MAKALELER  
Hz. PEYGAMBER DÖNEMİNDE ASKERİ ..

HZ. PEYGAMBER DÖNEMİNDE ASKERİ İSTİHBARAT


Prof. Dr. Muhammed HAMİDULLAH


         İslâm Peygamberi zamanında, sayısal çokluğuna karşın fetihler sırasında çok az kan dökülmesi, örneğine rastlanmayacak bir durumdur. Bu durum, ancak fethedilen yerlerdeki insanların düşünme yapılarının dönüşümüyle açıklanabilir. Hz. Peygamberin siyasi hayatı, Arap yarımadasının boydan boya anarşi ve bitmez tükenmez kan davalarıyla kuşatılmış küçük bir şehir-devletinde, Medine'nin bir bölümünde başlamıştı. Küçük bir kasaba olan Medine'nin, Rusya arazisi hariç Avrupa kadar büyük bir imparatorluğun başkenti olması için on yıl bile geçmemişti. Ve, bu üç milyon kilometre kareden fazla ülkede tam bir barış düzeni kurulmuştu.

         Bu mucizede istihbarat servisinin küçümsenemez bir rolü vardır. Üstün stratejisi ile düşmanı bunaltıp hakkında gerekli tüm bilgileri elde ederek onları hazırlıksız yakalardı. Bu konuya daha önce yeterince değinilmemiştir. Bu nedenle, bu aşamada istihbarat hizmetini, casusluk ve karşı casusluk ağının nasıl ku­rulduğunu izlemek zordur. Ben yalnızca gözlemlenen olayları ve örgütün nasıl işlediğini seçip aktarmaya çalışacağım.

         Hz. Muhammed tarafından kurulan ve yönetilen İslâm Devle­tinin temelleri, Hicret'ten bir ay önce, Mina'daki hac sezonunda, Hz. Peygamber ile, iyi ve kötü durumda (fi’ş mekreh vel menşat) ona sadakatle itaat etmeye, kim olursa olsun tüm insanlara karşı O'nu savunmaya ve eğer şehirleri Medine'ye göç ederlerse, onu ve arkadaşlarını kendi dost ve akrabaları gibi ko­rumaya yemin eden, ikisi kadın, altı düzine Medineli Müslü­man arasında yapılan Üçüncü Akabe Antlaşması ile atılmıştır. Siyasal bir toplum oluşturmayı öngören bu sosyal sözleşme, hemen uygulamaya kondu ve Mekkeli Müslümanlar yeni sığınaklarına hicret ettiler. Akabe Antlaşmasının üzerinden üç ay geçmemişti ki, Müslüman olmayan Mekkeliler kendi hemşerileri olan, İslâm Peygamberine suikast için planlar yaptılar. Bu, onlar tarafından bir savaş ilanıydı. İbn Hişam (s. 304-5, ayrıca s. 299), Akabe Antlaşmasına "savaş antlaşması" der. İşte hikâye­miz de burada başlıyor.


HİCRET SIRASINDA İSTİHBARAT

         Mekke Şehir-Devletinin kabilevi toplumunda, suikastı yapan kişi, tek başına hareket etse bile, tüm kabilesini, suikast yaptığı kişinin kabilesinin gazabına uğratma tehlikesi altına sokardı. Kabileler arası askeri ittifaklar, Mekke'deki münferit kabilelerin güvenliğini daha da artırmıştır. Bu nedenle Mekke'nin Müslü­man olmayan Kureyşlileri, suikastın, her biri farklı bir kabileden olan bir suikastçılar grubuna yaptırılmasına karar verdiler. Maksat, Hz. Muhammed'in kabilesinin, bütün müttefikleriyle birlikte olduklarında bile, düşmanlarından sayıca daha az olduklarının bilincine varılmasıydı. Böylece suçluların iadesi veya böyle bir talepte ısrar söz konusu olsa bile, suikastçı ya da kabilesinin en önemli üyesinin cezalandırılması yerine, sadece kan parası ile yetinmek zorunda kalacaklardı. Gizli anlaşma etkili, ama zalimdi. Anlaşılan, kendi doğası bu sırrı önceden açığa çı­kardı ve Hz. Muhammed, bunu zamanında öğrenerek kurtulmayı başardı.

           Mekke'de artık güvenlik kalmamıştı. Ancak, kendisi ayrılmadan önce, Müslüman hemşerilerinin Mekke'den Medine'ye hicret­lerinin tamamlanmasını bekliyordu. Bu karar, bir karakter asaletinin göstergesidir. Eğer anlaşmanın hemen ardından ayrılsaydı, kalan Müslümanlar mağdur olabilirdi. Mekkeliler, laik devletlerin ultra medeni yöneticilerinden daha iyi yönetici değillerdi. Mekkeli Müslümanların Medine'ye sürekli gidişleri, kendi güvenlik riskini gün be gün artırıyordu; ama buna rağmen, korkakça bir kaçışı tercih etmedi. Hemen hemen, sağlam bütün Müslümanlar çoktan gitmişlerdi ve suikast planı, Hz. Muhammed'i er geç yapılması gerekeni yapmaya yöneltti.

