MAKALELER  
ŞERİAT'IN KESTİĞİ PARMAK

ŞERİAT'IN KESTİĞİ PARMAK:KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DEVRİNDE İDAM EDİLEN TARİKAT ŞEYHLERİ

 Reşat ÖNGÖREN


        Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren tasavvuf ve tarikatlara karşı yakın alaka duyduğu bilinmektedir. Devletin güç ve imkân bakımından ihtişam devrini yaşadığı Kanuni Sultan Süleyman devrinde ise bu alakanın en ileri boyutlara ulaştığı görülür. Öyle ki Kanuni dönemi, özellikle Şeriat çizgisini muhafaza eden Sünni tarikatlar açısından, bir altın dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. 1 Bununla birlikte aynı dönemde, ikisi Melamiyye-i Bayramiyye'den, biri Gülşeniyye-i Halvetiyye'den olmak üzere üç tarikat şeyhinin idam edildiği de bilinmektedir. O dönemde son derece hürmet ve destek gören tarikat şeyhlerinden bazıları neden darağacına çekilmişlerdir? Bu idamlar, devletin tekkelerle kurduğu samimi münasebetler açısından bir çelişki değil midir? Bu araştırmada, o devirde meydana gelen şeyh idamları ve bunların dini-tasavvufi gerekçeleri üzerinde durulacak ve böylece şeyhlerin niçin idam edildikleri ortaya konmaya çalışılacaktır. Az önce de belirtildiği gibi Kanuni devrinde üç şeyh idam edilmiştir: Oğlan Şeyh İsmail Ma'şüki, Şeyh Hamza Bali, ve Şeyh Muhyiddin Karamani


        1-. Oğlan ŞEYH İSMAİL MA'ŞÛKİ (ö.945/1538-39)


          Kanuni Sultan Süleyman devrinde ilk şeyh idamı, Melamiyye-i Bayramiyye'den Oğlan Şeyh İsmail Ma'şûki'nin 2, 12 müridiyle birlikte İstanbul'da boynunun vurulmasıyla meydana gelmiştir. Oğlan Şeyh'in hangi gerekçeyle idam edildiği hususuna geçmeden önce, onu idama götüren gelişmelerin kaydedilmesi, meselenin daha sağlıklı bir şekilde tahlil edilebilmesine yardımcı olacaktır. Oğlan Şeyh'le alakalı en yeni bilgiler, XVI. asır Melamilerinden Abdurrahman Askerinin 957 (1550) senesinde tamamladığı Mir'atü'l-'Işk isimli eserin, değerli araştırmacı İsmail E. Erünsal tarafından ilk defa ilim alemine tanıtıldığı "Abdurrahman el-Askeri's Mir'atü'l-'Işk: A New Source for the Melami Movement in the Ottoman Empire During the l5th and l6th Centuries" isimli önemli makalesinde bulunmaktadır.3 Burada verilen bilgilere göre, Oğlan Şeyh'i idama götüren olaylar ta başından beri şu şekilde gelişmiştir:
        Oğlan Şeyh'in babası Melamiyye piri Ali Aksarayi (Alaeddin Aksarayi, ö.944/1537-38 civarı) memleketi Aksaray'da irşad faaliyetini sürdürmekte iken, henüz sabi yaşta denebilecek genç oğlu Derviş Kemal (Oğlan Şeyh İsmail Ma'şüki, (ö.945/1538-39) Kayseri'de ilim tahsil etmekteydi.4 0 sırada Şeyh Aksarayi ilk olarak 939 (1532-33) senesinde Baba Hasan isimli dervişini tarikatı yayması için İstanbul'a göndermişti. Baba Hasan İstanbul'da iki ay kadar faaliyet gösterdikten sonra Aksaray'a dönmüş ve yerine Aksarayi'nin kıdemli dervişlerinden Nebi Sufi gönderilmiştir. Nebi Sufi de dört ay sonra, tarikata kazandırdığı çoğu esnaf ve sanatkârlardan oluşan kırk dervişle birlikte Aksaray'a dönmüştür. Bu kırk kişi içinde, yukarıda ismi geçen Mir'atü 'l- 'Işk'ın müellifi Abdurrahman Askeri ve onun daha sonra ikinci şeyhi olacak olan Pir Ahmed Edirnevi (ö. 1000/1592) de bulunmaktadır. Muharrem 940 (Temmuz 1533) tarihinde Aksaray'a varan bu dervişleri Şeyh Aksarayi çok sıcak bir şekilde karşılaşmış ve bunlara "Kırklar"5 ismini koymuştur.6
        "Kırklar" Aksaray'da 17 gün kaldıktan sonra Şeyh Aksarayi kendilerini İstanbul'a geri gönderir. Ancak bu taze dervişlere şeyhten uzak kalmak çok ağır gelir ve ilk fırsatta Aksaray'a geri dönerler. Bunun üzerine Aksarayi onların başına yaşlı dervişlerinden Dedemzâde Hacı Hayreddin'i koyarak birlikte İstanbul'a gönderir. Ancak Hacı Hayreddin Efendi dervişleri çekip çevirecek kabiliyetten yoksun olduğu için, az zaman sonra dervişler arasında bir takım ihtilaflar baş göstermiştir. Bunun üzerine bazı dervişler tekrar Aksaray'a giderek Şeyh Aksarayi'nin oğlu Derviş Kemal'i istediler. Gelsin İstanbul'da başımıza geçerek bize rehberlik etsin diyorlardı. Aksarayi oğlunun daha çok genç, hatta çocuk denecek yaşta olduğunu ve onların ihtiyaçlarına cevap verebilecek kemâlâtı henüz bulunmadığını belirterek bu isteklerini reddetti. Ancak onlar ısrar ediyorlardı. Üstelik şeyhin hanımı da dervişlerden yana olup, oğlunu İstanbul'a göndermesi için şeyhe baskı yapıyordu. Sonunda Şeyh Aksarayi dervişlere Kayseri'ye gelmelerini ve eğer hocası Mehmed Abdâl izin verirse o zaman oğlunu İstanbul'a götürebileceklerini söyledi. Mehmed Abdal dervişlerin talebini hoş karşılamadığı halde, yine de onu götürmelerine izin verdi. Derviş Kemal'i alıp önce Aksaray'a babasının yanına götüren dervişleri Şeyh Aksarayi bir kez daha uyarıp yanlış ve tehlikeli bir iş yaptıklarını söyledi ise de dinlemediler. Ayrıca Aksarayi'nin hanımı şeyhten, oğluna irşad yetkisi vermesini de istiyordu. Ancak Aksarayi "Tarikimizde babadan oğula irşad yetkisi verme adeti yoktur" diyerek bunu reddetti ve irşad salahiyetini Kayserili dervişlerden Ahi Babaya verdi. Ahi Baba zamanı gelince yetkiyi Derviş Kemal'e devredecekti. 7

        Oğlan Şeyh'in İstanbul'a gönderilişini, hadisenin bizzat içinde olan Abdurrahman Askeri bu şekilde anlatırken, mezkûr olaydan bir asrı aşkın bir süre sonra Sarı Abdullah Efendi'nin (ö.1071/1660-61) kaleme aldığı Semerâtü'l-Fuâd ve ondan naklen diğer kaynaklarda Oğlan Şeyh'in İstanbul'a, Kanuni Sultan Süleyman'ın 1.İran seferi esnasında Konya'da görüştüğü Şeyh Aksarâyi'den oğlunu istemesi üzerine gönderildiği ifade edilmektedir. 8

        Şeyh Aksarayi oğlunu İstanbul'a göndermeden önce açıkça şunu ifade etmişti: "Kemal'i İstanbul'a sadece ilim tahsili için gönderiyorum. İrşad için izinli değildir". Ayrıca, içlerinde Ahmed Edirnevi'nin de bulunduğu dört dervişini çağırarak, oğluna "Bu kişilere asla muhalefet etmeyeceksin" diye de tembih etmiş, oğlunun elini Ahmed Edirnevi'nin eli içine koyarak, "Edirnevi'nin emrinden dışarı çıkmayacak, onun istediği gibi davranacaksın" diye emir vermişti. Şöyle diyordu Aksarayi: "Oğul bunun emrinden taşra olma. Her ne der ise öyle idesin ve illa işin hayrolmaz. Ve her ne yere ki davet ola, bile varasın. Eğer bu varmaz ise sen dahi varma!" Sonra da Edirnevi'ye dönerek oğlu ile ilgilenmesini söylemiştir. Ancak Oğlan Şeyh babasının nasihatlerini hiç duymamış gibi yolda Edirnevi'ye muhalefet etmiş, onun sözünü dinlememiştir. Hatta dervişlerle bir olup Edirnevi'den ayrılarak kendi başlarına yola devam etmişlerdir. Bu ayrılıktan kısa bir süre sonra İstanbul'da yangın çıktığı ve dervişlerin buradaki dükkânlarının yandığı haberi kendilerine ulaştı. Huzursuz bir şekilde İstanbul'a varan dervişler dükkânlarını tekrar inşa ettirdi iseler de, bir kaç ay sonra çıkan ikinci bir yangınla yine hepsi kül olup gitti.9

