MAKALELER  
KUR'AN DA CAHİLLİK VE İLİM

KUR'ANDA CAHİLLİK VE İLİM
Dr. Veli
ULUTÜRK

            Çeşitli yönlerden olduğu gibi toplumların kültürel yapısında da zamanla bir takım değişmeler meydana geldiği müşahede olunan bir gerçektir. Toplumdaki bu değişmeler, tarihi bir seyir içerisinde yavaş yavaş olabildiği gibi, bazen yapılan içtimai müdahalelerle keskin ani inkılâplar şeklinde de kendisini gösterebilmektedir. Her değişimde toplum için asıl statüsünden yönlendirilen istikamete doğru bir kayış söz konusudur. Bu değişmelerden kültür hayatının bir çeşit ifade vasıtası olan kelime ve kavramlar da nasiplerini alır. Kelimelerin muhtevalarına bir takım yeni kavramlar girerken eski bazı manalar terk edilir. Son zamanlarda cehl, cahiliyyet ve ilim kelimelerinin manalarında da böyle bir takım değişmeler olduğunu müşahede etmekteyiz. Nitekim Cahiliyye'den İslam'a geçerken de bu kelimelerde semantik mana değişmeleri olmuştur.

            İşte biz bu makalemizde bu iki kavramın Cahiliyye devrinde ve İslam'da aldığı mana farklılıklarını ve bugünkü kullanılış farklılaşmasını ele alacak ve bunların İslami konumdaki yerini ortaya koymaya çalışacağız. Böylece cehl, cehalat, cahiliyyet (cahillik) kavramının bilgisizlik, ilim kavramının da bilgi manasına gelmesinin kabaca bir anlayış olduğu görülecektir.

            En eski Arab lügatçileri ve eski Arab şiiri CHL kökünün iki asıl mana taşıdığını tesbit etmektedirler. Birincisi ilmin zıddıdır. İkincisi ise, hafifliktir, itminan'ın zıddıdır(1). Hatta diyebiliriz ki ikinci kök mana, zamanla birinci manayı doğurmuştur. Yani chl kökünde hiffet ve hareket esastır. Bundan dolayıdır ki Araplar ateş karıştırdıkları maşaya "michel, michele veya ceyhel, ceyhele" derler. Rüzgâr dalı salladığı zaman da:  "İstechelet'ir-rihu'l-ğusne" 

 derler. (2)     Nitekim şair Nabiğa, divanının 58. beytinde:

                "Aşk seni çağırdı ve o (sevgilinin) konaklama yerleri seni tahrik etti. İhtiyarlık (kendini) sarmışken kişi nasıl gençlere özenebilir. der".(3)
             Bu hareketlilik ve hafiflik manası, insan tabiatı için de geçerlidir. Cahiliyye insanının karakteri, kendi gücüne güvenmesi, sınırsız benlik, tam bir serbestlik ve hürriyet, ilahi veya beşeri hiç bir otorite karşısında eğilmeme, kendisini küçük düşürecek en ufak bir hareketi şiddetle reddeden korkunç bir şeref ihtirası, kibir, gurur ve küstahlık gibi unsurlarla meşbudur. Bu karakterdeki cahiliyye insanı, en ufak bir kızgınlık anında iradesini kaybedip parlayan, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonucu düşünmeden hemen körü körüne atılan delikanlı, ateşli ve sabırsız kişinin sorumsuz davranışını sergiler. Duygularına ve hırslarına hâkim olamayan aşırı bir insan, doğruyu, yanlışı düşünme ölçüsünü yitirip kendisini öfkenin peşine düşürür. İşte cehl veya cehalet aslında, böyle aklı ve düşünceyi bürüyüp düşünce dengesini bozan, doğruyu yanlışı ayırt edemez duruma getirip şaşkına çeviren zapt edilmez hafiflikteki duygusallıktır. Yani cahillik en ufak bir kızgınlıkta itidalini yitirip harekete geçen, kendine hâkim olamayan delikanlıya mahsus bir haleti ruhiyedir(4). Belki de halen Anadolu'da duygularına kapılan, havai, hafifmeşrep, çabuk kızan, işin derinliğine inmeyi bekleyecek sabrı olmayan sathi düşünür gençlere cahil denilmesi bu manadandır. Çünkü bu duygusallıktaki kimse olayların içyüzüne nüfuz edemez, daima yüzeyde kalır. Dolayısıyla her zaman basit ve isabetsiz hüküm verir. Şu ayette de bu mana görülebilir: "(Yusuf) dedi: "Sizler cahiller iken Yusuf'a ve kardeşine yaptığınızı bildiniz mi" (Yusuf, 89). İşte kelimenin bilgisizlikle alakası, aslında bu yönden gelmektedir. Yani küçük bir olay karşısında öfkelenen kimsede beynin düşünce fonksiyonu örtüldüğü için isabetsizce yani bilgisizce karar verir. Böylesi kişi o anda cahillik etmiş olur. Eğer bir kimsede bu hal devamlı olursa, o şahıs devamlı hata etmeye, kararlarında ve hükümlerinde çokça yanılmaya maruz kalır. İşte cahilliğin asıl yapısı budur.

              Bu itibarladır ki cehl, ilk zamanlarda ilmin zıddı olmaktan ziyade hilm'in zıddı olarak kullanılıyordu. Nitekim Cahiliyye şairi Kays ibn Zuheyr:i "Kavmim benim yumuşak huyluluğuma güvenerek bana (bu kötülükleri yapıyorlar) sanıyorum. Hâlbuki bazen halim adam bile cahillik etmeye zorlanabilir (kızdırabilir)" (5).

             Yine şair Ma'bed ibn Alkame : "Ellerimiz cahillik yani hafiflik ediyor, aklımız ağır davranıyor" demekle (6), cehli hilmin zıddı olarak kullanmıştır. "Cehile" fiilinin, "alime"nin değil de "halume"nin (sakin, sabırlı ve halim oldu) zıddı olduğuna dair örnekler çoktur (7). T.İzutsu, "Goldziher'in ünlü kitabından (8) önce şarkiyatçılar, İslam'dan önceki zamanlarda cehl kelimesinin, ilmin zıddı olduğuna inanırlardı. Goldziher'den sonra şarkiyatçılar, artık cehlin, ilmin zıddı olmadığı görüşünde birleştiler" der (9).

