MAKALELER  
HUZUR DERSLERİ

Saray Çatısı Altında İlmi Faaliyetler: HUZUR DERSLERİ

 Fikret SÖNMEZ

        "Huzur Dersi" tarihimizde, Hicri 1172Ramazanı Şerifinde, Miladi 28 Nisan C.ertesi 1759 gününde başlayarak, her sene Osmanlı Padişahının huzurunda sayısı muayyen, ilim ve takvasıyla tanınmış zatlardan müteşekkil olmak üzere, sarayda teşkil edilen ilmi mecliste "Kadı Beyzavi Tefsiri'nin"münazaralı bir şekilde tedrisini ifade etmek üzere kullanılan bir ıstılahtır.

        Huzur Dersleri sadece Ramazan aylarında verilmiştir. Dersin hususiyeti, mübahase ve münazaralı olmasıdır. Muhatap denilenlere ders verirken, dinleyen ilim sahiplerinin, mukarrir denilen dersi verene sual sormaları vazifeleri icabıdır. Bu derslerde soru sormak asıldandır. Her muhatap ayrı ayrı soru sorarlar.

        Huzur dersleri'nin padişahın resmi vazife yaptığı yerlerde belirli bir merasimle tedrisi asıldır.

        Huzur dersleri her Ramazan'da en az sekiz defa verilir. Bu dersler, Hicri1172/ Miladi1759 yılında başlamakla beraber, Hicri1200/ Miladi1785 yılı 28 Nisan Çarşamba gününden itibaren Fatiha suresinden başlamak suretiyle Mushaf-ı Şerifteki; muayyen sırayı takip ederek Hicri1341/ 17 Nisan 1922 Salı günü başlayan Ramazan-ı Şerif'e kadar aynı sıra takip edilerek 14.cüzde yer alan Nahl suresinin 31. ayeti kerimesiyle son ermiştir.

        Huzur dersine en son muhatap olarak katılan Kula'lı Muhammed Emin Efendi 4 Kasım 1962 yılında vefat etmiştir.

        Huzur Dersleri'nde söz ve fikir hürriyeti esastır. Bu cümleden olarak Padişah III. Selim zamanında mukarrir ve muhatapların her birine çekinmeden ve her türlü tesirden uzak kalarak düşüncelerini olduğu gibi ortaya koymaları dersten evvel padişah tarafından kati bir dille bildirilirdi.

         Hükümet erkânının da dinleyici sıfatıyla hazır bulundukları bu derslerde her türlü baskıdan uzak bulunulurdu. Bununla birlikte, saraylarda Huzur dersleri'nde başka okutulması alışılmış olan Tefsir Dersleri de vardı.

         Osmanlı Padişahlarından III. Sultan Mustafa tarafından Hicri 1172'de bir irade ile başlatılmış ve Omsalı Devletinin yıkıldığı 6.Sultan Mehmed'in ve hatta son Halife Abdülmecid efendi zamanına "Hilafetin İlgası ve Hanedan-ı Osmânî'nin Türkiye Cumhuriyeti memâliki haricine çıkarılmasına dair" olan341 sayılı 26 Receb 1342/ 7 Şubat 1923 Perşembe tarihli Kanunun yürürlüğe girmesiyle son bulmuştur. III. Sultan Mustafa'nın Padişah oluşunun 2. senesi Ramazan-ı Şerifinde 1172 tarihinde Huzur dersleri'ni devletin resmi teşkilatına dâhil etmesi, onun dindarlığı ve takvasına bir numune olarak gösterilir.

         Sultan III. Mustafa'nın sır kâtibi tarafından tutulan zabıtlarda, beş vakit namazı cemaatle edaya kararlı ve sabah namazlarını müteakiben de sarayda verilen Tefsir Derslerine devamlı geldiği kayıtlıdır. Padişahların harem hayatı dışındaki bütün yaptıkları işler, sır kâtiplerince yazılmıştır. Padişahları tanımada bu notlar son derece ehemmiyet taşımaktır. Avrupalıların yıllarca korkup titredikleri ve aleyhlerinde iftiralar uydurdukları geçmişimizi, şerefli mazimizi ilim ve kılıç kalemiyle bizzat yazanları, rahmetle yâd ederiz.

