MAKALELER  
TEFEKKÜRÜN BOYUTLARI


KUR'ANI KERİM IŞIĞINDA TEFEKKÜRÜN BOYUTLARI

Yrd. Doç. Dr. Sadık KILIÇ


Müslüman aydınlar, her çağda düşünce alanı ve bu alanın sınırlarını tesbit olayıyla yüz yüze gelmişlerdir. Hadise, beşer düşüncesinin uzanabileceği alanlarla, değinilmesi çıkmaza açılan alanları belirleme şeklinde ortaya konulduğunda, Kuran'a ve sahih hadislere müracaat en sağlıklı yol olmuştur. Ve zaten Kur'an'ın istediği de budur: "Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'a ve Resulüne arz ediniz; eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız. Böyle yapmanız en hayırlısı ve netice bakımından en güzelidir" (Nisa, 4/59).

Kuran'da beşeri düşüncenin alanlarıyla, düşüncenin sınırı ve geçerliliğini en çok alakadar eden ayet ise, Al-i İmran 3/7 ayetidir. Tefsiri açıklamaların ötesinde, denilebilir ki, İslami düşünce yelpazelerinin değişik yön ve yollardan kendisine çıktığı bir "ana meydan" gibidir bu ayet. Gerek dini gerekse beşeri problemler konusunda düşünme ve bunu duyurma durumunda olan herkes gibi, bizim de ilk planda bu ayeti iyi anlamamız kaçınılmazdır.

Yöntem olarak, önce ayetin sebeb-i nüzulünü verecek, sonra sırayla, bir makalenin elverdiği sınırlar içinde, "müteşabih" kelimesini, farklı bütün yorumların dayanağı olan "zorunlu vakf"ın yerini, "râsihûn" kavramını açıklamaya ve nihayet bazı sonuçlara ulaşmaya çalışacağız. Böylece Kur'an'ın sınırlarını çizdiği düşünce boyutlarını kavramaya, "doğru bilgi", "sağlam düşünce" ve "doğru sonuçlar" elde etme çabasındakilere sağlıklı bir zemin hazırlamaya çalışacağız.
Ayetin meali: "Sana Kitab'ı indiren O'dur. Kitab'dan bir kısmı, Kitab'ın anası olan muhkem ayetlerdir. Diğer ayetlerse müteşabihtirler. Kalplerinde bir eğrilik olanlara gelince, onlar fitne çıkarmak arzusuyla ve yine tevilini yapmak isteğiyle Kitab'ın müteşabih ayetlerinin peşine düşerler. Oysaki O'nun tevilini Allah'tan başkası bilemez. İlimde nüfuz sahibi olanlarsa: ona inandık, hepsi Rabbimiz katındır" der- akıl sahipleri düşünüp ibret alır" (Al-i İmran 3/7)


Sebebi nüzul:

Taberi (ö. 3l0/922)'nin ve Suyûti (ö. 911/1505)'nin naklettiklerine göre, ayetin inmesine aşağıdaki olay kesin sebeptir: ... Necran'dan gelen hıristiyan din adamları heyeti Hz Peygamber'in huzuruna çıktı ve Onunla fikir tartışmasına başladı. Dediler ki: Ey Muhammed, sen demiyor musun ki, (Hz.) İsa Allah'ın kelimesi ve O'ndan bir ruh? Hz. Peygamber: Evet, deyince şu mukabelede bulundular: Bu da bize yeter! Bunun üzerine Cenabı Hak: Kalblerinde bir eğrilik olanlara gelince, (..)" ayetini inzal etti.

Zikredilen diğer bir sebep ise, yahudilerle alakalıdır. Buna göre ayet-i kerime, yahudi olan Ebû Yasir İbn Ahtab, kardeşi Huyey İbn Ahtab ve beraberindeki topluluk hakkında nazil olmuştur. Bunlar Hz. Peygamber ile O'nun ve ümmetinin ömrü hususunda tartışmaya girmişler, Hurûf-u mukattaa'ları cümel hesabıyla rakama dökerek (İslam'ın ömrü konusunda)bir süre tayinine kalkışmışlardı. Bunun üzerine ayet nazil olmuştur: "Kalblerinde bir eğrilik olanlara gelince... Taberi'ye göre, ayette niteliği "kalblerinde eğrilik bulunmak" olarak yerilenler, "Kur'an'ın, muhtelif tevil şekillerine göre anlaşılabilmesi mümkün olan "Hurûf-u mukattaa" nın manalarına tutunan yahudilerdir"

Nüzul sebebinin hususiliği hükmün umumi bir çerçevede ele alınmasına engel teşkil etmez. Bu itibarla, ayetin hükmünü sınırlı zaman, mekân ve şahıslar çerçevesinden taşırarak, genel çizgide anlamak kabildir. Bu açıdan bakıldığında ayet, Kuran'ın muhtelif yorumlara açık ayetlerini kendilerince tevil ederek, Resülullah'ın Rabbinden telakki ettiğine aykırı ve muhalif "bidat"ler koyan kimseler hakkındadır. Nitekim Hz. Peygamber'in Al-i İmran. 3/7 ayetini sonuna kadar okuduktan sonra: "Ey Aişe! Eğer Kitab'ın müteşabihine tabi olanları görürsen, bil ki onlar Allah'ın bu ayette kastettiği kişilerdir" hadisi bunu teyit etmektedir.

