MAKALELER  
ZAHİD EL-KEVSERİ'NİN TENKİTÇİLİĞİ

ZÂHİD EL-KEVSERÎ'NİN TENKİTÇİLİĞİ

Ebubekir SİFİL

      
İlim tarihimizde "cedel", "münakaşa" ve "tenkit" olgularının öne çıktığı alanları sıralamaya tabi tutacak olursak başlara Kelam ve Fıkh'ın yerleştirilmesi sanırım garipsenmeyecektir. Gerçi tenkit faaliyeti, alabildiğine büyük bir özgüven duygusu ve "ihkâk-ı hak" anlayışı içerisinde diğer sahalarda da kesintisiz biçimde sürmüştür; ancak hararet derecesi ve yoğunluğu bakımından bu iki ilim dalının her zaman ilk sıraları işgal ettiğini söylemek abartı olmayacaktır.

     Elbette bu durum sebepsiz değildir. Mezkûr iki ilim dalında temayüz edebilmek için sahaya nüfuz yanında, herşeyden önce gelişmiş bir muhakeme ve dirâyet melekesine, güçlü bir istidlal yeteneğine, keskin bir nazara ve güçlü bir hafızaya sahip olmak şarttır. Kelam ve Fıkıh âlimleri arasında yapılan gerek "vicâhî" gerekse "kitâbî" tartışmalar, bu sahalarla iştigal edenlerin malumu olmakla birlikte, ben burada son derece câlib-i dikkat birkaç örneğe değinmeden geçemeyeceğim.

      İmam Ebû Hanîfe'den 8 sene sonra vefat eden ve ilk dönemlerde mezhebin önderliğini yapmış olan İmam Züfer b. Hüzeyl[1] önceleri "Ehl-i Hadis" diye anılan ve kıyas ve nazara pek iltifat etmeyen kesimdendi. Arkadaşlarıyla bir meseleye takıldılar ve içinden çıkamadılar. Sonunda o meseleyi İmam Ebû Hanîfe'ye sormaya karar verip yanına geldi. Cevabı aldıktan sonra delilini sorunca İmam Ebû Hanîfe söyle dedi:- Bu meseledeki delilim şu hadistir. Ayrıca şu noktadan kıyas da bunu gerektirir. Peki mesele şöyle olsaydı nasıl bir cevap verirdin?

İmam Züfer, kendisine ilkinden daha zor gelen bu mesele karşısında verecek bir cevap bulamamıştı. Cevabı yine İmam Ebû Hanîfe verdi ve "Şu şu sebeplerle bu meselenin cevabı şöyledir" dedi. Ardından meseleyi başka bir tarza çevirerek, "Bu mesele şöyle olsaydı cevabı şu şu deliller sebebiyle şöyle olurdu" diyerek onu bir kat daha şaşkınlığa sevketti ve bu olay İmam Züfer'in İmam Ebû Hanîfe'ye intisabıyla sonuçlandı.[2]

     İşte bu İmam-ı Züfer, İmam-ı A'zam'ın yanında "fıkıhçı" formasyonunu elde ettikten sonra münâzara meydanlarının korkulu rüyası olacak ve "Ben bir kimseyle "Tamam sen haklıymışsın, benim görüşüm yanlışmış" diyene kadar değil, muhatabım delirene kadar münâzara ederim" diyecektir. Kendisine "Bu nasıl olur?" diye sorulduğunda, "Aklı başında hiç kimsenin söylemediği şeyleri söylemeye başlar" demiştir.[3] Bu sebeple öğrencisi ve mezhebin imamlarından biri olan el-Hasan b. Ziyâd el-Lü'lü'î şöyle demiştir: "Züfer ile münâzara eden ne kadar kişi gördümse, hepsi de münâzara sonunda acınacak hale düştü."[4]

     İlmin gelişmesinde ve yayılmasında seviyeli tenkit faaliyetinin son derece büyük bir fonksiyon icra ettiği hepimizin malumudur. Hatta denebilir ki, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun dünya çapında bir ilim adamı olarak anılmasında ve eserlerinin ilim âlemi üzerinde kalıcı ve derin tesirler bırakmasında aslan payı, onun tenkitçi kişiliğinindir. Onun biyografisine dair elimizdeki en geniş çalışma, öğrencisi Ahmed Hayrî'nin kaleme aldığı el-İmâmu'l-Kevserî isimli risaledir. Bu risalede zikredilen 53 telif eserinden 18 kadarının "reddiye" tarzında kaleme alınmış olması, onun tenkitçiliğinin tek göstergesi değildir. Haklı şöhretini borçlu olduğu ve adeta adıyla özdeşleşen en hacimli eserleri de yine bu reddiyeler arasındadır. Aşağıda bunlar üzerinde özel olarak duracağım.

       Elbette Zâhid el-Kevserî'nin "münakkid" olarak anılmasının tek sebebi bu 18 eser değildir. O, kaleme aldığı diğer kitap, risale veya makalelerde, başka alimlere ait pek çok kitaba yazdığı takdim yazısı ve ta'liklerde çoğunlukla tenkitçi üslubuyla karşımızdadır. Mısır'daki ilmî dergilere yazdığı makalelerin vefatından sonra bir araya getirilmesiyle oluşan Makâlâtu'l-Kevserî -ki elimizde bulunan en hacimli eseridir- onun tenkitçi kişiliğiyle ön planda olduğu en önemli eserlerinden birisidir.

      Şüphesiz el-Kevserî denince akla ilk olarak onun tenkitçiliğinin gelmesinde gayret-i dîniyyesinin büyük bir yeri var; ancak başta söylediklerime sanırım bir de tenkitçiliğe "fıtraten" yatkınlık olgusunu eklememiz gerekecek. Ahmed Hayrî'nin yukarıda zikri geçen biyografi çalışmasından anlaşıldığına göre Zâhid el-Kevserî'nin ilk teliflerinden birisi, Of'lu bir vâize yazdığı reddiyedir. Bir vaaz esnasında Tasavvuf aleyhine bazı sözler söyleyen bu zata cevap olarak 24 saatten daha kısa bir zamanda yazdığı el-Cevâbu'l-Vefî fi'r-Redd 'ale'l-Vâ'izi'l-Ofî  adını taşıyan bu 20 sayfalık risale, Of'lu vaiz efendiyi Tasavvuf aleyhtarlığından vaz geçirmeye yetmiştir.

