MAKALELER  
ATEİZM VE ÇIKMAZLARI ÜZERİNE

Mehmet SÜRÛRİ


Ülkemizde Felsefe'ye dair telif yazıların azlığı ve yazılanların kolay anlaşılamayışı düşünülürse "Ateizm ve Çıkmazları"(1) başlıklı makale üzerinde yapacağımız tahlil denemesinin gereksiz olmadığı kolayca anlaşılacaktır. Tahlil konusu yaptığımız makalenin aydınımız tarafından okunması gerektiğine inanıyoruz ve düşünüyoruz ki felsefi yazıları okuma alışkanlığı olmayanların böyle yazılara ilgi duyması, ancak yazılardaki anlatımın hafifletilmesi ve bazan konuya bir mütehassıs değil de bir meraklı gözüyle bakma neticesinde mümkün olacaktır. Konuya bir meraklı gibi bakmak okuyucunun yazıda kendisine ait bir şeyler bulmasına yardım edecektir. Hemen söyleyelim ki söz konusu makale hem anlaşılırlığı ve hem de toplumda müşahhas örneklerini bulduğumuz bir tavrı konu alması itibariyle ilgi duyulan bir yazı olmuştur. Şunu da ifade etmek gerekir ki ihtisas dergilerinden sadece mütehassısların faydalanabileceği şeklindeki kanaat, bu dergilerde yayınlanan yazıların -halkı doğrudan ilgilendiren türden olsalar bile- yaygın bir okuyucu muhiti bulabilmelerine engel olmaktadır. Bu engelin aşılabilmesi yolunda yazarlara düşen mükellefiyet, ilmî seviyeyi düşürmeden daha çok okuyucuya hitab edebilme çabası içerisine girmek olacaktır. Bu da okuyucuya kolay ulaşabilen ciddi yayın organlarına ihtiyaç gösterdiği kadar fikirlerin bir münakaşa ortamı bulabilmesine de ihtiyaç göstermektedir. O halde böyle bir tahlil denemesinin bu münakaşa ortamının doğmasına da yardımcı olacağını ümid ederek sözü edilen makaleyi tahlile, başka bir ifadeyle özetlemeye geçebiliriz.


Kime ateist diyeceğiz

Yazar, konuya girmeden önce ateizme giden birden çok yolun bulunduğunu ve bu yolların her birinin başlı başına bir inceleme konusu olduğunu söylemekte, biraz aşağıda ise farklı toplumlarda ateist sözünün birbirinden çok farklı düşüncedeki kimseler için kullanıldığına işaret etmektedir. Yazar, devamla şöyle demektedir: Bu durumda kimlere ateist dendiğine bakarak, ateizmin ne olduğu konusunda birtakım ip uçlan yakalamak mümkünse de terimin çeşitli kullanımlarını içerebilecek bir tanıma ulaşmak mümkün değildir.

Tanımlamadaki güçlük, büyük ölçüde, ortada farklı ve çok sayıda tanrı kavramlarının, dolayısıyla buna karşılık çok sayıda ateistik anlayışların bulunmasından ileri gelmektedir.

Bazı kimseler bir tanrının varlığını kabul ettikleri halde tanrı anlayışındaki farklılık sebebiyle diğer gruplarca ateist sayılabilmektedirler. Halbuki ateist sözünün ilk anda hatıra getirdiği, bir tanrının varlığını inkâr eden kimsedir. İslâmî literatürde de dehri tabiri sadece Allah'ın varlığı hakkında münakaşa eden kimseler için kullanılmıştır.

Yazının devamındaki "geniş anlamda ateist" ve "dar anlamda ateist" tarifleri, yazarın "kime ateist diyeceğiz" şeklinde başlayıp yukarıdaki ifadelerle bitirdiği bölüme açıklık kazandırmakta ve konuya nasıl yaklaşmak istediğini fark ettirmektedir. Geniş anlamda ateist, "Tanrı'yı hayatına sokma gereğini duymayan kişi" dar anlamda ateist ise "Tanrının var olmadığını öne süren kişi" olarak tanımlanmaktadır.