Zikrettiği rivayetler arasıda yaptığı tercih ve genel sonuçlara gitmesi bakımından temayüz etmiş olan Taberi şu değerlendirmesiyle ışık tutar bize: "Müteşabih ayetlere tutunarak, Allah'ın Resulüyle tartışmaya girenlerin iki husustan birisi için bunu yapmış olmaları mümkündür. Ayetin, müteşabihâta sarılarak, kendisinin ve ümmetinin ömrü hususunda Hz. Peygamber'le tartışmaya girişen yahudiler hakkında nazil olmuş olması daha uygundur. Zira, "onun tevilini Allah'tan başka kimse bilemez" kavli, Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği bir alana işaret eder ki, bu da Hz. Peygamber'in ve ümmetinin ömrüdür; yahudilerin öğrenmek istedikleri de buydu. Hz. İsa konusu, Cenab-ı Hak tarafından Peygamber'ine ve müminlere açıklanmış, böylece kapalı bir husus kalmamıştır.

Ayette geçen "zeyğ" kelimesini "hidayetten, doğrudan sapmak" şeklinde açıkladıktan sonra Taberi, ayetin, genel sonuçlara açılan bir yorumunu yapar: "Kalblerinde Hak'tan meyletme ve sapma olanlara gelince onlar Kitab'ın ayetlerinden lafzı kapalı olan ve muhtelif manalar yükleyerek çeşitli tevillere çekilmesi mümkün olanlarını izlerler. Bunu, Allah'ın beyan ettiği ve Kitabındaki muhkem ayetleriyle vuzuha kavuşturduğu Hak görüşü bırakıp, şüphe ve karışıklıklar uyandırmak ve kalbinin meylettiği kendi batıl görüşüne delil getirmek için yaparlar?'

Taberi şöyle sürdürür açıklamalarını: Her ne kadar ayet, adı geçen şirk ehli hakkında nazil olmuşsa da, onunla Allah'ın dinine bir bidat sokan, kalbi bu bid'ate yönelmiş olan, sonra Kur'an'ın müteşabih ayetlerinin bir kısmını sırf kendinden te'vil eden, yaptığı bu tevili hüccet getirip "Hak ehli" ile tartışmaya girişen; Hak ehli müminlerde şüphe uyandırmak için, Kur'an'ın muhkem ayetlerinin net manalarından sapan; hangisi olursa olsun, kendisi için müteşabih olan her ayetin manasını tevil yoluyla talep eden her bidatçiyi içine alır.

İhtilaf muhkemat hususunda olmadığı için, şimdi "müteşâbih" deyimi üzerinde durmak istiyoruz. Rağıb'ın beyanına göre Kur'an'ın müteşabihi, ya lafzı bakımından ya da mana cihetinden, başkasıyla benzerlik arz ettiğinden ötürü, tefsiri zor olan ayettir. Cürcani (ö. 816/1413)'ye göreyse, hurûf-u mukattaalar gibi, lafzı kapalı ve manası anlamak güç olan lafızlar, Suyûti'nin naklettiklerine göre de müteşabih, kıyametin ne zaman kopacağını bilmek gibi, bilgisi sadece Allah'a mahsus olan konular, ya da birden çok anlayışa müsait olan veya Mâverdî (ö. 450/1058)'nin söylediği gibi, manası kavranılamayan: namaz (vakitlerinin ve rekâtlarının) sayılan, orucun Ramazan ayına tahsis edilmesi, vb. hususlar veyahut ta müteşabih, anlaşılabilmesi için başka delil veya delillere muhtaç olan ve bu sebeple de ancak "te'vil" ile anlaşılabilen lafız ya da ayettir. İbn Abbas'a (ö. 68/687) göreyse Kitab'ın müteşâbihâtı, kendisine iman edilen, ama amel olunamayan mevzular: Dahhak'a (ö. 105/723) göre, Kitab'ın mensûh olan kısmıdır.

Kısaca, müteşabihat manası anlaşılmaz veya anlaşılması için "te'vil"e ve başka delillere ihtiyaç his- solunan, ya da hiç bir surette insan tarafından bilinemeyecek konular, elfaz...