       Mısır'a hicretinden sonra birkaç kere Suriye'ye gittiğini biliyoruz. Ilıman iklimi dolayısıyla devamlı olarak Şam'da ikamet etmesini öneren dostlarına, ilmî canlılığın hakim olduğu ortamları tercih ettiğini söylemesinde ve Kahire'de ikamette karar kılmış olmasında da onun tenkitçi kişiliğinin rolü inkâr edilemez.

       Burada onun, tenkitçi kişiliğini besleyen bir mümeyyiz vasfına daha dikkat çekmemiz gerekiyor: Sadece matbu eserlere değil, yazma eserlere de son derece vakıf olması. Öğrencisi merhum Abdülfettâh Ebû Gudde'nin zikrettiğine göre Şam'da ikameti esnasında bir süre, Türkiye'den bir arkadaşıyla birlikte kiraladıkları bir otel odasında kalmışlardı. Paraları tükenince arkadaşı para bulmak amacıyla ayrılıp gitmiş, el-Kevserî merhum yalnız ve beş parasız kalmıştı. Bir gece yiyeceği olmadığı için aç yattı. Ertesi sabah açlığı daha şiddetlenmiş bir şekilde kalktı ve açlığını unutmak için devamlı gittiği -yazma eserleriyle ünlü- Zâhiriyye Kütüphanesi'ne gitti. Akşama kadar orada kitaplarla haşır neşir olmuş ve açlığını az da olsa unutmuştu. Akşam odasına döndü ve yine hiçbir şey yemeden yattı; ertesi sabah aynı şekilde kalkarak Zâhiriyye'nin yolunu tuttu. Bu durum üç gün böyle devam etti. Akşam aç yatıp, sabah daha kötü bir vaziyette uyanıyordu. Sonunda İstanbul'dan bir arkadaşının gönderdiği bir miktar para imdadına yetişti.

       Benzeri bir durum yine Şam'da bir kere daha başına gelmiş ve iki veya üç gün aynı şekilde aç kalmıştı.[5] Burada dikkat çeken şey, açlığını unutmak için bile kitaplarla, yazma eserlerle, ilimle iştigali tercih etmesidir.

        Esasen onun yazma eserlerle irtibatı, daha İstanbul'dayken başlamıştır. Şu anda bile ilmî çevrelerde eksikliği hissedilen en önemli hususlardan birisidir bu. Oysa kütüphanelerin tozlu raflarına terkedilmiş bulunan yazma eserler paha biçilmez bir hazine olarak kendisine uzanacak gayretli eller vesilesiyle dünyamızı aydınlatmayı beklemektedir...

       El-Kevserî merhumun kişiliği üzerine yukarıda söylenenler, bir hususun altı çizilmedikçe eksik kalmaktan kurtulamaz: Her ne kadar ilmî çalışmalarında, temsil ettiği çizginin müdafaasını yaparken sert üslubuyla dikkat çekmiş olsa da, biyografisine dair elimizde bulunan çalışmalar onun, insanî ilişkilerinde tevazu numunesi bir yapıya sahip olduğuna değinmeden geçmez. Bu özelliğine zühdü, istiğnası ve mütehammil yapısı da eklendiğinde, her bakımdan örnek, dinini yaşayan ve bildikleriyle amel eden canlı bir Sünnet-i Seniyye aşığından söz ettiğimiz kolayca anlaşılacaktır.

Tenkitlerinde kimleri hedef almıştır?

      Bu sorunun kestirme cevabı, onun, Hanefî-Mâturîdî[6] çizgiye mensup Ehl-i Sünnet bir âlim olduğu hatırlatılarak verilebilir. Dolayısıyla onun tenkit ettiği kimseler, itikadî sahadaki kimi görüşleriyle Ehl-i Sünnet Kelam âlimlerinin genel çizgisinin şu veya bu şekilde/oranda dışına çıkanlar ile Hanefî mezhebi imamları hakkında menfi kanaat sahibi olanlardır. Ancak hemen belirtmeliyiz ki, el-Kevserî merhum, görüşlerini eleştirdiği muhtelif kesimlere mensup âlimlerin tümü hakkında aynı tavrı takınmaz. Eleştirinin dozunu, hedef seçtiği kimselerin görüşlerinin tehlike ve sertlik derecesine göre ayarlar.

      Görüşlerini tenkit ettiği alimlere geçmeden önce bir hususun altını çizmemiz gerekiyor: el-Kevserî merhum aşağıda isimlerini vereceğimiz kimseleri durup dururken hedef tahtasına yerleştirmemiştir. Onların haksız ve tehlikeli görüşlerini ihtiva eden kitapları Mısır'da ve başka yerlerde basılıp yayılmaya başlayınca, halkın akîdesini muhafaza etmek ve bilgisizlikten dolayı yanlış yollara sapmasını engellemek maksadıyla kaleme sarılmıştır. Yoksa bu eserler yazma halinde duruyorken, içerdikleri görüşlerden halk haberdar olmadığı için herhangi bir tehlike arz etmeleri de söz konusu değildir.

      Hanefî mezhebi imamlarından el-Hasan b. Ziyâd ve Muhammed b. Şucâ' es-Selcî'nin biyografilerine tahsis ettiği eserinde[7] bu konudaki tavrını açıklama sadedinde şöyle der: "el-Hasan b. Ziyâd hakkında kötüleyici her türlü ifadeyi ihtiva eden el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin Târîh'i ve İbn Hacer'in Lisânu'l-Mîzân'ı basıldıktan sonra, onun hakkında zikrettikleri şeyleri görmezden gelmek caiz değildir."

