanı profesörü dahi burada mevcut olduğundan, bir-iki kelâm, yalan-yanlış aşinalıktan sonra Mr.Nebit: "İşte Mustafa Efendi, zatınızı bu zatlar ziyarete geldiler. Senin için şimdi Cenab-ı Hakk'a ve Hz.Ruhü'l-Kudüs 'e münacaat edeceğiz. Zaten zatınızda görmekte olduğumuz kemâle göre bu kadar külfete hacet yok ise de beis yok. İşimiz daha kuvvetli olmuş olur" der demez, bunların cümlesi kıyam ile diz çöküp sandalyaların hasırları üzerine yüzlerini kapayıp, tamam yarım saatten ziyade murakebe eyle­dikten sonra kıyam edip oturdular, ve bana hitaben; "Nasıl Mustafa Efendi, Cenâb-ı Ruhü'l-Kudüs mübarek eliyle gönlünü sıvadı mı?"

"Bil-bedahe, "hayır, hiç bir şey hissetmedim. Ne olacaktı ki?" der demez, aman efendim, Lady Nebit şetaretle bunlara o kadar güldü ki, tarif edemem. ".

Yine Mustafa Bey'in hatıratından19, Protestan yapılmak istenen kim­selerin Londra'daki Misyoner Merkezine götürüldüklerini ve orada kendi­lerine nasıl davranıldığına dair teferruatlı bilgiler okuyoruz.

İşin esas ilginç taraflarından bir tanesi de Türklere özel bir ehemmiyet verilerek, Türklerin mutlaka Hıristiyanlaştırılmasını sağlamak için göster­dikleri gayrettir. Mr.Nebit adındaki misyoner, yılbaşına tesadüf eden görüşmelerinde, Mustafa Bey'e şunları söylüyor:

"...Mustafa Efendi, şöyle beyân ederim ki, yarın sabah, yani pazar günü bizim yılbaşıdır. Bu senenin birinci günü pazara tesadüf eylediğinden bayramımızda bu günü pek mukaddes ittihaz eyledik. Onun için Türklerin İngilizler hakkında göstermekte oldukları muhabbet ve İngilizlerin İslamlardan görmekte oldukları hürmet ve riayete mukabil, bütün İngiliz kavmi, büyük bir ittihad ile ve kemâl-ı hulûs ile bu sabaha bütün dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesinde Türklerin hidâyet-i ilâhi için ve kudsiyet-i Hz.Mesih 'e nailiyetle Protestan olmaları için büyük bir dua etmekliğimizi, dünya yüzünde ne kadar Protestan kilisesi varsa, cümlesine iki ay evvel, umumiyetle birer emirname gönderildi' .

Mustafa Bey'in hatıratında, bu dua ve ayinlerin nasıl yapıldıklarına dair çok teferruatlı bilgi mevcuttur, ancak tebliğimiz sınırlı olduğundan bu ayrıntılara giremiyoruz.

Londra'daki Misyoner Cemiyeti Merkez kütüphanesinde, hemen hemen bütün İslâm kaynaklarının bulunduğunu; hatta aralarında, İslâm dünyasında bile bulunmayanlarının mevcudiyetini, yine Mustafa Bey'in hatıratından öğreniyoruz. Meselâ bu kitaplar arasında, Hz. Osman'ın istinsah ettirdiği Kur'an-ı Kerim'in bazı sahifelerinin bulunduğu zikredilmektedir ki, mümkünse, bunların araştırılması gerekir.

Tebliğimizin konusu olan Mustafa Bey'in hatıratında, misyoner faa­liyetlerine dair daha birçok malumat mevcuttur; ancak biz burada bun­ların tamamını ele alamıyoruz.


Misyonerin farmasonu

Son olarak, misyonerlerin, Farmasonlarla olan ilişkisine değineceğiz ki, oldukça enteresandır. Mustafa Bey, bu konuda çok teferruat yazmasına rağmen biz ihtisar edeceğiz.

Misyoner Mr. Wayt hakkında şöyle denilmektedir:

"...Mr. Wayt üzerine bir, hayli musahabet eyledik. Free-Mason (far­mason) Cemiyetini teşkil ve kanunlarını tesbit eden bu zat olduğunu ve parlementoda meclisin daimi azası bulunduğunu tefhim ve beyân eyledi".

Mason teşkilatının çalışmaları, ayinleri, merasimleri hakkında; bun­ların Misyoner cemiyeti içindeki etkinliklerinden ve Mustafa Bey'in nasıl farmason yapılmak istendiğinden, buna karşılık kendisine verilen para­lardan, tantanalı mason elbiselerinden, mason derecelerinden v.s. den bahseden hatırat, Bektaşiliğe dair de bilmediğimiz bilgiler vermektedir.

Mustafa Bey'in bu güzel ve önemli hatıratı, şu satırlarla son buluyor:

"Şunu beyân etmek isterim ki, sabah olmuş, şafak ağarıyor... Vakit ne vakit bilir misiniz? Saat: 5.30. Güneş tulü'ûna daha bir buçuk saat var... Taşına, toprağına kurban olayım Mülk-i İslâmî'ye...".                         

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu konuda teferruat için bk

1-Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri 2. Baskı İstanbul, 1984

(İlim ve Sanat1/83-88)

 
Geri