        Konuya ilgi duyanlar halen İstanbul Müftülüğü olarak kullanılan, eski Meşihat-ı İslâmiyye'nin bulunduğu, Süleymaniye'deki "Şer'i Siciller Arşivi'nden faydalanabilirler.

        Huzur dersleri'ni ilk defa seviyeli bir biçimde ele alıp araştıran, merhum Ebu'l Ulâ Mardin olmuştur.


Ebu'l Ulâ Ali Zeynel Âbidin:

           

            Mecelle'nin meydana gelişi ve Ahmed Cevdet Paşa'nın bu eserdeki hizmetlerini anlatan "Medeni Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Paşa" isimli kitabı ile 1956 da 1. cildini yayımladığı "Huzur dersleri" isimli, konumuzu teşkil eden eserinde:

a)    Huzur dersleri'nin tarif ve mahiyeti

b)    Huzur dersleri'nin Tarihçesi

c)     Meclisler ve teşkil tarzı

d)    Huzur dersleri'nde riayet olunan kaideler

e)    Mukarrir ve Muhataplarda aranan vasıflar

f)      Huzur dersleri usulünün, başlangıcından sonuna kadar Muhataplıkla bulunanların isimleri bulunmaktadır. Ayrıca

g)    Huzur dersleri'nin senelik içtimai heyetleri, başlıklarını taşıyan eser 615 sayfadan ibaret olup merhum hayattayken basılmıştır.

Huzur Dersini veren Mukarrir ve Muhataplar Nasıl Seçilirdi?

        İstanbul ruûsunu haiz müderrislerden (profesör) olması, talebesi ziyade mürettep tahsile nazaran, dersi ileri bulunması, meleke ve ihtisası ve zatı kemaliyle muhitinde şöhret yapmış olması gibi vasıflar aranırdı.
        Bunları seçme hakkı Şeyhü'l-İslam'ındır. Seçim, padişahın iradesiyle tekemmül eder, bu vazifeden ayrılmalar da aynı usulle yapılırdı.
        Gerek Şeyhu'l-İslam ve gerekse Padişah, bu vasıfları olmayan birisini "Mukarrir" veya "Muhatap" tayin edemez. Başkalarının tavsiyesi ile hele hiç kimse tayin olunamazdı. Üst meclislerdeki mukarrir ve muhataplıklarda boşalma olduğunda, usûle ve sıraya göre, üst kadrolar doldurulur, doldurulamayan yerler için yeniden seçim ve tayin edilirdi.
Birinci meclisi teşkil eden zevatın ruûs dereceleri "Kibâr-ı Müderrisin" mertebesi olup, Dâru'l-Hadis, Hâmise-i Süleymaniye, Süleymaniye, Musıla-i Süleymaniye olarak görülmektedir.