      Keza İmâmu'l-Harameyn el-Cüveynî'nin Muğîsu'l-Halk'ına yazdığı reddiyenin -aşağıda bu eserden bahsedeceğiz- başında şunları söyler: "Eğer bu kitap binlerce nüsha halinde basılıp köşe bucak dağılmış ve er-Râzî'nin kitabının[8] baskısı tekrarlanmış olmasaydı böyle bir reddiyenin ihmâli caiz olurdu..."[9]

      Bu söylediklerimizden, el-Kevserî merhumun, İslam ilim ve kültür mirasının yazma eserler halinde çürümeye terkedilmesine taraftar olduğu sonucunu çıkarmak haksızlık olur. Onun dile getirdiği gerçek şudur: Herhangi bir eser basıldığı zaman, ulemanın o eser hakkındaki düşünceleri ve varsa tenkitleri de okuyucuya ulaştırılmalıdır. Bir başka deyişle onun karşı çıktığı, halkın tek taraflı olarak yönlendirilmesidir.[10] Kendisini yazma eserler dünyasına dalmaya iten en önemli sebeplerden birisi de bu durumdur. Dolayısıyla o, kaleme aldığı birbirinden kıymetli reddiyelerle sadece muhatabı olan âlimin görüşlerine karşı çıkmamakta, aynı zamanda kitlelerin tek taraflı malûmâtla yönlendirilmesinin de önüne geçmiş olmaktadır.

      Zâhid el-Kevserî'nin kendilerine tenkit yönelttiği âlimleri iki grupta toplayabiliriz:

1- Hakkında müstakil telifler kaleme aldığı kimseler. Bu grupta yer alanların görüşlerini özel kitaplarda mercek altına almış olmakla birlikte, zaman zaman başka çalışmalarında da kendilerine değinir.

2- Çeşitli çalışmalarında sırası geldikçe görüşlerini zikredip tenkide tabi tuttuğu kimseler. Bunlar hakkında müstakil telifleri yoktur.

A- Müstakil kitaplarda eleştirdiği isimler

1- el-Hatîbu'l-Bağdâdî

      Birinci grupta yer alanların başında el-Hatîbu'l-Bağdâdî gelmektedir. Erbabının çok iyi bildiği gibi birçok sahada önemli eserleri bulunan el-Hatîbu'l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd isimli hacimli eserinde İmam Ebû Hanîfe'nin biyografisini verirken, genelde "Ehl-i Re'y" diye anılan Irak fukahâsı, özelde de Ebû Hanîfe aleyhdarlığını adeta meslek haline getirmiş olanların tedavüle koyduğu bir yığın tezvîrâta yer vermiştir. el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin bu tavrı daha önce hicrî 7. asır âlimlerinden İsa b. Ebî Bekr el-Eyyûbî'nin de tenkidine konu olmuştur. Bu zat, Kitâbu'r-Redd  alâ Ebî Bekr el-Hatîb el-Bağdâdî adıyla basılan es-Sehmu'l-Musîb[11] adlı eseriyle el-Hatîbu'l-Bağdâdî'yi tenkit etmiştir.

      Zâhid el-Kevserî merhumun, Te'nîbu'l-Hatîb'in girişinde verdiği bilgiye göre Târîhu Bağdâd Mısır'da ilk defa basılacağı zaman, baskı işini üstlenmiş olanlardan Muhammed Emîn el-Hancî kendisine gelerek, İmam Ebû Hanîfe'nin biyografisini hâvî 13. cildin basılmak üzere olduğunu ve kendisinin, bu eserdeki tezvîrâtın bu derece aşırı olduğundan haberdar olmadığını söyleyerek kendisine bir yol göstermesini ister. Kitabın 12 cildi basılmıştır ve artık geriye dönüş söz konusu değildir. el-Kevserî merhum, yukarıda adı geçen reddiyenin yazma nüshalarının bulunduğu kütüphaneleri zikreder ve o reddiyenin 13. cilde zeyl olarak basılmasının yeterli olduğunu söyler. Ancak o zatın ortakları -ki bunlardan birisi de, az ileride kendisine değineceğimiz Muhammed Hâmid el-Fıkî'dir-, Târîhu Bağdâd'ı gözden düşüreceği, dolayısıyla satışını etkileyeceği gerekçesiyle bu işe razı olmaz.

      el-Hancî, tekrar Zâhid el-Kevserî merhuma gelerek durumu bildirir. O da 13. cilde muhtasar ta'likler (notlar) yazarak hiç olmazsa mezkûr cildin bu şekilde basılmasının uygun olacağını ifade eder. Ancak kitap basılıp piyasaya çıktığında, ta'likler üzerinde oynamalar yapıldığını görür. Mesele büyür ve zamanın Mısır hükümeti devreye girerek kitabı toplattırır. Ne ki kitap bir kere piyasaya çıkmış ve yayılmıştır. Bu defa hükümet 13. cildin, Ezher hocalarının yazacağı ta'liklerle ve es-Sehmu'l-Musîb ile birlikte yeniden basılmasına karar verir ve 13. cilt bu şekilde yeniden basılır. Bu defa el-Kevserî merhum, bu baskıya Ezher hocalarının yazdığı ta'likleri yetersiz bulur. Üstelik onlara eklenen kendi ta'likleri üzerinde de yine bir kısım tasarruflar vuku bulmuştur.

      Bu arada Târîhu Bağdâd Mısır'da bu macerayı yaşamadan yıllar önce, bu baskıyı gerçekleştirecek olanlardan Muhammed Hâmid el-Fıkî tarafından İmam Ebû Hanîfe'nin biyografisini muhtevî 13. cilt, yazma nüshadan müstakil olarak istinsah edilip Hindistan'a gönderilmiş ve orada Hindu diline de çevrilerek basılmıştır.