Tefsir usulünde "lafız", "mana" ve "hem lafız hem mana" cihetinden olmak üzere üçe taksim edilen müteşabihat, "bilinebilirlik veya bilinemezlik" açısından da üç gurupta mütalaa edilir

a- Bilgisine insanların vakıf olamayacağı müteşabihat: Kıyametin tahakkuk edeceği saati, dabbetu'l-arz'ın çıkacağı vakit ve keyfiyeti;

b- İnsanın bilebileceği müteşabihat. Mesela araştırmaya mebni olan garib lafızların ve kapalı hükümlerin bilinmesi;

c- Bu iki kısım arasında bulunan müteşabihat. Bu son kısma dâhil olan müteşâbihâtın hakikatini, ilimde nüfuz sahibi olan bazı kimselerin bilmesi caiz olup, diğerleri bilemezler... Hz. Peygamber'in Hz. Ali (ö. 41/661) ve Abdullah İbn Abbas için olan: "Allah'ım onu dinde derin anlayış sahibi yap ve ona te'vili öğret!" şeklindeki dualarında işaret buyrulan tevil, bu kısma dâhil müteşabihatın te'vilidir."


"Vakf-ı lazım"ın yeri açısından yaklaşım:

Ayetle alakalı olarak üzerinde en çok durulan husus, "vakf-ı lazım"ın tatbik edileceği yerdir. Yani vakf, Allah lafzı üzerinde mi yapılacak, râsihûn kelimesi üzerinde mi? Kuran'da bir tecvid kaidesinin uygulanması hususunun İslam inanç ve kültür tarihini buradaki kadar çok derinden etkilediği yer, pek azdır. Çünkü vakfın yeri konusundaki her kanaat, değişik düşünce tavırlarına kaynaklık etmektedir.
Biz bu konudaki görüşleri başlıca üç gurupta topladık.

1- Vakf, Allah kelimesi üzerinde uygulanmalıdır:

Sahabeden birçoğunun, tâbiûnun, etbau't-tâbiûnun ve özellikle Ehl-i sünnetin benimsediği bu görüşü, bilhassa İbn Abbas'tan gelen haberler teyit etmektedir. Haberlerin çokluğunun, bu göri4ün sıhhatine delil olduğu belirtilmektedir. Bu konudaki haberleri şöyle sıralayabiliriz:
a) Abdurrezzak'ın tefsirinde ve Hâkim'in (ö. 405/1014) Müstedrek'in de İbn Abbas'tan aktardıklarına göre, İbn Abbas'ın buradaki kıraati şu mealdeydi: "Müteşabihatın te'vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da şöyle derler: Biz ona iman ettik".
Alusî bu habere getirdiği kısa değerlendirmede demektedir ki, "Bu da gösterir ki, Allah lafzı ile Râsihûn arasındaki "vav" harfi atıf için olmayıp, yeni bir başlangıç içindir. Çünkü bu rivayet, her ne kadar kendisiyle kıraat sabit olmamışsa da, en azından sahih bir senede "'Tercümanu'l-Kur'an"a ulaşan bir haberdir. Onun sözü ise, başkalarınınkine tercih olunur"
b- İbn Mesûd'un bu ayeti okuyuş şekil: Kaynaklarımızda İbn Mesûd'un (ö. 32/652) bu ayeti şu şekilde okuduğunu görüyoruz: "Onun tevili ancak Allah nezdindedir. İlimde derinleşmiş olanlarsa şöyle derler: Biz ona iman ettik". Ancak, İbn Ebi Davûd'un (ö 316/928) Mesâhifine baktığımızda, bu rivayetin orada ufak bir farkla zikredildiğini görüyoruz: "Onun te'vilinin hakikati ancak Allah nezdindedir"
c-İbn Mesûd'un Hz. Peygamber'den naklettiği uzunca bir haberdeyse Peygamber (s.a.v.) şöyle der bir yerde: "... Kur'an'ın muhkemiyle amel edin, müteşabihine inanın ve deyin ki: İman ettik ona. Hepsi Rabbimiz katındandır"
Ebu Malik el-Eşari'den rivayet edildiğine göre 0, Hz Peygamber'i şöyle derken işitmiştir: "Ümmetim için üç hasletten endişe ediyorum: Zenginlikleri çoğalıp da birbirlerine haset etmeleri, kavgaya tutuşmaları ve bir de Kur'an'ı önlerine açtıklarında, müminin onu te'vile yeltenmesi. Oysaki onun (müteşabihlerinin) te'vilini ancak Allah bilir".
d- Hz. Aişe'nin (ö. 58/678): "Ve ilimde derinleşmiş olanlar: Ona iman ettik, derler" ayeti hakkında söylemiş olduğu şu söz: "Onların ilimde derinleşmiş olmalarının tabii sonucu, te'vilini bilmedikleri Kitab'ın muhkemine ve müteşabihine iman etmeleridir".

