MAKALELER  
AFRİKA'DA İSLAMIN YAYILMASINDA TASAVVUFUN ROLÜ

İ.Ethem BİLGİN


          

Bilal Habeşi r.a Afrika kıtasında dünyaya gelmiş, Peygamber s.a.s.in müezzini, önde gelen bir, sahabe. Bilal Habeşi r.a İslam kültür tarihinde Kara Afrika'yı temsil eden bir simgedir.

           Müslümanların önemli teşebbüslerinden biriside, bu noktadan hareketle, tüm İslam tarihi asırları boyunca,  Kara Afrika'yı Bilallaştırmaya çalışmak olmuştur. Çağımız Amerikasındaki Müslüman zenci hareketlerine "bi1a1ian movement' denilmesi sanırız bu ideal simgeden kaynaklanmaktadır.'

Yüzyıllarca bu büyük kıt'a Müslüman'a Bilal-i Habeşi gibi yüksek bir ideali hatırlatmışken, emperyalist Batı dünyasına yenilmesi kaçınılmaz nefis bir pasta görüntüsü vermiştir. "Afrika Batı genel tarihinin kara sayfasıdır" yargısı, acı sömürü insan gerçeğinin yalın biçimde bir ifadesi olmuştur. İşte bu incelememizde, Uzun yüzyıllar Batı'nın hammadde tarlası olan Afrika'nın İslamlaşmasına ve özellikle İslamlaşma sürecinde tasavvufun etkilerine, temas edeceğiz. Batılı bir oryantalist öğüt vericilik vasfını etkin biçimde kullanan sufi vaiz1ere işaretle söyle der: "Hindistan, Endonezya ve zenci Afrika 'nın büyük bölümünün, günlük hayatlarında İslam'ın temel yükümlülüklerini yerine getiren sufi vaizlerin sürekli etkinliği sonucu İslamlaştığı kesindir. Bu, mantıki ya da hukuki olarak kılı kırk yarmalara başvurmadan, Allah 'a duyulan aşk ve güven, Peygamber ve ashabının sevgisi sayesindedir." Bu ifadelerdeki "hukuki kılı kırk yarmalara başvurmadan" şeklinde yapılan tespit, sufilerin İslam'ın tebliğini, Kur'ani tebliğ metotları cümlesinden kavl-i leyyin esasına göre' yaptıklarını gösterir. Yine, Türkiye'de uzun yıllar 'Dinler Tarihi' dersleri vermiş bulunan, uzak ve yakın doğuyu, tasavvufu, uzun yıllar inceleyip çok sayıda telif ve çeviri dikkat çeken Prof. Dr. Annamaria Schimmel'in şu tespiti önem arz etmektedir. 'Tarikatlar, İslam'daki bütün toplum sınıflarına ve ırklara uyabiliyordu. Her yerde ayrı ayrı belirmesine karşın tuhaf bir tasavvuf görüşü olan zenci Afrika'sında ve Endonezya takımadalarında tasavvufi yaşayışın uygarlaştırıcı ve İslamlaştırıcı bir etkisi olduğu görmekteyiz. Dermenghem'in vurgulamış olduğu gibi K.Afrika da ki tasavvufi ekoller zenci köleler için pek önemli bir ruhi hayat kaynağı olmuştur.

        ".Her türlü şarta uyabilmeleri bu tarikatları İslam öğretilerinin yayılmasında ideal araç durumuna gelmiştir." Bu ifadelerde, sufilerde, sufilerin İslam'ı yaymalarındaki sihirli değneğin, değişken şartlara uyabilme esnekliği, olduğu anlatılmak isteniyor ki, bu "insanlara akıllarına göre konuşunuz." hadisindeki hikmetin getirdiği fevkalade hassas ve inceliklere sahip bir husustur.

1890'1ı yıllarda, Kuzey Afrika ülkelerinde sosyolojik-etnolojik çalışmalar, yapan iki Fransız, Cezayir de tespit edebildikleri sufi tarikatlar ve müntesip müritlerin şu şekil de listesini verirler:

Rahmaniyye Tarikatı  156.000

Kadiriyye Tarikatı       25.000

Kerzaziyye Tarikatı       2.000

Şeyhiyye Tarikatı          1.000

Ebu Aliyye Tarikatı       3.600

Ticaniyye Tarikatı       25.300

Teybiyye Tarikatı        22.200

Zeyniyye Tarikatı          3.000

Bin Nah1iyye Tarikatı   6.500

Şazeliyye Tarikatı        14.000

Derkiyye Tarikatı        10.000

Sunusiyye Tarikatı           950

Toplam:                   278.750

Nüfusu 2 milyonu geçmeyen bir ülkede üç yüz bine yaklaşan mürit şayisi, o ülkede tasavvufun ileri seviyede yaygın ve etkin oluşunun göstergesinden başka bir şey olamaz. Mısır'da da durum ilginçtir. Mısır Sufi Yüksek Kurulu 1970'li yıllarda, Mısır sınırları içerisinde 60'ı aşkın tarikatın varlığını tespit etmiştir. Yine Senegal'de idari mercilerin verdiği rakamlara göre 1957 yılında 1.000.000 Ticani, 423,000 Sunusi, 304.000 Kadiri ve 23.000de başka tarikatlara mensup insan bulunduğu anlaşılmaktadır ki bu durum zenci Afrika Müslümanlarının hayatında tarikatın önemli yerinin bulunduğunu gösterme bakımından dikkat çekicidir.  Nüfusu az küçük bir ülkede bu rakamlar, yorum zorlamalarına kaçmaksızın, tasavvufi hayatın en üst seviyede müessiriyetinin ifadesidir. Bu konuda biraz daha fikir verme üzere E.W.Lane'in geçen asrın başlarında Mısır'a yaptığı seyahatten edindiği intibaları zikretmek yerinde olacaktır."Manners and Customs of the Modern Egyptians" adlı eserinde uzun uzun sufilerin düzenledikleri törenlerden bahseder. Bu törenlerde Lane, İslam'ın sınıfsız bir dünya anlayışının en güzel örneği olarak "her tabakadan insanın en ufak farklılık gösterisine şaplanmaksızın kardeşlik duyguları içinde karışık olarak bir araya geldiğini hamal, vatman, memur, subay, sekreter, müdür, polis vs. gibi her meslekten insanın aynı tarikat şemsiyesi altında yerini aldığını anlatır.