Demek ki esas ateist, ne kendisi böyle bir sıfatı reddettiği halde ateistlikle suçlanan kimse, ne tanrı anlayışı yahudilerın veya hıristiyanlarınkinden farklı olan kimse, ne putperest bir toplumda monoteizme yönelen bir filozof ve ne de Romalılar ta rafından ateistlikle suçlanan bir hıristiyandır.


Agnostisizm Mümkün mü

Yazıda ele alınan bir diğer konu, Tanrı'nın varlığına inanmakla inanmamak arasında üçüncü bir durumun bulunup bulunmayacağı konusu. Bu hususa şu hüküm açıklık getiriyor "İmdi, kişi Tanrı'nın varlığına ya inanır ya da inanmaz. İnanma fenomeni ışığında bakıldığında, teizmle (2) ateizm arasında orta bir yerde bulunmak pek mümkün görünmemektedir." Agnostisizmin (3) imkânsızlığını anlatan bu ifade geniş anlamda ateistliğin de imkânsız olacağını ima eder gibidir.

Agnostisizm niçin mümkün görülmemektedir? Bunu yazar şöyle açıklamaktadır: Agnostisizmin haklı olabilmesi için, şu iddialardan birinin yada ötekinin kabul edilmesi gerekir:

(a) Tanrı'nın hem var hem de yok olduğunu gösteren birtakım ipuçları vardır;

(b) Tanrı'nın var veya yok olduğunu gösteren hiçbir ipucu yoktur. Agnostik birinci iddiayı kabul edemez; çünkü orta yerde (yani teizmle ateizm arasında) durabilmesi için, leh veya aleyhdeki ipuçlarını tam anlamıyla denkleştirmek zorundadır. Aksi takdirde ya reizme, ya da ateizme kaymadan edemez. O, ikinci iddi ayı da kabul edemez; çünkü Tanrı'nın varlığı veya yokluğu hakkında hiçbir ipucu yoksa agnostisizmin dayanacağı bir temel de yok demektir. Kendisine agnostik diyen kimsenin ikinci iddiaya dayanamaması agnostik adının, tanrı mefhumunun varlığından sonra bu mefhumla ilgisizliği ifade etmek üzere ortaya çıkmış olmasındandır.


Ateizmin İmkânı tartışılıyor

Yazar, ateizmin imkansızlığını iddia edenlerin bulunduğundan bahsederken daha ziyade Hristiyan ilâhiyatçılarının görüşlerini aktarmaktadır. Konuya İslâm dini açısından yapılacak bir yaklaşım, bizi, acze düşen herkesin Allah'ın varlığını itiraf etmek mecburiyetinde kalacağı şeklindeki Kur'anî bilgi ile karşı karşıya getirecektir. Böyle bir acze düşme halindeki itirafın fazla bir önem taşımayacağı ise ölüm anında, Allah'a inandığını açıklayan kimsenin imanının gerçek iman olmayacağı kaidesinden anlaşılmaktadır. Bu da Allah'a inanmak için emprik veri isteyenlere iyi bir cevap olmakta emprik verilerin ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren iman diye bir şeyin söz konusu olamayacağı gerçeği böylece idraklara yerleşmektedir.

Ateizm diye bir şeyin olamayacağını iddia edenlerin sözlerine bir örnek olmak üzere kaydedilen Hıristiyan ilâhiyatçısı Augustine'in duası bu iddiaya tam bir delil olarak görünmemektedir. Zira "kalpler Allah'ın varlığında sükûn buluncaya kadar huzursuz olmaya devam edecek" denince bundan mutlaka kalplerde bir gün Allah'ın varlığına dair iman kendini gösterecek manasını çıkarmak gerekmez. Bazı kalpler huzursuzluktan sonra imana kavuşurken diğerleri ölüm halinde dahi bu bahtiyarlığa eremeden huzursuzluk içinde dünyadan göçebilirler.

Ateizmin menfi yönden bir değer taşıyacağı konusuna gelince bu değer ateist­liğin ateist için bir meziyet olması anlamında değil, teizmin haklılığını gösteren bir delil olması anlamındadır. Çünkü varlığı bahis konusu olmayan bir şeyin yokluğunu ısrarla söylemek kimsenin aklına gelmez. Eğer Allah'ın varlığını inkar edenler bunu ısrarla söylüyorlarsa, bu, onların kendilerinden emin olmadıklarının bir delilidir.