İbn Abbas'a nispet edilen "Tenviru'l-mikbâs min tefsir-i İbn Abbas" adlı tefsire baktığımızda da İbn Abbas'ın görüşünü tesbit etmekteyiz. "Onun te'vilini ancak Allah bilir" ibaresinden sonra "vakf-ı lazım" olduğunu söyler ve gerekçesini şöyle açıklar: "Sözün anlamı burada tamam oldu. Bundan sonra söz tekrar başlar ve Cenab-ı Hak buyurur: "İlimde derinleşmiş olanlarsa şöyle derler: İman ettik ona".

Anlaşılacağı gibi "selef" anlayışı dediğimiz ve bilhassa mana cihetinden müteşabihatı oluşturan sıfatu'llah konusunda çekimser davranarak (Mufevvıda), nitelik yönünden bir yoruma gitmeyip, manayı zahiri üzere terk eden düşünce ekolü bu kanaati desteklemektedir. İmam Malik'in (ö. l79/795) şu yaklaşım tarzı buna güzel bir örnektir. Kendisine: "0 Rahman, Arş üzerine istiva etti" (Taha, 20/5) ayetindeki "istivâ" kelimesinden sorulduğunda şu cevabı verir: "İstivâ'nın ne manaya geldiği malüm. Ancak Rahman hakkında keyfiyeti meçhulümüz. Bu konuda soru sormaksa, bidattir".


2- Atıf ihtimaline kail olup, buna göre "vakf-ı lazım"ın "ve'r-râsjhüna fi'l-ilm" üzerinde yapılması gerektiğini söyleyenler:
Bu görüşü benimseyenlerin delilleri de şunlardır:
a- İbn Abbas'a nispet edilen şu söz: Buna göre Mücahid'in (ö. 103/721) İbn Abbas'tan naklettiğine göre 0, şöyle demiştir: "Ben onun te'vilini bilenlerdenim".
b- Ebu Salih'in, İbn Abbas'tan rivayetine göre, İbn Abbas tefsiri dört kısma ayırmıştır: "Yalnız ulemanın bildiği tefsir, bilmemekle insanların mazur sayılamayacakları helal ve harama dair tefsir, kendi dillerinin de Arapça olması sebebiyle Arapların bildiği tefsir ve te'vilini ancak Allah'ın bildiği tefsir ki, kim bildiğini iddia ederse o yalancıdır" 
c- Mücahid "İlimde derinleşmişler" hakkında şunu demiştir: Onlar müteşabihin te'vilini bilirler ve (derler ki, biz ona iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır).
d- Hz. Peygamber'in İbn Abbas'a olan duası ki, şöyledir: "Allah'ım ona hikmeti ve Kitab'ın te'vilini öğret; Allah'ım ona hikmeti ver". Buna göre, şayet Kitab'ın te'vilini bilmek sadece Allah'a mahsus olsaydı, Hz. Peygamber'in bu duasının anlamı olmazdı".
e- Cenab-ı Hak bu makamda "Râsihûn"u, "tezekkür etmek" vasfıyla methetmiştir. Bu bize şunu hissettirmektedir ki, onlar Kitab'ın te'vilini bilme konusunda bir pay sahibidirler.
f- Allah'ın kullarına, hiç kimsenin bilemeyeceği şeylerden bahsetmesi makul bir şey değildir. Buna göre Allah'ın kullarına bahsettiği şeylerin bir anlamı olmalı, mesele kulları ilgilendirdiği için de, onların anlayış alanı içinde bulunmalıdır.