Afrika'nın İslam yayılışına sahne oluşunda, bazı önemli kilometre taslarına temas etmek suretiyle konuya biraz daha açıklık kazandıralım. Bunlar içinde, ilk önce tasavvuf akımının devlet olmaya muvaffak, olabilmiş örneklerinden en ilginci, Murabıtlarla detaya girmeyi, kronolojik açıdan daha tutarlı görmekteyiz.

     Murabitun Devleti (1056- 1147)

           Murabit; kelime olarak sınırlardaki ribatlarda İslamı yaymak ve müdafaa etmek üzere canlarını fedaya hazır derviş anlamında kullanılmıştır. Bu kelime İspanyolcaya "almoravid" Fransizca'ya ise 'marabouts' şeklinde geçmiştir. Başka bir görüşe göre, murabıt ismi; Yüzlerinin alt taraflarını peçe ile kapatmalarından dolayı verilmiştir. Ribat ise, dervişlerin Allah rızası için hudut boylarında kurduğu muhkem kalelerdir."Kuzey Afrika'da bulunan Berberilerin kurduğu bu devlet, dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru: Sudan ve Sahra arasında yapılan, ticaretle kervanlara, muhafızlıkla idame ettiren kapalı sayılabilecek bir topluluktu.Berberi Senhace kabilesi reisi Yahya b. İbrahim hacca gidip orada ruhen bir niteliğe kavuştuktan sonra, büyük bir sevk ve gayretle ülkesine döndü. Kendisine yardımcı olmak üzere Faslı alim Abdullah bin Yasin'i' halkı arasında İslam'ın güçlenmesi, için davet etti. A. bin Yasin'in manevi önderliğinde Murabitun Devleti 1056 yılında tesis olunarak tarihteki yerini aldı. İlk kuruluş döneminde murabıtlar Sahranın aşağı taraflarına Nijer yahut Senegal nehri kıyısına veya Moritanya'nın sahil kesimlerinde Levrier körfezine ilk ribatı kurdular. Kaynaklarda rivayet edildiğine göre bu sûfi cengâverler,  ribatta meyve, süt, un ve ya unla yağı karıştırıp yaptıkları yemeği yiyorlardı. Buradaki hayatları çok dindar bir tarza dayalı olarak devam edip gidiyordu. Mezhepleri Maliki olan bu sufiler şeyhleri Abdullah b. Yasin önderliğinde İslam'ın zaferi ve yayılması için uğraşıyorlardı. Şeriatı en küçük noktasını ihmal, etmeden yaşamak onların baş prensibiydi. Önce bin kişilik talimli ciddi ve güçlü bir ordu kurdular, Eli kılıçlı bu zahitler Sahra kabilelerini kısa zamanda itaat altına aldılar. Kısa zamanda bu başarıları, etraflarında 30.000 kişilik bir kuvvet teşekkülüne imkân sağladı.  91 yıl kadar iktidar mevkiinde kalan Murabitun devleti hükümdarlarının sekiz kişiden ibaret olduğunu görmekteyiz. Önceleri dini ıslahat gayesiyle ortaya çıkan bu devletin merkezi Merakeş olup, Abbasi halifesine bağlıydılar. Bayrak renkleri Abbasiler gibi siyahtı. Sünni bir cihad hareketini başlatan bu ilk Murabıtların inkıraz bulmasından sonra yerini XII. yüzyılda Mehdi İbni Tumart başkanlığındaki muvahhidler alarak selefinin tuttuğu yolu takip etmiştir. İbni Tumart Eş'arilikle sufiliği birleştirdi. İbni Tumart'ın çok parlak bir kişi1iği ve İslam'ı yayma yönünde tebellür eden karakteri oldukça geniş bir çerçeve içinde anlatılmaktadır. İbni Tumart Gazali'nin hemen bütün eserlerini mütalaa etmiş bir sufidir. Ayrıca kelam sahasının önde gelen alimlerinden Eş'ari'nin (873-935) telifâtını da okumuştu. Eş'ariliği Sünnilikle birleştirerek Kuzey Afrika'da bu mezhebin revaç bulması için çaba sarf etti. Bir ara bulunduğu Tunus'ta eline geçen içki kaplarını kırdı. Denizcilere dini-ahlaki doğrultuda, ıslah-ı haller için vaazlar verdi. Müridi el-Beyzaki'nin rivayetine göre, "İbni Tumart Kostantiniyye ulemasına çeşitli konularda açıklamalarda ve yönlendirmelerde bulundu.

         İspanya Müslümanlarının refahına imrenen ve onları taklide çalışanları şiddetle ta'zir ederek men etti." İbni Tumart kendisini her yönüyle Rasulullah (s.a.s.)'e benzetmek istedi. O hem dini bir lider, hem askerlerin komutanı, hem de kadı (hakim)idi. Süfiyane bir yasayış sürdüren bu sahsın Afrika'nın orta kesimlerinde İslamiyet'in yayılmasında büyük hizmetleri olmuştur.İncelediğimiz konunun, İslamiyet'in yayılışına dair olması münasebetiyle bu devletin siyasi tarihine girmek istemiyoruz. Yalnızca bu devletin Afrika içlerine kadar uzanan faaliyetlerine ve bu devlet vasıtasıyla İslamiyeti kabullenen ülkelere temas edeceğiz.

