MAKALELER  
Hz. PEYGAMBER DÖNEMİNDE ASKERİ TEŞKİLAT

Hz. PEYGAMBER DÖNEMİNDE İSLÂM DEVLETİNİN ASKERİ TEŞKİLATI

Prof.Dr. Muhammed HAMİDULLAH


Profesyonel olmayan biri tarafından yapılan bu kısa çalışmanın, Hz. Peygamber zamanındaki askeri teşkilatın nasıl çalış­tığı ve nasıl geliştiği ile ilgili kısa bir değerlendirme ile sonuçlanması yararlı olabilir.


Müslümanların Devleti, fiilen Hz. Peygamber Medine'ye geldiğinde ve yerleştiğinde kuruldu. Başlangıçta savunma ya da saldırı amacına yönelik askeri bir oluşum yoktu. Bu doğaldı; çünkü İslâm’dan önce Medine'de Hz. Peygamber'in kurumlarını devralabileceği bir devlet yoktu ve ayrıca Hz. Peygamber, Medine'yi kendi devlet topraklarına ve var olan yönetimine eklemek amacındaki bir fatih olarak da gelmemişti. Tam tersi, hiç bir maddi imkânı olmayan -deyim yerindeyse- bir mülteci olarak gelmişti. Medine'ye geldi ve orada karmaşa ve anarşi gördü. Bu nedenle bir tür Şehir-Devlet sayılabilecek siyasi bir organizasyon oluşturmayı önerdi. Yerel halk bunu kabul etti. Ama her şeye sıfırdan başlanmalı, deneme ve tecrübe ile iyileştirilmeliydi.


Dikkat çekici olan, Medine'nin karmaşık ortamına gelişinden sadece altı ay sonra yeni kurulmuş devletin, düşmanlarına, askeri seferler düzenlemeye başlayabilmiş olmasıdır.


SABİT BİR ORDUNUN KURULMASI

Sabit bir ordu yoktu; hatta bir ordu oluşturacak maddi imkân da yoktu: Devlet yoksuldu ve düzenli bir geliri de bulunmuyordu; ama, Kur'an problemleri çözdü: Askeri hizmet, dini görevlerin bir parçası olarak ilan edildi. Allah, Müslümanların kendi­lerini ve mallarını, Cennet'e karşılık satın almıştı; bu yüzden O’nun yolunda savaşmalı, öldürülmeli ve ölmeliydiler (Kur’an, diğer surelerin yanı sıra 9/111). Bütün Müslümanlar, potansiyel savaşçıları oldukları sabit orduyu meydana getirdiler. Herkes askeri eğitimden geçmek zorundaydı ki, zaten bunu İslâm dinini kabul etmeden önce de yapıyorlardı. Hükümet bunu bütün yönleriyle, hem askeri, hem moral yönleriyle geliştirmeyi teşvik etti. Görebildiğim kadarıyla Kur'an sadece savunma (ve engel­leme) amaçlı savaşa izin verir: "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın ve sınırları aşmayın. Gerçekten Allah sınırları aşanları sevmez! Onları nerede yakalarsanız öldürün.. (Kur'an, 2/190-191; ayrıca, 22/39-41: "Kendileriyle savaşılanlara tam (savaş) izni verilmiştir..."). İlk alıntının ikinci kısmı, yani 2/191 ve düşmanın nerede bulunursa öldürülmesi ile ilgili diğer Kur'an âyetleri de kendilerine karşı savaşılan devletin savaşçı güçlerini ilgilendirir.


