MAKALELER  
İSLAMİ ARAŞTIRMALARIN YOLU NEREDEN GEÇER

İSLAMÎ ARAŞTIRMALARIN YOLU NERDEN GEÇER?

Ömer Faruk TOKAT


"İslâmî Araştırmalar" derken kastedilen nedir? İslam'da ilmî çalışmanın usûlü ve hedefi ne(ler) olmalıdır? "İlim yapmak" şeklinde dillere pelesenk edilen tabir ile tam olarak ne kastedilmektedir? Günümüz İslâmî araştırmaları ne ifade ediyor? Objektif değeri var mı? Seküler felsefenin ve hâkim oligarşik kültürün dile ve beyne attığı çelmiklerden azat olmadan yapılan İslâmî çalışmalar ne anlam ifade etmektedir? Ve hangi çıplak yaraya merhem olmaktadır?

Şimdi burada serdettiğimiz soruların cevapları üzerinde biraz düşünelim:


Aydınlanma felsefesi, pozitivizm, rasyonalizm, küreselleşme vb. modern anlayışların ucundan tutarak nassları öteleyip aklı merkeze alan üstelik bunu da tam olarak beceremediğinden popülist ve sığ bir söylemin esareti altında İslâmî araştırma yaptığını iddia etmek, ilâhî hakikati yani el-hikme bilgisini yakalama bağlamında hiçbir şeyin karşılığı olmayacaktır dersek sanırım abartılı bir değerlendirme yapmış olmayız. Günümüz İslâmiyât çalışmalarına baktığımızda meselenin hikmet boyutunun keşfedilememesi sonucu korkunç bir zihin karışıklığıyla ve bilgi anarşizmiyle yüzyüze geliriz. Amacı, hedefi ve en önemlisi de "usûl"ü olmayan bu çalışmalar doğal olarak bir bilgi kaosuna yol açacaktır. Onun içindir ki eskiler "usûl olmadan vusûl olmaz" demişlerdir. Araştırmacı güçlü bir usul donanımına sahip olmaksızın girdiği vehimler ormanında yolunu şaşırmaktan başka ne yapabilir?! O halde mutlak hakikatleri, adına gerçek denilen vehimlerden ayırmanın anahtarını elde etmek gerekiyor ki bu anahtar "hikmet"in ta kendisidir. Hikmet. yani mutlak hakikatin doğasına doğrudan nüfuz etmenin yolunu gösteren aydınlatıcı bir tutamak.


Olması gerekene nisbetle ilim talebeliği (=araştırmacılık) haysiyetinin olmazsa olmaz koşulu  "ilim, amel, ihlâs" vasıflarını faaliyet merkezine yerleştirip oradan hareketle meselelere sarkmaktır.


İlim, amel, ihlâs ilkelerinden hareketle oluşturulacak olan, 1400 küsür yıllık ilmî ve kültürel mirasımızı yeniden inşa ve yeniden yorumlama bağlamında hayatî önemi haiz bir diğer şart ise usûl ilimlerinin özellikle de Usûl-i Fıkıh ilminin verileriyle şekillenecek yepyeni ve taptaze bir ilim dili geliştirmektir. Bu başarılıp yerleşik ve kollektif bir bilinç halini alırsa ancak o zaman velûd bir bilinçlenme sürecinden sözedilebilir ve ilmî araştırma diye dillerde pelesenk olan edim ancak o zaman anlam kazanabilir.


Üzerinde çalışılan alan İslâmiyat olduğuna göre azamî düzeyde bir ruh ve kalp duruluğu gerektirmektedir. Çünkü ilâhî bilginin, doğası gereği, amel ve ihlâs düzeyi düşük olan zihinlere kendini açmayacağı hadislerin ve diğer İslamî ölçülerin bize öğrettiği bir gerçektir. Ayrıca içinde yaşadığımız sistem ve zaman dilimi, fitne ve entrikalarla dolu olduğundan sağlıklı bir İslâmî bilinçlenme noktasında feraset ve hikmet penceresinden bakmayı zorunlu kılmaktadır. Feraset ve hikmetin ise ancak amel ve ihlâs/takva ile elde edilebileceği yadsınamaz bir gerçektir. Maalesef olayın bu boyutu hep göz ardı edildiği için İslamcı araştırmacıların gündemini genelde hâkim kültür belirlemektedir. Yani dikkat edilirse mücerret manada akıl, zekâ ve duyuların gelişmiş olması hakikatin bilgisini elde etmeye yetmiyor. Bilakis bununla birlikte amelî planda dînî yükümlülüklere eğilerek bir iç dünya eğitimi geliştirmek olmazsa olmaz bir tamamlayıcı olarak karşımıza çıkıyor eğer amaç entelektüel mastürbasyon değilse tabî.