            İşte cehl yanan bir öfke alevi ise, hilm bu tür cehl kavramının tam zıddıdır. Çünkü hilm,- sükûnet, kendine hâkim olmak, teenni ile karar vermektir. Öfke ile hareket eden kimsenin yanlışlığa düşmesi olağan olduğu için cehile fiili  (cehile'ş-şey'e), (cehile bihi) şekillerinde bir şeyi bilmemeye inkılab etmiştir. "Cehile aleyhi" şekli ise, zorbalık etti. kaba davrandı manalarında kullanılmıştır. (10)

              Hilm'de sükûnet bulunduğu için kendine hâkimiyet, kendisini kontrol ve dolayısıyla sağlıklı düşünme ve düşünce dengesini koruma söz konusudur. Bu vasıftaki kimse daha isabetli, daha doğru karar verir. Kendisini şaşkına çevirecek olan ihtiras ve öfkesine gem vurup onu dindirir. Ayartıcı arzu ve tutkularını yener ve itidalini muhafaza eder. Şu halde hilm, üstün bir akıl gücünün işaretidir. Kudreti varken kendine hâkim olma gücünü ifade eder. Bundandır ki hilm (cemisi ahlam ve hulûm), akıl manasında kullanılmıştır. (11) Nitekim Kur'an'da Cenab-ı Hak, "Onların akılları mı onlara böyle yapmalarını emrediyor, yoksa zaten onlar kibirli ve azgın bir toplum mudur?" (Tur, 32) buyurarak Mekkelilerin olumsuz davranışlarına işaret eder. Zira akıl, ancak sakin olduğunuz, akli dengenizi koruduğunuz zaman doğru çalışabilir. Şu halde hilm akıl ve zekânın temelidir. Aklın skin bir durumudur. Aklı doğru çalışmaya ve isabetli karar vermeye muktedir kılan haldir. Pratikte ikisi de aynı manaya gelir.

            Hilm'in dış, görünüşü vakar ise, cehlin dış görünüşü zulümdür. Bunun içindir ki cahil çabuk zulme girer. Cahiliyye Arablarının tipik davranışları, şerefinin incindiğini, lekelendiğini duymaktan ileri gelen bir çeşit kırgınlık ve öfke halidir. Küçük düşürülmenin zaruri bir sonucudur. Kur'an-ı Kerim'den anlaşıldığına göre, Arabların çoğu, kâinatın tek sahibi Allah'ın önünde eğilmeyi dayanılmaz bir küçülme saymışlardır. Onları cahiliyyet gururu tutmuştur (el-hamiyyetü'l-cahiliyye). Kur'an bu cahiliyyet gayret ve gururuna şöylece işaret eder: "0 zaman inkâr edenler kalblerine kızgınlık ve gayreti, o cahiliyye kızgınlık ve gayretini koymuşlardı. Allah da elçisine ve mü'minlere sükûnet ve güveni indirdi; onları takva kelimesine bağladı. Zaten onlar buna layık idiler. Allah her şeyi bilendir" (Fetih, 26), Modern çağların müşrikleri de aynı cahiliyyet gayretini taşıyorlar. Allah'a teslimiyeti, Allah'ın kendilerine tahakkümü ve hürriyetlerinin kısıtlanması olarak görürler Hümaııizm cereyanının temelinde bir de bu bağımsızlık düşüncesi atar (12). Yani aslında Allah'a karşı (hâşâ) insanın bağımsızlığı ve hürriyet mücadelesi ve insanın kendi kendine yeterliliği, Allah'a ihtiyacı bulunmadığı fikri bulunur. Nitekim bu manalar inkârcı eksiztansiyalizmde ve hassaten Sartre'da da vardır. Hümanizmin daha çok bilinen diğer insancıllık manası, yine bir başka değişmedir.

            İşte İslam Cahiliyye'nin bu gururlu ruhuna öldürücü bir darbe indirdi. İnsanları cehlin hafifliğinden çekip çıkardı. Hilmin de ötesinde, onları hakka teslimiyete yani İslam'a ulaştırdı. Kur'an'da cahiliyye menfi bir dini terimdir. Çünkü o, kâfirlerin küfrünün temelidir. Cehl, İslam'dan önceki Arapların o derece tipik bir vasfı idi ki, İslam'dan önceye ait bir şiirde mutlaka hilm'le beraber yer alırdı. Cehl ne zaman harekete geçerse, insan beyninin düşünme gücünü zayıflatır. Hangi durumda olursa, olsun sabır ve teenni ile karar verebilmeniz için mutlaka halim olmanız gerekir. İnsan ihtiraslarla körleştikten sonra, olayları nasıl sükûnetle ve objektif olarak görebilir? Gerçekten gururlu bağımsızlık ruhu, insani ve ilahi hiç bir otoritenin önünde eğilmeyi kabul etmeyen bu şiddetli şeref duygusudur ki, kâfirleri yeni dine karşı bu kadar sert bir muhalefete itmiştir. Kulluğa aykırı düşen her şey, İslam'dan önceki Arab düşüncesinin en belirgin vasıflarıdır. Bundan dolayıdır ki cehl yerine daha sonraları zulüm, fısk, gurur, ceberût, fücûr, tuğyan (azgınlık, taşkınık, sınır tanımamazlık) gibi kelimele kullanılmaya başlandı. (13)

            Bu itibarla cehl Kur'an'da sadece insanın etrafındaki varlıkları yüzeyden bilmek, onların derinliğine inememek, sathi görüşlülük ve basit hüküm vermek manasından ibaret değildir. Gerçi şu ayette bu manadadır:"İffetlerinden dolayı, onları cahil, zengin sanır, sen onları simalarından tanırsın" (Bakara, 273). Evet bu ayet, son derece fakir olmalarına rağmen utandıkları için durumlarını belli etmeyen yoksul insanların halini, her şeyi dış yüzünden gören cahil insanların anlayamayacağım ifade eder; fakat bununla beraber görünen eşya ve olayların arkasındaki ilahi iradeyi anlayamamak, insanın kendi kendini bilmemesi, kendi değerini idrak edememesi, kendi kapasitesinin sınırını görememesi ve bu yüzden kendi insanlık sınırları dışına çıkması da cahillik olarak nitelenir. Bu bakımdan kâfirlerin Allah'a karşı davranışları, sınırı aşmak manasında tuğyan ve bağy kelimeleriyle ifade edilir. Müşrik Arapların hakka teslimiyeti kabul etmemeleri, insanın Allah'ı bilmemesinden doğan haddini bilmezlik, küstahlık ve gururdan ileri gelir. Onun için Kur'an'da istikbar (kendini büyük sanmak),tekebbür, bağy, tuğyan ve bu manadaki kelimeler kâfirlerin ruhi yapılarını ortaya koyar. Yani hilmin zıddı olan, kanaat ve tavırlarındaki sertlik, kabalık, hoyratlık, nobran ve zorbalık onların vasıflarıdır. Bundan dolayıdır ki Goldziher, cahiliyye kelimesini "barbarlık" diye tercüme etmiştir(14).