SEFERLER İÇİN ASKER TOPLAMAK


Yöntem şöyleydi: Devletin başkanı ve en yüksek komutan sıfatlarını kendinde toplayan Hz. Peygamber, belirli bir sefer için kaç askere ihtiyaç olduğuna -belki güvenilir ve tecrübeli arkadaşlarına danışarak- karar verir ve belli ki namaz vakti, camide gönüllü olmaya hazır olanların, bu amaç için hazırlanmış bir deftere isimlerini kaydettirmeleriyle ilgili haberi ilan ederdi. Kimse gidilecek yeri önceden bilmezdi. Gerekli sayıya ulaşıldığı zaman Hz. Peygamber, bir komutan atar ve askeri yönetim kuralları da dahil bütün direktifleri gizlice ona verirdi. Daha ileri güvenlik ve gizlilik için, Hz. Peygamber'in komutana mühürlü bir mektup verdiği ve "Dağlık yöne doğru ilerle (açıktır ki anlamı: Denize doğru değil ters yönde) ve üç günlük ilerlemeden sonra mektubu aç ve direktiflere uy" diye eklediği durumlar da olmuştur. Her bir gönüllü kendi özel silahlan ile gelir ve hükü­met de gerekirse yardımda bulunurdu.


Yukarıda da gördüğümüz gibi ilk askeri hareketler, putperest Mekkelilere karşı kervan yolunu kapamak amacıyla yapılmıştı. İlk müdahaleyi karşılıklı ve zincirleme tepkiler izliyordu. Ve bazen ufak çatışmalar için kısa bir sürede asker sevki gerekiyordu. Bu amaçla, Devlet başkanının yaşadığı yerin bitişiğindeki Mescid-i Nebi'nin içinde kurulmuş olan ve Suffa adını taşıyan yatılı üniversite, yeterli bir kaynak oluşturuyordu. Suffa sakinleri, genellikle çok yoksul olan ve tarım için toprağa, ticaret ya da sanayiye bir bağlılıkları bulunmayan en dindar ve heyecanlı genç erkeklerdi. Nafakaları için gerekli en az seviyede geçimlik kazanmak üzere bazı işler yapıyor ve zamanlarını, öğrenerek ve ibadet ederek geçiriyor, ruhsal yoğunluklu bir hayat sürdürüyorlardı. Hz. Peygamber, gece ya da gündüz, her zaman onlara güvenebilirdi ve onlar da Hz. Peygamberin direktifleri yönün­de hemen harekete geçerlerdi.


Kaynaklarımız (Buhari, Cihad, 140; Müslim, Hacc, 424; vd.) isimlerini özel bir deftere yazdıran (iktitab) gönüllülerden, kimi zaman da (Buhari, Megazi, 79; Müslim, Tövbe, 53-55) ihtiyaçtan çok daha fazla gönüllü olduğundan söz eder. Bu olay, sadece bu kaynakların işaret ettiği Tebük seferinde değil, tahminen Mekke'nin fethi gibi diğer seferlerde de oldu: Hz. Peygamber, düşmanı şaşırtmak istedi ve Müslüman topraklarındaki çeşitli şehir ve kabilelerin yerleşim yerlerine haber saldı: "Kısa süre içinde, orduya katılmaya hazır olun!" Kendisi Medine'den Mekke'ye dolambaçlı bir yol izledi ve yolda, söylenen kabile grupla­rı arka arkaya Hz. Peygamber'in liderliğindeki kuvvetlere eklendi. Doğal olarak bütün gönüllüler için merkezi bir kayıt düşünülemezdi.


GANİMETİN DAĞITILMASI


İslâm öncesi Arabistan'da, sefer komutanının, askerleri tarafından ele geçirilen ganimetin dörtte birinin sahibi olması alışılmış bir kuraldı; genel yağmadan önce ele geçirilenler ile bölünemez parçalar da aynı kişiye verilirdi. Medine'ye vardıktan kısa süre sonra Hz. Peygamber, bu bağlamda kurallar ilan etmek zorunda kaldı ve işte yaptıkları:


Komutanın alacağıyla ilgili, İslâm öncesi Arap geleneğini iptal ettiği gibi, düşmandan alınan ganimetin yakılmasıyla ilgili Tevrat hükmünü de (Tesniye, XIII, 16, vb.) kaldırdı; komutan da bundan böyle sıradan bir askerle aynı payı alacaktı ve komutanın yerini merkezi hükümet aldı. Dahası, merkezi hükümetin payını azalttı ve bunu, dörtte birden beşte bire indirdi; geri kalan (beşte dört) sefere katılanlara kalıyordu. Hükümetin zararına olan gönüllülerin payındaki bu artış, İslâm düşmanları yerine hizmetlerini Hz. Peygambere sunan tarafsız paralı askerler için, bir çekim kaynağı olabilirdi. Ayrıca Müslümanların seferlerinde, Müslüman olmayanların da bulunduğunu biliyoruz. Askeri kanundaki diğer bir reform ise şuydu: Arabistan da şah­sen kazanılan ganimetler, sadece kişiye aitken ve diğer arkadaşları tarafından paylaşılmazken -ki bu da savaşçıların disiplinden çok, ele geçirecekleriyle, ordunun, kabilenin ya da topluluğun genel kazancı yerine, kişisel kazançla ilgilenmelerine neden oluyordu- İslâm öncesi günlerin tersine, Müslümanların hukuku, bütün ele geçenlerin merkezileştirmesini ve ordu üyeleri arasında, ele geçirdiğinin miktarına ya da gerçekten savaşması ya da sığınakta kalmasına veya komutanın verdiği başka bir görevi yapmasına bakılmaksızın, eşit şekilde dağıtılmasını sağlıyordu.


Daha önce de belirtildiği gibi, eğer bir sefer sonucunda savaş olmuşsa, ganimetin beşte biri, merkezi hükümetin kasasına gidiyordu. Eğer düşmanla savaşılmadan taşınabilir ganimetler ele geçirilmişse, başka kurallar vardı. Her ganimette, seçilen bir hediyenin komutana verilmesi gibi yazılı olmayan bir kanun vardı. Bu İslâm öncesi uygulama, İslâm'da da geçici bir süre uygulandı ve bu hediye Hz. Peygamber'e verildi. Bu detaylara burada girmemize (benim İslam’da Devlet İdaresi adlı eserimi gören­ler için) gerek yok. Dikkat edilmesi gerekli olan önemli nokta, ganimetten hükümet payı olarak ayrılan kısımdan kimlerin faydalanabileceğinin Kur'an'da yazılı olmasıdır. Yoksullar, ihtiyaç sahibi olanlar ve savaşta ölen Müslüman askerlerin aileleri, doğal olarak bu gelirden öncelikli haklara sahipti (bkz. Kur'an 8/41). Ama devlet topraklarının güvenliği, hiç bir şekilde ihmal edilemezdi. Ve devletin hem sivil gelirlerini, hem de ganimetten gelen düzensiz ve süreksiz gelirden önemli bir bölümünü, Hz. Peygamber savunmaya ayırıyordu. Kur'an (9/60), bütçenin prensiplerini açıkça belirlemiş ve devlet gelirlerinden yararla­nanlar arasına, askeri hazırlıkları da eklemiştir. İmam Muhammed el-Şeybani'nin çok ilginç bir pasajı, (Şerh-üs Siyer'il Kebir, II, 255-6, veya yeni baskıda paragraf: 1978), Müslüman devle­tin artan gelir ve ihtiyaçlarıyla birlikte, bir tür yarı-kalıcı ordu birliklerinin organizasyonunun detaylarını verir. Bu, Halife örneğin daha sonra, divan adı altında geliştireceği ünlü bir sistemdir. Şeybani'nin bu konuda verdiği bilgi şöyledir:


"Bu meselenin esası şudur: Hz. Peygamber, Mahmiye ibn Câzi’z-Zübeydi'yi, Beni Mustalik seferinin ganimetlerinden sorumlu kişi olarak atamıştı; aynı kişi, hükümetin ganimetlerden aldığı beşte bir paydan da sorumluydu. Devletin sivil gelirleri ayrılırdı ve bunların ehli başkaydı (buradaki ehlin subaylar mı, yararlananlar mı olduğu net değildir); düşmandan elde edilen gelirlerin de ehli başkalarıydı. Sivil gelirlerden Hz. Peygamber, yetimlere, yaşlı ve güçsüzler ile yoksullara yardımı uygun görürdü. Ama bir yetim, ergenlik çağına eriştiğinde, askeri hizmet görevi almak zorundaydı; bu durumda (sivil gelirlerden yararlanma yerine) askeri gelirden yararlanırdı. Ama, eğer askeri hizmetten hoşlanmazsa, devletin sivil gelirlerinden de para alamaz ve kendi hayatını kazanması emredilirdi. Hz. Peygamber, kendisine yapılan talepleri hiç bir zaman reddetmezdi. Bir seferin­de, Beni Mustalik ganimetinin beşte birlik hükümet payından yardım talep eden iki kişi geldi; Hz. Muhammed, "istiyorsanız size bir şeyler verebilirim; ama (bilmelisiniz ki) zengin ve para kazanma yeteneği olan hiç kimsenin, bu gelirden yararlanma hakkı yoktur" dedi.