MORİTANYA VE SENEGAL

        Şeyh Abdullab b. Yasin'in vaazları ve Senegal'de kurulan bir ribat dolayısıyla ihtida olaylarında ilerleme kaydedildi. Onun ölümünden sonra Yusuf b. Tafşin'in çabaları, İslam mayasının iyice tutmasına zemin hazırladı. XI. yüzyıldan itibaren İslam'a girmeye başlayan Tukulörlerin yasadıkları bölge olan Futa ile 1776'da İslami bir devlet teşkil eden Wolof'ların büyük çoğunluğunun İslamiyet'e girişleri ise, XIX ncu yüzyıl sonlarına doğru olmuştur. Kayor bölgesinde ise daha XVII nci yüzyılda İslam dininin ilerlemeler kaydettiği bilinmektedir. İste bu ilerlemede en büyük pay, murabıtlar denen tarikat şeyhlerine aittir. Bilhassa Moritanya'da tahsillerini gören bu zenci şeyhler, dönüşlerinde köylerinin şefleri olmuşlardır. İste bu şeyhlerin halkı devamlı tehdit eden yağmacı ve sarhoş Tveddo'lara karşı birleştirmeleri ve bu birlik sayesinde başarılı, bir mücadele vermiş olmaları Müslümanlığın bu köylerde iyice kökleşmesini sağlamıştır. Bugünkü Senegal'in Kuzey Batısındaki Wolof krallığı ise, İslam dininin zenciler arasında yayılmasının güzel bir örneğini teşkil eder. Wolof halkının Valo denilen bu krallığının ilk kuruluşu XII nci yüzyıla kadar uzanmaktadır. XIV ncü yüzyılda büyük kitleler halinde Müslümanlığı kabul eden Woloflar içerisinde ilk ihtida hareketlerinin XIII ncü yüzyıl başlarında olduğu bilinmektedir. Fakat bu ilk ihtida hareketleri halktan ziyade krallar, şefler, asiller ve büyük toprak sahipleri arasında görülmüş, buna karşılık aşağı halk tabakalarının kitle halinde Müslüman oluşlarına şahit olabilmek için altı asır beklemek gerekmiştir. 1864 yılında Kuzey-Bati Senegal bölgesini ziyaret eden bir Avrupalı seyyah halkın büyük bir kısmının Müslüman olduğunu ve halk arasında şeyhlerin büyük bir nüfuza sahip bulunduklarını yazıyor. Aşağı Senegal'in (buraya tekrur denilir), İslam'a girişi Murabıtlar vasıtasıyla olmuş, sufi Abdullah b. Yasin'in nasihatleriyle önce kralları hidayete ermiştir.

 YENİ GİNE

        Murabıtların, hidayetine vesile olduğu Afrika ülkelerinden biri de Yeni Gine'dir. İşte bu ülkeyi, günahlardan, Murabıtların Fouta Djolar platosuna kadar getirdikleri İslamiyet kurtarmıştır. Kuzey'den gelen Murabıtlar yerli halkı birliğe davet etmişler, onlara candan bir yakınlık göstermişlerdir. Bu candan yakınlık binlerce yerlinin Güney'den, Kuzey'e kaçıp Fouta Djolan'da İslamiyet'i kabul etmeleriyle sonuçlanmıştır. İslamiyet Batı Afrika'daki yerli kralların istibdadına son vermiştir. Fouta Djolan İslamiyet'in Batı Afrika'daki yayılma merkezi olmuştur. Pculh, Malinken (525.000), Soussou (250.000), Kissi (160.000) gibi Yeni Gine kabileleri tamamen İslam'a girmiştir."

Gine

          Bu ülkede İslamiyet'in vücut buluşu yine Murabıtların tesiriyledir. Daha sonraki asırlarda Karmokma Alfa adlı bir dini lider bütün ülkeyi çepeçevre kaplayan yeni Müslüman bir nesil teşkil etti. Fakat bu liderin İslamiyeti iyi anlamamış olması başlattığı hareketin sağlamlığına etki etmiş bu yüzden de tenkitlere maruz kalmıştır."

Gana

         Gana'nın Müslümanlarla teması ise çok eskilere gitmektedir. Emeviler zamanında bu bölgeye inen bazı İslam askerleri, Gana imparatorluğunun devlet kademelerinde yüksek memurlukları ele geçirmişlerdir. Bu husus, o devirde yaşamış tarihçi el-Bekri'nin eserinden anlaşılmaktadır. O tarihlerde imparatorluğun başkenti iki kısımdan ibaret olup, bir bölümünü putperestler, öbür bölümünü de 12 camiye sahip Müslümanlar meydana getirmekte idiler. Bir kaç sene sonra İbn Yasin'in başlatmış, olduğu İslam'ı yayma hareketi Gana'ya kadar uzanmış ve tarihçi ez-Zuhri'nin belirttiğine göre 1076 yılına doğru Murabıtlar tarafından bu bölgeye İslamiyet iyice yerleştirilmiştir.

 Mali

          Mali'nin tarihi IV.ncü asra kadar uzanır. O tarihlerde Senegal ve Nijer nehirleri arasında Gana imparatorluğu kurulmuştur. XI. , asırda bu topraklar üzerinde Gao imparatorluğu kurulmuş, Mali toprakları sırasıyla bu iki imparatorluğun parçası olmuştur. Daha sonraki tarihlerde bugünkü Mali devletinin' isminin aldığı Mali İmparatorluğu kuruldu. Malililerin İslam'ı kabul edişi Nijer nehrinin orta havzasında 1056-1147 arasında Hüküm sürmüş Müslüman bir devlet olan Murabıtların zamanına rastlar. Öyle görülüyor ki Mali' de Müslümanlık ilkin şefler ve zenginler nezdinde tutunmuş, halk ise putperest kalmakta devam etmiştir. 1050 yıllarına doğru Mali kralı olan Baramendama Keyta'nın Müslümanlığı kabul edip İmparatorlukta Keyta Hanedanı'nı kurması önemli bir dönüm noktası sayılabilir. Bir murabıt tarafından Müslüman yapılan bu kralın Müslüman ismini bundan böyle bir şeref, nişanesi olarak taşıdığı anlaşılmaktadır. Halkının Müslüman olması ise sonradan gerçekleşmiştir. Afrika'dan özellikle Mali'den getirilen zenci Müslüman kölelerin, diğer putperest zenci kölelere reislik yaparak, Brezilya'da sık sık ayaklanma ve özgürlük hareketlerine vesile oldukları yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmaktadır.

Gambiya

         Aku kabilesi hariç Mandingo, Fula ve Serahuli kabileleri tamamen müslümandır. Kaynaklarda, Murabıtlar döneminde İslamlaştıkları kaydedilir.

Kuzey Nijerya

          Murabıtların, İslamlaşmasına yardımcı olduğu Mali'nin bu bölgede ihtidalara vesile olması münasebetiyle Kuzey Nijerya'yı da, dolaylı olarak, Murabıtların tesiriyle İslamlaşmış kabul etmek mümkündür. Kuzey Nijerya halkına Haussa denilir. Bugün sayıları 15-20 milyon kadardır. XIV ncü yüzyılın ikinci yarısında Mali'den gelen Wangara adlı kırk kadar zenci Müslüman şeyh onlara İslamiyet'i getirmiş olup hükümdarlarını İslam'a davet etmişler, O da kabul etmiştir. Bundan sonra bu kral yeni dinini kendi halkına da kabul ettirebilmek için çalışmış, bu amaçla camiler inşa ettirmiş ve halkının namaz kılmasını istemiştir.