            Bu itibarla topluluk ismi olan cahiliyye kelimesi (müfredi cahilidir), itikaddan amele her türlü ferdi ve içtimai cehaletin hüküm sürdüğü Arabistan'da İslamiyet ten önceki devre yahut daha dar manada Hz. İsa'dan Hz. Peygamber (s.a.v) kadar geçen devre verilen isim olmuştur (15). Cahilî, cahillik toplumuna veya cahillik devri toplumuna mensub bir kimse demektir. Şu halde cahiliyyet kavramının içerisinde, insanın kudretine böbürlenmesi, sınırsız şekilde kendine güvenme, kendine yeterlilik, hiç bir otorite önünde eğilmeme, keskin bir şeref duygusu, insanın kendisinden aşağılara karşı uyguladığı aldatıcı tekebbür vb. huylar vardır. Kur'an'a göre ise bu tür huy ve davranışlar insana asla yakışmayan bir küstahlıktır. Çünkü insan kuldur, başka bir şey olamaz. Yani Kur'an'a baştan sona hilm ruhu hâkimdir. İnsanlar arası münasebetlerde adaletle, ihsan ile hareket etmek, zulümden kaçınmak, şehvet ve ihtiraslarına gem vurmak, yersiz kibir ve gururdan sakınmak; bütün bunlar hilm ruhunun belirtileridir. Gerçek mü'min yani gerçek kul, Allah'a karşı bu hilm doğrultusunda daha ileri gidip tevazu ve teslimiyete ulaşmalıdır. Her türlü tekebbür ve istiğnadan (kendi kendisine yeterli olduğu iddiasından) vazgeçmeli ve tam teslimiyete erişmelidir. Tevazuun bu dereceye ulaşması artık hilmin İslam haline gelmiş şekli olur (16), Netice itibariyle cehl, cehalet, cahillik, hissiyat ve kaprislerine kapılma sonucu, hak ve hakikat, peygamber ve kitab bilgisinden, kısaca vahiy bilgisinden mahrum ve habersiz olmak veya vahyi anlayamamak ve kabullenememek demektir. Yani İslam'ı ve İslami gerçekleri bilmemek cahilliktir. Böylesi kimseler pek çok şeyler biliyor olabilirler. Eğer İslam'dan habersiz iseler, İslam'a aykırı inanç, düşünce ve davranış biçimi ortaya koyuyorlarsa bunlar da İslam'a göre cahil damgasını yemekten kurtulamazlar. Çünkü İslam'dan önceki Arablar da hiç bir şey bilmiyor değillerdi. Nitekim gelişmiş bir edebiyatları, yazılı ve sözlü şiir sanatları vardı(17).

            Asıl adı Ebul-Hakem bin Hişam olan Mekke müşriklerinin reisine Ebu Cehil denmesi, hased, kibir, gurur ve inad gibi kaprislerine kapılarak İslam'a karşı çıkması yüzündendir(18). Çünkü cahiliyyet ve İslam, fert ve toplumların hayatını ikiye bölen iki ayrı inanç sistemini ve ona bağlı hayat tarzını ifade eder. Bu itibarla Ragıb el-İsfehani (ö.503/1109), cehl'in münasını, 1-İlimden uzaklık, 2-Aslına uymayan bir şeye inanmak, 3-Yapılması hak olan bir şeyin aksine bir şey yapmak şeklinde üç kısma ayırır. Kasten namazı terk edeni buna misal verir (19). Şu halde cahiliyyet bir bakıma itikattan amele her konuda İslam'a karşı değer yargıları geliştiren tüm beşeri düşünce ve sistemlerdir.

            Kur'an'a baktığımız zaman durum daha sarahatle karşımıza çıkmaktadır. İnançsızlık, şirk, putperestlik Kur'an-ı Kerim'de cehalet olarak nitelenir. (Enam, 111; A'raf, 138). Peygamberleri bir beşer gibi kabul etmemek, insandan peygamber olabileceğine inanmamak, peygamberlere ilk inananların fakir kimseler olmasını, onun hak peygamber olmamasına delil diye ileri sürmek birer cahiliyyet düşünçesidir (Hud, 25-29). Allah'tan başkasına kulluk edip tapınmak (Zümer, 64); Allah hakkında gerçek dışı cahiliyyet zannı ve kuruntusu taşımak (Al-i İmran, 154); İslam geldikten ve düşünenler için en güzel ahkamı getirdikten sonra eski cahiliyyet hükmünü özlemek, istemek, aramak (Mide, 50); hakkı, hakikati, hakkaniyeti değil de kan bağını, akrabalığı, ırki yakınlığı ölçü kabul etmek (Hud, 45-46), hep cahili inanç, kanaat ve düşüncelerdir.

            Yine Kur'an'a göre, fuhşiyat ve livata yapmak cahil kavimlerin işidir. (Neml, 54-55) İnsanlarla alay etmek bir cehalet alameti olduğu gibi (Bakara, 76) boş sözlerle meşgul olup (Kasas, 55) Rahman'ın ciddi kullarına takılmak da bir cahillik alametidir (Furkan, 63). Kadın fitnesine ve zinaya düşmek suretiyle şehvet ve hissiyatına mağlup olmak da Kur'an-ı Kerim'e göre bir nevi cahilliktir (Yusuf, 33). Kadınların vakarlı bir şekilde evlerinde oturmayıp, açılıp saçılarak sokağa dökülmeleri ilk cahiliyye çağına bir özentiden (Ahzab, 33) başka bir şey değildir. İnsanların iman etmeyişine kendini helak edercesine ve Allah'ın takdirine karışır derecede üzülmek de bir çeşit cahilliktir. Çünkü Allah dileseydi herkesi hidayet üzere toplardı (En'am, 35).