Yazıda geçen, Robinson'a ait aşağıdaki cümleler insanı tarif etmek bakımından

önem taşısa bile ateizm diye bir şeyin olamayacağını ispatlamaya yetmemektedir; çünkü insan, farkında olmayarak Allah'ın varlığını kabul ettiği izlenimini veren davranışlar içine girebilir; bu gayri ihtiyari davranışların insanda görülmesi ayrı şey, Allah'ın varlığının bir inanç olarak insan tarafından ortaya konması ise daha ayrı bir şeydir. Robinson'a göre, insan ilahî gücün varlığını, içinden gelen bir zorlamayla duymaktadır. Bu duyuş, tabiatın aracılığıyla, artistik ve bilimsel bir kanalla toplumsal ilişkiler yoluyla ortaya çıkarılır. Böyle bir durumda olan insan, kendisini çepeçevre saran bir varlığa ne ad verebileceğini ve onu nasıl tasavvur edebileceğini bilemeyebilir, hatta onun duygu ve düşünce dünyası tam bir karışıklık içine gömülebilir. Buna rağmen o, kendi yolunu açmak ve ilahî sese doğru gitmek gereğini er geç idrak eder.

Alışkanlıkların, şuurlu hareketlerden ayırt edilmesinin lüzumu, bizi, birbirine benzeyen iki hareketten birini inancın tezahürü, diğerini ise rasgele ortaya çıkan bir hareket olarak düşünmeye zorlamaktadır. İnsanın, yaptığı işi hangi niyete dayandırdığı hususunun ne derece önem taşıdığı burada kendini göstermektedir.

Yazar ateizm diye bir şeyin olamayacağı görüşünün iki sebebe dayandığını söylemektedir: Bunlardan birincisi teizmin sınırlarının çok geniş tutulması, diğeri ise ateizm ile nihilizmin(4) aynı şey olduğu sanılıp bundan bir insanın nihilist değilse mutlaka teist olacağı şeklinde bir sonucun çıkarılmasıdır. Bu iki tavrı da doğru bulmayan yazar, ateist olduğunu söyleyen bir insanın öyle olduğunu kabul etmekten başka çıkar yol yoktur demektedir.


Ateistlerin İddiaları

                Bir değil birçok çeşit ateizm bulunduğuna dair görüşünü tekrarlayan yazar, ateistlerin hangi noktalarda takılıp kaldıklarını açıklamaya geçmeden önce, bu günkü anlamda ateizmin bir tarifini vermektedir. Bu tarife göre ateizm, evreni yaratan ve onun varlığını devam ettiren, zatı itibarıyla aşkın fakat sonsuz gücü, bilgisi, İradesi ve diğer sıfatlarıyla evrende içkin olan teistik, hattâ belki de daha yerinde bir terimle monoteistik tanrı inancına karşı tepki olarak doğan bir düşünce hareketidir. Yukarıda tarifi verilen ateizmin, hangi gerekçelere dayandırılmak istendiği açıklanırken, kötülük problemi, maddenin ezeliliği iddiası, bazı sosyolojik ve psikolojik teoriler ve ahlâka dair düşüncelerden hareketle ateizmi savunmak gibi konular üzerinde durulmaktadır. Yazıda ara başlıklar altında ele alınan bu konularla ilgili ateist görüşler izah edildikten sonra bu görüşlerin her birinin tutarsızlığı âdeta matematik isbat kesinliğiyle ortaya konulmaktadır.