SAVAŞ ARAÇLARI

Hz. Peygamber zamanındaki ordularda, aşağıda belirtilen silah isimlerine rastlıyoruz ama, bu liste tam kabul edilemez: Ok ve yay, kargı ve mızrak, kılıç, mancınık, farklı türlerde hareketli örtülü araba (dabbabe, dabur, arrade), kalkan, zırhlı giysiler. Zencilerin bazen kendilerine özgü silahlar kullandıkları anlaşılmaktadır; örneğin Uhud savaşında Vahşi, Hz. Peygamberin amcası Hamza'yı uzaktan, kendi ekseni etrafında dönen bir silah atarak öldürmüştü. Bahsedilen paravanlı arabalar, duvarları yıkmak için kullanılırdı; bu arabaların içindeki adamlar kazma işini yaparlar ve düşman tarafından atılan taş, ok ve mızraklardan bu örtülü arabalarla korunurlardı. Daha önce de gördüğümüz gibi Hz. Peygamber, Müslümanlara saldırmaya gelen düşmanın hareket etmesini zora sokmak için sadece kampın çevresine hendek kazma yoluna baş vurmakla kalmamış; aynı zamanda sahte dikenli toplar, hatta iğneli ağaç dallarını atma yoluna da baş vurmuştur. O zamanlarda gece saldırıları da yapılıyordu.


İhtiyaç duyulan malzemeyi sağlayacak yerel bir sanayi de vardı. Bizans toprakları gibi yerlerde ihraç ambargosu olmasına rağmen, mümkün olduğunda bazı malzemeler ithal de ediliyordu doğal olarak. Beni Kayn kabilesi, demircilik alanında üne sahipti. Yesrib'in (Medine) de okları ünlüydü. Kılıçların tercih edilen iki ismi ise, Meşrefi (Suriye'den) ve Mühenned (Hindistan'dan) idi.


At, mükemmel bir savaş hayvanıydı ve hem saldırı, hem de geri çekilişte kullanılıyordu. Develer, insan ve malzeme taşımasında kullanılıyordu ve çok boldu. Güçleri, olağanüstü nitelikleri ve dayanıklılıkları, Arap ordularına, İran ve Bizans imparatorluklarının düşünemedikleri bir hareketlilik sağlıyordu.

Silah stokunun ganimetler ve satın almalar sonucunda arttığını söylemeye gerek yok.


ASKERİ EĞİTİM

Askeri eğitimi teşvik için, Hz. Peygamberin sayısız öğütleri vardır. Bu konuda pratik önlemler de almıştır. Hem insanlar, hem de hayvanlar arasında sık sık yarışlar düzenlenir ve Hz. Peygamber bu yarışları şahsen izleyip ödül dağıtırdı. Onun yarışı kazanan atları izlediği yer, Medine'deki Mescid el-Sibak (Yarış Camii) ile bu gün bile yâd edilir. Atış talimlerine ve nişancılığa çok önem verirdi. Onun biyografisini yazanlar tarafından başka olaylara da değinilir; taş atmak, güreş ve diğerleri gibi. Yüzme de tavsiye edilirdi ve Hz. Peygamberin kendisi, küçük yaşta yüzmeyi öğrenmişti.


ASKERİ YÖNETİM

Gerçek ya da olası düşmanlarla ilgili gerekli veri edinmek bir istihbarat sistemi geliştirilmişti. Farklı düşman merkezlerinde de haber toplayıcılar, önceki bölümlerde zaman zaman anıldığı gibi gözcü-casuslar da, İslâm Peygamberinin zamanında karşılaşılan şeylerdendi.