         Bütün bu itikadî ve ameli davranışlar, yukarıda bu kelime hakkında verdiğimiz izahat ışığında dikkatle tefekkür edilince görülür ki hepsindeki ortak saik, fikren ve fiilen hissiyatına kapıldığı için kişinin yüzeyde kalıp işin esasına nüfuz edememesinden kaynaklanmasıdır. Bu yüzdendir ki, göklere, yere ve dağlara teklif edilen emaneti, yani Allah'a halife olmayı, kısaca imtihanı, haksızlığa ve hissiyatına mağlup olmaya meyyal (zalüm ve cehül) olan insan yüklenmiştir (Ahzab, 67).

            Kur'an-ı Kerim'in uslüb olarak bir mefhumu çeşitli kelime ve ifadelerle evirip çevirip anlattığı (Kehf, 54) erbabınca malumdur. Cehl, cehalet, cahil, cahilun, cahiliyyet kelimelerinin geçtiği az önce bahsettiğim düşünce, inanç ve davranışlar, bazen yakın, bazen aynı manalara gelmek üzere, zann (Al-i İmran 154), gaflet (Enbiya, 21,97), biğayr-i ilm -bilgisizçe (Hacc, 8; Lokman, 20), hevaya tabi olmak (Bakara, 120), (Al-i İmran, 19, Allah'a karşı hak olmayanı söylemek (En'am, 93), bilgisi olmadığı halde Allah hakkında (Al-i İmran, 66; Enfal, 6); Allah'ın ayetleri hakkında tartışmak (Kaf, 35) gibi tabirlerle de anlatılır. Ancak biz burada makulemizin sınırını taşırmamak için bunlara sadece işaret etmekle yetiniyoruz.

            Cahiliyye, inanç, düşünce, değer ölçüleri ve yaşayış tarzı olarak Allah hakkındaki gerçeğe aykırı bir sistem oluşturduğu için, başlangıçta hilmin zıddı iken, nasıl daha sonra ilmin zıddı haline gelmişse, bir bakıma İlmin tam kendisi demek olan İslam'ın tam karşısında yer almıştır. Yani İslam dışı her şey, cahilliktir, cahiliyyettir. Çünkü Allah katında gerçek ilim, İslam'ın ta kendisidir. İslam bütün hakikatlerin mecmuudur. Gerçeğin ve gerçek yolun bilgisidir. Çünkü İslam vahiydir. Çünkü bütün gerçekler, hakikatler, aslında Cenab-ı Hakk'a nisbetle hak vasfını kazanmaktadırlar. Çünkü bütün hakikatlerin kaynağı, en baş isimlerin den birisi Hak olan Cenab-ı Hak'dır. Bu itibarla cahiliyyet İslamsızlık demektir. Bunun için İslam devrinde de bir kimsede İslam'a yakışmayan bir davranış görülünce, şu hadiste olduğu gibi: "Sen kendinde cahiliyyet (ahlakı) bulunan bir kimsesin"(20) denmiştir. Yani bu hadisi şöyle açıklamışlardır: "Sende Arapların İslam'dan önce üzerinde bulundukları Allah'ı ve Resulünü, dinin şeriatlarını bilmemek, soy sop, kibir, zorbalık vb. şeylerle öğünme gibi haller vardır" (21). Daha iyi anlaşılması için bu hadisi biraz daha açalım: Ebu Zer ile Bilal-i Habeşi (r.a) arasında bir tartışma çıkar. Ebu Zer, Bilal'e söz arasında "Kara karının oğlu" diye hitab eder. Anasından dolayı ayıplandığı için Hz. Bilal, Ebu Zerr'i Hz. Peygamber'e şikâyet eder. Hz. Peygamber (s.a.s.) de onu yukarıda belirttiğimiz sözle azarlar. Bunun üzerine Ebu Zer (r.a.) yanağını yere koyup "Bilal ayağıyla basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım" diyerek özür diler (22).

            Şu halde cahiliyyet bazen ferdi, bazen geçici bir anlık ve bazen bütün bir ferdi ve toplumsal hayatı, bazen bütün bir devri saran bir zihniyettir. Cahiliyyette değer ölçüleri, zenginlik, mevki, makam, soy sop, ırk, gösteriş, süs, debdebe, alâyiş, insanları küçümseyip kendisini büyük görmek, geçimsizlik, güçlülere destek olup zayıfları ezmek, hakikate teslim olmamak, benlik, kayıtsızlık, keyfilik, lezzet ve şehvet vb. geçici dünyalık faydalardır. Nitekim hicri 111. yüzyılda Farabi zorbalığın hâkim olduğu eski zaman sitelerinde el-Medinetü'l-cahile (cahil site) adını vermiş (23) ve el-medinetü'l-fadıla isimli eserini yazmıştır.

           Habeşistan'a hicret eden ilk müslümanların, Habeşistan kralı Necaşi'den kendilerine geri iade edilmelerini isteyen Mekkeli müşriklerin temsilcileriyle müslümanların arasında kralın huzurunda cereyan eden tartışmada müslümanların temsilcisi Cafer b. Abdülmuttalib'in şu sözleri de cahilliğin manasını çok güzel anlatan tarihi bir vesika mahiyeti arz eder:

            "Ey hükümdar! Biz cahil bir millet idik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhşiyat işlerdik. Akrabalığı gözetmez, komşulara kötü davranırdık. Kuvvetli olanımız zayıf olanımızı yerdi. Biz bu halde iken Allah, içimizden bize soyunu, sadakatini, namus ve güvenilirliğini bildiğimiz bir Resul gönderdi. 0 da bizi tek Allah'ı tanıyıp O'na kulluk etmeye O'ndan başka bizim ve atalarımızın taptıklarımızı terk etmeye çağırdı. Bize doğru söylemeyi, emaneti yerine getirmeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, iyi komşuluğu, haramlardan ve kan dökmekten vazgeçmeyi emretti. Bizi fuhşiyat işlemekten, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira atmaktan men etti. (Burada diğer İslami emirleri saydı) Bunun üzerine kavmimiz bize düşman kesildi. Bize işkence ettiler. Bizi Allah'a ibadetten putlara ibadete, eskiden helal kabul ettiğimiz pis şeyleri yine helal kabul etmeye bizi geri döndürmek için, bizi dinimiz yüzünden belalara uğrattılar. Bizi ezdiler, bize zulmettiler. Bunlar bize baskı yapıp bizimle dinimiz arasına engel olunca, biz de çıkıp senin ülkene geldik. Seni başkasına tercih ettik. Senin teminatına can atıp senin ülkende zulme uğramayacağımızı umduk ey hükümdar!" dedi (24).