           Başka bir risk daha aldı: Evlatlığı Ali'den (ö. 661) dışarıda bekleyen suikastçıların şüphelerini uyandırmamak kendi yerine yatmasını istedi ve fazladan asil bir davranışta bulunarak, bütün düşmanlıklarına karşın, Mekkelilerin kendi bıraktıkları emanetleri Hz. Ali'ye verdi; böylece Hz. Ali, Muhammed'in ayrılmasından sonra bunları sahiplerine etti.

           Suikast haberini gün ortasında aldı; ardından hemen arkadaşı ve ömür boyu yoldaşı olan Ebu Bekir'e (ö.634) gidip şehirden çıkma detaylarını görüştü. Buna göre şehrin dışın Sevr mağarasında gizlenecekler ve bir rehber kiralayacaklar kargaşa yatışana kadar üç gün burada saklandıktan sonra, kullanılmayan bir rota izleyerek, Medine'ye yola çıkacaklardı. Sonra eve geri döndü ve ay takviminin son günü olduğu çok karanlık olan geceye kadar orada kaldı. Evden ayrıldı kuşatmayı aşarak daha önceden ayarlandığı gibi Sevr'e ulaştı (Hişam, s. 325-6, 328; Belazuri, Ensab, I, 261).

           Ayrıca evinin kuşatılma haberinin, bir hanım, Hz. Peygamber'in halalarından biri olan Rukeyka bint Ebi Sayfi ibn Haşim tarafından kendisine ulaştırıldığı aktarılır: “Bu gece seni yatağında öldürmek istiyorlar”' (İbn Sa'd, VIII, 75).

           Şu anda, çok iyi bilinen bu tarihi hicret olayıyla ilgilenmediğimiz için, sadece bu ve daha sonra meydana gelen olaylarda istihbarat çalışmalarıyla yetineceğiz. Ebu Bekir'in küçük oğlu ertesi gece mağaraya geldi ve gün içinde şehirde olan-bitenlerle ilgili bilgi verdi ve buna, geceyi mağarada geçirdikten sonra şafak vakti şehre gidip gece yarısına kadar Mekke'de kalarak, üç gün boyunca devam etti. Ebu Bekir'in kızı da onlara erzak ve ihtiyaçlarını getiriyordu.

          Mekkelilerin, Hz. Muhammed tarafından bertaraf edilen casusluk örgütünü bir yana bırakıyoruz.


BEDİR SAVAŞI SIRASINDA İSTİHBARAT

           Hz. Muhammed'in amcası Abbas göç etmedi ve Mekke'de kaldı. Büyük bir banker ve varlıklı bir tüccar olduğu için, Tâif ve Medine şehirleri de dahil, birçok yerde geniş ilişkiler ağı vardı. Hz. Peygamber’e devamlı yazıyor ve Mekke'deki gelişmelerle ilgili bilgi veriyordu, İbn Sa'd'dan yapılan aşağıdaki alıntı bu durumu açıklamaktadır: "Kureyş kervanı Suriye'ye doğru yola çık­tığında Hz. Muhammed, kervanın hareketiyle ilgili Mekke'den aldığı istihbarat sonucunda, bunu durdurmak için Medine'den yola çıktı." (İbn Sa'd, II/I, s. 4). Yine aynı eserden (s. 6): "Medine'den ayrıldı ve Zu'l-Uşeyre'ye kadar gitti (Yenbu limanı yolunda) ve kervanı gittiği Suriye'ye kadar takip etmek, orada kalmak ve dönüş yolculuğunun ne zaman olduğunu bildirmek üzere, iki casus yolladı: Talha İbn Ubeydullah ve Said İbn Zeyd. Onlar da öyle yaptı; ama Medine'ye geldiklerinde, Hz. Muhammed'in başka kaynaklardan kervanın gelişini haber aldığını ve şehri çoktan terk ettiğini öğrendiler."

           Hz. Muhammed kervanın geldiği kuzeye, Suriye'ye doğru değil, gideceği Mekke yönünde, güneydeki Bedir'e doğru hızla hareket etti. Kervanı zamanında yakalamak için bu yolun daha emin bir yol olduğu açıktır. Çünkü, Bedir'de bulunan bir dağ geçidi düşmanı tedirgin etmek için açık ovadan daha tercih edilir bir yoldu.

           Hz. Muhammed, Bedir için ayrıldığında, düşmanın nerede olduğunu öğrenmeleri için, önden iki casus yolladı: Basbas ve Adiy (İbn Sa'd, II/I, s. 7).

           Yolda, düşmanla ilgili doğru bilgi almak için yapabileceği her şeyi yaptı (Taberi, I, 1302). Ara sıra birliğinden ayrıldığı ve geçitlerde dolaştığı anlaşılıyor. Bir seferinde yaşlı bir adama rastladı ve kervanın nerede olduğunu sordu. Bunu bildiğini, ama konuştuğu kişinin (yani Hz. Peygamber) nereden geldiğini söylemez ve kendini tanıtmazsa söylemeyeceğini bildirdi. Hz. Peygamber bu konuda güvence verdi ve konuşkan Bedevi aldığı bilgiye göre, kervanın filan bölgede, filan zamanda görüldüğünü ve eğer kendisine bilgi veren yalan söylemediyse, kervanın şu anda kesinlikle filan bölgede olacağını söyledi. Ayrıca Hz. Muhammed'in ordusunun filan yeri, falan tarihte terk ettiğini ve eğer kendisine bilgi veren yalan söylemediyse, şu anda kesinlikle  filan bölgede olması gerektiğini de ekledi. Haklıydı. Sıra kendisine geldiğinde Hz Muhammed konuştu: "Kaynaktan geliyoruz!" dedi. "Hangi kaynak?" "Irak!" (Nahnu min ma’. Ma ma’? 'Irak) Irak, akan su kaynağı demektir.

