MAKALELER  
TANZİMAT SONRASINDA TEKKE FAALİYETLERİ

TANZİMAT SONRASINDA TEKKE FAALİYETLERİ

 Yrd. Doç. Dr. İrfan   GÜNDÜZ


Batılılaşma gayretlerinin bütün yoğunluğu ile cereyan ettiği XIX. asır; Osmanlı Devleti'nin kendisini tarih sahnesine çıkaran maddî ve ma'nevî mesnedlerinden koptuğu, askerî ve siyâsî grafiğinin yanında ilmî, içtimaî, iktisâdı ve hukukî sistemlerinin düzenli seyrini yitirdiği, iç kargaşalar ve dış müdâheleler elinde devletin esas unsurları arasındaki dengenin kaybolduğu acılı ve sancılı bir dönemdir.


Başlangıçta Osman Gâzî'nin oğlu Orhan Bey'e: "Oğlum kuru kavga ile cihangir olma sevdası bize yaraşmaz. Maksadımız din yolunda mücâhid olmaktır." Bilmediğini ulemâya danış, ilim ve din ehlinden  uzaklaşma"   vasiyetinde   ifade ettiği (1) temel üzerine kurulan devlet; dört büyük müesseseden kuvvet almış ve onlar üzerinde yükselmiştir. Bunlardan ordu; disiplin, nizam ve otoriteyi, saltanat; idareyi, medrese; din ve ilmi, tekke de; din ve ahlâkı temsil etmekte idi.


Bunlardan birincisi: Ordu mensupları ile devlet ve idare adamlarını, ikincisi: Padişah ve şehzadeleri, üçüncüsü: Din ve ilmi, dördüncüsü de: Halkı yetiştirmeye, şuurlandırmaya ve devletin gayesine yönlendirmeye çalışıyordu.(2)


Osmanlı Devleti'ni yıkmak isteyenler, evvelâ bu dört büyük müessese arasına nifak sokmakla işe başladılar. Saltanatı topluma, orduyu halka, medreseyi tekkeye düşman ettiler. Böylece devletin içtimaî dayanaklarını birbirine düşürmek suretiyle otoritesini zayıflattılar. Sonunda: "Muhteşem ve mağlûb edilmezliği" ile tanınan devletin te'sîs ettiği nizamın hızı birden kesilmeye başlamış, asırlardır tebaaya sa'âdet veren gelenekler gözden düşmüştür.


Devletin en önemli dayanağı olan ordu, çeşitli mağlûbiyetler, bozguncu iç sızmalar ve kendisini yenilememenin neticesi itibârını kaybetmiş, bu hâli ile siyasî otori­tenin tesîs ve idâmesine yarar bir kuvvet olmaktan çıkmıştır. Bu zaafın giderilmesi için alınması düşünülen her tedbîri isân ve kıtal ile karşılayan bir kuruluşa dönüşmüştür.(3)


Batıda doğan  'kavmiyetçilik" akımının tecânüsten mahrum Osmanlı tebaasına girişi ve yayılışı,(4) ordunun zaafından -bilâhare ilgasından- kaynaklanan siyâsî otoritenin sarsılmasıyla genişlemiş, toplum tabanında derin çatlaklar, telâfisi ve tedavîsi imkânsız içtimaî problemler meydana getirmiş, istiklâl isteyen hareketler hız kazanmıştır.(5)


Alışılmış eğitim düzeni, ilmî ilerlemeye ayak uyduramayan öğretim tarzı ile medreseler, kurtarıcı, yol gösterici ve yön verici kadrolar yetiştiremez duruma düşmüştür.(6) "İsmi var cismi yok havaî medreselerde" "akçe ile mülâzım olup, az zamanda müderris olma ve "beşik ulemâsı" yolunun açılması ile medreseler; "Velînimetlerine kul, devlet ricaline zebûn, menfaatine köle olmaktan öte" hünerleri olmayan ehliyetsiz hocalar elinde büsbütün varlığını yitirmiştir.(7)


Toplumu tepeden tırnağa kuşatan tekkeler de, eriyen ve dağılan diğer müesseseler gibi bu inkıraz ve inhilâlden nasîbini almış onlar da; "Yoldan değil, bel'den gelen mürşidler"in tasarrufu altına girerek zayıflamış, bu üstün halk eğitimi müesseseleri de seviyesini yitiren dayanaklar arasında yerini almıştır(8)


Edebiyat ve medeniyet anlayışı bakımından getirdiği keskin bir "ikilik" ve yeni fikrî cereyanlarla mühim bir mânâ taşıyan XIX. asırda, başından beri hayatın içinde yer alan ve cemiyeti kuşatarak devletle el ele bir rûh bütünlüğü arz eden tekkelerle, idâri ve içtimaî yapıda vuku bulan istihaleleri bu yazımızda kısaca belirtmek istiyoruz.