      İş bu noktaya gelince el-Kevserî merhum, bu konuda müstakil bir reddiye yazarak İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin hukukunun korunmasının kaçınılmaz hale geldiği kanaatiyle Te'nîbu'l-Hatîb'i yazmaya karar verir.

    Eser tamamlanıp basıldıktan sonra Hindistan'daki Dâiretu'l-Ma'ârifi'l-Osmâniyye sorumlularından Abdurrahmân b. Yahyâ el-Mu'allimî el-Yemânî tarafından et-Tenkîl bimâ fî Te'nîbi'l-Kevserî mine'l-Ebâtîl adıyla bir reddiye kaleme alınır. Ancak el-Kevserî merhum hayattayken bu reddiye yayımlanmaz. Onun yerine, küçük bir özeti olan Talî'atu't-Tenkîl yayımlanır.

       El-Kevserî merhum, o sırada şeker hastalığından tedavi görmekte olmasına rağmen Talî'atu't-Tenkîl'e, et-Terhîb bi Nakdi't-Te'nîb ile cevap verir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi o hayattayken tartışma burada biter gibi görünür. Vefat ettikten sekiz yıl kadar sonra asıl tenkit (et-Tenkîl) yayımlanır. el-Kevserî merhum, et-Tenkîl'i hiç görmeden, Talî'atu't-Tenkîl'e verdiği cevapta et-Tenkîl'de yer alan tenkitleri de büyük oranda cevaplamıştır.[12]

     Te'nîbu'l-Hatîb'i, gerek müellifin kendi matbu nüshasına düştüğü ilave notlar, gerekse öğrencisi Ahmed Hayrî'nin ta'likleriyle birlikte yeniden basan bir başka öğrencisinin mezkûr baskıya yazdığı önsözden öğrendiğimize göre el-Yemânî, vefat etmeden kısa bir süre önce bu reddiyesinde yer alan kimi hususlardan dolayı teessür ve pişmanlığını izhar ve el-Kevserî merhumun ilmî mevkiini itiraf etmiştir.

     Zâhid el-Kevserî merhumun ilmî kudret, dirâyet ve vukûfiyetini bütün açıklığıyla gözler önüne seren zirve eseri Te'nîbu'l-Hatîb,[13] çok kısa olarak söylersek, el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin şu hususlardaki tezvîrâta yer vermesi sebebiyle kaleme alınmıştır: İmam Ebû Hanîfe'nin pek çok meselede tekfirini gerektiren sözler söylemesi, küfre düşmekten dolayı iki kere tevbeye davet edilmesi, Yahudi olduğunun söylenmesi, "Resulullah (s.a.v) benim dönemimde yaşasaydı veya ben O'na yetişseydim benim birçok görüşümü esas alırdı" demesi, birçok hoca ve öğrencisi tarafından bid'at mezheplerin görüşlerini benimsediğinin söylenmesi, akranı olan veya olmayan birçok büyük âlim tarafından bid'atçilikle ve küfre düşmekle suçlanması, Hz. Peygamber (s.a.v)'in birçok hadisini eğlenceye alması ve reddetmesi, Arapça bilgisinin yetersiz olması, kişinin birinci derece yakınları gibi Kur'an ve Sünnet tarafından kendileriyle evlenilmesi haram kılınmış olan kadınlarla evlenmeyi, zinayı ve faizi helal görmesi, imamların hutbede kendisine lanet okuması, bazı kimselerin onu rüyada perişan bir vaziyette, etrafında keşişler olduğu halde görmüş olması vs. vs...

      Bütün bu hususları önce rivâyet tekniği açısından inceleyen Zâhid el-Kevserî merhum, bu haberlerin senetlerinde güvenilmez kimseler bulunduğunu ortaya koyar, ardından iddia edilen hususların uydurma olduğunu başka naklî ve aklî delillerle ikna edici bir şekilde isbat eder.

     Kitabın sonunda İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed eş-Şeybânî ve İmam el-Hasan b Ziyâd hakkında Târîhu Bağdâd'da yer verilen benzeri iftiraları da kısaca ele alır. İslam Ümmeti'nin medar-ı iftiharlarından olan bu büyük imamları büyük bir maharet ve gayret-i dîniyye ile savunduğu için muarızları tarafından "Ebû Hanîfe delisi" şeklinde suçlanmış olsa da[14] o, hakkı ihkâk, bâtılı iptal davasından başka bir amaçla hareket etmemiştir. Eserlerini inceleyenlerin de çok iyi bildiği gibi el-Kevserî merhum bütün müçtehid imamlara karşı derin hürmet duyguları ile doludur. Muârızlarının yaptığı gibi onlardan birini veya birkaçını en ağır ifadelerle dışlayıp diğerlerine iltimas geçmez. Dört büyük imam ile diğerlerinin, Din'e hizmette tek bir aile gibi olduğunu söyler.[15]

     Hanefî mezhebine ve özellikle de İmam Ebû Hanîfe'ye "taassup" derecesinde bağlı olduğu iddialarına karşı verilecek en güzel cevap, bizzat onun eserlerinde ortaya koyduğu tavırdır. Zira o birçok eserinde İmam Ebû Hanîfe'den bile, bazı meselelerde İbrahim en-Neha'î, Kâdî Şurayh gibi kendisinden önceki büyük âlimlerin görüşlerini yeterince elekten geçirmeden kabul ettiği için "mercûh (tercihe şayan olmayan) görüşlerin sâdır olduğunu vurgulamaktan geri durmamıştır.[16]

2- İbn Teymiyye

      El-Kevserî merhum, et-Ta'akkubu'l-Hasîs limâ Yenfîhi İbn Teymiyye mine'l-Hadîs  ve el-Buhûsu'l-Vefiyye fî Müfredâti İbn Teymiyye adını verdiği eserlerinde bir kısım hadisler hakkındaki tavrını ve şazz görüşlerini tenkit ettiği İbn Teymiyye'nin özellikle itikadî konulardaki tutumunu hemen her çalışmasında eleştirmiştir. Özellikle birinci eserinde, İbn Teymiyye'nin Minhâcu's-Sünne'de ele aldığı birçok konuda sahih hadis mevcut olduğu halde o konularda hadis bulunmadığını veya mevcut hadislerin güvenilmez olduğunu söylemesini tenkit etmektedir. Diğer benzerleri gibi bu iki kitabı da basılarak ilim alemine kazandırılmayı beklemektedir.