Müteşabihatı Cenab-ı Hakkın şanına muvafık bir biçimde te'vil eden (Muevvile) ve dini metinleri yorum geleneğinin temsilcisi olan "halef" in kendisine dayandığı genel deliller bunlardır. Kanaatimizce, müslümanların değişik fikirlerle karşılaşmaları da, bu kabil dini metinlerin yorumlanmasını hızlandırmıştır.
Âlusi'nin naklettiğine göre, müteşabihatın tevili hususunda konuşmaktan yana olmayan Hanefi âlimleri, birinci gurubun delillerini bir değerlendirmeye tabi tutmuşlardır. Buna, göre:
a- "Ben onun te'vilini bilenlerdenim" şeklinde İbn Abbas'ın dediği rivayet edilen haber, sıhhat bakımından kendisinden derecelerle daha üstün olan haberle çatışmakta, böylece de itibardan düşmektedir. Ama itibara alınsa bile, İbn Abbas'ın bu sözünden muradı: "Ben müteşabihin tevilini, Allah'ın Resulünün bana yaptığı dua miktarınca bilirim" demektir. Ayrıca buradaki "tevili" de, ilmi sadece Allah'a mahsus olan müteşabihin te'viline hamletmek uygun düşmez. Bu olsa olsa, İsfehani'nin tasnifindeki, Allah'tan başkasının bilemeyeceği tevil ile insanın normal olarak bilmesi mümkün olan te'vil arasındaki kısım olup, "râsihûn" tarafından bilinen müteşabihin tevilidir.
b- Râsihûn'un, "tezekkür vasfıyla methedilmiş" olmaları, onların te'vili bilme konusunda bir pay sahibi olduklarını göstermez. Bunun manası şudur: "Daha doğrusu râsihûn öğüt aldı da, hevasına muhalefet edip Mevla'larının kendilerine çizdiği sınırda durdu. Böylece onlar Hak'tan sapanların yoluna tabi olmadılar ve bu konuda yerli yersiz laf etmediler.
c- Râsihûn'un zikredilmesinin diğer bir faydası da şudur: Müteşabihin te'vilini bilmeyi sadece Allah'a tahsis etmek... Çünkü "iman ettik derler" hükmünün de gösterdiği gibi, râsihûn te'vili bilemeyince, onların dışındakiler hiç bilemez ve böylece tevili bilen ancak Allah olur.
d- Allahu Teala'nın, kullarına kimsenin bilemeyeceği şeylerden bahsetmesi o kadar uzak bir ihtimal değildir. Yani Cenab-ı Hak, sınamak için, kullarına bilgilerinin erişemeyeceği şeylerden bahsedebilir. Âlusi'ye göre bunun hikmeti akıl kanadını kısaltmak, fikir burcunun yüksekliğini aşağıya çekmek, nefsi kendine olan gururundan vaz geçirterek kulluk kâbesine ve Rubûbiyet surları altında tam bir itaate sevk edip, bu ilim kasırlarında bulunanı elde etmeye takatinin yetişemeyeceğini itiraf ettirmek. Bu, düşünce yoluyla bilgisine beşerin ulaşamayacağı şeyler kastedildiğinde, böyledir.


3- Orta görüş:

Bu görüş yanlıları, her iki yerde de vakfın caiz olduğunu ve bu münasebetle sadece Allah'ın bileceği müteşabihatın yanında, "Râsihûn"un da bilgisine ulaşabileceği müteşabihatın varlığını belirtirler. Şöyle ki: Müteşabih ile kulun bilgisine ulaşmasına imkân bulunmayan kastedilirse, bu takdirde "Allah" lafzında vakfetmek lazımdır. Ama mücmel ifadeler, garib, vb. lafızlar söz konusuysa, uygun olanı "râsihûn" kelimesi üzerinde vakfetmektir. Veyahut ta şöyle denilebilir: Müteşabihatın tamamını ya da künhünü ancak Allah bilir.

Müfessirlerin tercihleri:


Çalışmamızda eserinden çokça istifade ettiğimiz Tâberi, "vakf-ı lazım"ın Allah lafzı üzerinde uygulanması gerektiğini söyler. Buna göre "râsihûn" başlangıç kelimesi olup "...derler" fiili, haber mevkiindedir. Delili ise, Ubey ibn Ka'b (0. 19/640), İbn Abbas ve Abdullah İbn Mesûd'un okuyuş şekilleridir.

Zemahşerinin (ö. 538/1143) hükmü ise, gayet nettir: "Müteşabihin kendisine hamledilmesi gereken gerçek te'vili Allah bilir ve bir de ilimde rüsûh kesbetmiş olanlar, yani ilimde güçlenmiş, kudret sahibi olmuş ve tuttuğunu koparan kimseler".

Vakf-ı lazımın yeri konusundaki görüşleri naklettikten sonra Fahruddin Razi' de (ö 606/1209) tercihini yapar ve birinci görüşü benimser: "Müteşabihi ancak Allah bilir. Bu İbn Abbas, Hz. Aişe, Malik İbn Enes, Kisai (ö. 189/805) ve Ferrâ'nın (Ö 207/822)  görüşüdür ki, bize göre de muhtar görüş budur".