Bektaşîlik vasıtasıyla orduya, âhîlik ve Fütüvvet teşkilâtı ile iktisâdı ve ticarî hayata, Mevleviyye ve benzeri tarikatlarla idarecilere, Nakşbendiyye ve diğerleriyle de ulemâya yön veren tarikat ve tekkeler, devleti yıkmak ve cemiyetin istikâmetini değiştirmek isteyenler için boy hedefi hâline getirilmiştir. Netîcede toplum, asırlardır düşman bildiği bir medeniyetten medet umma noktasına kadar gelmiştir. Buna açık bir misâl olmak üzere Yeniçeri Ocağı'nı gösterebiliriz.


Tarihte Bektaşî tarikatının bir nevi seyfî kolu olarak hizmet vermiş olan bu ocak, Orhan Bey zamanında kurulurken müteşebbislerden bazıları Hacı Bektâş-ı Velî'ye gönderilerek, yeni ordunun başarılı olması için teveccüh ve duası istenmiştir. O da, istenilen duayı yapmış teberrüken de "ridâsı"ndan bir aba parçasını yırtarak onlara hediye etmiştir. Onlarsa bunu büyük bir teveccüh kabul etmiş ve hâtırasını yaşatmak üzere "ridâ" parçalarını başlarına "taylasan" gibi takmayı âdet hâline getirmişlerdir.(9)


Zaman bakımından bu hâdisenin im­kânsızlığı ileri sürülse bile,(10) yeniçerilerin "Ocağı Bektâşiyân", "Zümre-i Bektâşiyân" gibi isimlerle anılması bu vakıayı doğrulamakta ve pîr'lerinin Hacı Bektâş-ı Velî olduğu anlaşılmaktadır. Devamlı ölümle burun buruna yaşayan, savaş meydanlarında ve at sırtında ömür tüketen, genellikle de bekârlardan oluşan Yeniçeriler için; külfetli ve yüklü bir zikir, nafile namazlar ve ibâdet yerine, farzların îfası dışında haftalık bir sohbet ve şeyhle bir defa görüşmek gibi müsamahalı ve oldukça kolay bir irşâd usûlü benimsenmiştir. Bektaşîliğin bu müsamahalı tavrı ve ken­disinin ordu üzerinde etkili bir tarikat olması, devlet aleyhine menfî emel besleyenleri öncelikle Bektaşîliğe ve Yeniçeri Ocağı'na yöneltmiştir. Bu yüzden:

1.  Muhtelif zamanlarda fikirleri cerhe, müntesipleri takîbâta uğrayan Babaî, Haydarî, Hurûfî, Kalenderi, Şiî ve Işıklar gibi bâtını zümreler, varlıklarını ve fikirlerini devam ettirebilmek için çeşitli tarikatlara ve özellikle bektâşîliğe sızmışlardır.(11)

2.  Silahlı kuvvetlerin toplum ve saltanat üzerindeki tesîrini dikkate alan bu zümrelerin Bektâşiyye vasıtasıyla Ocağa hulul ile onun gücünü, kendi hesaplarına kullanmak istemeleri bu sızmamaları daha da hızlandırmıştır.(12)


Ordunun bozulması ve zayıflaması siyâsî otoriteyi zedelemiş, menfî emel sahipleri, gayetlerinin tahakkuku için uygun bir zaman ve zemîne kavuşmuşlardır. Netîcede meydana gelen içtimaî çalkantı yalnızca Bektâşiyye ile orduyu hedef almakla kalmamış, ulemâ ile meşâyihi, ordu ile saltanatı, tekke ile medreseyi karşı karşıya getirmiş, devletin esas mesnedleri arasındaki denge zedelenmiştir. Ocak ve Bektaşîliğin karşılıklı bozulmaları, devleti sık sık mağlûbiyetle sonuçlanan savaşlar ve toprak kaybı ile küçültmüş ve sarsıntıya sürüklemiştir. Neticede 11 Zilkade 1241/17 Haziran 1826'da Ocak lağvedilmiş,13 Eylül 1242/1826 tarihli bir fermanla Bektaşî tekkeleri kapatılmıştır.(14)