     Derslerin Şekli:
        "Huzur Dersleri"nin yapılacağı yeri bizzat padişah tayin ederdi. Dersler, saray salonlarının birinde öğle-ikindi arası takrir olunurdu. Salonda bir Mukarrir Efendi'ye, diğerleri de Muhatap Efendilere mahsus olmak üzere 16 rahle bulunurdu. Mukarrir 'in rahlesi işlemdi, muhataplarınki ise, ceviz, boyalıydı. Her bir rahleye birer de minder konulurdu.
        Mukarrir ve muhatapları resmi binişleriyle (elbiseler), nişanlarını da takmış olarak ve beyaz sarıkları üzerine sırma takarak önde mukarrir, arkasında kıdem sırasıyla muhataplar, Padişah'ın huzuruna girerlerdi. Padişah'la maiyetindekiler, o sırada ayakta bulunur Ulemay-ı Kiram ihtiram selamı verdikten sonra, Hünkârın oturması üzerine, diğerleriyle birlikte mukarrir ve muhataplar da mevkilerini işgal ederlerdi. Mukarrir Padişah'ın sağına, muhataplar ise, mukarririn yanından başlayarak kıdem sırasına göre yarım daire şeklinde bir kavis teşkil ederlerdi.
        Ders aleni olmakla beraber, erkek veya kadın dersi dinleyecek kişiler hakkında Padişah'a bilgi verilir, Padişah da iltifat olarak bazı güzide şahısları dersi dinlemek için alıkoyabilirdi. Dersi dinleyenlerin tamamının mukarrir ve muhataplar gibi minder üzerine oturmaları asıldandı. Mazeret bulunmadıkça, padişahlar da umumiyetle dersleri böyle dinlerdi.
İlk defa "Huzur Dersi" verilen 1172/1759 senesinde biri mukarrir ve beşi muhatap olmak üzere 6 kişiden teşekkül eden "Huzur Dersleri 8 meclis halinde sekiz gün sürmüştür. Sonraları bir mukarrir 15 muhataptan oluşan sekiz meclis teşkil edilmiştir.
        Resmen 169 sene devam eden "Huzur Dersleri", her Ramazan-ı Şerif'te 8 meclis halinde yapıldığı dikkate alınırsa, bu derslerin 169 x 8 = 1352 defa yapıldığı ortaya çıkar.
        İlk başladığı gibi 6 zatdan ibaret kalsaydı, 1352 x 6 = 8112 kişinin; 16 âlim kişinin iştiraki göz önüne alınırsa, 1352 x 16 = 21632 bilginle bu işin başarıldığı ortaya çıkar. Bu rakamın ortalaması alındığında takriben 10.000 (on bin) civarında, devrinin en ileri seviyedeki bilginler manzumesiyle padişahlarının da hazır bulunduğu için adına "Huzur Dersi" denilen bu huzurlu ve saadetli derslerin, devlet rica1mm de iştirakiyle, çok ciddi bir ehemmiyeti olduğunu söylemeğe bilmem lüzum var mıdır?

       Başlangıçta 6, sonra 13 olan Huzur Dersi hocalarının H. 1327/M. 1909 yılında Meşrutiyet'in 2. kez ilanıyla Muhatap sayısının 13'ten 16'ya çıkarıldığı (Huzur Dersleri, c. 1, s. 550) görülmektedir.


     Bir Huzur Dersi Örneği:
        Bu dersi hazırlayan aslen Arnavutluk'ta Manastır vilayeti, Debre Sancağı Rekalar kazası Perseniçe köyünde 1269/1853 tarihinde doğan, Vildan Fâik Efendi, verdiği 4 Huzur Dersi'ni bir kitap haline getirmiş ve "el-Mevâizü 'l-Hisan" adını vermiştir. Babası çiftçidir. Baba adı: İslam Ağa'dır. Sekiz yaşındayken babasıyla İstanbul'a gelmiş ve Üsküdar'da oturmuştur. 0 sırada Üsküdar Fıstıklı Mektebi muallimi Selimiye Camii Şerifi Başimamı Ispartalı Hoca Hâfız Sabri Efendi'den ilk ilimleri okumuş, 12 yaşında hâfız olmuştur.
        İlm-i vücuhtan seb'a ve aşere kıraatlarından da mezun olup, Üsküdar' da "Lemeât-ı berkiye fi şerhi kasideti 'l-Mimiyeti 'l-hamidiyye" isimli eserin müellifi dersiârn Alâiye'li Kara Mustafa Efendi'ye devamla ondan icazet almıştır.
        1299/1882'de Üsküdar Yeni Camii Şerifi'nde ders vermeye başlamıştır. 1303/1886'da açılan ruûs imtihanında muvaffak olarak, İstanbul ruûsu hümayununu kazanmış ve Üsküdar dersiamlığı kendisine verilmiştir.
        1314/1899'da talebesine icazet verilmiştir. Huzur Derslerine önce 1324/1906'da muhatap, 1327/1909 senesinde de mukarrirliğe yükselmiştir.
        "El-Mevaizü'l-hisân" isimli eseri, 1327/1909 Ramazan-ı Şerifinden 1330 senesine kadar ki 4 dersini ihtiva eder.
        Muhataplığı sırasında 4. ve 5. rütbeden nişanlarla taltif edilmiştir. Ruûs derecesi "Musıla-i Süleymaniye'dir. 1304/1891' de Toptaşı Askeri
Rüşdiyyesi'nde Farsça ve bir müddet sonra da Arapça muallimliği yapmıştır.
        Meşrutiyetin ilanından sonra (1908) meşrutiyet fikrinin yerleştirilmesi gayesiyle "Arnavut İttihat Kulübü'nün kararları ve Bâb-ı Ali'nin tensibiyle Manastır, İşkodra vilâyetlerine gönderilen nasihat heyetinin başında bulunmuştur.
        Vildan Fâik Efendi, uzun seneler Üsküdar'da oturduğu için (Üsküdarlı Vildan Efendi) namıyla şöhretlidir. Hicri 1343/1926 senesinde Üsküdar'da Sultan Tepesi'ndeki evinde vefat etmiş, vasiyeti üzerine de Selimiye'de Çiçekçi Tramvay Durağı civarında Selimiye Dergâh-ı Şerifi karşısındaki hazireye defnedilmiştir. Kabrini hayattayken kendisi inşa ettirmiştir.
        Basılmış eserleri şunlardır:

1.Huzur Dersleri Takrirleri "el-Mevâizü'l- hisâin" adıyla kitap halinde basılmıştır.

2.İlm-i fıkıhtan "el-Kavlu's-sabi fi kazâi-fevait" Maârif Nezaret-i     Celilesinin 153 no . lu ruhsatnamesiyle Dersaâdet Matbaa-i Osmaniye'de 1307'de basılmıştır.
3.Esraru's-savm.
4.İlm-i sarftan "Teshilu's-sarf'
5.Edebiyat-ı Arabiye'den Tuğrayi'nin "Lamiyetü'l-Acem" kasidesini "Tevşihü'l-kalem fi Lâmiyyeti'l-Acem" ismiyle arapça olarak şerh etmiştir.
        Padişah Sultan Mehmed Reşad'ın huzurunda 1327 senesi Ramazan-ı Şerifinde yedinci ders mukarriri olarak derse iştirak eden Vildan Fâik Efendi, bu derste Hud süresi'nin 17.ayetinin tefsirini yapmıştır. Hud süresinin mecmuu 123 ayettir. Süre-i celile Mekki'dir (Mekke'de nazil olmuştur). Tevhid, adl, nübüvvet, maâd gibi nice muhkema-ı hâvi olduğu gibi kısas, iber(ibretler) mevâiz, endaz(atıcılık) tebşir(müjde) gibi fevâidi celileyi(yüksek faydaları) hâvidir(anlatmaktadır).
        Bu süre-i celile Hud'un(a.s) kıssasının ehemmiyetini işaret eder. Bu mübarek senede dersimizin bu süre ile başlaması güzel bir rastlamadır. Zira sürenin beliğ bir cümlesi vardır ki, bütün hükümler ve Kur'an'ın emirlerini toplamaktadır. Huzurunda bulunduğumuz Halife-i Müsliminin istikamet ve adalete muvaffak olacağına tefe'ul sayılır, dedikten sonra "şeyyebetni sure-i Hud (Beni Hud süresi ihtiyarlattı.) Hadis-i şerifine temas ederek yine bu sure-i celilede vaki "Festakim kemâ ümirte" (Hud suresi 112. ayet) emr-i Rabbanisidir. İstikametten maksat, bütün ukud ve ilâhi hudutları ifa ve doğru yola koyulmaktır. Bu da her hususta orta yolu takiple olur. Harekât, ahlak, itikat, ibadet ve muamelatta istikametle olur. Harekât, sırat-ı müstakimdir.
        İstikamet, dünyada ahirette kurtuluşa ve saadete sebeptir.İstikamet, büyük keramet ve saadettir. Keramet, istikametin bir eseridir. Kemal eserde değil, onu yapandadır. İstikamet bütün insani güzellikleri, insanın meziyetlerini toplayan, yüksek bir haslettir. İnsanın insanlığı her işini doğru bir terazi ile tartarak, zahirini halk ile içini de Hak ile süsleyip Allah'a yakın olmaktır, Rabbaniyyunun sözleri rabbanidir.
        Akıl cevheriyle din-i mübin-i Ahmedi'nin doğruluğuna yani isbat-ı vacip, isbat-ı vahdaniyet ve nübüvvetin ispatı gibi dinin aslını, akli delillerle ispat eder ve bu dosdoğru iddiasına Allah tarafından gönderilen Kur'an-ı azimüşşan da şahittir. Kuran'dan evvel Hz. Musa'ya ve ümmetine, uyması için, rahmet olarak gönderilen Tevrat'ta İslamiyet birçok sürelerinde zikredildiğinden, Tevrat da bu akli delillerin sahibi Kur'an gibi şahit demektir.