        VX nci yüzyılda ise ülkenin sultanı olan Muhammet Rimfa on iki reform ilan etmiştir ki bunlar arasında İslami bayramların kutlanışı da yer almaktadır. Bu arada ülkenin sayısız şeyhler ve sufiler tarafından ziyaret edildiği, bunlardan, Tlemsenli Muhammed el-Mağhuli'nin Sultan'a, vazifelerini bildiren bir siyasetname yazarak sunduğu bilinmektedir.XVII.nci, yüzyılda ise, Haussa ülkesindeki Gobir devleti hanedanının Müslüman olmasına karşılık, halkının putperest olusu dikkat çeker. 1800 yıllarına doğru ise bu putperestlere ve putperest itikad ve amellerden kendilerini kurtaramamış olan Haussalara karsı Osman Dan Fadio Dem adlı bir şeyhin harekete geçtiği görülmektedir. Animistlere karşı cihad ilan eden Osman Dan Fadio Dem, Haussaların sultanlarını da Ha Be yani zenci putperestlerden olmakla itham etmektedir. Kuzey Nijerya Massenya topraklarında 1862 yılında İslam'ı yaymak üzere Tukulur'lu Ticani, şeyhi el-Hac Ömer'in faaliyetlerde bulunduğunu görüyoruz.

B- Seyh Amadu

          Orta Nijerya deltasındaki Masina bölgesi tarih boyunca dini ve ticari bir mihver teşkil ede gelmiştir. Bu bölgeden Şeyh Amadu (yani Şeyh Ahmed) adı ile bilinen zat Pöl kabilesinde bir klana mensuptur. XVIII. yüzyılın sonları ile XIX. yüzyılın baslarında yaşamış olan bu şeyh Bambaraları mağlup etmiş Faslıları bozguna uğratmış ve Güney Doğu'da 'Hamdalah' (yani el-Hamdulillah) adını verdiği bir başkenti olan 'dina' (yani Din) adını verdiği İslam esaslarına dayalı devletinin Orta Nijerya bölgesinde temelini atmıştır. Şeyh Amadu 1818-1845 yılları arasında ve oğlu Amadu Seku ise 1845-1853 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Dina devleti ise 1962 yılına kadar ayakta kalabilmiş olup, bu tarihte Hacı Ömer tarafından ortadan kaldırılmıştır.

C- Ticaniyye Tarikati

XVIII nci yüzyılda sadece kendi ülkeleri olan Fas ve Cezayir'de değil, aynı zamanda Sahra ve Batı Afrika'da İslam'ı yayma hareketlerine girişen çeşitli yeni tarikatlar tesis olundu. İste bunlardan biri de  önce sulh yoluyla Batı Afrika topraklarında yaşayan zencileri İslamlaştırma siyasetini güden Kadiri sufi ekolünün metodundan ayrılarak askeri gücü de buna eklemek suretiyle şöhret yapan Ticaniyye Tarikatıdır. Bu tarikatı, eski bir Halvetiyle mucidi olan Ahmed et-Ticin (ö. 1230/1815) Fez'de kurmuştur Genel karakteri ihtiyacı olarak nitelendirilebilecek bir tarikattır. Ayinleri iyice sadeleştiren Ticanilik daha çok niyet temizlik ve salih amel üzerinde durdu. Bu tutum tarikat mensuplarının hızlanmasına ve zaman zaman Gibb'in de ifade ettiği gibi militan bir görünüm kazanmasına yol açtı. Ticanilik din ve dünya iş1er diye bir ayırım tanımaz. Fas'ta emperyalist emeller peşinde koşan batılı güçler karşısında çetin mücadelelere girişen bu Sünni İslam tasavvuf ekolü daha sonraki yıllarda Muhammed İbn Muhtar(ö.1830)'in faaliyetleri sonucu Fransız Batı Afrikasına kadar uzanmış; Fazlurrahman'ın, tabiriyle, "putperest zenci kabileler üzerinde İslam lehine olumlu etkilere sebep olmuştur."

Yine, kısa bir süre sonra, aynı tarikattan Ömer b. Said Tâl'in aynı hareketi kaldığı yerden devam ettirdiğini görüyoruz. Senegalli bir şeyh olan Hacı Ömer 1794-yılında doğmuş olup, hayat üç safhada incelenebilir.

a.1827-1845 yılları arasında, onun Mekke'ye gittiğini ve Ticanilik tarikatına intisap ettiğini, daha sonra Sokota'ya dönerek yedi yıl orada kaldığını ve nihayet Futa-Callon'da yerleştiğini görüyoruz.

b. Daha sonra ilkin doğduğu, köye dönmüş, halkı mukaddes cihada davet etmiş ve nihayet Dingiray'a göç etmiştir ki, bütün bunlar 1846-1854 yılları arasında vuku bulmuştur.

c-Nihayet 1854-1864 yılları arasında uzun bir yolculuğa çıkan Hacı Ömer ilkin Nioro'ya, sonra da Medine'ye gitmiş, daha sonra Sudan'a dönmüş Hamdallah Müslümanlarını bozguna uğratmış ve nihayet kendisi de bozguna uğrayarak sığınmış olduğu mağarada Fransızlar tarafından tütsülenerek, boğdurulmak suretiyle öldürülmüştür. Onun mücadelesinin üç ana hedefi olmuştur.

1. Batı Sudan'ın İslamlaştırılması

2. Orada siyasi birliğin kurulması

3.Fransız sömürgecilik hareketinin akamete uğratılması.


           Bu uğurda canını feda etmiş olan Hacı Ömer'in hiç değilse Batı Sudan'ın yarısında bu gayesini tahakkuk ettirdiği söylenebilir. Prof. Schimmel, Ticaniliğin ve Sunusiliğin Afrika kıtasında siyasi alanda basarı kazanmasının emperyalist batının menhus emellerine sed çeken en önemli amil olduğunu ileri sürer. Ticaniliğin Afrika'daki etkinliği, sömürgecilere karşı verdiği savaşlar ve İslami tebliğ faaliyetleri, araştırmalara konu olmuş ve olmaya devam edecektir. Bu arada yeri gelmişken, ifade etmek isteriz ki, günümüz Türkiye'sinde Müslüman Afrika'yı inceleme, araştırma hedefine yönelik çalışmaların az oluşu dikkatimizi çeken bir husus olmuştur.Afrika Araştırma Enstitüleri Batı Dünyasında sayıları elliyi asan rakamlarla ifade edilirken ülkemizde bir tane bile bulunmayışı acaba ha1â az gelişmişlik psikolojisinden mi kaynaklanmaktadır? Bizce, Afrika'yı araştırmamızdan önce, Afrika'ya karşı, kayıtsız  kalışımızın sebeplerini araştırmamızın sebeplerinin araştırılmasına ihtiyaç vardır..