      Gerek Makâlât'ında, gerekse diğer telifleriyle, ta'lik ve takdim yazılarında sık sık İbn Teymiyye'nin görüşlerine değinmiş ve kendisine zaman zaman oldukça ağıra kaçan eleştiriler yöneltmiştir. Bunların başında İbn Teymiyye'nin, Yüce Allah'ı, mahlûkâta mahsus özelliklerle tavsif etmesi gelir. Her ne kadar İbn Teymiyye, "teşbih" ve "tecsim" olarak ifade edilen tavra katılmadığını belirtmişse de, izlediği yolun sonunun teşbih ve tecsime çıktığı da bir gerçektir. Bilindiği gibi İbn Teymiyye, gerek hayattayken, gerekse vefatından sonra en fazla eleştiri alan âlimlerden birisidir. Geniş ıttılâı, güçlü hafızası ve keskin dili ile o da pek çok büyük âlime ağır eleştiriler yöneltmiştir. Bıraktığı çok sayıda eser, büyük yankılar ve derin tesirler uyandırmıştır. Günümüzde Suud merkezli Vehhabîlik hareketi ile Selefîlik diye anılan akım, İbn Teymiyye'nin kalıcı tesirinin en büyük ve somut iki göstergesidir.

3- İbnu'l-Kayyım

     Zâhid el-Kevserî'nin, ulema tarafından, hocası İbn Teymiyye'nin izinden ayrılmadığı belirtilmiş olan İbnu'l-Kayyım hakkındaki tavrı da İbn Teymiyye konusundaki tavrı gibidir. "İbn Teymiyye'nin gözüyle görür, İbn Teymiyye'nin kulağıyla işitir"[17] dediği İbnu'l-Kayyım'a da ağır eleştiriler yöneltmiştir.

İbnu'l-Kayyım tarafından kaleme alınmış olan, el-Kasîdetu'n-Nûniyye adıyla maruf -6.000 kadar beyitten oluşan- manzum eser, teşbih ve tecsim içeren ifadeleri sebebiyle Takiyyuddîn es-Sübkî'nin tenkidine maruz kalmıştır. es-Seyfu's-Sakîl fi'r-Redd alâ İbn Zefîl adlı bu tenkit, Mısır'da "Selef Akîdesi" adı altında yayılmaya başlayan akımın tesirini kırmak maksadıyla geçtiğimiz yüzyılın ortalarına doğru el-Kevserî merhumun kıymetli ta'likleriyle birlikte basılmıştır. Asıl reddiyenin sahibi olan es-Sübkî, sözkonusu kasidenin tamamını değil, sadece tehlikeli görüşler içeren beyitlerini zikrederek tenkide tabi tutmuştur. Mutedil tavrıyla dikkat çeken bir âlim olmasına rağmen, bu reddiyeyi kaleme alırken üslubunun yer yer sertleştiği dikkat çekmektedir. Bunun sebebi, kasidede yer alan kimi beyitlerde teşbih ve tecsim inancına karşı çıkanlara yöneltilen ithamların dozunun kaçırılmış olmasıdır.

el-Kevserî merhum bu reddiyeye yazdığı ta'liklere Tekmiletu'r-Radd alâ Nûniyyeti İbni'l-Kayyım[18] adını vermiş ve es-Sübkî'nin kısaca değinip geçtiği veya hiç değinmediği hususlara da yer vermiştir. Bu sebeple "tekmile", eserin aslından daha hacimlidir.

4- İmâmu'l-Harameyn el-Cüveynî

      İmam el-Gazzâlî'nin hocası olan ve özellikle Kelam sahasındaki eserleriyle ünlenmiş bulunan el-Cüveynî, Muğîsu'l-Halk fî Tercîhi'l-Kavl'il-Hakk adlı eserinde, mensubu bulunduğu Şafi'î mezhebini terviç için yanlış bir yöntem kullanmış ve -başta İmam Ebû Hanîfe olmak üzere- Hanefî mezhebi imamlarının taz'îf ve tevhîni üzerinden bunu yapmaya çalışmıştır.

     Zâhid el-Kevserî, başlarda değindiğim sebepler dolayısıyla bu risaleye Ihkâku'l-Hakk bi İbtâli'l-Bâtıl fî Muğîsi'l-Halk adlı reddiyesini kaleme almıştır. el-Cüveynî'nin Usûlüddîn sahasının büyük imamlarından olduğunu vurgulayarak[19] başladığı tenkitlerinde, onun özellikle Hadis ve Hadis ilimleri konusunda yetersiz olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur.

      El-Cüveynî mezkûr eserinde İmam eş-Şâfi'î'nin diğer imamlara üstünlüğünü, onun mezhebinin Hadis'e daha muvâfık olduğunu, buna mukabil Hanefî mezhebi imamlarının bu sahada yetersiz ve hatalı oldukları temasını işlemiştir. Dolayısıyla el-Kevserî'nin tenkidi de bu sahalarda yoğunlaşmıştır.[20]

5- İbn Ebî Şeybe

     Bilindiği gibi başta el-Buhârî ve Müslim olmak üzere birçok Hadis imamının hocası olan İbn Ebî Şeybe, el-Musannef isimli meşhur Hadis kitabının sahibidir. Bu eser, Fıkıh bablarına göre tertip edilmiş olup, her babda merfu hadis, Sahabe ve Tabiûn kavilleri ile diğer ilim ehlinin görüşleri zikredilmektedir. Bu özelliğiyle eser, ahkâm hadisleri ile ulemanın ittifak ve ihtilafları konusunda önemli bir kaynaktır.