            Görülüyor ki cahiliyyet kavramı, gerçek ilim demek olan İslam'ın zıddıdır. 0 halde cahiliyyet zihniyetinin ve cahili değer ölçülerinin, din ilminin iyi tahsil edilmediği, İslami eğitimin iyi verilmediği, dini bilgilerin bir efsane gibi ağızdan ağza dolaştığı fert, cemiyet, muhit ve mıntıkalarda tekrar tekrar nüksedip (25) revaç bulabileceğini hiç bir zaman hatırlardan çıkarmamak gerekir.

       Kur'an'da İlim:
      Sözlükte ilim, bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir (26). İlim, gerçeğe uygun kesin inançtır, bir şeyi, kendisinde bulunana göre algılamaktır. Eski filozoflar ilim, bir şeyin suretinin akılda hâsıl olmasıdır, demişlerdir (27).
İslam'a göre ilim, çeşitli tanımları yanında, kesin ve sağlam kaynaktan alınan bilgi olarak da tanımlanmıştır. İslam'da ilmin kaynağı temelde vahiydir. İşte bu kaynak, tam manasıyla sağlamdır, hakdır. Çünkü tek gerçek Zat'dan gelmektedir 0 zat da her bilenin üstünde gerçek bilici olan (Yusuf, 76) Cenab-ı Allah'tır. Bu durum pek çok ayetten anlaşılmaktadır (Bakara, 145; Al-i İmran., 61; Casiye, 23-24). "Hayır, zulmedenler (kafirler), ilimsiz kendi hevalarının kaprislerinin peşinden gittiler" (Rum, 29).

            Bi gayr-i ilim, Kur'an'da basitçe bilgisiz anlamına değil cahilce (28), İslami anlamdaki ilme tabi olmamayı ifade eder.
            Zann da İslami manadaki ilimin karşısında yer alır. Sübjektifliği, kuruntuyu, kaynağın sağlam olmadığını ifade eder.

            Heva da Kur'ani manadaki ilimin karşısında yer alan bir tabirdir. İnsanın peşine düştüğü heveslerini nefsanî lezzet ve kaprislerini anlatır. Nitekim ehlu'l ehva' ile sapık görüş sahipleri kastedilir. Yine Cenab-ı Allah buyurur ki "Ve işte biz onu (Kur'anı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Eğer sana gelen bu ilimden sonra onların hevalarına(aruzlarına, ehva') uyarsan, artık senin için Allah(ın azabın)dan (koruyan) ne bir veli ne de bir koruyucu olmaz" (Ra'd, 37). Demek ki Kur'an'da ilim öncelikle Allah'ın hidayet ve vahyidir. Şu ayet-i kerimeler de bu hususu te'yid etmektedir. "Hayır, o (Kur'an) kendilerine ilim verilenlerin Kalblerinde (ışıldayan) açık açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez" (Ankebut, 49). "Karun, süsü (debdebesi) içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler: "Keşke Karun'a verilen mal gibi, bizim de olsa! 0 gerçekten büyük bir nasib sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilenler de: "Yazık size, dediler. İnanıp iyi iş yapan için, Allah'ın sevabı daha hayırlıdır. Ona ancak sabredenler kavuşturulur" (Kasas, 79-80). Bu ayetlerdeki "ilim verilenler"den maksad, kendilerine kitap bilgisi, hak bilgi, ahiret bilgisi, kısaca Rabbani bilgi nasib edilenler, demektir (29).

            Sağlam ve kesiksiz rivayet zinciri ile verilen hadislerin bilgisi de bu vahiy kaynağından geldiği için İslam'da ilmin ikinci bir kaynağını teşkil eder.

            Fıtri olarak insanda bulunan akıl ve havass-ı selime (sağlam duygular) da İslam bilginlerince ilmi algılama vasıtaları arasında zikredilmiştir. Gözlem ve tecrübelerle elde edilen bilgiler, işte bu duygu ve akıl vasıtalarıyla değerlendirilmiş kesin veriler olduğu takdirde ilmi bir delil niteliği taşırlar. Şu halde Kur'ani ye İslami manada ilim derken ister manevi (dini) sahada olsun, ister tabii ve fiziki sahada olsun kaynağı sağlam, tecrübelerle kesinliği tesbit edilmiş bilgileri anlıyoruz. İslam bilginlerinin, deneysel metotlarla elde edilen kesin ilmi verileri, akli delillerden saydıklarını belirtmek istiyoruz. Bunun Kur'an'dan dayanakları vardır. İnsana verilen göz, kulak, kalb gibi çeşitli organları iyi kullanmayı tenbih eden ayetlerle (Enfal, 22; Mülk, 10), varlıklar alemini tefekkür etmeyi emreden ayetlerin yanında (Bakara, 164; Ra'd, 2-4; NahI, 1), şu ayetler de bu hususu açıkça ortaya koyar: "Allah'ı bırakıp öyle şeylere tapıyorlar ki (Allah),onlar(a ibadet edilebileceği) hakkında hiç bir delil indirmemiştir. Kendilerinin de bu hususta bir bilgileri yoktur. 0 zalimlerin hiç yardımcısı yoktur"(Hacc, 71). Yani puta tapanların onlara ibadetin caiz olduğuna dair nakli bir delilleri yoktur. Allah böyle bir delil (vahiy) indirmemiştir. Bu hususta akıl ve istidlftl zarüretinden çıkan akli bir bilgileri de yoktur (30). "İnsanlardan kimi, Allah hakkında bilgisizce tartışır ve her kaba (ve şarlatan) şeytana uyar"(Hacc, 3). "İnsanlardan kimisi bilgisizce, ne yol göstereni ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışır. (Hacc, 8)' (...) İnsanlardan kimisi ne bir bilgisi, ne yol göstereni ve ne de aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışır (durur)" (Lokman, 20). Yani Allah'ın tevhidi hakkında akli bir delilden (bi-ğayri-ilmin ) istifade etmeden ( ve la huda) peygamberden alınan bir hidayeti olmadan (ve la kitab münir ) Allah'ın indirdiği aydınlatıcı nurlu yani delaleti açık bir kitabı olmadan sırf bir taklidle mücadele ederler. Ayetleri düşünmezler, boş hevalarına (keyiflerine), bozuk ve sahte görüşlerine uyarlar. İlmi yani ne akli ve ne de nakli bir delilleri vardır (31).