Yapılan araştırmalarda bu tarikatın nüfuz bölgeleri hakkında varılan sonuçlar cümlesinden olarak Nijerya'nın Kano bölgesi üzerinde durulur. Konuyla ilgili olarak, Cambridge'de doktora çalışması yapan Dr. CA. Tahir'e göre az önce sözü geçen Şeyh  Hacı Ömer'den ayı olarak  Nijerya'ya ayak basmış ve İslam'ı yayma faaliyetinde bulunmuş, bazı Ticani Şeyhler söz konusu olup bunlardan biri hatta ilki Şeyh Abdulvahhab dır. XX. asrın hemen baslarında Nijerya'ya gelen bu şeyh popüler adıyla Şeyh Ujidud olarak tanınır. Bu zat Moritanya asıllı bir berberidir. Nijerya'nın Kano bölgesine gelir, gayesi İslam'ı öğretmek, Ticaniyye sufi ekolünü yaymaktır. Gelişi 1.Dünya Savaşı'ndan az önceye rastlar İlmi ve zühdî yaşantısıyla etrafında kalabalık sayıda Kano'lu bir cemaat teşekkül eder. Dikkati çeken bir husus, şeyh Ujidud'un bu faaliyetlerinin genelde, avam kesimini değil, yönetici ve asillere yönelik olmasıdır.1903-1909 yılları arasında Kano emirliği yapan Abbas, Şeyh Ujidud'a intisap eder. Şeyh Ujidud'un bir başka müridi de 1939 yılında vefat eden Vali Süleyman'dır. Bu vali Şeyh 'e çok yakınlık gösterdi. Öyle ki Şeyh'in Kano'dan ayrılmasından sonra bu vali evini zaviye haline getirerek vazifelerin ifasına bizzat riyaset etti. Şeyh Ujidud, Kano'nun başına yöneticinin kim olacağını tayin edebilecek seviyede etkinliğe ulaşmasından sonra, komşu yerleşim bölgesi Katsina'nın emiri Muhammed Dikho (1906 da emir oldu)'yu da, etkisi altına aldı. Şeyh'in vefatı Katsina'da olmuştur. Nijerya'da çaba gösteren bir başka ticani misyoner, kaynaklarda Şerif Muhammed Alâmi olarak geçer. O da 1929'lu yıllarda Nijerya'ya gelerek faaliyetlerde bulunur, Fakat ülke yöneticileri bu zatı, takip eder. İhtilalci özellikler taşıyan fikirleri yüzünden, her gittiği yerden hakkında merkeze raporlar iletilir. Şerif Muhammed Alâmi, Kano'ya ilk geldiğinde hemen müşavere, yaparak bir zaviye inşa eder. Âlim, tüccar birçok kimseyi, etrafına toplayarak, onlara sevgiyi tavsiye edip, haset etmekten de onları sakındırır. Ondan sonra, Mallum Tsoho (1940) ve âmâ Şeyh Şerif, Sengina adlı Ticani şeyhlerinin yerleşmesi için Okene, Auchi, Ikare, Owo, Benin, Ibadan ve Agege gibi yörelerde faaliyetler gösterdiği konuyla ilgili, çalışmalarda zikrolunmaktadır.

Ticaniyye hareketi, çeşitli kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre, Afrika'da hem İslam'ı, yayma, hem de İslam'ı kuvvetlendirme yolunda büyük çabalar sarf etmiştir. 'Bu çabalar, daha sonraki Sunusiyye hareketinde de göreceğimiz gibi, sömürgeci batılı güçlerin önüne çıkan bilinçli bir engel özelliğini taşımaktadır.

D- Kadirilik:

          X. yüzyılda Irak'ta Kûfe, Bağdad ve Basra'da ilk olarak ortaya çıkan tarikatlar, oradan öteki İslam ülkelerine olduğu gibi Afrika'ya da geçmişler ve önce Kuzey Afrika'ya yerleşerek oradan yavaş yavaş, her bölgeye yayılmışlardır. Kadiriyye de bunlardan biri olup müessisi Şeyh Abdülkadir Geylani (1078-1166)dir. Bu tarikat önce, Batı Afrika'da, faaliyet göstermiş daha sonra şeyhler ve tacirler vasıtasıyla Tombuktu'ya oradan da, Sudan'a geçmiş olup, bugün özellikle Doğu Sudan'da çok sayıda kâdiri bulunmaktadır.

           Zenciler arasında Kadiriliğin üç kolu özellikle göze çarpar.

1-Bekkaiyye: Bekkaiyye XV, yüzyılda Seyyid Ahmed el-Bekki tarafından kurulmuş olup Batı ve Orta Afrika'da 1850'lere kadar çok etkinlik göstermiştir. Bir asırlık bir duraklama sonrası, bu tarikat tekrar güçlenerek Gambi, Kazamans, Portekiz Ginesi, Liberya ve Altın Sahili'nde faaliyet göstermiş, daha sonra Nijer, Nijerya ve Kamerun'a kadar yayılmıştır.

2. Bu Kunta: XIX, yüzyılda ortaya çıkmış olup, sadece Senegal'de etkinlik göstermiştir.

3. Fâziliye: Seyh Muhammed Fâzıl (1780-1869)'in kurduğu bu Kadiri şubesi çok taraftar toplamıştır.

      Bunlardan başka Amadu Bamba M'Backe, 4. bir kol sayılabilecek "Müridizmi" kurmuş, Tukulör ve Woloflar arasında çok tutulmuştur. Kadiriliğin beşinci kolu olarak, Afrika'da Lima Hou Laye'nin kurmuş olduğunu görmekteyiz. Bu son kol XIX, yüzyılda teşekkül etmiştir. .     Prof, Schimmel'in de ifade ettiği gibi, Abdülkadir Geylani'nin Afrika İslamlaşmasında etkisi büyük olmuştur.