                Kötülüğü ateistliğe gerekçe yapanlar

                Kötülük problemi konusunda yazar şunları söylemektedir: Kötülüğün var­lığına rağmen insanlık, iyiye doğru ilerleyebilmiş, içinde yaşanabilir bir uygarlık düzeyine ulaşabilmiştir. Ateistik iddiaların çoğu "dünyada gereğinden fazla kötülü­ğün bulunduğu" düşüncesi çevresinde dönüp dolaşmaktadır. Her şeyden önce bu "gereğinden fazla" sözü, oldukça üstü kapalı bir sözdür. Ateist, insanlık tarihi boyunca var olageldiğine inandığı büyük felâketleri, doğal afetleri ve sâireyi birlikte düşünerek böyle bir yargıya varıyor olsa gerek. Oysa bizim evren hakkındaki bilgimiz oldukça yetersizdir; dolayısıyla top yekun evrende gereğinden fazla kötülük var mı yok mu, bu konuda bir şey söyleyemeyiz. Kaldı ki, kötülüğün yaygınlaşmasını Tanrı dan çok insana atfetmek, daha akla yatkın görünmektedir. Yazar, "dünyada kötülük vardır" ve "dünya mutlak anlamda iyi olan bir yaratıcının yönetimi altındadır" önermelerinin bir arada bulunmasında hiçbir mantıkî güçlüğün bulunmadığını ifade ettikten sonra kötülük problemi konusunu şu cümlelerle bağlamaktadır. Eğer dünyada kötülük varolduğu için kişinin Tanrının varlığına olan inancı sarsılsaydı, başta Peygamber Eyüp olmak üzere Hz. İsa'nın ve Hz. Muhammed (as)' in inançları sarsılırdı.

                Kötülüğü, insanın olgunlaşması için bir araç şeklinde yorumlamanın da haklı bir görüş olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca kö­tülük sözünün izafiliği üzerinde durmak gerektiğini düşünmekteyiz. Bu izafilik, insanın, başlangıçta kötü gördüğü şeyin sonuçta kendisi için iyi bir netice doğurması şeklinde ele alınabileceği gibi, bir insan için kötü olan herhangi bir şeyin diğeri için iyi olacağı tarzında da ele alınabilir. Şu da bir gerçek ki eğer iyi ile kötünün tayini insana bırakılsa insan ölümü kötü görecek ve ölmek istemeyecektir. Halbuki ölüm iyi de görülse kötü de görülse insan hayatının değişmez kanunudur. Hayatın diğer bir kanunu olan dünyaya gelmek ko­nusunda bir itirazı olmayan insanın, ölüm konusunda itiraza kalkması oldukça dü­şündürücüdür. İnsanın ölümü kötü görmesi, ölüm ötesiyle ilgili bilgisizliğinin bir sonucudur.


                Maddeye ezeli diyerek nereye varılmak isteniyor

                Maddenin ezeliliğini iddia edip böylece ateizm için bir temel oluşturmak iste­yenlerin, isbat etmeleri gereken bir hususu (maddenin ezelî oluşunu) isbat edilmiş farz ederek işe başladıkları görülmektedir. Maddenin ezelîliğinin bilimsel olarak isbatlandığı, ezelî olmamasının fizik biliminin vardığı sonuçlar açısından mümkün olmadığı görüşleri hep indî görüşlerdir. Eğer maddenin ezeliliği fizik biliminin ortaya koyduğu bir sonuç olsa buna kimse itiraz edemezdi. Halbuki maddenin ezelî olduğunu söyleyenlerin yanında ezelî olmadığını söyleyenler de vardır. Bu da gösteriyor ki bu nokta emprik bir isbatın konusu olmaktan çok uzaktır. Bir kimse, metafizik konuları canının istediği gibi izah eder ve takıldığı yerde, bu, fizik biliminin ortaya koyduğu bir sonuçtur diyerek bir delile tutunup muhataplarını susturmaya kalkarsa, kendisine, ele aldığı konuda peşin hükme sahib olduğu söylenir ve düşüncesine itibar edilmez.

                Yazıda ateistlerin, maddenin ezelîliğini iddia ederek bu yolla geçersiz saymaya çalıştıkları kozmolojik delil şöylece ifade edilmektedir: Dünyadaki varlıkların, var oluş nedenlerini kendi içlerinde taşımadıkları, dolayısıyla kendi varlık alanlarının dışında var olan bir nedene muhtaç oldukları, bu nedenin de kendi kendine yeterli ve hiçbir şeye muhtaç olmayan bir varlık olduğu sonucuna varmaktadır. Eğer en Son Neden kendi kendine yeterli olmasaydı, başka bir deyişle var oluş nedenini bizzat kendi içinde taşımasaydı, o zaman neden - sonuç zinciri sonsuza değin uzayacaktı ki, bu, teolojik bir deyimle "muhal"dir, yani imkânsızdır.