İnsanın düşünce yoluyla bilgisine ulaşamayacağı müteşabihin bulunduğunu, bunun da insana gücünü ve sınırlarını göstermek amacı taşıdığını belirtmiş olan Âlusi, daha sonra şu açıklamasıyla, ayeti farklı bir yoruma konu yapar: "Gerek icmalen gerekse tafsilatlı olarak, ne vahiy yoluyla herhangi bir peygambere, ne de ilham yoluyla her hangi bir veli- ye bildirilmemiş müteşabih ayetlerin mevcut olduğu kast olunuyorsa, şunu bilmek lazım ki, böyle bir şeyin Kur'an'da olması mümkün değildir. Müteşabihattan maksadın, ilmini Allah'ın sadece kendisine mahsus kıldığı hususları kapsadığını söyleyen kimse, her halde, Allah'ın bunu vahiy yoluyla Hz. Peygamber'e öğretmesini ve kâmil velinin gönlüne ilkâ etmesini imkânsız görmemektedir. Gerçi, Peygamber'in ve kâmil velinin ilmi, Allah'ınki gibi ihata derecesinde değilse de, öte yandan bu hususlar onlara en azından mücmel olarak bildirilmiştir. Öyleyse bu iki bilgi yolunu da imkânsız görmek Allah Resulü'nün mertebesiyle O'nun kâmil velilerinin rütbesini bilen bir kimsenin nerdeyse söylemeyeceği bir sözdür". Hatta "Onun te'vilini ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlarsa şöyle derler: Biz ona iman ettik. Hepsi Rabbimiz katındandır." kısmıyla alakalı olarak yaptığı açıklamada da, "Hakikate uygun te'vili bilmek Allah'a ve O'nun, ilimde rüsûh sahibi kullarından muvaffak kıldığı, yani ilimde sağlamlaşmış ve kudret sahibi olmuş, ayakların kaydığı yerlerde ve anlayışların acze düştüğü noktalarda sarsılmamış kimselere mahsustur." derken, bu anlayışa yaklaşmış görünmektedir.(Yukarıdaki) Bu anlayışı Alûsi'nin "işâri" yönüne bağlamak mümkündür. Ayni karakterdeki açıklamalar Al-i İmran, 3/179 ayetinin tefsirinde de rastlıyoruz. Ayetin konusu gaybe muttali olmak... ".Allah size gaybi bildirecek değildir. Fakat Allah resullerinden dilediğini seçer (de ona bildirir). Onun için siz Allah'a ve Resulüne iman edin" (Al-i. İmran, 3/l79). Tefsirlerin bildirdiğine göre, ayette Allah'ın seçimine mazhar olan "resul" peygamberler olup, Cenab-ı Hak onlara, vahiy vasıtasıyla gaybi hakikatleri bildirir. Hatta Âlusi'nin kendisi de, ayetin kesin delalet ve zahirine bağlı kalarak ayni görüşü benimsemesine ilave olarak, bir bakıma "resul" kelimesinin anlatımını genişletir ve buna "ehl-i keşfi" de dâhil eder. Mugayyebata muttali kılınmanın bazı peygamberlere tahsis edildiği kanaati için bir itmi'nan duyamadığını belirttikten sonra, şöyle bir açıklamada bulunur: "Muhtemelen doğrusu, bu görüşün aksi olanıdır. Buna göre, Allah'ın "kuds nefs sahibi bazı keşf ehli"ni de gaybe muttali kılmasında müşkil bir taraf yoktur. Çünkü bu bilgi, müstakılen olmayıp, (peygamberlere) veraset yoluyla elde edilir".

Kurtubi'nin (ö. 67l/1272) nakline göre, hocalarından olan Ebu'l-Abbas Ahmed ibn Ömer (ö. 656/1258), "Allah'ım, onu dinde derin anlayış sahibi yap ve ona te'vili öğret!" hadisine dayanılarak "râsihun" olanların da te'vili bilebileceği görüşünün sahih olduğunu ve buna göre vakf-ı lazımın "Verrüsihün fl'l-ilm' üzerinde yapılacağını söylemiştir. Şöyle devam eder Ebu'l-Abbas'ın sözü: "Bu kimselerin râsih olarak vasfedilmiş olmaları, bilgisi konusunda Arapça bilen herkesin müsavi olduğu "muhkem" mevzuundan daha çok şey bilmelerini iktiza eder. Herkesin bilemeyeceği şeyleri bilmezlerse, onların râsih olmaları neyi ifade eder ki! Ama şunu da bilmek lazım ki, müteşabih çeşitli kısımlara ayrılmaktadır. Ruhun mahiyetini ve Kıyametin kopacağı vakti bilmek gibi, Cenab-ı Hakkın kendi bilgisine tahsis ettiği konular vardır ki, ne İbn Abbas ne de bir başkası onun bilgisine vasıl olamaz. Ama, lügat itibariyle çeşitli anlayışlara ve sözün muhtelif vecihlerine hamledilmek suretiyle tevili yapılıp da, doğru yorumunun bilinmesi mümkün olan ve böylece yanlış olabilecek bir "te'vil" teşebbüsünden uzak tutulan müteşabihata gelince, bunun bilinmesi mümkündür"

Tevil maddesi altında, kelimeyi "bir lafzın mealini, yani varacağı manayı ihtiyar edip tefsir" etmek şeklinde tanımladıktan sonra, Hamdi Yazır te'vilin sahih ve fasit olmak üzere, iki kısımda mütalaa edildiğini söyler. Buna göre bir lafzı hiç taşımadığı bir manaya hamletmek ya da kapsadığı manalar içinde "racih"i dururken, "mercüh"una udül etmek fasit ve batıldır.