        Cahiliyye de ilmin kaynağı, şahsın ve kabilenin tecrübesidir. Binaenaleyh bugünkü maddeci ilim gibi, kaynağında bir din ve vahiy kavramı yoktur. Bu devrin insanları ilim olarak, kişinin, daha geniş manada kabilenin tecrübesiyle sabit, asırlarca denenerek gelmiş bilgiyi tanırlar. Bu tür bilgi umumiyetle nesillerce söylene söylene darbı meseller şekline dökülmüştür. Bu bilginin zıddı cahiliyye insanlarınca da, sübjektif düşünceyi ifade eden denenmemiş bilgi türü olan zann'dır. Nitekim cahiliyye şairi Tarafa: "Ben zan olmayan öyle bir (tecrübe) bilgisi ile bilirim ki, kişinin efendisi zelil olunca, kendisi de zelil olur" demiştir(32). Az önce işaret ettiğimiz gibi tabii ve fiziki ilimlerdeki deneye dayanan bilgileri İslam da benimsemiştir Bu itibarla İslami manadaki ilme zıd mefhumlar, cahiliyye kısmında belirttiğimiz gibi, cehl, bigayri ilim, zann, heva vb. kelime ve kavramlarla ifade edilebilir. Bunlar içerisine henüz doğruluğu kesinlikle isbat edilememiş teoriler de girebilir. Ancak bunlar deneme safhasında oldukları için geçici bir değer taşıyabilir.

            Maddi, tabii, fiziki sahalardaki kesin ilimler manevi ve İslami hiç bir şeyle çelişmez. Çünkü her ikisinin de kaynağı, bu varlıklar âlemini (kâinat) yaratan Cenab-ı Allah'dır. Yani varlıkla tam bir tevhid vardır. Aynı kaynaktan fışkırmışlardır.

            Ancak Batının maddeci ilim anlayışının sosyal sahalarda getirdiği birçok spekülasyona dayanan takdimleri, İslam'ın yukarıdan beri açıkladığımız ilim anlayışına uymaz. Bununla şunu demek istiyoruz ki, İslam'ın ilk emri "oku" dur, "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?", "İslam ilme çok önem vermiştir", "Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz" derken, mes'eleyi doğru anlamak gerekir. Çünkü İslami manadaki ilim, fert ve toplumları Allah'a ve İslami değerlere götüren ilimdir.

            İslam'dan ve hidayetten koparılmış hatta inkâra alet edilmiş bir ilim, İslam'a göre 'cehaletten başka bir şey değildir. Batıda gelişen pozitif yani deney ve tecrübeyle isbata dayanan ilimlere ve özellikle sosyal konulu ilimler içerisine, bir takım önyargılar ve ideolojiler karıştırılarak ortaya konulduğu için, her zaman İslam'la bağdaşmaz.