Komutanlar deneyim ve zekalarına göre seçilirdi. Takva değil askeri kapasite dikkate alınıyordu. Komutanlar seferden sefere değişiyordu; böylece deneyimli ve yetkin subayların sayısı artmıştı. Hz. Peygamber'in kendisi bir ordu yönettiği zaman, alınması gereken önlemlerle ilgili danışacağı bir askeri konsey vardı. Komutanlara direktifleri -bazıları tarihçiler tarafından kaydedilmiştir- İslâmi sağgörüyle, öğrettiği dinin ruhsal ve dünyevi hedeflerinin harmanlanmış haliyle doluydu. Meselâ gereksiz kan dökmek yasaktı.


Propagandaya da baş vurulurdu. Araplar şiiri severdi ve hiciv önlenemez bir şekilde yayılıyordu. Bunun ülkedeki önemini bilen Hz. Peygamber, İslâm düşmanlarına karşı yetenekli resmi şairler tuttu ve söylediklerinin herkes tarafından bilinmesini sağladı. Onun şu hadisi çok ünlüdür: Hasan İbn Sabit, İslâm’ı ve Peygamber'i savunmak üzere bu yeteneğini kullandığında, Kutsal Ruh ona şevk verir; bu şekilde onun mısraları oklardan daha delicidir.


İnsan unsurunun, Hz. Peygamber'in askeri hayatında önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Çünkü herkesin taklit edeceği bir örnek oluşturmak istiyordu. Dikkat edilmesi gereken başka bir nokta da, bazı zamanlarda affettiği, bazen de cezalandırdığıdır. Sonuçları iyi af örneklerinden biri olarak Mekke fethindeki davranışına daha önce değinilmişti (Burada bir örnek daha anlatılabilir: Bu, er-Raci seferinde Guras ibn el-Haris el-Muharibi (Buhari, İbn Hişam, Taberi ve Hazm'a göre) veya zu-Amr seferinde Du'thur ibn el-Harû Muharibi (İbn Sa'd, Balazuri ve Makrizi'ye göre) -yer ya da ismi ne olursa olsun- ile ilgilidir. Düşmanın dağılmasın sonra bir gün, Hz. Peygamber dinleniyordu. Düşman reisi, yakın bir dağda saklandığı yerden bunu görünce gizlice geldi ve kılıcını çekerek: "Ey Muhammed, şimdi seni benden kim koruyacak?" diye bağırdı. Hz. Peygamber uyandı ve sakince cevapladı: "Allah!" Bu sakinlik ve güven, kaba bedeviyi o kadar alt üst etti ki, titremeye başladı ve kılıcı elinden düştü. Hz. Peygamber, kılıcı aldı ve "Peki, şimdi seni benden kim koruyacak?" diye sordu; aldığı cevap, "Hiç kimse!" oldu. Hz. Peygamber, onu affetti ve kılıcını da geri verdi. Bu, bir bedevi zihniyetine sahip düşmanı o kadar etkiledi ki, hemen İslâm'ı kabul etti ve yeni inancın tebliğcisi oldu. Doğallıkla Hz. Peygamber, bu tür durumlarda Kur'an'ın büyük hükmüne (41/34) göre davranıyordu: "Gerçekten de iyilikle kötülük bir olmaz. Sen, daha güzel olanla karşılık ver; o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişi, içten bir dost gibi oluverecektir." Bu bir tür psikolojik savaştı ve bütün savaşlar gibi alınması gereken riskleri vardı; bazen başarılı, bazen de başarısız olabilirdi. Hz. Peygamber, bu tür davranışları bazen düşmanın bilgisi dışında da yapardı. Ve İbn el-Cevzi (el-Vefa s. 696) nakleder: Seleme İbn Akva, yürüyerek ve tek başına Fezare'den bir grup haydudu izlemişti ve Hz. Pey­gamber bir kaç adamı ile imdadına yetiştiğinde, Seleme çoktan haydutların talan ettiklerinin bir kısmını ele geçirmişti. Seleme bir at istedi ve zaten bitap düşüp yorgunluk ve susuzluk çeken hırsız grubunun tamamını yok etmeye söz verdi. Hz. Peygamber cevapladı: "Onlara sen boyun eğdirdin; aynı zamanda da kendi düşkünlükleri (onlara boyun eğdirdi.)" Şimdi de Ebu-Uzza'yla (İbn Hişam, s. 471, 556, 591) ilgili, sonuçları pek de iyi olmayan bir merhamet örneği aktaralım: Bedir'de savaş esiri olmuştu. O kadar yoksuldu ki kendi fidyesini ödeyemiyordu; ona yardım edecek zengin arkadaşları da yoktu. Hz. Peygamber ona acıdı ve İslâm'a karşı bir daha silah kullanmaması şartıyla, para ödemeden gitmesine izin verdi. Ama o, bu yeminini ihlal ederek izleyen Uhud Savaşma tekrar katıldı. Yine yakalandı ve bu sefer Hz. Peygamber başının kesilmesini emretti. Ceza örneklerinden Ukbe ibn Ebu Mu'ayt olayını da nakledebiliriz: İslâm'ın en aptal düşmanıydı; merhametsizce Hz. Peygamber'i taciz etti ve hatta bir kaç kez öldürmeye bile çalıştı. Bedir savaşında yakalanarak Hz.  Peygamber'in  emriyle ölümle cezalandırıldı. (bkz. İbn Hişam). Bu kişinin merhamet görseydi nasıl davranacağını bilme imkânımız olmamasına rağmen, Hz. Peygam­ber'in sünnet'inde, Müslüman hukukçuların ve komutanların, affetmek veya cezalandırmak konusunda özgür oldukları bilgisi bulunur.