                Materyalistlerin şuura varıncaya kadar her şeyin, maddenin birer görüntüsü ol­duğunu söylemeleri, kendilerini, izahı mümkün olmayan birçok problemle karşı karşıya getirmekte ve onları vardıkları çözümlerin, tabiat bilimlerinin bir sonucu olduğu iddiasına sarılmaya mecbur bırakmaktadır. Halbuki böyle bir davranış, yazarın da belirttiği gibi, bilimi, meşru olmayan bir alana itmek demektir.

                Materyalistlerin kendi sistemleri içinde izahını yapamadıkları binlerce prob­lem vardır. Meselâ, kendilerine, maddenin bir görüntüsü olduğunu söyledikleri ruhsal faaliyetlerin nasıl olup da son bulma noktasına geldiği ve bunda neyin rol oynadığı sorulsa verebilecekleri mâkul bir cevap yoktur.


                Toplum Nasıl ilahlaştırılıyor

                Yazar, ateizmin dayandığı, Durkheim'e ait sosyolojik teorinin(5) tutarsızlığını anla­tırken aşağıdaki iki noktaya işaret etmektedir:

1. Bu teori, dinî şuurun evrenselliğini açıklayamamaktadır. Söz konusu bu şuur, bireyin içinde yaşadığı toplumun çok daha ötesine gitmekte, evrensel nitelikte bağlar ve toplumsal birlikler oluşturmaktadır. Yine bu şuur, bütün insanlığa kapısını açık tutan bir özellik taşımaktadır. Eğer Tanrı, toplumun bir simgesi ise, bütün insanları içine alma zorunluluğu nereden doğuyor? Bir bütün olarak insanlığın "toplum" olduğu söylenemez; çünkü sosyolojik teori, toplum terimini bu anlamda kullanmamaktadır.

2.  Sosyolojik teori, bir dinin belli bir toplumda ortaya çıktığı sırada dile getirdiği Tanrı kavramı ile toplumsal ideallerin çok kere çatıştığını görmezlikten gelmektedir. Söz gelişi Kur'an'ın ilk inen sûrelerinde ifadesini bulan Tanrının, Mekke toplumunun, özellikle Mekke aristokrasisinin ideallerinin yanında değil, karşısında olduğu bilinen bir gerçektir. İlk müslümanların kafalarına ve gönüllerine yerleştirilen dünya görüşü, Mekke toplumunun düşünce ve davranışlarının, dolayısıyla yaptırım gücünün sembolik bir ifadesi olmamış, tam tersine bu etki ve gücü temelinden sarsan bir faktör olmuştur.


                Basit araştırmalara dayandırılan büyük iddia

                Tanrı fikrine, çocuktaki baba imajının bir yansıması diyecek kadar konuyu basitleştiren Freud'un, insanlığın büyüyüp olgunlaştıkça tanrı fikrinden kurtulacağı şeklindeki kehaneti henüz ortaya çıkmadığı gibi tam aksine insanın, olgunlaştıkça ilâhî hakikatleri kavramaya daha müsait bir yapı kazandığı görülmektedir. Freud'un görüşünü, ateizm aleyhinde de kullanabileceğimizi göstermek için yazarın söyledikleri oldukça ilgi çekicidir. Yazar, bu konuda şöyle demektedir: Her şeyden önce ateizm, bir olgunluk işareti değildir. Onda da çocukluk döneminde yer alan bir ruh halinin tekrarı söz konusudur. Babasını kıskanan, ondan korkan, onun buyruklarından memnun olmayan ve hattâ onun salt varlığından rahatsım olan çocuk, babasından kurtulmak istemekte, onun var olmamasını arzu etmektedir. Buna da yanarak denebilir ki, ateizm, babanın var olmaması arzusunun bir yansıması, bir projeksiyonudur. Ancak çocuk, baba imajına o kadar alışmıştır ki, onsuz edememekte, baba, dolayısıyla Tanrı otoritesi ye­rine bir düşünürün, bir siyasî liderin, bir partinin ve sâirenin otoritesini koymaktadır.