           Bedir çevresine geldiklerinde Hz. Muhammed, en son haberle­ri almak üzere, yine iki deve sürücüsü gönderdi (Taberi, 1,1299, 1302, 1303, 1305) ikisi, görünüşte su içmek için, Bedir'in yerleşim alanlarına kadar girdiler, iki genç kızın, kuyu başındaki konuşmalarına kulak misafiri oldular. Biri "Yakında kervan gelir. Onlara hizmet ederek borcumu ödeyecek miktarı kazanacağım," dedi. Bu onlar için yeterliydi, iki casus, Hz. Muhammed'e kervanın henüz Bedir'den geçmediğini söylemek üzere döndüler. Strateji buna göre saptandı.

           Kervandakiler de, Suriye'de bulundukları sırada Hz. Muhammed'in yolda onları durdurmayı planladığı haberini almışlardı. Bu yüzden bir tuzak için hazırlıksız değillerdi. Kervanın lideri, Bedir'in dağlık vadisine girmeden önce, el-Huneyn denen sapakta (Şe'mi, Sire'sinde) durdu ve Bedir'e doğru tek başına yola çıktı. Lider Ebu Süfyan, şehri ve insanlarını çok iyi biliyordu. Bedir'e geldi ve her hangi bir haber olup olmadığını sordu. Konuşkan Bedeviler garip bir şey olmadığını, sadece iki deve sürücüsünün kısa süre önce su almak için geldiklerini söylediler. Ebu Süfyan, izlerini takip etti ve biraz hayvan gübresi buldu. Bir parça aldı, kırarak açtı ve içinde hurma çekirdekleri buldu. Bağırarak "Tanrım, buranın develeri bunları yemezler; bunlar kesinlikle vahadan, Medine'den, Muhammed'in casusları." dedi. Hızla kervana döndü; Bedir'den geçen rotadan vaz geçti; yoluna deniz kenarından devam etti ve seyahati iki gece uzattı, böy­lece olası bir talihsizlikten kurtuldu. Dahası Mekke'ye askeri müdahale ve acil yardım isteyen bir ulak gönderdi (İbn Hişam, s. 428).

         Kervanın kurtulmasının ardından Hz. Muhammed, Bedir kasabasına döndü; belli ki gelecek için yerli kabilelerle ittifak anlaşması yapmak istiyordu. Kısa süre sonra Kureyş ordusunun Bedir'e doğru geldiğini öğrendi. Ve karşı koymaya karar verdi. Müfrezelerinden biri, iki Mekke askeri yakaladı. Su için gelmişlerdi. Huzuruna getirildiklerinde. Hz. Muhammed namaz kılıyordu. Orada bulunan subaylar kim olduklarını sordular. Kureyş ordusunun su taşıyıcıları oldukları cevabını verdiler. Subaylar, "Hayır, yalan söylüyorsunuz, siz Ebu Süfyan'ın kervanındansınız." dediler ve şiddet uyguladılar. Dövülünce, Ebu Süfyan'ın kervanından olduklarını söylüyorlar; ama, tatlı dille sorulunca ordudan olduklarını tekrarlıyorlardı. Hz. Muhammed, namazını bitirdikten sonra olaya müdahale etti ve arkadaşlarına şartların, bunca zamandan sonra, kervanın bütün ticari eşyası ile yakınlarda konaklamış bulunması ve Bedir'e su taşıyıcıları göndermesi için uygun olmadığını söyledi ve asker­lere orduda kaç kişi olduğunu sordu. Bilmediklerini söylediler. Hz. Peygamber sordu: "Yemek için günde kaç deve kesiyorlar?" "Bir gün on, bir gün dokuz... Değişiyor." dediler. Hz. Muhammed sayılarının 900 ile 1000 arasında olduğunu çıkardı; doğru­su tam 950 kişiydiler (İbn Sa'd, II/I, s. 9).


DİĞER SEFERLERDE VE UHUD SAVAŞINDA İSTİHBARAT

           Karkaratu'l-Kudr seferinde Hz. Muhammed, düşmanın bir kaç çobanını yakaladı ve onlardan kabilenin nerede bulunduğu hakkında bilgi edindi (İbn Sa'd, II/I, s. 21).

           Gatafan seferinde Müslüman müfrezeleri Zu'l-Kassa'da, Salebe kabilesinden birini buldular. Hz.Peygamberin huzuruna getirdiler. Adı Cabbar'dı. Hz. Peygambere düşmanla ilgili bilgi verdi... ve İslâmı kabul etti (İbn Sa'd s. 24).