        Oğlan Şeyh İstanbul'a vardığında da babasının nasihatlerinin aksine, izni ve salahiyeti olmadığı halde halkı irşada kalkışmıştır. Şeyh Edirnevi kendisini ikaz ederek nasihat etmek istemiş, ancak o bunu kabul etmemiştir. Hatta bu yüzden aralarındaki ihtilaf daha da büyüyerek düşmanlığa dönüşmüştür. Bunun üzerine Ahmed Edirnevi yanına Abdurrahman Askeri ile bir müridini daha alarak Edirne'ye gitmiştir. Burada gösterdiği faaliyet ve yaptığı etkili vaazlar neticesinde halkın kendisine rağbeti artmış, kısa sürede etrafına pek çok mürid toplanmıştır. Edirnelilerin Şeyh Ahmed'e gösterdiği bu büyük rağbetten haberdar olan Oğlan Şeyh, hemen Edirne'ye giderek Şeyh Ahmed'e intisap eden insanları onun etrafından koparıp kendisine bağlamak teşebbüsünde bulunmuşsa da buna muvaffak olamamıştır. 10
        Oğlan Şeyh'in (ö.945/1538-39) bu yaptıkları babası Şeyh Aksarayi'ye ulaştığında, babası onu alıp Aksaray'a getirmesi için vakit geçirmeden bazı dervişlerini İstanbul'a yollamıştır. Ancak Oğlan Şeyh bir takım bahaneler ileri sürerek yedi sekiz ay daha oyalandıktan sonra Aksaray'a dönmüştür. Aksaray'da kaldığı sekiz ay zarfında davranışlarından babası hiç hoşnut olmamıştır. Bir ara Oğlan Şeyh İstanbul'daki dervişlerine haber yollayarak Aksaray'a gelmelerini istedi. Dervişler Aksaray'a geldiler ve İstanbul'a götürmek için babasından Oğlan Şeyh'i istediler. Aksarayi'nin hanımı da daha önce olduğu gibi oğlunu göndermesi için babasına baskı yapıyordu. Ancak Şeyh Aksarayi daha önce oğlunu ilim tahsil etsin diye İstanbul'a gönderdiğini, fakat onun kendisini dinlemeyerek şeyhlik etmeye kalkıştığını söyledi ve isteklerini reddetti. Ayrıca sizin bu yaptığınız dervişlikle bağdaşmaz diyerek onları eli boş İstanbul'a gönderdi. Bu esnada Edirne'ye de haber yollayıp halifesi Ahmed Edirnevi'yi Aksaray'a çağırdı. Niyeti oğlunu İstanbul'a tekrar onunla birlikte göndermekti.11
        Ahmed Edirnevi şeyhinin davetini alır almaz yanına Abdurrahman Askeri'yi de alarak Edirne'den yola çıkmıştır. İstanbul'dan geçerken yanlarına Aksarayi'nin müridlerinden de katılanlar ile birlikte tam on kişi olarak Aksaray'a vardılar ve Şeyh Aksarayi tarafından çok sıcak bir şekilde karşılandılar. Bu grup Aksaray'da bulunduğu sırada Şeyh Aksarayi oğluna nasihatler ederek Edirnevi ile aralarını düzeltmeye çalıştı. Daha sonra oğlunu Edirnevi ile birlikte yola çıkarttı. Ne var ki, Oğlan Şeyh bir önceki İstanbul yolculuğunda olduğu gibi, bunda da Edirnevi ile kavga etmiş, ondan ayrılarak Eskişehir'de kalmıştır. Edirnevi ise eğlenmeyerek yoluna devam etmiştir.12
        Oğlan Şeyh ikinci kez İstanbul'a ulaştığında, Kanuni Sultan Süleyman Korfu Seferi'ne çıkmıştı.13 İstanbul'a varan şeyh, yine eskisi gibi babasının nasihatlerine aldırmadan irşad faaliyetine koyuldu. Oysa babası kendisine Aksarayi'den ayrılmadan önce şöyle demişti: "Ciğerköşem, İstanbul'a varınca irşada şurû etme (başlama). Padişah-ı Rüm'un vezir-i Azamı ile buluş, icazet verirlerse irşada şurû eyle ve illa ki icazet olmaya, irşada icazet yoktur bilmiş olasın. 0 zaman tahsil-i ilme şurû idesin. İşin sonu hayra varmaz, fesada müeddi olur" 14
        Ne Semerât'da ve ne de ondan sonraki Melâmi kaynaklarında Oğlan Şeyh'in bu şekilde iki kez İstanbul'a gelişinden bahsedilmez. Yalnız Semerât ve ondan naklen Sergüzeşt'te, Oğlan Şeyh'in İstanbul'a varışından altı ay sonra babasının vefat ettiği, daha sonra İstanbul'dan Edirne'ye giderek bir müddet kalıp tekrar döndüğü kaydedilmektedir.15  Oğlan Şeyh'in İstanbul'a gelişinden altı ay sonra babası vefat ettiğine göre, yukarıda Askeri'nin verdiği bilgiler ışığında, burada bahsedilenin Oğlan Şeyh'in İstanbul'a ikinci kez gelişi olarak değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca adı geçen kaynaklarda onun Edirne'ye, babasının vefatından sonra gittiği kaydediliyor. Oysa Askeri, yukarıda kaydedildiği gibi onun Edirne'ye gidişinin daha babası hayatta iken meydana geldiğini bildirmektedir.16

      Semerât müellifi, Oğlan Şeyh İsmail Ma'şûki'nin İstanbul'da bazen Ayasofya, bazen da Süleymaniye camilerinde vaaz ettiğini kaydetmektedir.17  Daha sonraki kaynaklar da ondan naklen bunu aynen tekrar etmektedirler.18 Oysa Gölpınarlı'nın da kaydettiği gibi,19 Süleymaniye Camii Oğlan Şeyh'in idamından çok sonra; 1550-1556 yılları arasında inşa edilmiştir.20 Binaenaleyh bunun yanlışlığı ortadadır.


         Oğlan Şeyh Hangi Gerekçelerle İdam Edildi?

        Oğlan Şeyh İsmail Ma'şûki'yi idama götüren sebepler, kısa ifadelerle de olsa kaynaklarda zikredilmektedir. Bununla birlikte, ileride üzerinde durulacağı gibi şahitlerin ifadelerinin kaydedildiği mahkeme zabtı da bir belge olarak elimizde bulunmaktadır. Ancak bu hususta öncelikle mutasavvıfların; hatta kendi tarikinden olan Melamiyye ricalinin görüşleri ortaya konulacak, daha sonra ise şahitlerin onun hakkında ileri sürdükleri ithamlara geçilecektir.