                Yansıtma din teorisinin diğer temsilcisi Feuerbach'a göre insan, kendisinde gör­mek istediği, fakat bir türlü göremediği nitelikleri başka bir varlığa yansıtmakta, bu­nu yaptığı için de kendisini söz konusu bu varlık karşısında küçültmektedir

                Feuerbach'ın ciddi ve tutarlı çözümle­melerle teizmin tutarsızlığını gösterme ye­rine, vecize kabilinden birtakım parlak sözlerle metafizik bir problemi psiko-antropolojik bir terminoloji içinde çözmeye çalıştığını söyleyen yazar, devamla "Feuerbach, Tanrı fikrinin bir tür psikogenesisini vermektedir ki, bu, savunulabilir bir ateizm için yeterli değildir" demekte ve insanın, 'Tanrı vardır" fikrine nasıl vardığına dair açıklamalarla ateizm arasında mantıksal bir bağ olmadığı hususunu açıklığa kavuşturmaktadır.

                Diğer dinlerle İslâm dininin Tanrı anlayışının bir olmadığına işaret eden yazar, Feuerbach'ın teorisi'nin eski Yunan ve Mı­sır dinleri için geçerli olsa bile, her din için geçerli olamayacağını, İslamiyetlin doğuşu sırasında Mekke'de yaşayan bir arabın bol servet, çok sayıda erkek çocuk, çok sayıda kadın gibi idealleri olduğunu bu ve benzeri arzuların yansımasının, olsa olsa muhteşem bir Arap şeyhinin özelliklerini oluşturacağını ifade etmekte ve böyle bir yansımanın İslam'daki Tanrı anlayışı ile ilgisi olmadığına dikkati çekmektedir.

Bunalım felsefesinin iddiaları

                Nietzche ile ön plana çıkıp Sartre ve Camus gibi ateist varoluşçularla devam etti­rilen görüş ise insanın hürriyeti problemini çözmek konusundaki başarısızlıkların bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünüyor.

                Yazarın, adı geçen filozoflar hakkındaki düşüncelerini aynen aktarıyoruz: Ne Niezehe, ne Sartre, ne de Camus ve ne de onlar gibi düşünenler yavaş yol alan, kılı kırk yaran serin kanlı bir düşünür gibi çıkarlar karşımıza. Onların isbat etmeye, hattâ ikna etmeye ne vakit ne de sabırları vardı. Onlar, bir haykırış içindedirler; muhatapları ise, ne teolog, ne de filozoftur, sadece bunalım içinde olan insandır.

                Bu bunalım felsefesi mensupları, görüşlerinin haklılığını isbat edecekleri yerde bir başkaldırıyla işe başlamaktadırlar. Aşırılıklarla dolu bu felsefenin mensupları, insanın ya önceden belirlenmiş bir özü vardır; ya da insan tam anlamıyla karmakarışık bir akıntı içindedir görüşünden hareket etmekte ve insanın ya kölece bir bağlılık ve bağımlılık içinde yahut da özgürlüğe mahkum olduğunu söylemektedirler. Yani bize iki aşırı uçtan birini seçmemizi teklif etmektedirler. Yazar buna mecbur olmadığımızı şu ifadelerle anlatmaktadır:

1-Ya aşırı ve katı bir rasyonalizmi, ya da irrasyonalizmi seçmek zorunda değiliz. İnsan zihninin kurduğu kavramsal yapının sun'i, zorlanmış ve gelişigüzel yönleri vardır; ama bu yapının bütünüyle kötü ve güvenilmez olduğunu söylemek mümkün değildir.

2- İnsan söz konusu olunca, niçin katı ve belirlenmiş bir tür "okült öz" le başıboş bir akıntı arasında orta bir yer bulunmasın?

3- Kölece boyun eğme ile şiddete başvurarak sürekli bir direniş içinde bulanma arasında katlanabilecek hiçbir nokta yok mudur(9)

                Madem ki bu aşırılıklardan birini yada ötekini seçmek zorunda değiliz, o halde ahlâkî yücelişi dinin özü yapan bir Varlığa gûyâ ahlâk adına başkaldırıp eğer Tanrı varsa özgürlük yok demektir safsatasına tutunmanın büyük bir bunalım belirtisi olduğunu anlamak zor değildir.