     İbn Ebî Şeybe bu eserinde İmam Ebû Hanîfe'nin hadislere muhalefet ettiğini isbatlamak maksadıyla özel bir bölüme yer vermiş ve burada 125 konuyla ilgili hadisler zikrederek İmam Ebû Hanîfe'nin bunlara muhalefet ettiğini söylemiştir.

      İbn Ebî Şeybe'nin bu tavrına Şâfiî mezhebine mensup -es-Sîretu'ş-Şâmiyye el-Kübrâ adlı meşhur sîretin yazarı- Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî, önce Ukûdu'l-Cümân fî Menâkibi Ebî Hanîfe en-Nu'mân adlı eserinde kısmen cevap vermiştir. Daha sonra bu konuyla ilgili müstakil bir kitap telifine başlamış ise de, sadece İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği 10 hadise cevap verdikten sonra, hayli detaylı olduğu için bu çalışmasını yarıda bırakarak yukarıda mezkûr sîretin yazımına devam etmiştir.

     İbn Ebî Şeybe'ye bir diğer reddiye de, Hanefî mezhebi âlimlerinin biyografilerinin zikredildiği el-Cevâhiru'l-Mudiyye adlı eserin sahibi el-Kuraşî tarafından kaleme alınmıştır. el-Kevserî merhum, bütün aramalarına rağmen bu iki çalışmaya rastlamadığını söyler.

      Tıpkı Târîhu Bağdâd'da olduğu gibi, İbn Ebî Şeybe'nin el-Musannef'inin de tamamı basılmadan önce sadece bu bölümü alınarak Hindistan'da basılınca el-Kevserî merhum buna cevap vermenin dînî ve ilmî bir görev olduğu kanaatinden hareketle en- Nüketu't-Tarîfe fi't-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe adını verdiği eserini kaleme alır.[21]

Eserinde ulaştığı netice şudur:

1- İbn Ebî Şeybe, İmam Ebû Hanîfe'nin muârızlar tarafından Hadis'e muhalefetle suçlandığı birçok meseleyi bu eserinde zikretmemiştir. Namazda kıraat esnasında imamın Besmele'yi açıktan okumaması, namazda kahkahayla gülmenin abesti bozması, cemaatin, imamın kıraatiyle yetinerek Fatiha okumaması, rükûda ellerin kaldırılmaması, hurma şırası ile abestin caiz olması... gibi meseleler bunlardandır. el-Kevserî'ye göre İbn Ebî Şeybe, bu konularda Hanefîler'in delillerinin kuvvetinin farkında olduğu için bu meselelere değinmemiştir.

2- Bahse konu 125 meselenin yarısında İmam Ebû Hanîfe, başka hadislere dayandığı için İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği delillere muhalefet etmiş konumundadır. Bu bir tercih meselesidir ve her müçtehid imam, birbirine muârız hadisler arasında kendi kriterleri doğrultusunda tercihler yapar. Dolayısıyla burada Hadis'e mutlak anlamda muhalefetten söz edilemez.

3- 125 meselenin diğer yarısına gelince, el-Kevserî bunları 5'e ayırır:

A- Bu meselelerin 5'te 1'inde İmam Ebû Hanîfe Kur'an âyetlerine dayanmıştır.

B- İkinci 5'te 1'de İmam Ebû Hanîfe meşhur hadisleri esas aldığı için İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği âhad haberlere muhalif konumdadır.

C- Üçüncü 5'te 1'lik kısımda İmam Ebû Hanîfe hadislere muhalefet etmemiş, sadece onları İbn Ebî Şeybe ve onunla aynı düşünenlerden farklı biçimde anlamıştır.

D- Dördüncü 5'te 1'lik kısımda İbn Ebî Şeybe, İmam Ebû Hanîfe'nin benimsemediği görüşleri ona isnat etmiştir. Hanefî mezhebinin kendi eserlerinde İmam Ebû Hanîfe'ye bu konularda nisbet edilen görüşler, İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiklerinden farklıdır.

E- Son 5'te 1'lik kısıma gelince, İmam Ebû Hanîfe'nin hadislere muhalefet ettiği ancak bu kısım için söylenebilir. Ki bunların oranı, İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği meselelerin toplamına göre yaklaşık 10'da 1'dir. İmam Ebû Hanîfe'nin çözüme kavuşturduğu söylenen takdirî/farazî meselelerin en azı hakkında verilen rakamın 83 bin olduğunu söyleyen el-Kevserî, bu rakam göz önünde bulundurulduğunda İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği 125 meselenin tamamında haklı olduğu farz edilse bile İmam Ebû Hanîfe'nin hata oranı 664'te 1 olur.

İmam Ebû Hanîfe'nin çözümlediği farazî meselelerin adedi konusundaki tek rakam 83 bin değildir. Bu adedin 500 bin, hatta 1 milyon 270 küsür bin olduğunu söyleyen âlimler de mevcuttur. Yukarıdaki oranlama bu rakamlara vurulduğunda, İmam Ebû Hanîfe, İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği bu 125 meselenin tümünde hata etmliş olsa bile -ki gerçek durumu yukarıda zikretmiştik- buradaki hata oranı, bu rakamların ilkine göre4.000'de 1, ikincisine göre ise 10.160'da 1 seviyesine düşmektedir. Bir müçtehid imam için bu orandaki bir hata payı ise gerçekten muazzam bir neticedir.