E- SUNÛSİYYE TARİKATI

          Kurucusu Seyyid Muhammed es-Sunûsi Hasenü'l Hitabü'I-İdrisidir. 1791 senesinde Güney Cezayir'de' Müstakam kasabası civarında bir vaha da dünyaya gelmiştir. Meşhur Şeyh İdris Alevî'nin neslindendir. Gençliğinde ilim tahsil etmek üzere Fas'a gitmiştir. 31 yaşında Fas Ulu Camii'nde ders vermeye başlamıştır. Fas'ta yaygınlaşan bid'atlar ve ahlaki çöküşlerle uğraşması yöneticiler tepkisine yol açtı. 1830da Fas'ı terk etti. Bir sure,Güney Cezayir'de Lağvat kasabasında ikamet etti.Etrafında bağlıları çoğalınca, çekemeyenlerin hasedi yüzünden, burayı da terk etmek zorunda, kaldı. Bundan sonra sırayla Trablus, Bingazi ve Mısır'a gitti. Mısır'da Kavalalı'nın icraatında şeriata muhalif gördüğü hususları tenkit edince burayı da terk etmek zorunda kaldı ve Hicaz'a gitti. Mekke'de Şeyh Ahmed b. İdris'ten icazet aldı. Burada bir süre tasavvufla meşgul olan Sunusi daha sonra Bingazi'ye gelerek Cebeli Ahdar' da bir tekke inşa etti, Burada kısa zamanda kasaba haline gelen bir yerleşim yeri oluştu. Hükümetçe takibe uğrayan Sunusi, tekkesini Cabub'a nakletti Tekke ayni zamanda bir okuldu. Parasız olarak çocukların eğitim öğretim problemleri çözüme kavuşturulurdu. Büyük zaviyelerde Fıkıh, Hadis ve Kelam okutulur, müritler akşam yemeklerini pirlikte Tekke'de yerlerdi. Tekkeler bu yüzden aynı zamanda bir imarethane hüviyetinde idi. Ticaretle istiga1eden müritler, kazançlarının az bir kısmını eğitim, yemek, vs, gibi giderlerin temini için tekkeye verirlerdi.  İste bu Sunusi tekkeleri ve halifeleri Afrika'nın her tarafına dağılarak özellikle Orta Afrika kesiminde İslam'ın yayılmasına hizmet etmişlerdir. Yeri gelmişken Sunusi hareketinin ihtiyacı nitelikte olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca militan vasıflı oluşu, Cezayir'de emperyalist Fransızlara karşı mücadele vermelerini zorunlu kılan bir husus olmuştur. Bidatlerin ortadan kalkması için çabalar sarf etmesi de, kaynaklarda ıslahatçı hareketler arasında zikredilmesine yol açmıştır.

            Zamanla bu tarikat siyasi sahada önüne geçilmez bir güç kazanarak devlet haline geldi. 19. yy. sonlarında Muammer Kaddafi devrimine kadar, Kuzey Afrika'da etkin olmuşlar hatta, Kurtuluş savaşı yıllarında Türkiye ye tam destek vermişlerdir.


F-TEKKELER

            Afrika'da tarikatlar, genelde bir karakter taşımaktadır. Yine Afrika'da ilginç olan bir husus şeriat uleması ile tarikat ehli olanların birbirine düşmanlık etmemesidir. Her iki taraf aradaki barış ortamını tekkede sağlamıştır. Zira tekkeler hem ruhi eğitim merkezi olarak ameli yöne, hem de şer'i ilimlerin hemen her çeşidini okutarak nazari yöne açılmayı sağlayan çift yönlü işbirliğe sahip müesseselerdi. Afrika'da tekke demek okul, yetimhane, yoksullar yurdu, yardımlaşma merkezi demektir. Her hangi bir durumda ister müslüman, ister gayri müslim herkesin ilk müracaat mahalliydi. Afrika'da sıcaktan yanan bir yolcu canını bir tekkeye atar; orada yiyecek ve yatacak yer bulur; hasta ise tedavi edilir. Dertli olanlar zaviyelerdeki şeyhlere koşar, orada ruhi tedavi görür. Bir dul kadının, bir yoksulun müracaat yeri yine tekkelerdir. Her tekkenin mutlaka bir okulu vardır. Bu okulda öğrencilere yazı, okuma, din ilimleri ve Kuran'ı Kerim öğretilir. Küçük davaların bir kısmı da yine bu tekkelerde görülür. Her türlü mukaveleler tekkelerde akdedilir. Hatta nikâh, cenaze gibi merasimler de tekkelerde icra edilir.

            Kaynaklarda verilen malumata bakılırsa hicri 2. asırdan itibaren tüm kuzey Afrika'da daha sonraki asırlarda ise sahil ve çöl kesimi tamamen çeşitli tarikatların tekkeleriyle çepeçevre kuşatılmıştır. Bunların eskilik ve etkinlik bakımından en önde gelenleri Becaye ve Caps de Garde'dakilerdir.

            Dama gibi bütün Afrika çölleri, ovaları, sahilleri, vadileri, nehir kıyıları tamamen tekkelerce kuşatılmış vaziyettedir.

            Afrika'da tekkeleri olan en önemli tarikatlar şunlardır: Sunûsiyye, Arûsiyye, Şâziliyye, Kadiriyye,, Ticaniyye, Rufaiyye ve Tayyibe'dir. Yukarıda Afrika'da İslam dağılışının önemli kilometre taşlarını anlatırken bu tarikatların hepsini vermemiş, sadece İslamlaşma sürecinde emeği nispeten biraz fazla geçmiş olanları göstermeye çalışmıştık. Hâlbuki hemen her tarikat, özellikle vahşi Afrika kesimlerinde açtığı tekkelerle psiko-sosyal nokta-i nazardan tam bir etki gücüne ulaşmış ve düne kadar insan yeme alışkanlığı olan insanları teker teker veya gruplar halinde Islama çekmiştir. Tarikatların açtığı tekkeler hankâh, zaviye vs. gibi isimlerle de anılmaktadır. 

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

         Afrika'nın İslamlaşma sürecinin safhalarını genel olarak gördükten sonra, konu ile ilgili yaptığımız inceleme çalışmalarında karşılaştığımız bize göre enteresan gelen bazı hususların faydalı olacağı kanaatiyle izahına girmeyi uygun bulmaktayız.

            1- Afrika'nın İslamlaşmasında tasavvufun çok üst seviyede katkısı olduğu, inkâr olunmaz gerçekler cümlesindendir. Ancak burada matematik bir oranlama yapmak, çeşitli yönlerden teknik zorlukları taşımaktadır. Bütün halinde bu inceleme göz önünde tutulup bir sonuç çıkarma ile karşı karşıya kalma durumunda, tasavvufun İslamlaşma olayında başrol oynadığı söylenebilir.