                Düşünce dünyamızı daraltmak isteyenler

                Ontolojik delile(6) karşı çıkıp zorunluluğun, mantıksal çıkarımlar ve dildeki kurallar için söz konusu olduğunu söyleyerek varlıkla ilgili yargılarımızın zorunlu değil mümkün olduğunu dolayısıyla "zorunlu varlık" kavramının bir anlam taşımadığını iddia edenlere karşı yazar, "hiç kimse bu güne kadar varlığa ilişkin bütün önermelerin, kesinlikle olumsal olduklarını kanıtlayamamıştır" şeklinde cevap vermekte ve "zorunlu varlık" kavramıyla, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, yok edilemeyen, sınırlayıcı herhangi bir şarta bağlı olmayan bir varlık kasdedilmektedir dedikten sonra bu çeşit bir zorunluluğu, mantıksal zorunluluktan ayrı düşünmek gerektiğini, Tanrı'nın varlığının zorunlu olması ile bizim Tanrı'nın varlığına ilişkin görüşlerimizin zorunlu olup olmadıkları hususu arasında da bir ayırım  yapmak   zorunda   olduğumuzu anlatmaktadır.

                "Anlamlı olma" ile "doğrulanabilme" yi birbirinden ayırmak gerektiği gerçeğini idrak etmeyenler, tecrübi verilerle yahut Mantık ve Matematikte görülen zihinsel bir işlemle doğrulayamadıkları öneririleri anlamsız sayma alışkanlığı içindedirler. Her önermeye kendi ihdas ettikleri doğrulama yöntemi ile yaklaşan bu zihniyet mensuplarının yaptıkları çözümlemelerle, çok geniş olan düşünce dünyamızı son derece daralttıklarını görmekteyiz. Yazar, bu konuda da şunları söylemektedir: Her şeyden önce böyle bir çözümleme yöntemi ile hareket edilerek ateizmi savunmak mümkün değildir. Çünkü burada teistik iddialar kadar ateistik iddialar da anlamsız olmaktadır. Bu durumda Tanrı'ya inanma veya inanmama konusu başka temellere dayanılarak verilecek bir kararın sonucu olacaktır. Kaldı ki dilci filozoflar, özellikle Wittgenstein'in hayatının son döneminde kaleme aldığı yazılarında ki "anlam kuramı'nı geliştiren filozofların da haklı olarak belirttikleri gibi, "anlamlı olma" ile "doğrulanabilme"yi birbirinden ayırmak gerekir. Anlamlı olup da emprik yollarla ya da zihinsel bir işlemle doğrulanamayan bir sürü önerme vardır. Söz gelişi ahlâk önermelerinin büyük bir bölümünü katı doğrulama ilkesi ile doğrulamak mümkün değildir. Her dil biriminin, söz gelişi din dilinin ve ahlâk dilinin kendilerine özgü bir mantığı, yani işlev görme biçimi vardır Bu bakımdan 'Tanrı dünyayı yarattı", "Tanrı insanları sever" ve benzeri önermeleri emprik önermeler gibi kabul edip çözümlemeye başlarsak daha işin başında iken çıkmaza düşer.

Bütün iddialar sonuçsuz

Sonuçta işaret edilen noktalar özet olarak şöyle sıralanabilir.

1. Gerek klasik teistik kanıtlara yapılan hücumlar, gerekse teistik iddiaların kav ramsal çözümlemelerinde öne sürülen itirazlar, genellikle inancın, bir takım kanıtlamalarla ayakta durduğu görüşüne dayanmaktadır.  Halbuki böyle bir kanıt, inanmanın özüne ters düşer. Eğer Tanrı'nın varlığı, herhangi bir emprik ya da soyut objenin varlığı gibi kanıtlanabilseydi dindeki anlamıyla inanma yok olurdu. İnanma, bir özgürlük, bir seçim ve bir karar verme işidir. Görünmeyene inanmanın, dinî deyimiyle "gayba iman' in önemi ve değeri buradan gelmektedir.

2. Ateistlerin bahsettikleri kanıt yetersizliği, teistten çok ateistin işini zorlaştırmaktadır: Çünkü bir şeyin var olmadığını kanıtlamak, var olduğunu kanıtlamaktan daha güçtür. Söz gelişi, ıssız bir adaya giden bir kimse, birkaç ayak izine rastlamakla orada insanın yaşadığı ya da yaşamakta olduğu sonucuna varabilir. "Bu adada hiç kimse yaşamamıştır ve yaşamamaktadır" diyebilmek için, adanın her karış toprağının inceden inceye tetkik edilmesi gerekir.