            Bunlara tekâmülcü görüşler de karışarak, Allah'ın kâinata koyduğu değişmez kanunlarına (sünnetullah) dayandığı halde, her şey kendi kendisine oluyormuş gibi, bir Yaratıcı fikrini ortadan kaldırmaya yönelmiştir. İnkâr ve tahribe alet edilen maddeci ilim, hiç bir vahiy kaydıyla sınırlanmadığı için, din ve ahlaka karşı umumiyetle bir baskı unsuru olarak kullanılagelmiştir. Çünkü bu ilim, sahiplenenleri tarafından, "bu ilimlerde ilerlemek için dini bırakmak gerektiği", bazen sarahaten, bazen zımnen ifade edilir. Bu maddeci ilimler vahiyden yoksun boyutlarıyla cahiliyye devrinin bilgi karakterine ne kadar da uyum göstermektedir! Hâlbuki İslam, bu türlü takdim edilen ilmi, ilim kabul etmez. Adı ilim de olsa, bu nevi sırf maddeci ve inkâr aleti olan ilim, makalemizin başından beri verdiğimiz izahata göre İslam'da cehaletin ta kendisidir. Bu zihniyette olanlar da sıfatları ne olursa olsun hakikatte cahilden başka bir şey değil lerdir. Nitekim bir hadis-i şerifte "Doğrusu bazı ilim vardır ki cehalettir" buyurulur. Bunu şöyle izah etmişlerdir: "Kişinin yıldızlar ve öncekilerin bilgileri gibi, ihtiyacı olmayan şeyleri öğrenip, dininde muhtaç olduğu Kur'an ve sünnet bilgisini terk etmesidir"(33). Çünkü İslam'da bir "faydalı ilim" mefhumu vardır. Demek ki ilmin faydasızı veya zararlı olanı da vardır.
            Faydalı ilim (el-ilmu'n-nafi'), kişinin, dünya ve ukba için bildikleriyle amel etmesi suretiyle hem kendisine hem de dünya ve ahiret işlerine dair ondan faydalanan herkese faydası olan ilimdir. Nitekim bir hadis-i şerifte "Fayda vermeyen ilimden Allah'a sığınmakla" dua öğretildiği gibi (34), başka bir hadis-i şerif de ölümden sonraya bırakılan yararlı bir ilim (bilgi veya o bilgiyi ihtiva eden kitap, buluş icad ve keşif) sadaka-i cariye (sürekli sadaka) arasında sayılmıştır (35). İslam bu manadaki ilim ve âlimleri elbette tebcil etmiştir. Evet, nafi ilim ve Rabbani âlimler övülmüştür. Kendisiyle amel edilmeyen veya şerre alet edilen ilimlerle ulemi-i sû' yerilmiştir. Bu ikinci manadaki ilim, Yunus'un dediği gibi yalnızca "bir kuruca emek" değil, aynı zamanda sahibine bir vebaldir. Cehaletin kendisidir. Çok iyi bilindiği gibi, Cenab-ı Hak: "Yaratan Rabbinin adıyla oku"'buyurmuştur. Bu ayetin manası kanaatimizce, Yaratan Rabbinin adıyla ve Yaratan Rabbinin adına oku! demektir. Allahu A'lem. Yani her türlü ilim Allah adıyla yani besmele ile ve Allah adına okunmalıdır. Çünkü kâinat (görülen ve görülmeyen bütün varlıklar), Cenab-ı Hakk'ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine delalet eden yaratıklarıdır. Bunlar yaratıcısının adına okunmalıdır. Kur'an bu varlıklara da ayet der. Ayet işaret demektir. Nasıl ki yola dikilen işaretler yolcunun gözlerini kendine değil, gideceği istikamete yöneltirse, tüm varlıklar, yağmur, rüzgâr, göğün ve yerin yaratılışı, gecenin ve gündüzün değişmesi vb. bütün tabiat olayları dediğimiz hadiseler, bizim dikkatimizi kendi üzerlerine değil, Allah'ın varlığına, birliğine, hikmet ve kudretine yönelten, ileten ayetler ve işaretlerdir. Bunlar insanı Cenab-ı Hakk'ın sayısız esmasının delalet ettiği yüce sıfatlarını, şu dünyada Cenab-ı Hakk'ın insanın rahat yaşayabilmesi için gösterdiği hikmet ve özeni anlamaya yöneltir. İşte bu varlıklar sözsüz, sessiz ayetlerdir. Allah Kur'an'ın pasajlarına da ayet der. Bunlar da sözlü, okunan (metlüv) ayetlerdir. Her iki ayet de birbirlerini teyit ederler. Tenzili ve tekvini ayetler açılmış sahifeler gibi, mütekabilen birbirlerini şerh ederler. Aralarında çelişki bulunmaz. Çünkü her ikisi de aynı kaynaktan gelen, aynı mukaddes zatı gösteren parıltılardır. İşte her iki ayet gurubunu da öz akıl sahipleri okuyup anlayabilirler (Al-i İmran, 190-191). Bunlardaki hikmet ve ibretleri ancak gerçek manada âlim olanlar tefekkür edip kalplerine yerleştirebilirler (Ankebut, 42; Rum, 22). Bundan dolayıdır ki, Kurt an'daki, kendi nefislerindeki ve kâinattaki ibret hikmet ve sırları anlayan Rabbani âlimler ancak, Allah'a derin saygıyla bağlanırlar (Fatır, 28).

            İşte Batıda maddi değerler üzerine kurulup geliştirilen maddi ve sosyal ilimler, varlıkları incelemeyi onların Yaratıcısının adına yapmadığı ve hatta temelde tahrif edilmiş hristiyanlığa ve onun mesulleri olan papazlara ve tepki mahiyetinde doğup geliştiği için, dine zıt bir istikamette yürümüş, bundan dolayı da kolayca inkâr, tahrip, zulüm ve sömürüye alet edilmiş ve edilmektedir. Bu saikle bugün İslam'ın ve İslam ümmetinin istikbalini düşünen münevver müslümanlar tarafından "İlimlerin İslamileştirilmesi" adıyla bir konu gündeme getirilmektedir (36). Vaktiyle müslümanların bu ilimleri atalarının izinde yürüyerek daha önceden sistemleştirip geliştirmemeleri, neticede ümmetin batı âlemine yenilmesine yol açmıştır. Elbette bunun sorumluluğu müslümanların omzunda ağır bir fatura halinde durmaktadır.

            İnsan madde ve ruh olmak üzere iki cepheli olduğu için, ilimlerin de onun fıtri yapısının bu iki yönüne birden cevap vermesi gerekir. Tek yönlü gelişme, zahiren bir gelişme de olsa hakikatte bir noksanlıktır. Çünkü devamlı madde ile iştigal, insanı maneviyattan geri bırakıp köreltir. Yani o tarafı işlemez hale gelir. Bunun aksi de böyledir. Bu sebeple maddecilerin maddeye dair ilimleri her şeyin maddi yönünde ve dış yüzünde kalmıştır. Bu tür ilim eşyanın ve olayların verasına iç yüzüne ulaşamaz. Cenab-ı Allah buyuruyor ki: "Onlar dünya hayatından görüneni bilirler. Onlar ahiretten gafildirler" (Rum, 7). Dünyada, yüzeyden gördükleri onun yaldızlarını, lezzetlerini, zevklerini, geçim işini ve dünyevi faidelerin elde edilmesi yollarını bilirler. Onlar ahiretten, daimi cennetten ve cennet nimetlerinden ve halis lezzetlerden gafildirler. Ahirete imandan ve onun geleceğinden gafil oldukları için, o cihete bakmaz ve oraya muhtaç oldukları hazırlıkları yapmazlar (37). "Nihayet hesab yerine geldikleri vakit, Allah buyurur ki: "Siz benim ayetlerimi ilmen kavramadığınız halde mi yalanladınız? Yoksa ne yapıyordunuz?" (Neml, 84), "Onun için (Ey Resulüm), Sen, o bizi anmaktan yüz çevirip de yalnız dünya hayatını isteyen kimselere aldırma. İşte bu onların ilimden ulaştıkları seviyeyi gösterir. Şüphesiz ki, 0 Rabbin yolundan sapan kimseleri de doğru yolda olanı da 0 en iyi bilendir" (Necm, 29-30). Demek ki maddecilerin ve maddeyi hedef alan ilimlerin ulaşabildikleri sadece bu dünyadır. Mü'minler ise, gayba ve vahye imanlarıyla, bu dünya boyutundaki kendi bilgilerini Yaratıcının sonsuz bilgi ufuklarına katarak ötelere, öteki âlemin boyutlarına da kanat açarlar.