        Atâi'nin Zeyl-i Şekâik'de kaydettiğine göre, Oğlan Şeyh, avam arasında bazı şathiyyeleri 21 ile meşhur olmuştu. Fitneye sebebiyet verdiği için şimşir-i şeriatla (şeriat kılıcıyla) fitnesi izale olunmuştur.22 Melamiyye ricalinden Sarı Abdullah Efendi Oğlan Şeyh'in idamının, her işte hata arayan bazı ulemanın garazı sebebiyle olduğunu söylerken,23 Sadık Vicdani, zahir-i şeriata münâfi bazı sözler söylediği için idam olunmuştur diyor.24  Yine Melamiyye ricalinden Lâ'lizâde de, onun hakkında bazı şathiyye isnadının olduğunu kabul edip, bu şathiyyeleri Oğlan Şeyh'in gençliği sebebiyle manevi yükü kaldıramamış olmasına hamlederek şöyle diyor: "Vakt-i şebabda nail-i kutbiyyet olan mahbub ve meczub, emr-i hilafet kaydına tahammül edemez. Adetullah bunun üzerine caridir".25 Oğlan Şeyh'in derviş arkadaşı Abdurrahman Askerî'ye göre ise, yukarıda genişçe anlatılmaya çalışıldığı gibi o, izni ve salahiyeti olmadan şeyhliğe kalkıştığı, yapılan onca nasihatten hiç birisini dinlemeyip tarikat adab ve usulünden uzak, kendi başına yeni bir yol icad ettiği için bu akıbete düçar olmuştur. Şöyle diyor Askeri: "... Aziz-i alem-i ışkın nasayihinden hiç birisin gûş itmedi (dinlemedi)... Öz başına bir râh-ı cedid peydâ eyledi. Akıbet kaza ve kaderde mastûr olan hadise-i kübrâya ve vâkıa-ı uzmâya uğradı 26 Melâmi çevrelerin naklettiğine göre, Oğlan Şeyh müridlerine zikir yaptırdığı zaman, "Allah, Allah" yerine "Allahım, Allahım" dedirtirmiş. Bu kelimenin farklı iki anlama gelmesi de onun idamını hazırlayan sebeplerden olmuştur.27
        Oğlan Şeyh İsmail Ma'şûki'nin şathiyyeleri sebebiyle İstanbul'da fitne çıkma eğilimi görülünce, ya da Ahmed Yaşar Ocak'ın ifadesiyle, cahil ve ateşli müridlerin şurada burada mahiyetini iyi anlayamadıkları tasavvufi fikir ve telakkileri tartışmaları halk arasında karışıklığa yol açınca,28 Padişah Kanuni Sultan Süleyman, babasına olan muhabbeti sebebiyle olsa gerek, kendisini tutuklatmak yerine, önceden uyararak memleketine dönmesini istemiştir.29 Hatta babasının bazı yaşlı dervişleri de kendisine aynı şeyi söylemişler, fakat o, "neticesine razıyım" diyerek hiç birisini dinlememiştir.30 Sonunda Atmeydanı'nda bulunan çeşme önünde 12 müridiyle birlikte idam olunmuştur.31
        Oğlan Şeyh hakkında şahitlerin ileri sürdürdükleri ithamlar İstanbul Şer'iye Sicilleri Arşivi, Evkafı Hümâyûn Müfettişliği Mahkemesi'ne ait 4/2 numaralı sicil içinde 35. sayfada yer alan bir metinde bulunmaktadır.32 Buna göre, Derviş Mehmed b. Abdülgani, Şeyh Alaeddin b. Nasüh, Muhyiddin, Hacı Durak, Mevlana Hayreddin ve Behlül b. Hüseyin'in ihbar ve şehadetleriyle, şeyhin özetle şu fikirleri ileri sürdüğü anlaşılmaktadır:


        1. Herkes Tanrı'dır. Her suretten gözüken O'dur. İnsan kadimdir ve insan insan olduktan    sonra ona hiç bir şey haram değildir.
        2. Şeriatın haram dediği şeyler helaldir. Zina ve livatada nesne yoktur (helaldir). Toprak       toprağa girmektedir. Bunlar aşkın lezzetidir. Müridlerin kanları ve oğlanları ehlullaha   helaldir.
        3. İnsanı yaratan sensin. Bir kadına yaklaşırsın. Doğurduktan sonra da Allah yarattı         dersin.
        4. Kabir azabı, Hesap vs. yoktur.
        5. Ruh bir bedenden çıkar, diğer bir bedene girer.
        6. Babam Kutup, ben ise Mehdiyim. Bize uymayanın imanı dürüst değildir. Kutbun başı arşta, ayağı ferşte, 18 bin âlemi kaplamıştır.
        7. Kelimullah Musa. (a.s) küstah (?)tır.
        8. Üstesinden gelebilirsen ye, iç, yat, uyu. Hepsi ibadettir. Oruç, zekât, hac Yezid'e         cereme için gelmiştir. Mümin olana yılda iki bayram namazı vardır. O iki bayram         namazında secde yerinde bizi görün. Diğer ibadetler avam içindir. Onları meşgul etmek,      birbirleriyle uğraşmasını önlemek içindir.
        9. Ehlullahdan birisi misafir olarak imam olsa, onun arkasında iki rekât namaz kâfidir.      Mukim olan cemaatin namazını dörde tamamlamasına gerek yoktur.33
        Oğlan Şeyh İsmail Ma'şûki'nin de bizzat hazır bulunduğu bir celsede, özetle yukarıdaki iddialar ileri sürülmüş, ancak bunlara karşı şeyhin ne cevap verdiği, ya da verip vermediği maalesef kaydedilmemiştir. Bu durumda Ahmed Yaşar Ocak'ın da ileri sürmüş olduğu bir takım endişeler 34 gündeme gelmektedir. Acaba mahkeme zabıtlarındaki iddialara konu teşkil eden fikirler, gerçekten onun ağzından çıktığı şekilde mi şahitlerce nakledilmiştir? Şimdilik bu husus aydınlığa kavuşmuş değildir. Gölpınarlı'nın ona ait olduğunu söylediği, aşağıya bir kaç beytini alacağımız gazellere bakılırsa, onun ifadelerinde hiç de öyle aşırılıklar görülmemektedir. Ne var ki, bu gazellerde, Gölpınarlı'nın da yerinde ifadesiyle, vahdet cezbesi mevcuttur. Üstelik dile getirdiği konular, ilk defa dile getirilmiş şeyler de değildir. Aksine bunlar daha kat o önce bir kısım sufiler tarafından değişik şekil ve kalıplarla ifadeye konmuştur. Bunun böyle olduğu, ona ait şu beyitler açıkça görülmektedir:


              Çü sensin aşık u maşûk, çü sensin talib ü matlûb,
              Haber ver gel nedir şâhım murad olan bu kavgadan.
                 (...)
              Ne surette zuhur etsen seni ârif bilür şeksiz,
              Melâik sûreti olsun ve ger peri ve ger insan.
              (...)
              Kamu eşya eğerçi kim haber verir cemâlinden,
              Veli insan olan ismin nişan verir müsemmâdan.
              (...)
              Mezâhirde kamu yüzden cemalindir salan pertev,
              Olur aşık kamu eşya, anınçün hüsnüne hayran.
              (...)
              Senin aşkındürür ancak, bu âlemde eden cilve,
              Gehî aşık, gehî maşuk, gehî ayık, gehî sekran.
              (...)
              Senin hüsnündürür ya Rab, ki Yusûf'ta eder cilve,
              Senin aşkındürür ya Rab, zuhür eden Zeliha'dan.
              (...)
              Senin zâtındürür mescûd, ana cümle eder secde,
              Mesacidde eğer âşık, kilîsada eğer ruhbân.
              (...)
              İçenler câm-ı aşkından, geçerler kendü varından,
              Kim içerse bu şerbetten, anın işi olur âsan
              (...)
              Ehli aşkın gözüne yeksan görünür daima,
              Ma'bed-i abid ile rahibin büthanesi. 35

        Gölpınarlı, Oğlan Şeyh'in idamından sonra, "daha o devirde hemen herkes tarafından zulmen katledildiği söylenmeye başlanmıştır" diyorsa da, 36 Atâi bu konuda halkın iki gruba ayrıldığını kaydetmektedir. Bir grup onun zındık olduğuna hükmedip, müridleriyle birlikte katlini haklı bulurken, diğer bir grup büyük velilerden olduğunu ileri sürerek, söylediği sözlerini te'vil yoluna gitmiştir. 37