            Bu konuda bizim söyleyeceğimiz son söz, bu araştırmamızın bizce "meseleye giriş denemesi "şeklinde olmasıdır. Çalışmanın hacmi daha geniş olabilir. Ele aldığımız konu daha derinliğe sahip boyutlarda incelemeye araştırmaya açıktır. Hedefimiz Türk okuyucuya işlediğimiz bu konuda yüzeysel de olsa biraz fikir verebilmekti. Bu hedefimiz tahakkuk ettiyse seviniriz.

            2-Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunun eyaleti kaymakamlığı vs. olan ve bugün üzerinde ellilere ulaşan sayıda devletler kurulmuş bulunan coğrafya parçalarında hala geçmişin izleri çeşitli vesilelerle kendini hissettirmektedir.

            İşte bunlardan birisi de Sultan Abdulhamid Han'ın panislamist siyasetine yönelik icraatıdır. Bu politika sonucu olarak Sultan Abdulhamid, Gibb'in ifadesiyle "dini ve ruhani ilgilerin odaklaştığı bir şahsiyet" haline gelmiştir.

            Sultan Abdulhamid Han'ın bu yoldaki teşebbüslerini gerçekleştirebilmek için kullandığı tek araç sufi tarikatlardır. Sultan batı haçlı tehlikesine karşı Afrika ülkelerini savunma yolunu böyle çözmüş bu işi yürütebilecek kişiler Afrika'daki sufi şeyhler olmuştur. Bunlar haçlı gücü ve zekâsına, gerek fiili direniş hareketleriyle, gerekse nazari planda, müslüman Afrika'yı vaazlarla bilemek suretiyle karşı çıkmışlardır. Sayın İhsan S.Sırma'nın Fransız arşivlerine dayalı bazı çalışmaları bu hususu yeterince aydınlatıcı niteliktedir. İşte bu noktadan hareketle, Afrika da İslam'ın yayılması ne denli tasavvufun omuzlarından geçmişse, koruma ve savunması da o denli yine tasavvufi grupların gayretleriyle olabilmiştir denebilir.

            İşte bu bağlamda, bizim üzerinde durmak istediğimiz ve çok boyutlu çözümlere ihtiyacı olduğunu düşündüğümüz bir meseleye kısaca temas etmek istiyoruz. Genelde, II. Abdulhamid Han, "siyasi deha" niteliğiyle anılır. Endonezya takımadalarında Afrika Atlas Okyanusu kıyılarına kadar uzanan geniş İslam coğrafyasında, bu "siyasi deha" batıdan Islama yönelen tehditlere karşı, savunma aracı olarak neden tasavvufu seçmiştir? Tasavvuftan başka seçenekler yok muydu? Bu savunma arcılığı rolünde, tarihi gerçekler ışığında tasavvufa alternatif teşkil edecek müesseseler bulunamaz mıydı? Ön yargılı olarak tasavvufa bakış açısı ve izlediği tutum negatif görüntü verenlere, şu fazla derinliği incelememiz ışığı altında, bu soruların cevabını bulma yönünde zihin yormalarını teklif ediyoruz. İşte ortaya koymak istediğimiz husus budur. Bir yandan Sultan Abdulhamid siyasi deha öte yandan bu siyasi dehanın hemen yanı başında tasavvuf. Ve tasavvufa verilen görev hiçte hafif değil.

            3-Afrika da tekkelerin durumu yukarıda izah edildiği üzere klasik tipte bile geldiğimizden biraz farklı yapıya sahiptir. Her çeşit insana ve her çeşit probleme çözüm getiren, kapalı değil aksine açık bir yapıyı resmeden tekkeler, Afrika da İslam'ın yayılması ve kökleşmesi için büyük hizmetler vermiştir. Bu konuda ortaya çıkan gerçeklerden bazılarını şu şekilde özetlemek mümkündür. 

            Kuzey Afrika ülkelerinde XI. y.y. da tekkeler Sünnilik çerçevesinde ve Gazalinin sistemine uygun olarak bir din ve tasavvuf eğitimi sürdürüyor ve geniş halk kitlelerinin İslamiyeti kavramasına yardımcı oluyordu. Kuzey Afrika'nın en ücra köylerine kadar İslamiyetin yayılmasında halkın ve halkın kültür hayatında en büyük rolü oynayan, bu tekkeler olmuştur. Bunun günümüzde de böyle olduğunu yeni araştırmalar defalarca ortaya koymaktadır.

            4-Afrika'daki tarikatlarda, genelde ihyacı ve ıslahatçı bir karakter kendini hemen ilk bakışta kendini belli eder. Kanaatimize göre bunun sebebini sufi tekkelerinde aramak gerekir. Zira Afrika'da tekkeler, sırf ruhi eğitimin verildiği, halkın çeşitli dertlerine deva olan müesseseler değil, aynı zamanda, çok ciddi öğretim ve eğitim müesseseleridir. Sufi dervişlerin tasavvuf deneyiminden geçme ameliyesinin yanı sıra, Tefsir, Hadis, İslam Hukuku, Kelam vs. İslami ilimleri de tahsil etmeleri fevkalade önem arz eden bir husustur. Yani bu müesseseler Seriyyü's Sakati'nin dediği gibi sufi muhaddis değil, muhaddis sufi üretiyordu. İşte bu şartlar altında yetişen sufiler Islama sonradan girmiş hurafe ve bidatlerle çok sıkı mücadele etmişlerdir. İslam tasavvuf tarihinde, bu tür ıslahatçı hareketler Hindistan da ve Malaya da ağırlıklı biçimde kendini göstermiş olmakla beraber bu seviyede bir mücadele diğer ülkelerde pek sık rastlanır bir olay değildir. Bu konuda yapılan araştırmalar, Afrika da daha çok Sunusiyye tarikatının ihyacı ve ıslahatçı karakter taşıdığını göstermektedir. Ancak şu hususu hemen belirtmemiz gerekir ki bu hareket tarzı ilk İslamlaşmaların vuku bulduğu Murabitun devrinde -yani XI.y.y.- görülür.

            5-Batı emperyalizmine karşı silahlı direniş orduları Afrika da tekkelerden güç almıştır. Bizim bu çalışmamız sırasında eğilmek zorunda kaldığımız, fakat konumuzla endirekt ilgisi olan bu İslami direniş hareketlerinde İslam'ın ve İslam coğrafyasının savunucuları yine Afrikalı sufiler olmuştur.