Olayın takva boyutu ihmal edilmesi sonucunda da gayesi, sebebi ve en önemlisi de usûlü tespit edilmeden bilginin herkese açık olduğu gibi ucuz ve çilesi çekilmemiş bir söylemle ve bir gazeteci üslubuyla günü kurtarmaya yeltenen, daha iyi niyetli bir ifadeyle insanları rafine edilmemiş bilgiler topluluğuyla muhatap kılan sözüm ona bir takım akademisyenler, ilahi hakikatlerin doğasına aykırı bir ihaneti yaşadıklarının farkına bile var(a)mıyorlar.


İslam ümmetinin kriz dönemlerinde hep ön plana çıkmış ya da çıkarılmış olan bu güruhun yaptığı eğer bir hedef saptırma değilse sapla samanı birbirine karıştırmak gibi patolojik bir görüntü arz etmekten başka ne ola ki.


Çoğunlukla hâkim kirli kültür tarafından beslenen ve semizleştirilen "hikmet fukarası"  bu anlayış o kadar yüzeyseldir ki İsmail Kara Hoca'nın ifadesiyle tecditten söz ederken zımnen eskimiş bir dinden, ıslahtan bahsederken zımnen bozulmuş bir dinden ve ihyadan söz ederken zımnen ölmüş bir dinden bahsettiğinin farkına varmaktan bile acizdir.


Bilgiye bu denli basit yaklaşımların kol gezdiği bir agorada kafa karıştırmaktan öte bir işlevi olmayan kimi araştırmacılar, sığ söylemlere tutunarak hep vitrinlere oynadığından yolları hep çıkmaz sokaklara varmış ve yavşamış labirentlerin arasında sürtmekten bir türlü kurtulamamıştır. Böylesine karmaşık bir döngüyü yaşayan bu kişiler, bilgiyi dekonsakre eden yani kutsal yönünü ve "ihsan" boyutunu yadsıyan bir anlayışla hâkim kirli kültürün hegemonik dayatmalarına teslim olmaktan öte geçememişlerdir. Sonuç olarak gelip sırtlarını dayadıkları yerin çok sağlam olduğu vehmine kapılarak bu topraklar üzerinde yeşermiş olan değerlere savaş açmak gibi gibi bir paradoksu yaşamak durumunda kalmışlardır. Düzeltme amacıyla yola çıkıp egemenlere yaranma psikolojisiyle islamın tüm değerlerine saldırmayı kendisine yegâne gaye edinmiş onlarca "ilim adamı" sistemin kendilerine sunduğu köşe başlarında konuşlanarak "sahih bir din anlayışı" adına Kuran ve Sünneti değiştirmeye yeltenmekte ve islâmı gerçek anlamda yaşama ve hayata taşıma yöntemi olan tasavvufa saldırmaktadır. Bu ilginç ve ibretamiz bir serencamdır. Yok sayılan ve reddedilen tasavvufun esası olan ilim, amel, ihlas esaslarının kılavuzluğundan yoksun olan bir araştırma edimi, günümüzde de çok net olarak görüldüğü üzere, insanı Allah'ın dinini beğenmeme, dolayısıyla da din üzerinde değişiklik yapmaya kalkarak bir anlamda tanrılık iddiasına kadar götürür. Hâlbuki İslamın bilgisine dokunmak bir cesaret işidir; takva ve hikmetle donanmayanları yakar.