        Kura'n-ı Kerim'in fazileti şahit ve şafi olduğunu beyanda ise: Kura'n-ı Kerim'in Allah indinde kitab-ı münzel bir semavi kitaptır. Kıyamete kadar değiştirilmekten ve bozulmaktan korunmuştur. Zira onu koruyan Cenab-ı Hakk'dır. Kur'an-ı celil libas-ı hudüsa bürünmüş bir sırrullahdır. Yüksek manaları, mülevves kalblere hulül edemez. Allah'ın hidayeti ve nuru ile nurlanmış olan kalblere nakş olur. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde "Ne bir nebi ne bir melek ve ne de hiç bir kimse Allah'ın indinde Kur'an'dan daha büyük şefaatçi olamaz. Ehl-i Ku'an ehlullahdır ve havass-ı ibaddır" buyurmuşlardır.
        Akli delillerle ikinci isbat: zikredilen ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk'ın vasfeylediği müminler, ne suretle akli delillerle vacibi ve dini isbat ediyorlar ki, dinlerinde metanet ve istikamet gösteriyor ve Allah indinde makbul oluyorlar. Bu konu şöyle anlatılır: İkinci isbat hakkında, bütün kainata dikkatli bir şekilde bakılırsa, incelenirse en büyük varlıktan en küçük atoma kadar, kainattaki bütün yaratıkların her birinden binlerce akli delil ortaya çıkar ve gözükür. Bu konuda Mevlana Celaleddin-i Rumi k.s Hz.leri Mesnevisinde:


                        Ez adem hâ suyi hesti her zaman,
                        Hest Yarab kârvan der kârvan.


beytiyle kainatın umumi görünüşünde Cenab-ı Hak'ın varlığını birliğini isbat için der ki: Her an arkası hiç kesilmeden varlık alemine kafile kafile gelen yaratıklar, neşeli ve güzel seslerle şan sahibi yaratıcılarını takdis ediyorlar. Nereye yüzümüzü çevirirsek çevirelim, gördüğümüz bütün eşya, hatta kendi benliğimizdekiler de dâhil düşünürsek, bir ezel ve ebed sultanı olduğunu, her şeyi yoktan yaratma gücünü, yerli yerinde tanzim etmeyi bilen birisi olduğunu katI bir şekilde anlarız.
        Her şey, varlığıyla birlikte, her şeye gücü yeten ve onları yoktan yaratıveren bir düzenleyicinin varlığına şahit ve delil, her maddede benzeri olmayan tek Allah, her şeyin ihtiyacını karşılayan bir Allah, birliğin işaretleri gizlenir veya açığa çıkar. Zemin, feza, bitkiler, canlılar ve bilhassa insanlar, bunların cümlesi, kâinatın yaratıcısının kudretinin nişanlarıdır.
        Netice olarak, ne kadar yaratık varsa hepsinde sanatkârını gösteren nihayetsiz bir sanat, süslenmiş bir tertip, insanı hayrette bırakan bir intizam görülüyor. Böyle çeşit çeşit yaratıklar ve sanatlar apaçık sanatkârını gösterirken, aynı zamanda bu yaratıkların devam etmeleri, varlığı inkâr edilemeyen bir zatın bulunduğunu onunda her şeye gücü yettiğini, kudret ve hikmet eliyle istediği her şeyi ortaya koyabildiğini, kati bir şekilde kabul etmektedir.