           Müslümanların Bedir’deki zaferi, Medine'deki kapitalist Yahudiler için hem beklenmedik, hem de istenmeyen bir olaydı. Beni Nadir Yahudilerinin Reisi Ka'b ibn el-Eşref, özellikle bu yüzden Mekke'ye gitti; Mekkelileri intikam almak için kışkırttı ve tam destek vereceği konusunda onları ikna etti. Bu istihbarat Hz. Muhammed'e geldi; bunun üzerine, Ka'b ibn el-Eşref'e kendi kalesinde suikast düzenleyecek küçük bir müfreze yolladı; böylece fesat hareketi henüz tomurcuk durumundayken ön­lendi (İbn Kesir, Tarih, IV, 6).

           Mekkeliler Bedir yenilgisinin intikamını almak üzere hazırlanıp ittifaklar yaparak insan ve malzeme toplamaya başlayınca,

Mekke'deki amcası Abbas, bütün bunları Medine'deki Hz. Muhammed'e yazdı ve böylece o da hazırlıksız yakalanmadı (İbn Sa'd,II/l,s.25).

           Düşmanın Medine yakınlarında olduğu anlaşıldığında Hz. Muhammed, onları izlemek üzere iki casus yolladı. Mekkeliler çoktan geldiği, Medine'yi geçerek daha kuzeyde, Uhud dağın kuzey batısında, el-Ureyd'de,(1) 17 kamp yaptıkları ve develerin orada otlandığının görüldüğü haberini getirdiler. Hz. Peygamber kampa girip kesin sayılarını veren başka bir casusu, Hubab ibn Münzir'i yolladı (İbn Sa'd, s. 25-26).

           "Ureyd içinde ve çevresinde yaşayan bir kabilenin lideri ol; Süfyan ibn Halid el-Huzali'nin, İslâm Devletinin bütünlüğüne karşı gönüllü topladığı haberi, Hz. Muhammed'e geldi..." Buna uygun olarak hareket edildi (İbn Sa'd, s. 36).

           "Medine'ye mallarıyla bir tüccar geldi. Anmar ve Sa'lebe kabilesindekilerin Müslümanlara karşı toplandıklarını söyledi..." Hz. Peygamber, Zat el-Rika seferini bu yeni duruma göre erteledi. (İbn Sa'd, s. 43).

           Beni Mustalik kabilesinin reisi Haris İbn Dirar'dı ve kendi kabilesi ile üzerlerinde etki kurduğu diğer kabile insanlarını Medine'ye bir saldırı için toplanmaya çağırdı. Bu çağrıya cevap verdiler ve hazırlıklara başladılar. Bu söylenti Hz. Muhammed ulaştığında, gidip gerçeği öğrenmesi için, aynı düşman kabileye mensup Bureyde ibn Hüseyb el-Eslemi adlı bir Müslümanı gönderdi. Geri geldiğinde, gerekli bütün haberleri getirdi ve sonucu büyük bir zafer olan hareket başladı (İbn Sa'd, s. 45).


HENDEK SAVAŞINDA İSTİHBARAT

           Hz. Muhammedi, Mekke ve Medine'den Suriye ve Mezopotamya'ya giden kervan rotasının kesiştiği yer olan Dümetü'l-Cendel'de, Medine'ye giden kervanları taciz eden ve Medine'ye saldırmak niyetinde olan bir grup olduğu bilgisi geldi (Mes'udi, Tenbih, s. 248). Hz. Peygamber, büyük bir güçle buraya doğru yola çıktı ama, yarı yolda Medine'ye geri döndü (İbn Hişam, s. 668). Anlaşılan Mekke'deki Müslüman ajan, Mekkelilerin Medine'yi kuşatma altına almayı planladıkları ve müttefiklerinden binlerce asker toparladıkları haberini yollamıştı. Rapor hızla Medine'den Hz. Peygamber'in kampına yönlendirilmiş olmalı. Bu acil dönüşün diğer bir açıklaması ise, Kureyş müttefiklerinden bazılarının Hz. Muhammed'in geçmekte olduğu Gatafan ve Fezare kabilelerinden oldukları için, Hz. Muhammed, yakında gerçekleşecek olan saldırıyı burada öğrenip hemen Medine'ye dönmüş olabilir. Müttefiklerin gelip İslâm başkentini kuşatmalarından önce, şehrin çevresine ünlü hendeğin kazılacağı zaman ancak bulunabildi.

           Hendek, Müslümanlar tarafından gece gündüz, dönüşümlü bir şekilde devriyeler tarafından kontrol ediliyordu. Bir seferinde, karşı yönlerden gelen iki Müslüman müfrezesi, gece vakti karşılaştılar. Oysa birbirlerini tanımalarını sağlayacak parola kullanıyorlardı. Buna rağmen, olayda biraz kan akmıştı; olay, gerekli olanı yapması için Hz. Muhammed'e bildirildi (Merginani, Yeni Cami elyazması, İstanbul, 23. bölüm, 146. paragraf).

           Kuşatmanın beklenmedik biçimde uzaması, müttefiklerin yiyecek ve hayvan yemi stoklarını tüketmişti. Yahudilerden erzak tedarikine çalıştılar. Huyay ibn Ahtab, bu ricaya uydu ve yirmi deve yükü arpa, hurma ve hurma posası yolladı. Hepsi Müslüman devriyesinin eline geçti (Şe'mi, Sire, ilgili bölüm).