Devletin her bölgesinde, özellikle Rumeli'nde pek yaygın olan Bektaşî tek­kelerinin 1770'lerden önce yapılanları "kadîm" kabul edilerek muhafaza edilmiş ve başlarına Ehl-i Sünnet akidesine bağlı tarikat ehli ile Nakşibendi meşâyihi getirilmiştir. Mezkûr tarihten sonra yapılan tekkeler ise "muhdes" addedilerek yıktırılmış, bünyelerinde bulunan câmi, mescid ve medreseler aynı maksatlar için kullanılmak üzere ibkâ edilmiştir.(15)


Yeniçeri Ocağı'nın yerine "Asâkîr-i Mansûre-i Muhammediyye" yi kuran II. Mahmûd, onun da moral gücünün takviyesini ma'nevî bir pîr'in murakabe ve kudsiyetine tevdî etmeyi zaruret derecesinde hissetmiş, Ocak'ta "Miralay" rütbesinde temsil

Tekkelerinin kapatılması, bağlılarının "tashîh-i i'tikâd" ettirilmek üzere Hadim, Birgi ve Kayseri gibi ulemâ merkezlerine sürülmelerine rağmen, Bektâşîlerin suskunluğu sürekli olmamış, tarikatlarının meşruiyetinin tanınmasına çalışmaktan geri durmamışlardır.(17) Üç Bektaşî tekkesi, kısmen buna muvaffak olabilmişler ise de, varlıklarını daha ziyâde diğer tarikat erbabı arasında devam ettirmişlerdir.(18) II. Mahmûd'un ölümünü müteakib meydana gelen bu gelişmelere rağmen Bektâşîlerin kuvvet kazanması II. Meşrûtiyet döneminde, İttihad ve Terakki Fırkası'nin Bektaşî ve Melâmîlerin saltanata olan muhalefetlerinden faydalanmak istemeleri ve onlara desteklemeleri sonunda vuku bulmuştur.(19)


Bütün bu menfî gelişmelere ve diğer tarikat erbabına da sirayet eden sızma ve çöküntülere rağmen, yine de tekkelerin toplumdaki yerini devam ettirmekte olduğunu söyleyebiliriz. II. Abdülhamîd döneminde Avrupalıların tarikatları boy hedefi olarak seçmiş olmaları da bunu doğrulamaktadır.


"Hasta Adam" telâkki edilen ve parçalanmakta olan Osmanlı Devleti'nin kurtuluşunu     dünyâ müslümanlarının birleşmesinde gören II. Abdülhamîd Han, "Pan-îslâmizm" adı verilen kendine has dînî siyâsî bir faaliyet göstermiştir. O'nun bu politikası ile başarılı olup olmadığı konumuz dışında olmakla birlikte, O'nun batılılara karşı uyguladığı siyâsette, dayandığı mesnetlerden birinin tarikat ve tekkeler olması bizi özellikle ilgilendirmektedir. Şöyle ki:


"Gitti, gidiyor" şeklinde beklenen bir devletin yıkımını uyguladığı bu poli­tika ile uzun süre durdurabilen Sultan Abdülhamîd Han, bu gücünü, yağma ve menfaat hesapları üzerinde birleşen Avrupalıları birbirine düşüren oyalama taktiği yanında, batılıların özellikle üzerinde durduğu şu üç kaynaktan almakta idi:


1. Hilâfet: Batılılara karşı müslümanların birlik ve beraberlik içinde hareket etmeleri gerektiğine inancı II. Abdülhamîd, kendi hilâfetini gündeme getirerek, öncelikle sömürgeci Avrupalıların idaresi altında bulunan müslümanlarla münâsebet kurmuş, kendisini temsîlen gönderdiği şeyhler, dervişler ve âlimler   vasıtasıyla onları -ma'nen de olsa- İstanbul'a bağlamayı başarmıştır.(20) Öyle ki batılı yazarlar bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:


"O'nun bütün kabilelerde, hattâ en âsî olan bedeviler içinde bile temsilcileri vardı."(21) Çoğu tarikat şeyhi olan bu gizli temsilciler, "Türkistan'a, Hindistan'a, Japonya'ya hattâ Çin'e kadar gönderilmiştir. Sultan Abdülhamîd bu şeyhler vasıtasıyla Osmanlı Hilâfeti'ne beynelmilel bir hüviyet kazandırmış, siyâsî otoritesini Osmanlı Devleti'nin sınırları dışında da hissettirerek adına hutbeler okutmuştur.(22)


2.  Hacc: Devlet-i Aliyye'yi yıkmaya ve paylarına düşecek kısmı almaya kesin kararlı olan menfî guruplara karşı II. Abdülhamîd, İslâm Birliği siyâsetini uygularken, politik yönden büyük önem arz eden hacc ibâdetinden yararlanmıştır. Mekke-i Mükerreme'de toplanan binlerce   müslüman hacı ki günün şartlarına göre aklı başında, söylenileni anlayan, anladıklarını aktarabilecek olan, aynı zamanda ekonomik yönden dayanışma içinde bulunan bir îman topluluğu vasıtasıyla kendi fikirlerini dünyâ müslümanlarına ulaştırmaya çalışmıştır. Bu gaye ile İstanbul-Hicaz demir yolu ulaşımına önem vermiş, mezkûr yolu Medîne-i Münevvere'ye kadar ulaştırmıştır.(23)


Ayrıca hacca gelen müslümanlara, kendi mesajlarını İslâm Dünyâsı'na iletmek üzere, âlimleri ve tarikat şeyhlerini Mekke-i Mükerreme'ye göndererek büyük bir propaganda faali/etine girişmiştir.


3. Tarikat ve tekkeler: İslâm Birliği siyâsetini gerçekleştirmek, hilâfetin İslâm Dünyası üzerindeki etkisini artırmak ve hacc ibâdetinden de istifade ile müslümanların birlik içinde bulunmalarını sağlamak üzere Hicaz, Afrika Orta ve Uzakdoğu'ya tarikat şeyhleri gönderildiğine öncede işaret etmiştik. Bunlar arasında Ebu'l-Hüdâ Efendi, Şeyh Rahmetullah, Seyyid Hüseyin el-Cisr ve Muhammed Zâfir Efendi başta gelmektedir. Bu zâtlar Fransa'nın göz diktiği Osmanlı toprakları üzerinde te'sîrleri olan tarikat şeyhleridir. Bu şeyhleri faaliyetleri ve etkileri hakkında bir Fransız arşiv belgesinde şöyle denmektedir:


"İslâm'ın öngördüğü hedeflere varmak, emperyalist bütün yabancıları yok etmek için bütün tarikatlar aynı propaganda usûllerine başvurmaktadır." (25)


Fransız Konsey Başkanı'nın isteği üzerine Cidde konsoloslarının gizli kaydıyla verdiği 20 Nisan 1902 tarihli cevâbı yazısında bu konuda şu hususlara işaret edilmektedir:

a. İmparatorluğun içinde olduğu kadar, dış işlerinde de büyük bir nüfuz sahibi olan Şâzeliyye, Medyeniyye tarikatı şeyhi, bağlılarını yeniden teşkilatlandırarak, onları kuvvetli ve korkulacak bir müesese hâline getirmiştir. Böylece bu tarikat dînî ve askerî bir hüviyet kazanmıştır. (26) Mekke-i Mükerreme'de panislâmist fikirlerin yayılması yönünden hacc ibâdetinin önemi Şâzeliyye, Medyeniyye tarikatı şeyhinin gözünden kaçmamıştır. O, Mekke ve Medine'deki tekkelerinin başına bilgi ve takvası ile tanınmış halîfelerini yerleştirmiştir. Bunların hacılar kitlesi üzerindeki tesîri çok büyük olmalıdır.