6- İbn Adiy

7-el-Ukaylî

     Bilhassa Hanefî mezhebi imamlarını oldukça ağır ifadelerle cerh eden bu iki alimi elimizdeki matbu eserlerinde yeri geldikçe tenkit etmiş olan el-Kevserî'nin İbn Adiy hakkındaki İbdâ'u Vücûhi't-Ta'addî fî Kâmil-i İbn Adiy ve el-Ukaylî hakkındaki Nakdu Kitâbi'd-Du'afâ li'l-Ukaylî isimli kitapları da maalesef henüz yazma halindedir.

8- İbn Kuteybe

     Dilimize sadece Te'vîlu Muhtelifi'l-Hadîs isimli eseri -Hadis Müdafaası adıyla- çevrilmiş olan İbn Kuteybe'de, "Re'y ehli" diye tanınan Irak fukahâsına ve özellikle de İmam Ebû Hanîfe'ye karşı genel olarak "Ehl-i Hadis" diye anılan zümrenin tavrının mevcudiyeti dikkat çekmektedir. Onların, İmam Ebû Hanîfe'nin hadislere kayıtsız davrandığı ve muhalefet ettiği tarzındaki iddiası, Te'vîlu Muhtelifi'l-Hadîs'te de görülmektedir.

     İbn Kuteybe'nin dikkat çeken bir diger tavrı da, özellikle el-İhtilâf fi'l-Lafz adlı eserinde[22] kimi hususlarda Müşebbihe/Mücessime'nin görüşlerine meyletmesidir.[23]

    Ahmed Hayrî'nin verdiği bilgiye göre el-Kevserî merhum, onun bu görüşlerini tenkit maksadıyla Ref'u'r-Reybe an Tahabbutâti İbn Kuteybe adlı eserini yazmıştır. Maalesef bu eser de henüz basılmamıştır.

9- Ahmed Muhammed Şâkir

      Pek çok kaynak eserdeki hadisleri tahriç çalışmasıyla ün yapmış olan çağdaş âlim Ahmed Muhammed Şâkir, Nizâmu't-Talâk fi'l-İslâm adlı risalesinde, bir kerede söylenen üç boşama sözünün nihâî boşama değil, geri dönüşü mümkün olan boşama -klasik tabiriyle "ric'î talak"- anlamına geleceğini savunmuştur.

     El-Kevserî merhum bu esere yazdığı el-İşfâk alâ Ahkâmi't-Talâk adli reddiye[24] ile Ahmed Şâkir'in bu yaklaşımını eleştirmiş ve meseleyi açıklığa kavuşturmuştur. Deliller ışığında vardığı netice şudur: Kişinin bir mecliste bir defada söylediği üç talak lafzı, ancak henüz zifafa girmediği eşi hakkında tek talak sayılır. Zifafa girdiği eşine üç talak kastıyla böyle bir boşama cümlesi söyleyen kimsenin eşi ise nihaî boşama -klasik tabiri ile "bâ'in talak- ile boş olmuştur.

       Fıkıh ile iştigal edenleri öteden beri meşgul etmiş olan bu meselede ortaya koyduğu vukûfiyet ve fıkhî dirayet sebebiyle, 100 sayfa civarındaki bu eser ilmî çevrelerde büyük bir yankı uyandırmıştır.

10- Muhibbuddîn el-Hatîb

     El-Kevserî merhum, ez-Zehebî'nin Tezkiretu'l-Huffâz'ına yazılan üç zeyli, kıymetli notlar ekleyerek neşretmiştir. Bu notlar esnasında hadis râvîlerinin ahvâline de sık sık değinmiştir. Vurguladığı hususlardan birisi de şudur: Hadis râvîleri arasında temel ilimleri öğrenmeden hadis yazıp rivâyet etmeye başlayan kimseler olmuştur ve bunlar, hadislerin anlamlarını tam olarak kavrayamadıkları için özellikle itikâdî konulara taalluk eden hadislerin rivâyetinde çeşitli hatalar yapmışlardır. Hadisleri mana ile ve anladıkları gibi rivâyet etmeleri bu hataların başında gelmektedir. Ayrıca yine bu râvîler arasında okuma-yazma bilmeyenler vardır ve bu kimseler, hadis naklinde hafızalarına güvenerek hareket etmişlerdir. Bu durum, sırf güvenilir kimseler oldukları için bu râvîler kanalıyla gelen -ve fakat râvîlerin bu eksiklikleri sebebiyle hatalı olarak nakledilen- birçok rivâyete güvenilmesi sonucunu doğurmuştur.

      Onun bu doğrultudaki sözlerini Muhibbuddîn el-Hatîb, "ulemaya düşmanlık" olarak algılayıp, bir ilmî dergide Udvân alâ Ulemâi'l-İslâm başlıklı makalesiyle eleştirince el-Kevserî, Burhân'alâ Safahâti'l-Udvân adlı risalesiyle[25] karşılık vermiştir.

      El-Kevserî'nin diğer tenkitlerinde görmeye alışık olduğumuz derin ilmî tahkikler bu risalede çok fazla göze çarpmaz. Risale, ilmî araştırmadan ziyade, "polemik" tarzına daha yakındır.

11- Mustafa Sabri Efendi

      Bilindiği gibi son Osmanlı Şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi merhum, bu görevi deruhte ettiği dönemde Zâhid el-Kevserî'yi "Ders Vekîli" olarak seçmiş ve bununla da övündüğünü dile getirmiştir.

      Bilâhare, kader bu iki büyük âlimi Mısır'da gurbet hayatı yaşarken de bir araya getirecektir. Bu dönemde de ilişkileri yakın bir dostluk, muhabbet ve saygı çerçevesinde devam etmiştir.