           Müttefikler Medine'yi şiddet kullanarak ele geçirmekten ümit kesince, Medine içindeki Yahudileri isyana ve içeriden Müslümanlara saldırı için harekete çağırdılar. Yavaş ama kesin bir şekilde onları ikna ediyorlardı. Müslümanlar şüphelenmeye başlayınca, Hz. Peygamber özel görevliler yolladı ve eğer bu  ihanet söylentisi ile ilgili herhangi bir gerçek bulurlarsa, bunu yaymamaları direktifini verdi; Müslümanlara, onları rahatlatmak için, daha önceden kararlaştırılmış bir cümle söyleyeceklerdi. Gizli görevliler, durumun Müslümanların şüphelendik­lerinden daha kötü olduğunu gördüler.

          Bu kez Hz. Muhammed, müttefikler arasına kuşku ve ayrılık tohumları ekme yoluna başvurdu. Bu nâzik görev Müslümanlığa yeni geçmiş birine verildi. Görevli, önce Medine'deki Kurayza Yahudilerine gitti ve onlara "Mekkelilerin yüzde yüz başarılı olacağı o kadar kesin değil ve eğer onlar evlerine geri çekilirlerse, kendinizi Muhammed'e karşı tek başınıza koruyamazsınız. Bu yüzden Müslümanların yok edileceğinden ve Mekkelilerin iyi niyetlerinden emin olmadığınız sürece taraf olmayın. Bana göre, Müslümanlara karşı silahlanmadan önce, Mekkelilerden rehine istemeniz akıllıca olur." dedi. Onlar da bunun iyi bir fikir olduğunu düşündüler. Ve sonra aynı görevli müttefiklerin, Kureyşlilerin ve Gatafanlıların kampına gitti ve onlara, elindeki bilgilere göre, Yahudilerin Muhammed'le gizli bir anlaşma yaptıklarını ve müttefiklerin önde gelen liderlerinden bazılarını ele geçirip Yahudi-Müslüman anlaşmasının bir nişanı olarak Muhammed'e vermek istediklerini ileri sürdü. "Bu nedenle dikkatli olun. Ben olsam Yahudilerden Cumartesi günü isyan etmelerini isterdim: Çün­kü Müslümanlar o gün, Yahudiler tarafından habersiz yakalanırlar." Sonra Müslüman kampına çekildi ve başka haberler de yaydı; özellikle Yahudilerin müttefiklerden sonuna kadar savaşma taahhüdü olarak rehin istediklerini. Biri bu söylentiyi duyup kendisine aktardığında Hz. Muhammed, "Belki bunu yapmalarını onlara biz emretmişizdir. (Le-allena emernahum bi-zalik.)" dedi. Me'sûd el-Nemmam, Hz. Pey­gamber'in bu sözünü duyunca, Kureyş kampına giderek Ebu Süfyan'a, Hz. Muhammed'in söylediklerini iletti (bu son gerçek için bkz. İbn Hacer, İsabe, no: 3074, Me'sûd el-Nemmam maddesi). Bu sırada Yahudi görevliler, müttefiklerin kampına gelmişlerdi ve ne olursa olsun, kendilerini terk etmeyeceklerine dair bir kefalet olarak rehine talep ettiler. Propagandanın etkisi iyi olmuştu. Müttefikler rehine vermeyi reddetti ve aksine Yahudilerden, kutsal kabul ettikleri Cumartesi günü savaşa katılmalarını istediler. Böylece Müslümanların amacı tamamen gerçekleşmiş oldu (İbn Hişam, Taberi, ibn Sa'd ve diğerleri).

          Kureyşliler, Müslüman hatlarını iki ya da üç kez daha saldırılar­la yarmaya çalıştılar; ama, başarılı olamadılar ve cepheden saldırıyı yeniden denemeye cesaret edemediler. Yine de Müslümanlar bir şekilde habersiz yakalanabilirler mi diye, geceleri devriye yollamaya devam ettiler. Müslümanlar on günden fazla, gece ve gündüz kuşatma altında kaldılar (İbn Sa'd, II/I, s. 49).

           Korkunç bir rüzgar ve soğuğun hakim olduğu bir gece, kuşatmanın son saatleri yaşandı. Hz. Muhammed, birkaç mil uzaktaki düşman kampına yalnız gidip rapor vermesi için, özel bir keşif eri gönderdi. Büyük bir hayretle Kureyşlilerin Mekke'ye dönmekte olduklarını ve Müslümanların izlemelerinden korktukları için, Halid İbn Velid ve Amr İbn el-As'ı, iki yüz atlıyla artçı olarak görevlendirdiklerini öğrendi. Keşif eri Huzeyfe İbn el-Yemani, bütün bunları gördü ve dönüp Hz. Muhammed'e anlattı (İbn Sa'd, s. 50).