             Netice:
            Bir hususa daha işaret ederek, son zamanlarda çarpıtılarak takdim ediliyor gördüğümüz cehl ve ilim konusunda neticeye ulaşmak istiyoruz. Bir hadis-i şerifte "İlmin kaldırılması, cehaletin kökleşmesi, şarabın (çok) içilmesi, zinanın çoğalması kıyamet alametlerindendir" buyrulmuştur (38) Başka bir hadiste "Cehl (Bilgisizlik) yayılacaktır" şeklinde geçer. Bugüne baktığımızda bilim ve teknoloji her gün yeni yeni gelişmeler kaydediyor. Bu buluşları adeta takipte güçlük çekiyoruz. Zikredilen hadis de sahih olduğuna göre bu fiili durumu nasıl izah edeceğiz? Bu çalışmamızın başından beri verilen açıklamalardan anlaşıldığına göre, kıyametin alameti olarak kaldırılacak ilim, din ilmidir. Yayılan cehalet de din hakkındaki bilgisizliktir. Nitekim gelişen bilim ve teknolojiye mukabil, din ilimleri gittikçe gerilemekte Rabbani din âlimleri gün geçtikçe azalmaktadır. Vakıaya mutabık olan açıklama da budur. Burada şunu da tembih etmeden geçmeyelim ki, bu hadislerle haber verilenler bir gaybi ihbardır. Müslümanların mesuliyet ve çalışmalarına engel değildir. Çünkü müminler, irade, mükellefiyet ve çalışmalarından sorumludurlar. Şu halde, Kur'an ve hadis-i şeriflerin kastettiği ilim, kendisini dinden soyutlamış olan sırf maddeci ilimler değildir.

            Peki, bu ilimler İslami olamazlar mı? Elbette bu ilimler de İslami vasfı kazanabilirler. Eğer bu ilimler yukarıda bahsettiğimiz "Allah adıyla ve Allah adına" prensibiyle tahsil edilir, inkâra alet edilmezse o zaman tek boyutlu olmaktan kurtularak İslamileşir. Öyle sanıyoruz ki, ilimlerin İslamileştirilmesi bugünün müslümanlarını bekleyen bir görevdir. Kâinattaki Allah'ın ayetlerini gösteren hayrın ve faziletin destekçisi beşeriyete faydalı bir ilim haline gelebilir. Az önce belirttiğimiz gibi, bu ilimlerin, müslümanların elinde kurulup gelişmemiş olmasından elbette yine müslümanlar sorulacaktır. İlimlerin İslami bir baza oturtulması başarıldığı takdirde camideki ilimle okuldaki ilim farklı olmayacaktır. İslam'ın tebcil ettiği, neticede cahillik manasına gelmeyen ilim, hem dünyaya hem ahirete tevhidi bir bakış açısıyla birlikte bakan, dünyanın da ahiretin de göklerin ve yerin ve bu ikisi arasındakilerin de Allah'ın mülkü olduğunu gösteren ilimdir. Allah kâinatı böylesine dakik bir nizamla yaratmasaydı, onun değişmez kanunları (sünnetullah) bulunabilir miydi? Bunlar üzerine ilimler tesis edilebilir miydi? Düzensizliğin ilmi olur muydu? Çünkü Arşimed kanunu, Arşimed'den önce de vardı ve işliyordu. Newton'dan önce de yer çekimi vardı.
            Son sözümüz, cahillik, Allah'ı, kâinatı, eşya ve olayları, Kur'an'a göre bilememektir. Kur'ani ve İslami manada ilim de Allah'ı, kâinatı, eşya ve olayları İslam'a göre bilmektir.

 ------------------------------------------------------------------------------

 1- İbn Faris, Mu'cemu Mekayisi'l-Luğa1,498- İbn Side, el-Muhassas, I. cild, III. sifr. s.35, el-Cevheri, es-Sihah, V, 1663

 2-İbni Manzur, Lisanu'l-Arab,XII,129-130;El-Mu'cemu'l-Vasit, I/144

 3-A.g.e.;Tacu'l-Arus,VII,268; Nafiz Danışman, Cahiliyye Kelimesinin Mana ve menşei, İlahiyat Fak. Der. V.sayı,I-V

 4-Toshihiko Izutsu, Kuranda Allah ve İnsan,190-195

 5-el-Hamase,CXLVII,4 denT. Izutsu,aynı eser,s.197

 6-A.g.e, Izutsu,199

 7-İbni Dureyd, Kitabu'l Cemhereti'l-Luğa,II,144

 8-Was ıst unter al-Gallija'zu werstehen, M.Studien,I,213

 9-Aynı eser, 195

10-İbni Side, el- Muhkem,IV,119

11-İbni Manzur, XII, 146; el-Cevheri, es-Sıhah, V,1903

12-Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, s. 138

13-Nafiz Danışman, aynı makale

14-T.H.Weir, Cahiliyye, İslam Ans. III/II

15-a.g.e

16-T.İsutsu, a.g.e.,206-207

17-Süleyman Tülücü, Cahiliyye kelimesinin Mana ve Menşei A.Ü.İslami İlimler Fak.Der. IV. sayı,283

18-İbni Hişam es-Siretün-Nebeviyye,I/370

19-el-Müfredat,s.102

20-Buhari,İman,22

21-İbnul-Esir, en-Nihaye fi Garibi'l-Hadis ve'l eser,I/322-323

22-ez-Zebidi, Tecridi sarih Ter. I/42

23-Nafiz Danışman, aynı makale

24-İbni Hişam,I/359-360

25-Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili,I/175

26-Ragıb el-İsfehani,s.343; El-Mucemu'l Vasit, II

27-Seyyid Şerif Cürcani,K.et_Tarifat,s.155

28-Şevkani, Fethu'l-kadir,VI

29-Bakara,145 Ali İmran, 61, Neml,42, Mümin, 83, Mücadele, 11, T.İzutsu, s.57

30-Beydavi,Envaru'L-Tenzil ve Esraru't-Tevil, II,54

31-Alusi, Ruhu'l-Meani,XXI,94,Şevkani, IV.235-241

32-T.İsutsu,s.56

33-İbnu'L-Esir, a.g.e.I,322-323

34-Müslim, Zikr,73

35-Müslim, Vasiyyet,14

36-İsmail R.Faruki, Bilginin İslamileştirilmesi

37-Şevkani, a.g.e. IV,315

38-Buhari, İlim,21

 
Geri