Ayet-i kerimede, manaları açık ve net, aynı zamanda Kitab'ın anası olan muhkematı dikkate almadan, sırf müteşabihatı keyfince te'vil etmek sapıklık olarak nitelenmiştir. Ancak, muhkematı esas alarak ve hüsn-i niyyet ve ilmi şartlara uygun olarak, "Müteşabihattan murad budur" diye, sahih bir tevile müracaat etmek söz konusu olunca ne demeli?

Bu babtaki ihtilafların, zarardan ziyade tefsir hareketine büyük katkıları olduğunu belirten Yazır, şöyle bir tasnif içerisinde ele alır konuyu: Bütün nevilerine şümulü bakımından düşünülürse müteşabihatın manasını Allah'tan başka kimse bilemez. Ama kelimenin manası "alelıtlak" mülahaza edilir, yani muayyen bir tür kastedilmezse, müteşabihattan bir kısmın "râsih" olan bilginlerin bilmesi mümkündür. Müteşabihatın bu kısmı da, sadece Allah'ın bileceği müteşabihatla garib lafızlar ve muğlâk ahkâm gibi, insanların esbabına tevessül ederek bilebileceği müteşabihat arasında bulunan kısımdır.

Selef'in yolunu izleyerek Lafza-i Celale üzerinde vakfın lüzumunu tercih eden, bununla birlikte atıf halinde çıkarılabilecek manalara da işarette bulunan Elmalı'lı, aynı zamanda şöyle bir ikazda bulunmaktadır: "Şu da var ki, atıf ihtimalini tercih etmek Kuran'da râsih ulemanın kesinlikle anlayamayacağı ve bu sebeple de, ilahi ilme havale etmeye mecbur olacağı hiç bir şeyin bulunmayacağı şeklinde bir kanaate müncer olabilir. Böyle bir ihtimali düşünenler olmuşsa da, bu doğru değildir. Şu gerçektir ki, müteşabihattan olup da tek bir mana üzere terk olunan hiç bir lafız yoktur. Mesela huruf-ı mukattaalarda bile çok çeşitli anlayış şekilleri mevcuttur. Kurt an'ın öyle işaretleri vardır ki, bunlar Kur'an ile meşgul olmaya başladıktan sonra sezilmeye, sonra da bu işaretlerin te'vili, zaman içinde hadiselerin cereyan etmesiyle, anlaşılmaya başlar. Bu sebeple "Ma arafna ke hakka ma'rifetike,' dedirtecek noktaların bulunduğunu hiç unutmamak ve her halükarda "muhkematına" iyi sarılmak icab eder".

Özellikle atıf halinde, konunun etrafında dönüp dolaştığı ana eksenlerden birisi de "râsihün" kelimesi olmuştur. Zira "mutlak müteşabihat"ın hemen altındaki müteşabihatın bilgisi, râsihüna açık bırakılmıştır.


Râsihun kimdir?
Maddesi itibariyle bir şeyin iyice yerleşip sağlamlaşması anlamını ifade eden bir kökten gelen râsih ıstılahi olarak, Rağıb'ın açıklamasına göre, ilim- de kesinliğe ulaşmış olan ve kendisine hiç bir şüphe- nin arız olmadığı kimsedir. Taberi'nin tanımına göreyse ilimde rasih olanlar şunlardır: İlmin inceliklerine vukuf kesbetmiş, bilgilerine ve ilimlerine hiç bir şüphe ve karışıklık bulaşmayacak şekilde iyice belleyip hıfzetmiş olan kimsedir. Razi'de ise, daha kompleks bir muhtevayla karşılaşıyoruz. Der ki Razi: "İlimde rasih, katiyet ifade eden yakini delillerle Allah'ın zatını ve sıfatlarına ve yine yakini delillerle Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu bilmiş olan kimsedir. (Bu bilgisinin neticesi olarak) müteşabih bir şey görür de, katiyyet ifade eden delil o şeyin zahirinin Allahu Tealanın muradı olmadığını gösterirse, o zaman kesin olarak bilir ki Allahu Tealanın kastettiği onun zahirinden başka bir şeydir ve bu muradı ilahi hakdır, doğrudur".