HUDEYBİYE SEFERİNDE VE DİĞER KÜÇÜK SEFERLERDEKİ İSTİHBARAT

          Akkaşe ibn Mihsan, bir cezalandırma seferine gönderildi. Düşman bunu haber aldı ve bütün hayvanları ve adamlarıyla birlikte kaçtı. Komutan, deve izlerinden hareketle onları izlemesi için Suca İbn Vehb'i gönderdi. Kısa süre sonra, bunalttığı düşman­dan bir kaç kişiyle karşılaştılar ve güvenlik sözü vererek sürünün yerini öğrendiler. Müslüman müfrezesi 200 deve ele geçirdi ve şükran içinde düşman esirleri serbest bıraktı (İbn Sa'd, s. 61). Makrizi'ye göre (I, 264) bu olay, Beni Esed topraklarında, Ğamr'da oldu.

          Zeyd ibn Harise'nin, Beni Süleym'e karşı cezalandırma seferinde bir kadın yakalandı ve kabilesinin yeri öğrenildi. Esirlerden başka, ganimet olarak deve ve koyun da ele geçirildi (İbn Sa'd, II/I, s. 62).

           Hz. Ali'nin Fedek'e karşı cezalandırma seferi: el-Hemec bölgesinde bir düşman tutuklandı. Kişisel güvenlik güvencesi üzerine, kabilesinin yerini açıkladı. Böylece 500 deve ile 2000 koyun ve keçi ele geçirildi (İbn Sa'd, s. 65).

           Bir müfreze, görevden başarı ile dönmüş ve müfrezedeki herkes düşman reisini kendisinin öldürdüğünü iddia etmişti. Hz. Muhammed, hepsinin kılıçlarının ağız kısmını inceledi ve bunlardan birinin ucunda gördüğü hazmedilmiş yemek izleri sonunda, bu kılıcın sahibinin reisi öldürdüğünü ilan etti (İbn Sa'd, s. 66).

           Hicri 6, Miladi 627 yılında, Mekke'ye hac amacıyla Hudeybiye yönünde yola çıktıkları zaman, Hz. Peygamber önden bir gözcü gönderdi. Hz. Muhammed Mekke'ye doğru ilerlerken istihbarat getirildi, öyle görünüyordu ki, Kureyşliler de bu seferin haberini almış, direnmeye karar vermiş ve müttefiklerinden, Ehabiş kabilelerinden yardım istemişlerdi. Hz. Muhammed, danışma kuruluyla, Kureyşlilerin bu cahil müttefiklerinin meskenlerine saldırmanın uygun olup olmadığını tartıştı; çünkü bu sadece kolay bir kazanç olmakla kalmaz, aynı zamanda  İslâm düşmanlarına benzer hizmetler vermek niyetinde olan diğerlerine de iyi bir ders olurdu. Sonunda Hz. Muhammed, Ebu Bekir'in görüşünü uygun buldu ve barış niyetli bu hac seferine devam etti (Buhari, 64/37, İbn Kesir, Tarih, IV, 173). Ve bundan sonra, hareketlerini Kureyşlilerden gizlemek için, daha az kullanılan bir yolda seyahat etti (İbn Kesir, IV, s. 165).

 HAYBER SAVAŞINDA İSTİHBARAT

           Hz. Muhammed Hayber'e doğru ilerlerken, Gatafanlıların, müttefikleri olan Hayber'lilerin yardımına gittiklerini öğrendi. Hz. Peygamber, sanki hedefi Hayber değil de Gatafan'mış gibi yolunu değiştirdi ve buna uygun istihbaratı yaydı. Gatafanlılar savunmasız ailelerine ve topraklarına geri döndüler ve Hayber seferi sırasında hiç dışarı çıkmadılar (İbn Hişam, s. 757-758; Taberi,I, 1575-1576).

            Hayber'deki bir kalenin kolay fethedilmesine yardımcı olan gizli bir geçit, Hz. Muhammed tarafından bir düşman askerinden öğrenildi (Şe'mi, Sire, Hısnü'z-Zübeyr; Makrizi, I, 312).

           Hayber fethinde Hz. Muhammed, kamu hazinesini teslim etmesi için hazine görevlisini istedi. Kendisine, hazineden hiç bir şey kalmadığını söyleyen görevliye, eğer daha sonra yalan söylediği öğrenilirse hayatı ile ödeyeceği uyarısında bulunarak gitmesine izin verdi Sonradan bir Yahudi’den, bu görevlinin zaman zaman şüpheli bir şekilde bir harabeyi ziyaret ettiğini öğrendi. Harabe aranınca hazine bulundu; görevlinin başı kesildi ve haber veren kişi ödüllendirildi (İbn Hişam, s. 763; Makrizi, I, 320).

 MEKKE FETHİ, HUNEYN VE TA'İF SEFERLERİNDE İSTİHBARAT

           Mekkeliler ateşkesi ihlal ettiler. Hz. Peygamber büyük hazırlıklar yaptı. Medineli bir Müslüman, Mekke'deki arkadaş ve dostlarına, Hz. Muhammed'in bir sefer için büyük hazırlıklar yaptığını ve belki de Mekke'ye saldırma niyetinde olduğunu bildiren bir mektup yazdı. Hz. Peygamber bunun haberini aldı ve Hz. Ali'yi, Medine'yi şüpheli bir şekilde bir deve ile yalnız başına terk eden bir kadına yetişmek üzere atla yolladı. Ali kısa zamanda kadına yetişti ve ondan mesajı vermesini istedi. Kadın kendisinde böyle bir mesaj olduğunu reddetti. Sonunda, kendisine üstündeki bütün giysilerin çıkarılacağı söylendi; bunun üzerine saçındaki topuzdan, Hz. Peygamber'in haberdar ol­duğu mektubu çıkardı (İbn Hişam, s. 808).