        Oğlan Şeyh kimin fetvasıyla idam edilmiştir? Pek çok kaynakta, muhtemelen Atâi'nin kaydına dayanılarak,38 Oğlan Şeyh'in 935 (1528-29) senesinde idam edildiği 39 ve dolayısıyla o tarihte Şeyhülislamlık makamında bulunan İbn Kemal'in (şeyhülislamlık dönemi: 932-940 tarihleri arası) bu fetvayı verdiği ifade edilmektedir.40 Oysa İsmail E. Erünsal, yukarıda zikredilen makalesinde Oğlan Şeyh'in idamının 935'de değil 945 (1538-39) yılında gerçekleştiğini ortaya koymuştur.41 Bu durumda İbn Kemal'in adı geçen fetvayı vermiş olması söz konusu olamaz. Onun idamı 945 senesinde gerçekleştiğine göre, bu fetvayı iki şeyhülislamdan birisi; ya Sa'dullah Sa'di Efendi (şeyhülislamlık dönemi: Şevval 940-Şevval 945 arası) 42 ya da Çivizade Muhyiddin Mehmed Efendi (şeyhülislamlık dönemi: Şevval 945-Recep 948 arası) 43 vermiştir. Kanaatimize göre ikincisi tarafından verilmiş olması daha güçlü bir ihtimaldir. Zira Şeyhülislam Çivizâde'nin zaten öteden beri sufiyyeye karşı olduğu bilinmektedir. Gelibolulu Mustafa Ali Efendi onun için, "Evliyay-ı mukarrabinin manevi kılıçlarından sakınmazdı. Şeyh-i Ekber Hazretlerini inkarı ve Kahire'deki Şeyh İbrahim Gülşeni'ye karşı ta'n ve düşmanlığı mukarrerdi" demektedir.44 Nitekim onun şeyhülislamlıktan azledilmesine sebep olarak Devhatü 'l-Meşayih'te, Muhyiddin b. Arabi ve Mevlana Celaleddin Rumi ile diğer tasavvuf büyükleri hakkında kötü sözler söyleyip, onlara dil uzatmış olması kaydedilmektedir.45 Böyle tasavvuf büyüklerine dil uzatmaktan çekinmeyen bir zatın, Oğlan Şeyh gibi birisine tahammül etmesi beklenemezdi.
        Burada bir noktaya daha işaret etmek gerekir. Çivizade Şeyhülislam olmadan önce, iki sene müddetle Anadolu Kazaskerliği yapmıştı.46 Dini meselelerin, o dönemde divanın tabii üyelerinden olan Kazaskerler tarafından halledildiği bilinmektedir.47 Binaenaleyh Çivizâde'nin böyle bir idam kararını, 945 senesinde henüz Kazasker iken divandan çıkartmış olması da muhtemeldir. Ayrıca Atâi'nin kaydından anlaşıldığına göre, Oğlan Şeyh hakkında karar vermek üzere bir de komisyon oluşturulmuştur. Komisyon üyelerinden birinin, o tarihlerde Rumeli Kazaskeri olan 48 Ebussuud Efendi olduğu görülmektedir. Ebussuud Efendi, komisyon üyesi olarak Oğlan Şeyh'in idamı için karar vermekte çok zorlandığını, epeyce düşündükten sonra, dinsizliğine (ilhad) karar vermekten başka yol bulunmadığını anlayarak hükmünü verdiğini belirtmektedir.49
        Tesbit edebildiğimiz kadarıyla Oğlan Şeyh'in doğum tarihi sadece Atâi tarafından kaydedilmiştir. Buna göre Oğlan Şeyh 914 (1508-09) tarihinde doğmuş ve yine aynı kaynağa göre daha önce de belirtildiği gibi, 935 (1528-29) senesinde idam edilmiştir.50 Bu durumda şeyhin 20- 21 sene yaşadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak elde edilen son bilgilerle şeyhin 945 (1538-39) senesinde idam edildiği anlaşıldığına göre, acaba idam edildiğinde onun 30- 31 yaşlarında olduğuna hükmedilebilir mi? Mir'atü l- Işk'da verilen bilgilere bakılırsa, Oğlan Şeyh İstanbul'a ilk defa 941 (1534- 35) tarihinde götürüldüğünde, daha sabi denecek kadar gençti. 51 Bu tarihten, idam edildiği 945 (1538- 39) senesine kadar sadece dört sene geçmiştir. Bu durumda Ataî'nin verdiği doğum tarihinin de, idam tarihi gibi yanlış olduğuna hükmetmek gerekmektedir. Kanaatimize göre o, Semerât ve Sergüzeşt'te kaydedildiği gibi 19 yaşında,52 ya da o civarda bir yaşta iken idam edilmiş olmalıdır.


        II. ŞEYH HAMZA BALİ (ö.969/1561-62)
         Kanunî Sultan Süleyman devrinde idam olunan bir başka Melâmî şeyhi, Bosnalı Hamza Bâlî'dir. Şeyh Bâlî, Ankara'da Melamiyye şeyhlerinden Hüsameddin Ankaravi'nin (ö. 964/1557) hizmetinde bulunmuş, daha sonra Rumeli'ye geçerek Melamiliği orada yaymaya çalışmıştır.53 Ancak kaynakların ifadesine göre, cezbesi galip bir şeyh olduğu için bazı söz ve tavırları gerek ulemanın ve gerekse tarikat şeyhlerinin tepkisine yol açmıştı. Bazı Melami kaynaklarında kaydedildiğine göre, Bosna'nın ulema ve meşâyihi mahkemeye toplanıp, bu adam cahildir ve mürid yetiştirmeye ehil değildir. Eğer tedbir alınmazsa bu tavırlarıyla fitne ve fesada sebebiyet verir. Durumu vakit geçirilmeden İstanbul'a bildirilmelidir, diyerek kadıya baskı yapınca, Kadı Efendi durumu İstanbul'a bildirdi. Bunun üzerine ahvali teftiş olunmak üzere başkentten Bosna'ya müfettişler gönderildi ve teftiş neticesinde şeyhin tutuklanmasına karar verildi. Bu arada Ebussuud Efendi'den de hakkında fetva istenmişti. Şeyhülislam fetva yazmadan önce Hamza Bâli'nin durumunu bazı tarikat şeyhlerinden öğrenmek istedi. Meşâyih, Hamza Bâlî'nin cahil ve nâkıs olduğunu, "dördüncü esma"da kaldığı halde; yani seyri sülûkunu tam ikmal etmediği halde şeyhliğe kalkıştığını bildirdiler.54 Daha önce idam olunan Oğlan Şeyh İsmail Ma'şüki tarikinden olduğunu söylediler. Ebussuud Efendi de, "Oğlan Şeyh zendeka ve ilhada (dinsizlik ve Allah'sızlık) binaen idam olunmuştu. Şeyh Hamza da onun gibi zındık ise katli meşrudur" diye fetva verdi. Ve şeyh, bu fetva ile İstanbul'da idam olundu.55.
        Oğlan Şeyh'in görüşlerini aksettiren bir mahkeme zaptı bugün elimizde bulunmakta. Hamza Bâli'nin görüşlerine dair bir belge henüz elimize geçmiş değildir. Ancak şeyhi suçlayanlar, onun Oğlan Şeyh tarikinde olduğunu belirttiklerine göre, mesele bir ölçüde aydınlanmaktadır. Yani Oğlan Şeyh hangi sebebe binaen idam edilmişse, Şeyh Hamza da aynı sebeplerle idam edilmiş demektir. Zahirde her iki şeyhi de idama götüren sebepler benzerlik arz ettiği gibi, tasavvufi açıdan da benzerlik arz etmektedir. Nitekim her ikisi için de, süluklarını tamamlamadan şeyhliğe kalkıştıkları yolunda ithamlar bulunmaktadır.
        Zeyl-i Şekâik'te Hamza Bali'nin idamına sebep olarak ileri sürülen gerekçe, kendisinden şeriata uymayan hallerin zuhur etmiş olmasıdır. 56 Şeyhi ulema ile birlikte suçlayan meşayihin ısrarla üzerinde durduğu nokta, yukarıda da kaydedildiği gibi onun 'dördüncü esma'da kaldığı için nakıs olduğu, binaenaleyh şeyhliğe tam ehil olmadığıdır. Hamza Bali'nin Ankara'da Hüsameddin Ankaravi'nin yanında yetiştiği daha önce zikredilmişti. Melami kaynaklarının ilklerinden olan Semerat'ta, ilginçtir, Hamza Bali'nin ziyade meczub ve müstağrak olduğu ve bazı acaib halleri istidraca hamlolunduğu için türlü isnatlarla katledildiği ifade edildiği halde, onun halifeliğinden hiç söz edilmez ve üç beş satırla geçiştirilir.57 Diğer Melami kaynaklarından Sergüzeşt ve Tomâr'da ise, onun, seccâde-i irşâda tayin-i İlahi ile oturduğu kaydedilmektedir. 58 Bu kayıtlarla birlikte yukarıdaki tarikat şeyhlerinin ithamları da dikkate alınacak olursa, onun şeyhinden icazet almadan, Oğlan Şeyh gibi icazetsiz irşada kalkıştığına hükmedilebilir. Zaten şeyhi bulunan Hüsameddin Ankaravi (ö.964/1557) de, Atâi'nin kaydına göre, cezbesi galip bir şeyh olduğu için, şeriata uymayan bazı sözleri üzerine Ankara kalesine hapsolunmuş ve ertesi gün hücresinde vefat etmiş halde bulunmuştur. 59 Ancak Oğlan Şeyh hakkında son zamanda elde edilen bilgiler Hamza Bali hakkında henüz elde edilemediğinden, onun şeyhinden icazet alıp almadığı hususunda kesin hükme varmak yine de zordur.