Savaşın, sadece profesyonel bir görev değil de, çok önemli kişisel bir olay gibi değerlendirilmesi için, bir savaş başlangıcında ve savaş süresince Hz. Peygamber'in yaptıkları listesine askerleri heyecana getirmesi, yapılanların ilahi bir karşılığının olacağını söylemesi ve kritik anlarda kişisel cesaret örnekleri sergilemesini kolayca ekleyebiliriz. Samimi arkadaşları hakkında, basit ama dokunaklı sahneler kaydedilmiştir. Bir Türk arkadaşım, ordudan emekli bir subay, Mahmud Gündüz, Hz. Peygamber'in savaşlarına İngilizce MOSSCOMES (Yani; movement: hareket; offensive: sürekli saldırı; surprise: şaşırtma; security: güvenlik; co-operation: eşgüdüm; objective: hedef; mass: asker yığınağı; economy of forces: gücün ekonomik kullanımı; simplicity: basitlik) denen modern savaş prensiplerinin uygulandığı bir çalışma önerdi. Ayrıca, Hz. Peygamber olayları nasıl tahmin etti, ani kararları nasıl aldı ve birlikleri nasıl bir yönetimle harekete geçirdi? Önceki sayfalarda toplanan malzeme -hammadde-, modern eğitimli ve deneyimli bir generalin bile, Hz. Muhammed'in yaptığından daha iyisini yapamayacağı konusunda okuyucuyu kolayca ikna edebilir. Profesyonel olmayan ve tedbirli bir komutan olan Hz. Peygamber'in (sav) hayatı temelinde, tehlikeli durumlarla başa çıkmak konusunda, özellikle Uhud ve Huneyn savaşları gibi açık yenilgi zamanlarında bile, başka askeri bilim prensipleri olduğunu ve olayları hemen ve nasıl düzelttiğini ekleyebiliriz. Sonuç: Hz. Peygamber kendine güvenerek ve hiç abartmadan "Ben bir ay uzak mesafedeki düş­manı, sadece yaydığım korku ve dehşet havası ile yenerim." diyebilir. İnsanlık tarihinde daha az kanlı, daha kararlı ve kesin sonuç alıcı başka bir savaş, henüz görülmedi. İslâm Peygamberi'nin savaşları askeri üstünlük, fetih ya da hükmetme niyetiyle yapılmadı; hastalıklı insanlığı tedavi için yapıldı. İşte bu nedenle herkes bu "savaşların" önemini ve bize örnek savaş modeli bırakan insanın büyüklüğünü bu açıdan değerlendirmelidir.

(Hz.Peygamberin Savaşları-133-142)

 
Geri