           Hz. Peygamber, Havazinlilerin İslâm topraklarına hücum etmeyi planladıklarını haber aldı. Mekke'deydi. Buradan, düşman arasında bir kaç gün kalıp gerekli bilgiyi getiren, özel bir istihbarat subayı gönderdi (İbn Hişam, s. 842).

           Havazin seferi sırasında bir düşman casusu, Müslüman kampına girdi; pek çok şey duyup gördü ve sonra kaçmaya çalıştı. Hz. Muhammed şüpheli hareketlerine dikkat etti; adamlarından onu izlemelerini istedi ve yakalandıktan sonra başının kesilmesini emret. (Buhari, 56/173; Abu Davud, 15/110; Müslim ve Mişkat’ın ilgili yerleri)

 GENEL VERİLER

           Hz. Muhammed'in Mekke, Necd, Hayber ve Evtas'da (Havaz bölgesi) kendisine gizlice yazan ajanları vardı. Bu durum, Müslüman ordusu tarafından buraların fethedilmesinden önce zamana aitti (Kettani, et-Teratibul-İdariyye, I, 362-363).

           "Beşinci kol" gibi görülebilecek bir teşkilatın varlığına dair bazı referanslar da vardır, örneğin Belazuri (Ensab I, 210) Mekke'de, aileleri tarafından zulmedilen ve ev hapsinde tutulan iki Müslüman genç olduğunu nakleder. Hicri 3. yılda Hz. Peygamber, Medine'den bir ajana "Mekke'ye git, orada gizlice din değiştirmiş, samimi bir Müslüman olan, şu kuyumcuyu gör, onun evinde saklan ve tutuklularla bağlantı kurmaya çalış..." direktifini vermiştir. Görev başarıyla sonuçlanmıştır.

           Kutbe seferi sırasında bir düşman yakalandı ve kendisinden bilgi vermesi istendiğinde, dilsiz taklidi yaptı. Gözlem altında tutuldu. Kısa süre sonra kabilesindekileri uyarmak için bir uyarı çığlığı attı. Hemen başı kesildi (İbn Sa'd, II/I, s. 117).

           Hareketlerinin gizliliğini sağlamak için, Hz. Peygamber her zaman şaşırtıcı hareketlerde bulunurdu; örneğin bir kaç gün farklı yönde ilerleyip sonra hedefe yönelmek gibi. Tebük'te, pek de kolay bir iş olmayan, Bizans İmparatoru ile karşılaşma korkusu vardı. Bu nedenle yalnız bu seferde insanlara hedef neresi olduğu söylendi (İbn Sa'd, II/I, s. 119). Tebük seferine Medine'ye gelen Nebati kervanlarından, Heraklius'un Müslüman topraklarını işgal etmek niyetinde olduğu öğrenildikten sonra teşebbüs edilmişti (Makrizi, İmta, I, 445).


ASKERİ HABER ALMANIN MEŞRUİYETİ İLE İLGİLİ BİR KAÇ SÖZ

           Şimdiye kadar sadece savaş zamanındaki casusluk olaylarıyla ilgilendik. Barış zamanında da bu yönteme baş vurulabilir.

           Düşmana ölüm cezası vermek, bir savaş hâli hakkıdır.Bu nedenle düşman casuslarını, yakalandıklarında ölümle cezalandırmakta hiç bir sakınca yoktur. Düşman casusuna en yüksek cezanın mı, yoksa daha azının mı verileceği, hatta gelecekte daha iyi davranacağı sözü üzerine serbest bırakılıp bırakılmayacağı kararı, kumanda eden subaya aittir. Bilgi almak için, yakalanan casuslara işkence yapılıyordu. Buna rağmen, kimse bu uygulamadan vazgeçmeyi düşünmemektedir. Yine hiç kimse, yakalanma ve ölüm riskine rağmen, istihbarat hizmetlerine ve casusluğa başvurmaktan kaçınmaya niyetli görünmemektedir.

           Barış zamanındaki casuslarla ilgili olarak, Müslüman hukukçular, kadın ile erkek arasında fark olmadığını, her ikisinin de aynı cezayı hak ettiğini söylerler. Ama en yüksek ceza olan ölümün, her ne olursa olsun rüştünü ispat etmemiş birine verilmemesi konusunda ısrarcıdırlar. Klasik hukukçular arasında, casusluğun inkarcılıktan daha az günah özelliği taşıdığı için, bir casusun ölümle cezalandırılmaması gerektiğini öneren bir kesim vardır; çünkü İslâm, Müslüman olmayanlara, yabancı uyruklu sakinler ve kanun karşısında Müslümanlarla eşit haklara sahip korunan tebaa olarak hoşgörü gösterir. Ama bir casusun Müslüman Devletin bütünlüğüne, barışçı bir gayri Müslim’den çok daha fazla zarar verebileceğini unuturlar. Eğer casusların ölümle cezalandırılmaması konusunda uluslararası bir antlaşma olursa, İslâm Devletlerinin bu tür bir antlaşmaya katılmalarında hiç bir sakınca yoktur.