III. ŞEYH MUHYİDDİN KARAMANİ (ö.957/1550)
        Kanuni Sultan Süleyman devrinde idam olunan bir başka tarikat şeyhi Gülşeniyye-i Halvetiyye'den "Karamanlı Şeyh" diye bilinen Muhyiddin Karamani'dir. Şeyh Karamani, Mısır'da İbrahim Gülşeni'nin yanında bulunmaktayken, vezir (Çoban) Mustafa Paşa'nın ricası üzerine Anadolu'ya gelmiştir. Mustafa Pasa Mısır Beylerbeyi olduğu sırada, Şeyh Gülşeni'nin meclislerine katıldığı için Seyh Karamani ile burada tanışmıştı. Daha sonra İstanbul'a gelen Mustafa Paşa, Gelbevize'de (Gebze) bir medrese ve yanına da bir tekke yaptırmış ve Şeyh Gülşeni'den Muhyiddin Karamani'yi buraya göndermesini rica etmiştir.60 O Bunun üzerine Şeyh Karamani adı geçen tekkeye şeyh olarak tayin olundu. Karamani burada faaliyet gösterirken, yanındaki medresede Ebussuud Efendi müderrislik yapıyordu.61 Mustafa Paşa'nın 1523 senesinde Mısırdan İstanbul'a çağrıldığı 62 ve Ebussuud Efendi'nin de adı geçen medresede 1525 senesinde müderris olduğu 63 dikkate alınacak olursa, Şeyh Karamani'nin 1523 ile 1525 tarihleri arasında Anadolu'ya geldiği anlaşılır.
        Şeyh Muhyiddin Karamani, Anadolu'da yirmi beş seneden fazla bir müddet irşad faaliyetinde bulunduktan sonra, 957 (1550) senesinde şeriata aykırı görüşleri olduğu ileri sürülerek Şeyhülislam Ebussuud Efendi fetvasıyla idam olunmuştur.64 Atai bu olayı "Şeyh Karamani vahdet-i vücud meselesinde hata edip, şimşir-i seriatla 957 senesinde katl olundu" şeklinde bir ifadeyle kaydetmektedir.65  Ebussuud Efendi tarafından verilen bir fetva metninde onun idamı şu şekilde açıklanıyor: "Zaruriyyatı dinden olup, nusûs-i kâtıa ile sabit olan ahkâm-ı şeri'at-ı şerifeyi inkâr ile zındık idüğü ve Hz. Resalullah (sa) cenab-ı rif'atlerini tahkir vechi ile zikrettiği tarik-i şer'i' ile sabit olduğu için katlolunmuştur.' 66
        Muhyiddin Karamani'nin idam edilmesine hangi görüşleri sebep olmuştur? İstanbul Şer'i Sicilleri Arşivi Rumeli Sadâreti Mahkemesi Sicilli, nr: 20'de bulunan ve başında "Sicill-i Şeyh Karamani ez-Zındık" ibaresinin bulunduğu mezkur şeyhe ait sicilde 67 kaydedilen şahitlerin ifadesine göre, 68 adı geçen şeyh özetle şu fikirleri ileri sürmekteydi:


1. Vacibü'l-Vücud (Allah) ile mümkinü'l-vücüd (mahlük) arasında hiç bir fark yoktur. Zat aynıdır (müttahittir) farklılık isimlerdedir... Ulûhiyeti bütün eşyaya isnad etmeyenler kafir olurlar.69
2. Şeriatın emirleri itibaridir; bir şeye haram dersin haram olur, helal dersin helal olur.
3. Dünyada haram diye bir şey yoktur. Livata ve zina helaldir, Bu fiillerden dolayı had (şer'i ceza) gerekmez.
4. Haşir yoktur. Öteden kim gelip de haber vermiştir.
5. Hz. Resulullah Şeyh İbrahim (Gülşen)'ye şakird olamaz.
6. Cem-i evliyaya ve enbiyaya verilen bende bilfiil mevcuttur. Bu ânâ kadar benden üstün dört kişi gelmiştir; Resülullah, Ali, Şeyh Attar ve Sahib-i Fusûsü'l-Hikem (İbn Arabi.)
7. Eğer filan ile beraberim dersem "tenasüh" olur. "Tenasüh" mezhebimiz değildir.
8. "Ru'yetullah" ne dünyada ve ne de ahirette mümkün değildir. Mümkündür diyen yalancıdır.70
        Mahkeme sicilinde kaydedilen şahitlerin ifadeleri özetle bu şekildedir. Ancak Ahmed Yaşar Ocak'ın da belirttiği gibi,71 mahkeme zabtında şeyhe nisbet edilen bu cümleler, acaba tam olarak onun ağzından çıkmış şeyler midir? Yoksa tasavvufun bazı derin ve ince meseleleri, dinleyenler tarafından anlaşılamadığı için mi bu şekilde ifade edilmiştir? Sicildeki bilgilere göre bu husus henüz vuzuha kavuşmuş değildir.
        Şeyh Muhyiddin Karamani'nin idamı meselesinin daha bir açıklığa kavuşması için, bu olaya o devir Gülşenileri'nin nasıl baktığını da kaydetmek gerekir. Gülşeniyye meşayihinden Şeyh Hasan Zarifi'nin (ö.977/1569-70), Karamanlı Şeyh'in idamı hadisesinde sıkıntıya girdiği ve takibata uğradığı anlaşılmaktadır. Muhyi'nin kaydına göre, adı geçen hadise için Hasan Efendi bazı sözler söylemiş, bu sözleri duyulduğunda ta Edirne'deki Gülşeni müridleri arasında bile huzursuzluk çıkmıştı. Şeyh Gülşeni'nin Edirne'deki halifesi Âşık Efendi ise, Hasan Efendi'nin tasarruf sahibi bir veli olduğunu ve hikmetsiz söz söylemeyeceğini beyan ederek müridlerini yatıştırmayı başarmıştı.72 Kaynaklarda Hasan Efendi'nin ne söylediği kaydedilmiyor; ancak gelişen hadiselerden onun, Muhyiddin Karamani'nin bazı şathiyyelerini savunur mahiyette konuştuğuna hükmedilebilir. Nitekim Karamanlı Şeyh gibi kendisinin de aynı akıbete düçar olmamak için, Nakşibendiyye'den Emir Buhhari Tekkesi şeyhi Mahmud Efendi'ye mürid olduğu kaydedilmektedir. 73
        Yine Gülşeniyye şeyhlerinden, aynı zamanda Ebussuud Efendi'den de ders almış olan Muhyi Efendi (ö.1014/1605-06),74 önemli eseri Menakıb-ı Gülşenîde Ebussuud Efendi'den hep sitayişle bahsettiği halde, bu meselede onun hissi davrandığına işaret etmektedir. Gerçi Şeyh Karamani'yi de bazı noktalardan hatalı bulmakta; mesela bir kısım sohbetlerinde Karamani'nin, "Niçin bu meclise Çivizade ve Yavsizade (Ebussuud) gelmezler? Neden gelmekten korkuyorlar?" gibi laflar ettiğini ve bunun da bir nevi gurur olduğunu kaydederek, sonunda bu gibi sözlerin şeyhe zarar verdiğini belirtmektedir.75  Fakat bunun yanı sıra, kendisi bizzat Şeyh Karamani'nin sohbetlerini dinlediğini ve bu sohbetlerde şeriata muhalif hiç bir söz ve fiile rastlamadığını da kaydediyor.76 Muhyi Efendi'ye göre Ebussuud Efendi ile Şeyh Karamani arasında ilk ihtilaf, Ebussuud Efendi Gebze'de müderrislik yaparken başlamıştı. Yukarıda kaydedildiği gibi, Şeyh Karamani adı geçen şehirdeki tekkesinde faaliyet gösterirken, Ebussuud Efendi de tekkenin yanında bulunan medresede bir sene müderrislik yapmıştı. Bu esnada Ebussuud Efendi'nin iki danişmendi (talebesi) Şeyh Karamani'nin meclisine devam etmeye başlamışlar ve sohbetlerinden etkilenerek kendisine mürid olmuşlardı. Şeyh Efendi bu iki danişmende, Ebussuud Efendi'nin ders halkasını terk etmemelerini, araşıra sohbetlerine iştirak etmelerinin kendilerine kifayet edeceğini söylemiş, onlar da bu şekilde davranmaya başlamışlardı. Ebussuud Efendi bir ara şeyhe haber gönderip bu iki danişmendi meclisine sokmamasını, aksi takdirde kendisine zararı dokunacağını bildirdi. Şeyh Efendi ise, "Tarikatta, ehlullah meclisinden talebeyi reddetmek yoktur, ama hatırınız için kendilerine tembih edeyim" diyerek bu iki danişmendi huzuruna çağırdı ve "Benim rızamı istiyorsanız, yarın üstadınız hizmetinde olun" diye söze başlayınca, danişmendler "Biz üstadımızı bulduk" diyerek molla kıyafetlerini çıkartıp derviş kıyafetlerine büründüler. Ebussuud Efendi, bu olaydan çok rahatsız olmuş ve Şeyh Karamani hakkında kötü sözler sarf etmişti. Daha sonra 944 (Ağustos 1537) senesinde Rumeli Kazaskeri olan Ebussuud Efendi, bir ara Kanuni Sultan Süleyman'la birlikte Edirne'ye gitmişlerdi. 0 esnada Şeyh Karamani de Edirne'de bulunuyormuş. Burada bazı çekemeyenlerin şikâyeti üzerine, Şeyh Karamani Sultan Bayezid Camii'nde teftiş edilmiş ise de, kendisine herhangi bir zarar verilememiştir. Ancak Ebussuud Efendi Şeyhülislam olduktan sonra yukarıda bahsedilen fetvasını vermiş ve şeyhi idam ettirmiştir.77