Razi'nin bize vermiş olduğu "rasih" tanımında şu hususlar vurgulanmaktadır:
a- Râsih, gerek Cenab-ı Hak, gerekse Kur'an hakkında tamlık ifade eden delille (yakin) kesinlik ifade eden delillere (kati) tutunur.
b- Lafzın zahirini, katiyet ifade eden hükme göre değerlendirip, Allah'ın gerçek muradına zahir ifade olamayacağına hükmederek, bu istikamette araştırmaya girişir.
c- Bu tarif bize, hakikati ortaya çıkarma arzusuyla motive edilmiş, genel geçer ve kesinlik ifade eden deliller yardımıyla net ve açık bilgiye ulaşma cehdindeki bir "mütefekkir ve mütezekkir" modeli sunmaktadır.
Hz. Peygamber'e sorulan bir soruya verilen cevaptaysa, "râsih"in bazı niteliklerini bulmaktayız.

Ebu'd-Derda'dan nakledildiğine göre Hz. Peygamber bu soruya şu cevabı vermiştir: "Yeminini tutan, sözü doğru, kalbi istikamet üzere, karnına haram lokma girmeyen ve namusunu koruyan kimse.. İşte o, ilimde rasih olandır".
Resulü Ekrem Efendimiz "râsihün"un haiz olduğu niteliklerden, dikkatleri özellikle bu yana çevirmek ve meselenin ahlaki boyutunu ön plana çıkarmak; ayrıca ilimde nüfuz sahibi olmanın ön şartlarını veya tabii neticelerinin bunlar olması gerektiğini hissettirmek için, ferdi ve içtimai davranış meziyetlerini zikretmiştir.

Elmalı'lının tanımı ise, ilmi boyutla ahlaki boyutu birlikte zikrederken, tarifte tamlığa yaklaşmıştır: "İlimde rüsûhu bulunan, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, tarikı ilimde kavi, bildiğini bilmediğini seçebilir ma'lumatiyle meçhulatını mümkün mertebe halle kadir erbabı ilim.

Bütün bu ayrı ayrı tanımlardan şu ortak tanıma varırız: "Râsihûn, ahlaki ve ilmi yeterlilik ve meziyetlerle donanmış olan, kesinlik ifade eden delillerle doğru sonuçlara gitmeyi amaç edinen, bütün sa'yü gayretini sarfettikten sonra, yine işin hakikatini Allah'a havale eden, muhkemin de müteşabihinin de Kuran'da bulunuş hikmetlerini hep düşünen (tezekkür) bütün bu çabaları esnasında devamlı olarak "Ey Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra, kalblerimizi sapıtma" (A. İmran, 3/8) diye dua eden abid aydınlar...


Sonuç:

Bu kısa incelememizden şu sonuçları çıkarmak istiyoruz:
a- Müteşabihattan, beşeri tefekkür yoluyla bilgisine ulaşılması mümkün olmayan alanlar, ilahi bilgiye açıktır sadece Düşünce kuşunun kanatları, bu yüksekliklere tırmanmaktan acizdir.
b-Bu alanla ilgili hakikatlere, ancak bu hazine sahibinin nebilerine lütfetmesiyle muttali olunabilir. Nebilerin dışındaki insanlar içinse, Allah'ın bilgilendirme yolları çoğu kez meçhulümüzdür.
c- Bu ayetin muhtevası insan düşüncesini engin, ama sorumluluk ve ciddiyet dolu bir dünya ile yüz yüze getirir. Mutlak müteşabihatın dışındakiler bilinebilirliğini tartışmaktan ziyade sistematik, ilmi zihniyete uygun (sahih te'vil), ahlaki düsturların kontrolünde, çetin ve çileli bir düşünce modeli önerilmektedir.
d- Müteşabihatın bir kısmını "ilimde nüfuz kesbetmişler"in bilmesi, ilme ve insana çok görülmemelidir.
e- Durumları zem makamında teşhir edilen ve kalblerinde sapıklık olmakla vasfedilenlerin, tevile yeltenmelerindeki iki ana gaye asla gözden uzak tutulmamalıdır. Bu iki gaye, düşüncelerde ve gönüllerde     karışıklık ve şüphe yaratmak ya da insanları dinlerinde fitneye düşürerek onları saptırmak ve kitabı, kendi   nefislerinin istediği tarzda tevil etmek. "..tevilin" kelimesinde izafetin "ahd" ifade ettiğini, buna göre burada hususen kastolunmuş bir tevilin söz konusu olduğunu belirttikten sonra Âlüsi der ki: "Bu tevil, muhkeme muvafık olmayıp, doğrusu hevaya muvafıktır".
Bu şu demektir: Böyle gayelerden uzak olarak, insanların inançlarındaki karışıklık ve fitneleri yok etmek gibi, müsbet bir amaçla yapılan te'vil, ancak övgüye değer olabilir.     

(İlim ve Sanat)

 
Geri