            Tasavvuf tarihi sahasında önde gelen çağımız oryantalistlerinden Prof. Schimmel bu vakıayı şu çarpıcı ifadelerle vurgulamaktadır:

            "Ticanilik ve Sunusiliğin siyasal alanda başarı kazanması, tavırlarının, dindarların çoğuna çekici geldiğini göstermektedir. Çağımızda ihvan-ı müslimin teşkilatı kurucusu Hasan el- Benna gibi kimi müslüman liderlerin sufi tarikatlarıyla güçlü bağları olan bir ortamdan geldikleri söylemeliyiz."

            Libya'nın, emperyalist emellere dayalı İtalyan saldırılarını püskürtme işini Sunusiyye Tarikatının üstlendiği ve Ömer Muhtar'ın bir sunusi mücahidi olduğu herkesçe malum hususlardandır.

            İslam'ın özünde olan cihadın tasavvufla birlikte pozitif yönde ivme kazanan bir hıza ulaştığı genel İslam tarihi içinde gözden kaçmayan bir husustur. Oryantalist Schimmel'in bu konuya yaklaşımına bakınız, ne kadar ilginç: "Siyasal alanda İslam her yerde yenilgiye uğradığında, batılı güçler müslüman dünyasına maddi ve manevi bela olduklarında, yeni tarikatlar kuran ve tekkeler atan mutasavvıflar tuttukları yola tarikat-i Muhammediyye demişlerdi. Hz Muhammed s.a.s. 'in kişiliği onlar için güç merkezi olmuştu. Karşı koydukları güçler, müslüman olmayanlar ya da İngilizlerin Hindistan'ı olabileceği gibi Fransızlar da olabilirdi. Hz. Muhammed onların yardımcısıydı. Müslümanların geleceğini düşündüklerinde O 'na güveniyorlardı, Sufilerin müslüman hayatına olan en önemli katkılarından biri de budur"

            Afrika müslüman zencilerin cihad ruhuna sahip olusunun bir göstergesi olarak, Latin Amerika'ya köle olarak götürüldüklerinde, Sık sık putperest ve animist zenci unsurlara liderlik yaparak isyan çıkarmaları gösterilebilir. Ruhlarındaki cihad duygusu, kölelik zincirini kırmaya yönelik en önemli itici güçtü. Bugün Brezilya'da. Hala Kunta Kinte'nin torunlarının varlığı yine bu itici gücün eseridir.

             6. Afrika'da bazı İslam ülkelerinde' görülen medrese-tekke türü bir çekişmeye pek rastlanmaz. Bu da tekkenin medreseci hüviyete sahip olmasından kaynaklanan bir husustur.

            7. Hıristiyan misyoner teşkilatı mükemmel bir organizasyona sahiptir. Batılı gazete ve mecmualarda, açlıktan kemiği çıkmış Afrikalıya, Hz. İsa aşkına yardım eli uzatılmasına dair ilanlar sık sık rastlanır. Bu yardımlar dini vakıf ve kilise teşkilatlarında toplanır, daha sonra Hıristiyanlaştırma yolunda kullanılır: Açlıktan, kırılan bu skileton tipi insanların midelerine 250 gr. buğday unu yerleştirilerek hıristiyanlaşması yolunda mesafeler alınır. Bunun yanı sıra binlerce kilometre uzaktaki Amerika, Afrika yı araştırmak üzere bir çok enstitüler kurar. İngiltere, Fransa ve diğer batılı ü1kelerde de bulunan bu enstitüler kendilerinden uzaklarda açlık ve kıtlık çeken yarım milyara yaklaşık Afrika'yı inceler, raporlar hazırlar, araştırmalar yapar, konferanslar tertip ederler. Bu tür Afrika ile yakın ilgisi bulunan organize kuruluşlar, esefle kaydetmek gerekir

ki, hemen hemen hiç bir İslam ülkesinde görülmez. Günümüzde, Afrika'da Hıristiyanlaştırma olayı en acı biçimde bati hıristiyan dünyası tarafından sahneye konmaya çalışılmaktadır.

İşte bu misyoner teşkilatlarının onca faaliyetine rağmen Monteil'in şu tespitleri yüreklere

su serpici niteliktedir: "Hıristiyan misyonerlerin organize biçimde bir kaç asırdan beri

kendi aralarında yarışırcasına kendi dinlerini yayma çabasına rağmen organize olmayan İslam tebliğ hareketi daha baarılı sonuçlara ulaşarak Afrika 'da İslam lehine popülasyonu % 70 'e ulaştırılmıştır.

            Hatta daha önce hıristiyan misyonerlerinin Hıristiyanlaştırdığı bölgelerde zenciler sonradan yine İslam'a girmektedirler. Mesela Kazamans'ta bir köyün hıristiyan sakinlerinin kısa bir müddet sonra, müslüman olmaları Dyofror köyünün 1952 yılında 35 katolik ve 3.000 kadar putperest sakini bulunmasına karşılık, 1963'te bu köyde oturanların tamamının İslamiyet'e ihtida etmiş olması, Kuzey Dahomey 'de Bariba, kabilesine1948 yılında bir hıristiyan misyonerinin giderek kabile halkını Hıristiyanlaştırmasına karşılık 1952'de aynı kabileye bir müslüman şeyhin uğramasından sonra;' kabile halkının tamamının müslüman oluşu, Mali 'de 1936-1950yilları arasında 15 yılda müslüman sayısının iki katına çıkışı, 30-40 yıl öncesine kadar müslüman yolcunun oturduğu taburenin bile yakıldığı Senegal köylerinin bugün tamamen İslamlaşması, bunun en güzel örneğidir"

            8. Afrika da ihtida olayları dikkati çeken husus, İslam'ın toplumda yukarıdan aşağı olmak üzere yayılmasıdır. Yani şeyhler önce yerel yöneticileri İslamlaştırıyorlar, daha sonra bu yöneticilerin çalışma ve teşvikleriyle tebaada İslamlaşıyordu.

            9. Çalışmamızda dikkat çeken diğer bir husus da, Afrika sufi tarikatları arasında heterodox tip tarikat hemen hemen hiç yok gibidir. Bu da, araştırmaya muhtaç bir tasavvuf tarihi konusudur.

            10. Tasavvuf, Afrika'da görebildiğimiz kadarıyla, çabucak müslüman devletler  kurabilecek kadar ileri merhaleler kat etmiştir.Murabitûn" Muvahhidûn, Sunûsiyye gibi sufi hareketler bunun en güzel örneğidir.Asya topraklarında bu tür devletleşme karakteri gösteren tek bir tarikat vardır ki onu da tarihe mal olmuş ismiyle "SafeviIer" şeklinde hatırlamaktayız,

(İlim ve Sanat )

 
Geri