        Muhyi Efendi bu şekilde şeyhin idamı konusunda Şeyhülislamın hissi davrandığına işaret ediyor. Ebussuud Efendi'nin, şayet İmam-ı Azam'ın görüşüyle amel etmiş olsaydı, fikirlerini itiraf ederek bunlardan vazgeçtiğini beyan ettiği için Şeyh Karamani idamdan kurtulabilecekken, kararını diğer imamların ve mezheplerin görüşüne göre vermesi,78 Muhyi Efendi'nin imasını te'yid eder mahiyette gözükmektedir. Ancak, A. Yaşar Ocak'ın da isabetle belirttiği gibi,79 Ebussuud Efendi'nin meslek hayatında son derece dürüst ve tutarlı olduğu da bir gerçektir. Nitekim onun, karşılaştığı benzer olaylarda ne kadar titiz ve hassas davrandığı, kaynakların verdiği bilgiler ışığında açıkça görülmektedir. Mesela Bayrami Melami şeyhlerinden Gazanfer Dede (ö.974/1566-67) ile ilgili benzer bir olayda sadrazam kendisine görüşünü sorduğunda o şöyle demiştir: "... Oğlan Şeyh'in katli işinde, fakir hadd-i mutaddan hariç tevekkuf ve teenni etmişimdir. Merhüm Mevlana Şeyhi Çelebi ilhadına hükmettikten sonra, iki üç meclis dahi tevekkuf edip, asla tevcihe mecal kalmayıp, ihtimal munkati' olmayınca hükmolunmamıştır. Bunun (Gazanfer Dede) ol tarikden idiği şer' ile sabit olmadan, onun mecrasına icra olunmak meşru değildir."80
        Ayrıca Ebussuud Efendi'nin İstanbul'da faaliyet gösteren İbrahim Gülşeni'nin diğer halifesi Hasan Zarifi Efendi'yle oldukça samimi dost oldukları81 ve Şâbâniyye-i Halvetiyye'nin kurucusu Kastamonulu Şeyh Şabân-ı Veli'nin İstanbul'daki müridlerinden, Süleymaniye Camii vaizi Kastamonulu Muharrem Efendi (ö.Cemaziyel evvel 983/Eylül 1575) ile yakın arkadaşlıkları bilinmektedir. Öte yandan, Kanuni'nin büyük itibarına mazhar olan Halvetiyye şeyhlerinden Nûreddinzâde 83 Rumeli'de faaliyet gösterdiği sırada, hakkın bazı ithamlar sebebiyle tutuklanma kararı çıkarılmak üzereyken onu sadrazam nezdinde tezkiye eden zât da Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'dir. 84
        Ebussuud Efendi'nin bu dürüstlüğü herkesçe bilinirken, onun Karamani hakkında hissi karar vermiş olduğunu kabul etmek oldukça zordur. Kanaatimize göre o, A. Y. Ocak'ın da belirttiği gibi, Şeyh Karamani'n itiraflarında samimi olmadığına, bu yüzden de Hanefi hukukun hoşgörüsünden yararlanmak için asıl inançlarını gizlediğine inanarak, Mâliki hukukuna göre idam kararını onaylamış olmalıdır.85


         IV. OSMANLI DEVLETİ VE ŞERİAT
        Osmanlı Devleti hukukunu şeriat üzerine bina etmiştir. Bu yüzden, şer'i çerçevesinin dışına çıkanlar ister meşâyihden isterse ulemadan olsun 86, hiç ayrım gözetilmeden, yine şeriatın emri ile cezaya çarptırılmışlardır. Yoksa bu noktada devletin meşâyihe hususi bir baskısı söz konusu değildir. Nitekim Eskişehir'de Seyyid Gazi Zaviyesi'nde yaşanan olaylar da bunun açık bir delilidir. Adı geçen zaviyede rafizilerin faaliyet gösterdiği devlet tarafında haber alındığında, bizzat Kanuni'nin emriyle rafıziler buradan temizlenmiş,87 ancak, daha sonra, eski sapık adetlerinden vazgeçip,88 şeriatın emirlerini uygulamaları şartıyla tekrar buraya dönmelerine müsaade edilmiştir.89 Bu arada da zaviyeye şeyh olarak Nakşibendiyye ricalinden Şeyh Enveri (973/1565-6)tayin olunmuştur.90 Yine, devletin yukarıda kaydedilen prensibi gereği, Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi, vakfettiği tekkenin şeyhlerinin ehl-i sünnette; olmasını ve dervişlerin de ehl-i bid'attan olmamasını şart koşmuştur.91 Diğer yandan Ebussuud Efendi, mesela Gazanfer Dede ile alakalı görüşü sorulduğunda gayet açık olarak şunu söylemiştir: "Maarif-i ilahiyyesi ahkamı şeriat-ı şerifeye muvafık ve meşayıh-i İslamiyye(nin) sülük ettikleri tarikat; mutabık ise bî çare ıtlak olunup, belki riayet olunmak lazım olur".92
        Ebussuud Efendi'nin ifade ettiği şekliyle devlet, tarikat şeyhlerinden şeriat çizgisini muhafaza edenleri daima kollamış; eğer haklarında bir isnat söz konusu ise, o takdirde bunları en ince noktasına kadar araştırdıktan sonra hükmünü vermiştir. Hatta değişik sebeplerle takibata uğrayıp suçsuz olduğu anlaşılanlardan özür dilenerek gönülleri alınmaya çalışılmıştır. Nitekim yukarıda kaydedilen Oğlan Şeyh'in babası Melamiyye şeyhlerinden Pir Ali Aksarayi (Alâeddin Aksarayi, ö. 944/1537-38 civarı) hakkında bir ara bazı isnatlar ileri sürülmüş ve mehdilik davasında bulunduğu gerekçesiyle takibât başlatılmıştı.93 Ancak bunun böyle olmadığı görülünce takibâtın sonucu çok iyi bir şekilde neticelenmiştir. Semerât müellifi Sarı Abdullah Efendi'nin, ondan naklen La'lizâde, Müstakimzâde ve Sadık Vicdanî'nin ortaklaşa kaydettiklerine göre, bu iddianın yayıldığı esnada Kanuni Sultan Süleyman, İran seferi için (1. İran seferi) hazırlık yapmakta imiş.94 Şeyhin mehdilik iddiası kendisine ulaştığında sultan, sefere giderken yol üzerinde şeyhle görüşmeye karar vermiş 95 ve sefer esnasında, tebdil-i kıyafetle gizlice Pir Ali Aksarayi'nin yanına giderek onunla görüşmüştür. 96  Bu buluşmaları esnasında padişah şeyh hakkında ileri sürülenlerin bir iftiradan ibaret olduğunu anlamış ve "Azizim sizi bize yanlış tanıtmışlar demiştir. Padişahın bu ifadesi üzerine şeyh, "Devletlü padişahım bu fakire isnad olunan nedir?" diye sormuş, o da "Mehdiyim diyormuşsun, ayrıca 'cennetin dört ırmağı bizdedir' der imişsin" deyince şeyh, "Şevketlü padişahım, zahirde şimdilik mehdi sizsiniz. Ayrıca cennetin dört ırmağı oda cennete aittir. Bunlar Kevser suyu, beyaz süt, saf bal ve kırmızı şarap ırmaklarıdır. Öldükten sonra oraya giren mü'minler bu ırmaklardan içeceklerdir. Hak Teala size ve bize Resulullah (a.s)'ın meclisinde onlardan içmek nasip etsin. Ancak 'insan',alem-i şehadet ve alem-i melekutun bir numunesi olduğu için, onda meydana gelen ilim, marifet, aşk ve hakikatten her biri bu ırmaklara teşbih olunmuştur" dedikten sonra, "Birkaç baş sığır ve davarımız var, binaenaleyh bunların zahirde olan misalleri dahi hanemizde mevcuttur" diyerek padişaha süt ve bal sunmuştur". Padişah, "Azizim şarap ırmağından da bir numunemiz yok mudur?" diyerek latife edince, şeyh, "Evet, şarap ırmağı aşkı Yezdan ve cezbe-i Rahman'dır. Bu da taliplerden esirgenmemektedir" diyerek, o esnada Kanuni ile birlikte gelip bu meclise iştirak etmiş olan ve şeyhi ayakta can kulağıyla dinleyip oldukça etkilenmiş bulunan sultanın çuhadarı Pertev Paşa'ya bir nazar etmiş ve onun gayri ihtiyari "Allah" diye bağırarak yere yuvarlanmasına ve bir müddet vecd halinde öylece kalmasına sebep olmuştu. Bu olaydan Kanuni'nin çok etkilendiği, hatta o esnada ağladığı kaydedilmektedir.97 Padişah şeyhle görüştükten sonra yoluna devam etmiş ve sefer dönüşü şeyhi tekrar ziyaret etmiştir. Zira sefer öncesi görüşmeleri esnasında şeyhin işaret ettiği hadiseler sefer sırasında aynen meydana gelmişti.
        Bu ikinci görüşmelerinde de Kanuni, şeyhten nasihat ve dua talebinde bulunmuş ve kendisine bir kısım emlak ve tarlalar vermek istemiştir. 98
        Ayrıca belirtmek gerekir ki, Melamiyye ricalinden Oğlan Şeyh devlet tarafından idam edilmiştir; ancak, onun idamından sonra İstanbul'da ilk Melami tekkesi de, bizzat Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. 99 ilk şeyh olarak da Pir Ali Aksarayi'nin halifelerinden Şeyh Yakub Helvâi (ö.997/1588-89) tayin olunmuştur. 100 Aynı zamanda Aksarayi'nin damadı olan Yakub Efendi, Aksaray'dan kayın biraderi Oğlan Şeyh'le birlikte İstanbul'a gelmiş, onun idamı esnasında kendisi de hapse atılmıştı.101 Akka'ya sürüldüğü de rivayet edilmektedir.'102 Fakat Acem Seferi esnasında 103 Kanuni tarafından affedilmiş ve İstanbul Süleymaniye'de Bozdoğan Kemeri bitişiğinde yaptırılan mezkur tekkeye yerleştirilmiştir.104 Burada irşad faaliyetine başlayan Helvâi Efendi'nin bir gün Padişah Kanuni tarafından ziyaret edildiği ve şeyhin de kendisine helva ikram ettiği nakledilmektedir.105