Şâzeliyye ve Medyeniyye için söylediklerim, kendileri hakkında teferruatlı bilgi toplamam mümkün olmayan Rifâîler için de söylenebilir."27


b. Mezkûr tarikatların tarassutu, tesîrlerinin azaltılması ve bizim yararımıza kazandırılması, Kuzey Afrika'daki müstemlekelerimizin emniyet ve muhafazası için gereken hususlara gelince:

1. İmkân nisbetinde sağlık sebepleri ve ekonomik sıkıntılar ileri sürülerek sömürge­miz altındaki müslümanların Hicaz'a yapacakları haccı zorlaştırıp azaltmak,

2. Birbirlerine rakip gibi gözüken tarikatlara bir takım imtiyazlar tevcih ederek, bu rekabeti körüklemek, tarikatlar arasına tefrika sokmaya çalışmak...(28)


Fransa'nın Cidde konsolosunun bu tavsiyeleri ışığında tarîkatları Osmanlı siyâsetinden koparıp etkisiz hâle getirme ve kendi menfaatlerine hizmet ettirme yollarını araştırmak üzere "Service des Affaires Musulmanes et Sahariennes" diye bir teşkilat kurulmuştur.(29)


Bu bilgi ve belgelerden XIX. asrın ge­tirdiği çalkantı ve zafiyete rağmen, tarikat ve tekkelerin toplum içindeki etkinliğini sürdürdüğü, özellikle Abdülhamîd Han tarafından bu tesîrin devletin bekası istikâmetinde kullanıldığı anlaşılmaktadır. Osmanlıyı yıkmak isteyenlerin öncelikle ve özellikle tarikatları hedef alması, bi­zim açımızdan üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu sebeple tekke ve tarikatların Osmanlı toplumundaki nüfuzunu silmek üzere başlatılan karşı propagandaların tarikatları ne hâle getirdiği günümüzde devam ettirilen tasavvuf düşmanlığının nerelerden kaynaklandığı çok rahat kestirilebilir. Hele bu durumun özellikle Ortadoğu ülkeleri arasında yaygın olması ve nerede ise devlet politikası hâline getirilmiş bulunmasında "Service des Af­faires Musulmanes et Sahariennes" gibi teşkilâtlar ile batılıların yaptığı karşı propagandaların ne kadar etkili olduğu konusu yeni araştırmacıların ilgisini bekleyen önemli bir husustur.