           Ama casuslukla suçlanan kişiye, âdil bir mahkeme ve kendini savunma hakkı tanınması konusunda hiç bir ihtilaf yoktur. Savaş zorunlulukları kısa mahkemeler gerektirebilir; ama, İslâmi adalet anlayışı, kimsenin hukuki süreç uygulanmadan ve âdil bir mahkeme olmadan cezalandırılmasına izin vermez.


HZ. MUHAMMED ZAMANINDA DENİZ SAVAŞLARI

           Hz. Peygamber zamanındaki İslâmi deniz kuvvetleri hakkında anlatılacak pek fazla bir şey olmamasına rağmen, deniz savaş ve seferleri hiç olmamış da değildi. Bununla birlikte biz, Habeşistan’a giden  Mekkeli Müslümanların deniz yolunu kullanmalarını veya Yemenli Eş'ari'lerin Medine'ye gelmek için Car'a teknelerle varışlarını ya da Müslim'in Sahih'inde (bölüm 52, no: 119) anlatıldığı gibi, Tamim el-Darfin maceraları gibi sivil seferlerle ilgili görüşleri değerlendirmeyeceğiz.

           Deniz savaşına ilk referans, Hicri 8. (Miladi 629) yıla aittir. Şam Tarihi kitabında İbn Asakir (1951 baskısı, bl. I, s. 394) Mu'te savaşı ile bağlantılı olarak, aşağıdaki olayı anlatır: "Hz. Peygamberin aslen Eş'ar kabilesinden bir arkadaşı, Hz. Peygamberin kendisini, bir tekneye binip Eyle (şimdiki Akabe) bölgesine git­mesine neden olan bir göreve gönderdiğini söyler. Burada, Zeyd İbn Harise ve ordusunun Belka'ya varışını ve burada Arap kabilelerinin de desteklediği Bizans güçleri ile karşılaştıklarını öğrendi. Savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü yere hızla gitti ve arkadaşlarıyla birlikte Müslüman ordusu tarafında yer alıp kahramanca savaştılar." (Hikâyenin geri kalanı burada bizi ilgilendirmiyor.) Ama bu hikâye, Hz. Muhammed'in Mu'te'ye kara yoluyla gönderilen orduya yardım için, deniz yoluyla yardımcı kuvvet gönderdiğini gösterir.

           Başka bir olaydan İbn Sa'd (II/I, s. 117-8) ve diğerlerinde söz edilir ve Makrizi'nin İmta’sına göre (I, 443) bu olay Hicri 9. (Miladi 630.) yıla rastlar. Hz. Peygamber, Rebiülahir/Haziran ayında Müdlicli Alkame İbn Mücezziz emrinde 300 kişilik bir müfrezeyi, Mekke yakınındaki deniz kıyısına gönderdi. Şu'ayba limanındakiler bir kaç teknede zenci (korsan?) görmüşlerdi. Alkame ve grubu bir adaya vardılar... bunun üzerine zenciler kaçtı ve Müslüman ordusu geri döndü.

           Sonuç olarak Kur'an'da, Rum Suresinde (30/41) deniz savaşından ve denizde insanlar tarafından meydana getirilen felaketlerden bahsedilir. Korsanlıkla ilgili âyet (18/79) İslâm öncesi zamanlara aittir ve Kur'an'da denizle ilgili diğer âyetler, burada söz edilemeyecek kadar çoktur. Ayrıca hadislerde de Müslümanların deniz savaşlarıyla ilgili, özellikle Hz. Muhammed'in gelecekle ilgili verdiği haberler arasında pek çok bilgi vardır. Fakat bunlar bizi direkt olarak ilgilendirmiyorlar.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1-Anlaşılan bu Ureyd, Uhud Dağının batısında bir yerlerdedir. Gerçekten (1947) Uhud’un doğu sınırında Ureyd Camii var ama, aynı noktayı göstermediği anlaşılıyor. Ayrıca Hicri 2. yılda Sevik akını sırasında Ebu Süfyan'ın, Beni Nadir'in reisi Huyay ibn Ahtab'ın evinden ayrıldıktan sonra Ureyd'den geçmesi sorunu da var; bunun Uhud'un doğusunda kalan Ureyd olma ihtimali bulunuyor. Nitekim Ebu Süfyan, Medine'nin güney-doğu kısmından kaçınmış, Beni Nadir bölgesinden geçmiş, şehrin Müslüman kısmından kaçınmış, Medine'nin doğu kısmındaki Yahudi dış bölgelerinden geçtikten sonra, Akik nehir yatağına ulaşmak için Kanat nehir yatağını izlemiş ve böylece Mekke'ye ulaşmayı başarmıştır. Ama bu durumda da, Ureyd'in Akik'in kıyısında olma ihtimali var ki; bu da Uhud'un batısı oluyor.

(Hz. Peygamberin Savaşları-117-131)

 
Geri