V. SONUÇ


         Yukarıda kaydedilen bilgi ve belgelerden açıkça anlaşılıyor ki, devlet adı geçen tarikat şeylerinin idamına gerekçe olarak, onların dinden çıkmış olmalarını (zendeka ve ilhad) göstermektedir. Üçünün de gerekçesi budur. Eldeki mahkeme kayıtları da bunu te'yid etmektedir. Bu yüzden, gerçekleştirdiği mezkûr idamlarla devletin o dönemde herhangi bir tarikat ya da şeyhe hususi bir baskı uygulamak niyetinde olmadığı, aksine cemiyette huzuru tesis edip, Şeriat'ın emirlerini yerine getirmeyi hedeflediği anlaşılmaktadır. Diğer yandan, Oğlan Şeyh ile Hamza Bali'nin tasavvufi açıdan gerekli olan seyri süluklarını tam ikmal etmeden şeyhliğe kalkıştıkları, Muhyiddin Karamani'nin ise, bizzat kendi tarikat arkadaşının ifadesiyle, bir sufide bulunmaması gereken tavırlar içinde olduğu; ayrıca her üçünün de vahdet-i vücud gibi tasavvufun ince meselelerini, cahil müridlerin yanında ifşâ etmek suretiyle, daha sonra telafisi mümkün olmayan yanlış anlaşmalara sebebiyet verdikleri, şahitlerin ifade tarzlarından anlaşılmaktadır. Binaenaleyh idam edilen bu üç tarikat şeyhinin de, eldeki bilgilere göre hem şeriat, hem de tarikat noktasından hata ettiklerine hükmetmek gerekmektedir.


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1- Kanuni Sultan Süleyman ve o dönem diğer devlet ricalinin tasavvuf ve tarikatlara karşı yakın alakası için bk. Öngören, s. 183-258.
2- Melamiyye piri Ali Aksarayi'nin oğlu olan Oğlan Şeyh İsmail Ma'şüki'ye kaynaklarda ayrıca Şeyh Çelebi ya da yalnızca İsmail Ma'şüki denildiği gibi, Derviş Kemal de denilmektedir. Sefine müellifi Hüseyin Vassâf Bey, Ahvâ1-i Melamiyye isimli eserden naklen, ona Oğlan Şeyh isminin, insanı hayrete düşürecek bir güzelliğe sahip olup, çok genç yaşta iken Ayasofya Camii'nde verdiği vaazlarında herkesi kendisine meftun ettiği için verildiğini kaydetmektedir (Vassâf, II, 281). İsmail ismi ise, rivayete göre, Aksarayi'nin şeyhi Bünyamin Ayâşi tarafından doğduğunda verilmiş ve böylece ta o zaman muhabbet yoluna kurban olacağına işaret olunmuştur (Atâi, s. 89).

3- Bk. Erünsal, s, 95-115.
4- Erünsal, s. 101.
5- "Nüceba" diye de tabir edilen Kırklar bir tasavvuf terimi olarak, halkın hukuku konusunda faaliyet gösteren, karşılaştıkları güçlüklere karşı onlara yardımcı olan gayb erenlerden kırk veli anlamını taşımaktadır (Uludağ, s. 289, 378).
6- Erünsal, s. 100-101.

7- Erünsal, s. 101-103.
8- Sarı Abdullah Efendi, s. 249; Lâlizâde, s. 27; Müstakimzâde, vr. 11a; Sadık Vicdani, s. 51; Vassâf, II, 282, 289.
9- Erünsal, s. 103-104.
10- Erünsal, s. 104.

11- Erünsal, s. 104-105.
12-Erünsal, s. 105.
13-Kanuni Sultan Süleyman, yedinci seferi olan Korfu (ve Pulya) için İstanbul'dan 17 Mayıs 1537 günü hareket etmiştir. (Öztuna, 1, 195).
14- Erünsal, s. 105, dipnot: 24. Sarı Abdullah Efendi'nin çocukken görüştüğü Pir Ahmed Edirnevi'den hikâye ederek kaydettiğine göre, Şeyh Aksarayi, halini yakından gördüğü oğlunun İstanbul'da katledileceğini anlamış ve bunu da tenhaya çekip Edirnevi'ye söylemiştir (Sarı Abdullah Efendi, s. 249; ondan naklen Müstakimzâde, vr. 13a; ayrıca bk. Atâi, s. 89).

15- Sarı Abdullah Efendi, s. 249; Lâlizâde, s. 27.
16 -Erünsal, s. 104.

17-Sarı Abdullah Efendi, s. 250.
18-Lâlizâde, s. 28; Müstakimzâde, vr. 111; Sadık Vicdâni, s. 52, dipnot: 1; Vassâf, II, 281. Gölpınarlı, s. 48, dipnot:

20- Yücel, s. 80.
21-Şathiyye: Bir tasavvuf terimi olan şathiyye bir kaç manaya gelmektedir. Bunlar şöyle sıralanabilir: a) Üzerinde benlik ve dava kokusu bulunan söz. b) Ne kasdedildiği kolay kolay anlaşılmayan kapalı veya sembolik ifade. c) Zahiri itibariyle şer'i hükümlere aykırı düşen söz. d) İlahi feyz ve kuvvetli tecellilerle kendilerinden geçen, coşan ve taşan velilerin gayr-i ihtiyari söyledikleri sözler ki, çoğu şeriata aykırı gibi görünür. Bu yüzden veliler kendilerine geldikleri zaman o sözleri söylediklerine pişman olarak tövbe ederler (Uludağ, s. 445).
22-Atâi, s. 89.
23-Bk. Sarı Abdullah Efendi, s. 249.
24-Bk. Sâdık Vicdâni, s. 52.
25-La'lizâde, s. 28-29.
26-Erünsal, s. 106, dipnot: 25.

27- Gölpınarlı, s. 48.
28- Ocak, Oğlan Şeyh, s. 51.
29 -Sarı Abdullah Efendi, s. 240-250; La'lizâde, s. 28; Sadık Vicdani, s. 52.
30- Sarı Abdullah Efendi, aynı yer.
31- Atâi, 89; Müstakimzâde, vr. 111,
32- Bu belge ilk defa Mustafa Akdağ tarafından bulunmuş ve eserinde kısmen kullanılmıştır (bk. Akdağ, İl, 47).
33- İstanbul Şer'iyye Sicilleri, Evkafı Hümayun Müfettişliği, nr: 4/2, 35.

34- Bk. Ocak Oğlan Şeyh s. 55.
35- Gölpınarlı, s. 51-53.
36- Gölpınarlı, s. 50.
37- Atâi, s. 89.

38- Bk. Atai, s. 65, 89.
39- Mesela bk. Sarı Abdullah Efendi, s. 251; La'lizade, s. 29; Müstakimzâde, vr. IIb;
Ayvansarâyi, Il, 125; Sadık Vicdani, s. 52; Vassâf, 11, 281; Gölpınarlı, s. 48.
40- Bk. At61, s. 89; Ayvansarâyi, aynı yer; Sadık Vicdani, aynı yer; Vassâf, aynı yer;
Gölpınarlı, aym yer.
41- Bk. Erünsal, s. 107-109.
42- Müstakimzâde, s. 19.
43- Müstakimzâde, Devhatü 'l-Meşayih, s. 20.
44 -Mustafa Ali, vr. 232a; ayrıca bk. Düzdağ, s. 192.
45- Bk. Müstakimz6cle, Devhatü'l-Meşayih, s. 20-21; ayrıca bk. Yurdaydın, İslam Tarihi, s. 114-1I a. rnlf., s. 155-156; İpsirli, s. 348.
46- Bk. İpsirli, aynı yer.
47- Pakalın, Il, 230.
48- Akgündüz, s. 365.
49- At31, s. 88.