              Sıvâd-ı kinat âsâr-ı sun'u bî-suhan söyler,

              Kitab-ı kainat esrar-ı Hakk'ı bâdehen söyler.


        Hz.Fahr-i Kâinat Efendimiz, tefekkür etmenin ibadet etmek gibi olduğunu "Siz ey ümmet ve eshab, kudret-i ilahinin sanatı olan eserleri yarattığını görünüz; düşünürseniz, Hakkın büyüklüğünü anlarsınız." buyurmuşlardır.
        Peygamberliği isbat ederken de: Hz. Muhammed (s. a. s) Efendimiz, Hak'dan gönderilmiş bir nebi ve resuldür. Ümmi olduğu halde, geçmiş ve geleceğin bütün ilimlerini bilir. Kimsenin bilmediğini, geçmiş Peygamberlerin başlarından geçenleri bilir ve haber verirdi.
        Bu suretle insan kudretinin üstünde, kendisinde yüksek hasletler ve Kutsi kuvvetler vardır ki; o da ancak Allah'ın öğretmesiyle olabilecek işlerdir. Bu da vahiy yoluyla olmaktadır.
        Rasulullah (s.a.s) Efendimiz, insanların en şereflisi olduğundan, cömertliğiyle de bütün insanlardan ileriydi. Mizac-ı saadetleri, adaletle mezc olduğundan fiili, en güzel; ahlaken de en güzel ahlak sahibiydi. Abdullah b. Abbas (r.a): "Vallahi Rasulullah ümmetine hayır ve menfaat hususunda rahmet için gönderilen rüzgârdan nasıl menfaat ve istirahat görülüyorsa yahut yağmursuzluktan muzdarip ve huzursuz kalanlara karşı yağmuru çeken rüzgârdan nasıl büyük fayda görülüyorsa, Rasulullah(s.a.s) Efendimiz 'in hayır ve menfaate ümmetine daha büyük ve daha faydalıdır".
        Enbiya'nın ve semavi kitapların, ümmetlerine karşı rahmet olduğunu beyan ederken: Kitab-ı Musa imam ve rahmet, Kur'an-ı azimüşşan şifau'rrahmettir. Semavi kitapların tamamı, gönderildikleri ümmetlere rahmet oldukları gibi her biri şanlı peygamberler olan nebi ve resuller de ümmetlerine rahmettir. Çünkü, Cenab-ı Hakk kulların saadeti dareyne, tevhid-i bâriyye ve öldükten sonra dirileceğine iman ve alemin intizamına sebep olmaları için peygamberler göndermiştir. Hususiyle Rasül-i Ekrem (s.a.s) Efendimiz, bütün kâinatın yaratılmasına ilk ve asıl sebeptir. Varlığı ve latif vücudu, yaratılmışların en faziletlisidir. Tertemiz ruhları pek olgun olduğu gibi mü'minlere şefkatli ve merhametlidir.
        İşte bu şefkatli ve merhametli, şerefli isimlerinin mazhariyetidir ki, Efendimiz (s.a.s) bütün halka, mü'mine, kafire, insanlara ve cinlere yakın; garibe, fakire ve zengine hatta kölesine, bütün hayvanlara ve yaratıklara şefkatli ve ince davranışlı ve merhametliydi.

(İlim ve Sanat )

 
Geri