     Ancak belki de Osmanlı'nın son ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşadığı sürgün hayatı ve çektiği sıkıntılar, ömrünün bu çileli son döneminde Mustafa Sabri Efendi'yi Cebriye mezhebinin görüşlerine yaklaşmaya itmişti. el-Kevserî merhum onu bu anlayışından vaz geçirmek için gayret sarf etmişse de, netice alamamıştır. Mustafa Sabri merhum, Mevkıfu'l-Beşer adlı eseriyle itikâdî tavrını ortaya koyunca el-Kevserî, Kemâluddîn el-Beyâdî'nin İşârâtu'l-Merâm'ını, Râgıb Paşa'nın el-Luma'ını ve el-Cuveynî'nin el-Akîdetu'n-Nizâmiyye'sini kıymetli ta'liklerle neşrederek büyük Şeyhülislam'ı bu görüşünden vaz geçirmeye çalışır. Ancak o bu görüşünden vaz geçmek şöyle dursun, bu sefer de Mevkifu'l-Akl isimli muhalled eserinde el-Kevserî'ye cevap verir ve Mâturîdiyye'ye yüklenir. Bunun üzerine el-Kevserî el-Istibsâr'ını[26] yazmak zorunda kalır.

      Bu hacmi küçük, fakat son derece önemli risalede kader, cebr, ihtiyar, kulun kudret ve istitaatı... gibi çetin itikadî meseleleri ele almış ve Mâturîdiyye mezhebinin görüşlerini savunmuştur.

B- Muhtelif yazılarında tenkit ettiği kimseler

     Bu grupta zikredeceğimiz zevat hakkında müstakil kitabı bulunmamakla birlikte, çeşitli kitap, risale, makale ve ta'liklerinde onların görüşlerini sık sık eleştiri konusu yapmıştır. el-Kevserî, tenkitçi kişiliğinin ve "muhakkık" sıfatının bir tezahürü olarak ele aldığı hemen her konuda daha önce yapılmış çalışmalara atıfta bulunmuş ve tesbit ettiği hataları zikretmiştir. Bu sebeple onun tenkidinden hisseyâb olan âlimlerin sayısı oldukça kabarıktır.

      Biz bu yazının çerçevesini ve hedefini göz önünde bulundurarak burada onun şu veya bu noktada tenkit ettiği bütün isimleri değil, sadece sıklıkla bahse konu ettiği isimleri kısaca zikretmeyi tercih edeceğiz.

    Bunların başında Sübülü's-Selâm yazarı Muhammed b. İsmail es-San'ânî, Neylu'l-Evtâr sahibi Muhammed b. Ali eş-Şevkânî ve Sıddîk Hasan Han el-Kınnevcî gelir.

Eş-Şevkânî, Fethu'l-Kadîr isimli tefsirinde 9/et-Tevbe, 31 âyetini tefsir ederken, Müçtehid İmamlar'ı taklid edenleri "şirke düşmek"le suçlamıştır. Talâk konusundaki bir risalesinde de İcma'ın mümkün ve vâki olmadığını, Şer'î bir delil olarak da kabul edilemeyeceğini söylemiştir.

Es-San'ânî, İtikadî konularda Müşebbihe/Mücessime'nin görüşlerini savunur.

El-Kınnevcî ise Veblu'l-Ğamâm adlı eserinde eş-Şevkânî'nin yaptığı gibi- bir erkeğin 4'ten fazla kadınla evlenebileceği görüşünü savunan, İcma'ı tanımayan bir tavra sahiptir.

        Bu üç isim el-Kevserî'nin, daha başka şazz görüşlerine sıklıkla dikkat çektiği kimselerin başında gelir. Bunlar dışında Reşîd Rızâ ve Muhammed Mustafa el-Merâğî gibi, geçmiş büyük ulemanın görüşleri konusunda pervasız bir tavır takınan isimler de yer yer onun tenkidine maruz kalan kimselerdendir.

      Bunlardan başka, özellikle itikadî sahada Mücessime/Müşebbihe'nin görüşleri doğrultusunda eser vermiş olan İbn Huzeyme, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Osman b. Sa'îd ed-Dârimî... gibi isimler de itikatla ilgili yazılarında sıklıkla tenkide tâbi tuttuğu kimseler arasında yer almıştır.

        Bir diğer grup da, çeşitli yazılarında, özellikle de Min İberi't-Târîh adlı eserinde görüşlerini detaya inmeden tenkit ettiği Caetani, Dozy, Goldziher, Schacht gibi müsteşriklerdir.

        El-Kevserî merhumun tenkit ettiği isimler, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu yazının çerçevesini asacak sayıdadır. Bu isimler, özellikle de müstakil eserlerinde tenkit ettiği kimselerle ilgili yazıp söyledikleri, akademik çalışmalara konu edilecek ciddiyet ve boyuttadır. el-Kevserî merhumun tenkitleri ile bu tenkitlerin muhataplarının yazıp söylediklerinin karsılaştırmalı olarak tahlil edildiği ciddi çalışmaların, ilim âlemine büyük katkılar sağlayacağında şüphe yoktur. Bu tür çalışmalar, öncelikle onun doğup büyüdüğü topraklarda yaşayan bizlerin boynunun borcudur.

       Ancak üzülerek belirtelim ki, şu ana kadar ülkemizde el-Kevserî merhum etrafında yapılan çalışmalar, bir elin parmaklarını dahi bulmayacak sayıdadır. Yıllar önce yine Düzce'de adına düzenlenen sempozyumda da belirttiğim gibi, eserlerinin önemli bir bölümünün henüz yazma halinde bulunması, öncelikle el-Kevserî'nin torunları olarak bizlerin ayıbıdır. Bilhassa Türkiye'deyken kaleme aldığı el-Medhalu'l-Âmm isimli eseri, kendisini gün ışığına çıkaracak gayret ve himmet erbabını beklemektedir.

       Öte yandan onun eserlerinden dilimize sadece iki tanesinin çevrilmiş olması da yine bizim ayıbımızı ortaya koyan bir vakıadır. "Müslümanların hali ne olacak" sorusunu dillerinden düşürmeyenler, bir onun ilme adadığı ömür ve geriye bıraktığı ölmez eserlere, bir de bizim ona karşı gösterdiğimiz vefasızlığa baksın. Sorunun cevabını orada bulacaktır.

www.ebebekirsifil.com

 
Geri