50- Atâi, s. 89.
51- Bk. Erünsal, s.102, dipnot: 18.
52- Sarı Abdullah Efendi, s. 249; La'lizâde, s. 28.
53 La'lizâde, s. 36- 37, Sadık Vicdani, s. 54.
54- Gerçi, Muhammed Nazmi Efendi'nin Hediyyetü 'I-Ihvan isimli eserinde kaydettiği şekliyle, bazı tarikat şeyhleri; mesela Halvetiler "dördüncü esma"dan sonra müridlerine "hilafet" vermektedirler. Mesela Şemseddin Ahmed Sivasi'ye ilk şeyhi Muslihiddin Efendi, "dördüncü tavr"ı müteakib, "Bizden önceki şeyhler dört makamı tamamladıktan sonra hilafete dua edip, seccade ve rida verirlerdi. Biz dahi size hilafetle dua edelim " diyerek icazet yazmış ve kısa bir süre sonra da vefat etmişti (Nazmî, 62). Ancak Şemseddin Ahmed Efendi bununla yetinmeyerek tekrar şeyh aramış ve sülûkunu en son mertebesine kadar ikmal etmiştir (Nazmi, s. 63 vd.).
55- La'lîzade, s. 37 vd; Sadık Vicdani, s. 55; Gölpınarlı, s. 72.

56- Atâî, s. 70.
57- Bk. Sarı Abdullah Efendi, s. 257.
58- La'lizâde, 36; Sadık Vicdani, s. 54.
59- Atâî, s. 70; ayrıca Ok. Müstakimzâde, vr. 33a; Vassâf, II, 286.
60- Muhyî, s. 378-279 Menâkıb müellifi Muhyi Efendi'nin "Gelbevize" diye kaydettiği ver, kanaatimizce Gebze olmalıdır. Zira ileride kaydedileceği gibi, adı geçen yerdeki tekkede Şeyh Karamâni faaliyet gösterirken, medresenin müderrisliğini de Ebussuud Efendi yürütüyordu. Diğer kaynakların beyanıyla bilinmektedir ki, Vezir Mustafa Paşa tarafından yaptırılıp da Ebussuud Efendi'nin müderrislik ettiği medrese Gebze'de idi (bk. Akgündüz, s. 365).

61- Muhyi, s. 381.
62- Bk. Yücel-Sevim, s. 160.
63- Akgündüz, s. 365.
64- Bk. Düzdağ, s. 193-19ı.
65- Bk. Atâi, s. 6.3
66- Bk. Düzdağ, s. 194
67- Bu sicil ilk dela Ahmed Yaşar Ocak tarafından bulunmuş ve şu makalede kullanılmıştır: "Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Bir Osmanlı Heretiği: Şeyh Muhyiddin-i Karamani', Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu'na Armağan, İstanbul 1991, s. 473-484. Ancak sicillin bulunduğu yerle alakalı şu düzeltmeyi yapmalıyız; Ahmed Yaşar Ocak bahsedilen sicilin Nr: 20/3 vr. lO5a-b'de olduğunu belirtmektedir. Oysa mahkeme defterlerinden birinci ve ikinci defterler mükerrer numaralı olduğundan, sicilin bulunduğu üçüncü defter '2' rakamıyla numaralanmıştır. Varak numarası da 105b-106a olarak değiştirilmelidir. Buna göre doğru referans, (20/2 vr. 105b- 1 106a) şeklinde olmalıdır.
68- Şahitlerin isimleri şöyledir: 1.Mustafa b. Mehmed, 2.Seyyid Mehmed b. Seyyid Bahşâyiş, 3.Abdi b. Mehmed, 4.Abdülkerim b. Şeyh Alaeddin, 5.Ahdi Çelebi b. Abdüllatif, 6.Abdi b. Ubeydullah, 7.Vefâi (Fenâi) Dede bin Abdullah, 8.Yahya b. (...), 9.Ahıned Çelebi b. Seydi, 10.Hamdullah b. Hayreddin (İstanbul Şer'iyye Sicilleri Arşivi Rumeli, Sadareti Mahkeme Sicilli, Nr: 20/2 vr. 105-b-106a).
69- Rumeli Sadâreti Mahkemesi Sicilli, vr. lO5b. Şahitlerin ifadelerine göre Şeyh Muhyiddin Karamani, "Allah" ile "yaratılanlar"ın aynı olduğunu ifade için, eline aldığı bir tutam menekşeyi iki parçaya ayırarak, birine "vacib" (Allah), diğerine "mümkin" (yaratılanlar) dermiş (bk. aynı yer).

70-Rumeli Sadareti Mahkemesi Sicilli, vr. 105b-106a.
71- Bk. Ocak, Muhyiddin Karamani s. 480.
72- Muhyi, s. 141.
73 -Atâi, s. 201. Araştırmalarımızda Nakşilere ait İstanbul'da bulunan üç Emir Buhari tekkesinden hiç birisinde o tarihlerde faaliyet gösteren Şeyh Mahmud isimli bir şeyhe rastlanmamıştır (O dönem Nakşi tekkeleri hakkında geniş bilgi için bk. Öngören, s. 88-120). Binaenaleyh bu zatın adı ya yanlış kaydedilmiştir veya bir başka tekkede faaliyet gösteren Nakşi şeyhidir.
74- Bk. Muhyi, s. 383.
75- Bk. Muhyi, s. 382-383

76- Bk. Muhyi, s. 382.
77- Muhyi, s. 381-382; ondan naklen Yurdaydın, Bilim Tarihi, s. 170-171.
78- Bk. Düzdağ, s. 194.
79- Ocak, Muhyiddin Karamani s. 481.
80- Atai, s. 88.

81- Bk. Muhyi, s. 138-1iI.
82- Fuâdi, s. 62.
83- Bk. Öngören, s. 19, 218.
84- Bk. Atâi, s. 212-213.
85- Ocak, Muhyiddin Karamani s. 482.
86-Bu dönemde idam edilenler arasında ulemadan, mesela, Molla Kabız ve Hakim İshak gibi isimler bulunmaktadır (ag.m., s. 474).
87- Köprülü, 1, 32; Faruqhi, s. 96.
88- Bunların sapık adetleri için bk. âşık Çelebi, vr. 175a-b.
89- Köprülü, 1, 32.
90- Atai, s. 85-86.
91- Bk. Konyalı, s, 48; ondan naklen Mayer, s. 59.
92- Atai61, 88

93- Bk. Sarı Abdullah Efendi, s. 246; La'lizade, s. 24-2S; Müstakimzâde, vr.10a-b; Sadık Vicdani, s. 5O.
94- Kanuni Sultan Süleyman'ın İran üzerine 1533-35, 1548-49, 1553-55 tarihlerinde olmak üzere üç defa seferi olmuştur (bk. Öztuna, 1, 240, 244, 245). Yukarıda kaydedilen Iran seferi birincisi olmalıdır. Zira ikinci ve üçüncü seferler görüldüğü gibi, Aksarayi'nin vefat tarihinden (944/1537-38 civarı) sonra gerçekleşmiştir.
95- Bk, Sarı Abdullah Efendi, s. 246, 248; La'lizade, s. 24; Müstakimzâde vr. 10b; Sadık Vicdani, s. 50.
96- Sarı Abdullah Efendi, s. 247; La'lizade, s. 2S; Müstakimzâde, aynı yer; sadık Vicdani, s. 51.
97- Sarı Abdullah Efendi, s. 247, 248. Şeyh Aksarayi'nin Kanuni ile yaptığı bu görüşme bazı ufak farklılıklarla birlikte La'lizade, Müstakimzâde ve Saclık Vicdani tarafından da aynen tekrar edilmektedir (bk. La'lizade, s. 25-26; Müstakimzâde, vr.10b-lla; Sadık Vicdani, s. 51).

98- Sarı Abdullah Etendi, s. 248; La'lizâde, s. 27; Müstakimzâde, vr.IIa.
99- Vassâf, II, 289; Işın, s. 49.
100- Hulvî, s. 600-601: Atâi, s. 65; Müstakimzâde, vr. 12a; Sâdık Vicdâni, s. 52.
101- Vassâf, II, 289.
102- Işın, s. 49.
103- Zikredilen İran seferi Oğlan Şeyh'in idamından (1538-39) sonra gerçekleştiğine göre bunun II. (1548-49) veya (1553-55) İran seferi olması gerekir.
104- Vassâf, II, 289; ayrıca bk. Işın, s. 49.
105- Vassâf, aynı yer.

 (İlam Araştırma Dergisi)

 
Geri