İçinde yaşadığımız şartlar ve durumlar İslamî araştırmaların zemini olması hasebiyle çok önemlidir. Sekülerist ve dünyevi bir söylemin Müslüman zihinler üzerinde kurduğu bir blokaj söz konusu. Bu hâin blokajı sorgulamak ve en önemlisi de bunun farkına varabilmek oryantalizm (istişrak) tandanslı akademisyenlerin harcı değil biliyoruz. Onlar "Bir Şeyh Efendiyle Röportaj" adlı uydurma çiziktirmeleriyle, hikmet ehli mutasavvıf ulemaya çamur atmak ve ilahiyatlarda başörtülü kızları engellemek gibi bir takım eylemlerle günün egemenlerinin yanında yer aldıklarını kanıtlamaya çalışsınlar.  "Sahih din anlayışı, Gerçek İslam, Kuran İslam'ı ve benzeri söylemlere tutunarak mukaddes ölçüleri tahrif etme gayretleri gerçek ilim talebeleri tarafından çoktan fark edildi bile. Panikleyerek agresif tavırlar sergilemeleri ve kudurgan bir şehvetle saldırmaları da bu yüzden olsa gerek.


Araştırma adı altında hain bir karanlık giderek genişleyip üreyerek bilgi (=el -ilm)nin doğasını karartmaya çalışıyor. O halde Müslüman ilim adamlarının dikkatli olması gereken nokta dış dünyadan bize dikte edilen dayatılan ve bizim de farkında olarak ya da olmayarak benimsediğimiz sokuntu ve spekülatif gündemleri tespit etmek ve rasyonalizmle oluşan kuru aklın dikte ettiği kaba kalıpları ve dogmaları kırmak gereğidir.


Takvanın ve hikmetin dilinden sökün eden bir hayat tasavvuru olmadıkça, bilgiler yaşanan hayatla yüzleşmedikçe doğru/sahih bir islamî bilinçlenme sürecinden bahsedilemez ve ilim algımız hep kısır ve kurak bir mecrada sürüp gider ki işte bu tehlikeli bir "zihin kayması" ameliyesidir. Bu sağlıksız yöntemi aşmanın sırrı ise insan ruhunu/zihnini derece derece özgürleştiren ve insana derece derece vahyî ilmin doğasında ve kozmik yapıdaki en derin sırlara nüfuz edebilme istidadını kazandıran takvayı yakalamakla mümkündür. Kurân-ı Kerim'in konuya yaklaşımı çok açıktır: "Allah'tan sakının (takva sahibi olun) O size öğretecektir ve O her şeyi ziyadesiyle bilendir."  (Bakara, 282) 


Eğer o memleketlerin ahalisi iman edip takva sahibi olsaydı elbette üzerlerine yerden gökten bereketler açardık" (A'râf, 96).

Ümmetin önünü aydınlatacak olan bilgi zühd , takva ve tasavvufun doruğuna ulaşmış Ebu Hanife, İmam Şafii ve Ahmed İbn Hanbel gibi ulemanın muteâl açılımlarıyla kazanılacaktır. Çünkü onlar "ilim, amel, ihlas" ı temel bir kriter haline getirdiklerinden, "kutsal" a ihanet etmeyen bir ruh adanmışlığının dev adamlarıdır.

Günümüzde birileri sırtlarını oligarşik güçlere dayayıp "ilmî çalışma, araştırma" gibi baştan çıkarıcı unvanların daldası altında hakim kirli kültürün ve modernitenin dayattığı suni ve spekülatif konuları islamîleştirme gibi abes bir oyunla meşgul olurken/edilirken kuzu postu giyinmiş kurt rolünü çok iyi oynadıklarını zannededursun, ilmi sorumluluğun bilincinde olan gerçek araştırmacılar halkın arasında mutlak hakikatlerden bir yaşam damıtmaya çalışıyor. Dağ gibi kıpırtısızlıklarının ardına sakladıkları volkanik duyargalarıyla halkları aydınlatmaya devam ediyorlar. Onlar, Hakk'a kölelik dışında hiçbir sınırı ve yasayı tanımayan, "hikmet"in müteâl doğasına tutkun aşk adamları.

(www.darulhikme.org)

 
Geri