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1-Gökbilgin, T., "Osman I", IA., IX, 442; Taneri, İA., Türk Hükümdarlık Kurumunun Gelişmesi, 139
2-Işık, E., Devleti Kuran İrâde, 11.
3-"Avrupa usûlü üzere mu'allem olmadıkça, a'dâya mukabele kabil olmayacağı, mukaddem ve muahhar Nemçe ve Rusya seferlerinde sabit olarak, bu emr-i ehemmin, hayyiz-i fi'le îsali, erkân-ı devletin ehass-ı a'mâli olduğu halde, yeniçerilerin ser­keşliği bunun icrasına manî olurdu..." Ahmed Cevdet Paşa, Tarih, VII, 139.
4-Ali Reşat, Asr-ı Hazır Tarihi, 518.
5-Ülken, H.Z., Çağdaş Düşünce Tarihi, 38
6-Koçi Bey Risalesi, 25; Ahmed Cevdet Paşa, Age., I, 87-94; Ma'rûzat, 50.
7-Uludağ, S., "Taklid", Hareket, VIII (1979), 9.
8-Ceride-ı sûfiyye, sy. 82, 358, Cemiyyetti Sûfiyye-i Ittihadiye Nizam-namesi, Md. 2; Kara, M.Tekkeler ve Zaviyeler, 285.
9-Ahmed Cevdet Paşa. Age., XII, 179-180.
10-Bu ocağın, kuruluşu sırasında Hacı Bektâş'ın duasını aldığı, O'nun yeniçerilerin, ocaklarının piri saydıkları görüşü yanlıştır. Gerçi Kuruluşlarından epey zaman sonra yeniçerilerin ocak piri olarak Hacı Bektaş'ı kabul ettiği bir vâkıa'dır. Fakat kuruluş zamanı için böyle bir şey bahis konusu değildir. Hacı Bektâş-ı Veli Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan önce ölmüştü. (Ö1. 1271) Bkz. Dânişmend, İ.H., Kronoloji, I, 41.
11- Geniş bilgi için bb. Köprülü, M.F., "Hacı Bektâş-ı Veli," İA, II, 461-464; Diğer ilgili maddeleri.
12- Yeniçeri Ocağı'na Şiî ve batini karakterli sızmaların onu ne hâle getirdiği, kapatılma fermanında zikredilen şu cümlelerden anlaşılmaktadır:
"..İşbu tâıfe-i Yeniçeriyân, şer'-i şerife mugayir ve küfre müncer olacak, istihlâl-i muharremat ve terk-i savm ü salât ve Hulefâ-i Râşıdîn Hazretleri'ni küfretmek gibi hareketlere cesaret ederek birtakım saf iman sahiplerini cehaletlerinden ötürü, cadde-i müstakimden ayırarak, dalâlet yoluna saptırmışlardır." Bkz. Başbakanlık Arşivi, Cevdet Adliye Tasnîfi, No: 1734.
13-Dânişmend, İ.H., Age., VI, 110-111
14-Gündüz, İ., Osmanlılarda Devlet-Tekke Münâsebetleri, 139.
15-Başbakanlık Arşivi, Cevdet Adliye Tasnîfi, No: 1734.
16-Hasluck, Bektaşîlik Tedkîkleri, 133,: Gündüz, Age., 146.
17-Kara, M., Age., 422.
18-Vassaf, H., Sefîne-i Evliya, I, 314; Köprülü, M.F., "Mısır'da Bektaşîlik", TM (1936-1939) VII, 28-29
19- Bektâşîlerin ve diğer bâtınî zümrelerin sâir tarikatlar arasına karışarak varlıklarını devam ettirdiklerine aşağıda anlatılan hâdise çok güzel bir misâl teşkîl edebilir. 1145/1732'de inşâ edilen Üsküdar Rifâî Asitânesi'nde post-nişîn olan Şeyh Zıya Efendi, "kendisine müçtehid süsü vererek, tarik-ı feyz-ı refik-ı rifâiyye'ye Bektaşîlik neşvesiyle bir takım hurafat karıştırmağa kalkarak, tarîk-ı hezeyana sülük etmiş ve hattâ mevlid cemiyetinde, Velâdet bahrinde, herkes tazimen ayağa kalkıp, Kıble'ye teveccüh ettiği sırada bu nasıl oturduysa o cihete yâni, herkesin hilafı bîr cihete müteveccih oturmuştu. Güya O'na. "Doğu da, batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz, Allah'ın yüzü (Zâtı) oradadır." (el-Bakara 2/115)sırrı nümâyan olmuş gibi sahtekarlık ederdi. Tiğ-ı ecel, bir an evvel darbe-i kahrına alarak vücûdunu ortadan kaldırmıştır." Vassâf, H., Sefine-i Evliya, I, ,210.
20-Sırma, İ.S., II. Abdülhamîd'in İslâm Birliği Siyâseti, 35; Uriel Heyd., Foundations of Turkish Nationaltsm, 101'den naklen.
21-Sırma, İ.S., Age., 35; Victor Berrod, Le Sultan L'İslam et les Puissances, 31'den naklen.
22-Sırma, İ.S., Age., 35
23-Bu dönemlerde Abdülhamîd'in yılda 100 km. demiryolu yapımını gerçekleştirdiği kaydedilmektedir. Bkz. Sırma, Age., 42
24- Sırma, İ.S., "XIX. yy Osmanlı Siyâsetinde büyük rol oynayan tarikatlara dâir bir vesika" İÜEF. Tarih Dergisi, XXXI (1978), 185.
25-Sırma, İ.S., Fransa'nın Kuzey Afrika'daki sömürgeciliğine karşı Sultan II. Abdülhamîd'in pan-İslâmist faaliyetlerine dâir birkaç vesika" İÜEF. Tarih Enstitüsü Dergisi, Sy. 7-8 (1977),159.
26-Sırma, İ.S. A.g. Makale, İÜEF Tarih Enstitüsü Dergisi, sy.7-8 (1977), 159
27-Sırma, İ.S., Quelques documents inedits, doc. No: 3; Age., 48.
28-Sırma, İ.S. A.g. Makale, İÜEF Tarih Dergisi, XXXI (1978), 185.
29-Sıma, İ.S., Quelques documents inedirs. doc. No: 1; Age., 49.

(İlim ve Sanat)

 
Geri