3- Pozitivistlerin iddia ettiği gibi, "Tanrı vardır" önermesi anlamsız ise, "tanrı yoktur" önermesi de aynı ölçüde ve aynı nedenlerden dolayı anlamsız demektir.

4. Ateistin hücumları teisti inancından vazgeçirecek güçte değildir. Bu hücumlar olsa olsa onu "imana" (fideist) bir noktaya götürür ki fideizm, yani "inanıyorum, ama kanıtlayamıyorum" görüşü psikolojik hiçbir rahatsızlığa neden olmayan bir durak noktası olabilir. Ateistin "inanıyorum ve isbat etme gereğini duymuyorum" diyen bir kimseye söyleyecek hiçbir şeyi bulunamaz. Binbir şüphesi olmadığı için, binbir delil getirmeyi gereksiz gören kimsenin imanı karşısında ateistin eli ve dili bağlıdır.

5. Ateist görüşlerin büyük bir kısmı Batı hıristiyan teizmi geleneği içinde doğmuş ve gelişmiştir. Hıristiyan teizmindeki Baba-Oğul teriminin önemle yer aldığı üçleme (Teslis) düşüncesiyle Freud'un ateizmi; tahrif edilmiş   Hıristiyanlığın "bir de yüzünün öbür yanını çevir" anlayışı ve insanın günahkâr olarak dünyaya geldiği görüşü ile Nietzche ve Camus'un "başkaldırı"sı; kölelerin, siyahların ve yoksulların haklarını istemelerinin günah sayılmasıyla Feuerbach, Marx ve Engels'in iddiaları arasındaki ilişkiyi görmek zor bir iş olmasa gerektir.

Yazar'ın, makalesini bitirirken kullandığı ifadeler, haklılığından emin bir insanın tavrını aksettirmektedir. Bu ifadeleri biraz değiştirerek vereceğiz: Eğer taklidden, günümüzde çok kullanılan bir deyimle "kültür emperyalizmi"nden kurtulmanın ve bozulmamış bir kişilik ortaya koymanın bir anlam ve değeri varsa, o zaman günümüzde ortaya çıkan inkarcılık cereyanları karşısında herkesin şu üç soruya cevap bulması gerekir: İnkâr edilen hangi tanrıdır? Kim inkâr ediyor onu? Ve niçin inkâr ediyor? Eğer inkâr edilen, ümitsizliğin, korku ve dehşetin kaynağı olan bir kavram ise, varsın inkâr edilsin. Eğer metafizik, yüzyıllar boyunca kurduğu bir yapıyı, kendi içinden gelen bir çözülme ve nihilizm ile bugün yıkıyorsa, varsın yıksın. Ama eğer zihinlerden silinmek istenen, Tevrat'ın, İncil'in ve Kur'an'ın ortaklaşa kullandıkları bir ifadeyle "İbrahim'in, İsmail'in ve İshak'ın Rabbi" ise buna insanlığın gücü yetmeyecektir.


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1-Bu makale Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nin 1981 de yayınlanan XXIV

aidinde çıkmış olup Prof. Dr Mehmet Aydın'a aittir

2- Teizm: Allah'ın varlığına, O'nun insanlar üzerindeki mutlak nüfuz ve kudretine inanmaya dayalı felsefi yola verilen ad

3- Agnostisizm: "Metafizik konularda hiç bir şey bilmediğini söyleyen ve inanmak yada

inanmamak şıklarından birini seçemeyenlere mahsus anlayış

4- Nihilizm: Hiçbir ahlâki değer ve sosyal kontrol kabul etmeyen görüş.

5- Durkheiın'ın ortaya attığı Sosyolojik Teori'nin ana fikri topluma insa­nüstü bir güç atfetmek şeklinde ifade edilebilir. Maddenin ezelîliğini iddia ederek ateizme temel arayanlar, maddeyi esas alırken sosyolojik Teori taraftarları toplumu esas kabul etmektedir. Bundan da anlaşılacağı gibi bir taraftan insanüstü bir güçten kurtulmayı isterken diğer taraftan başka insanüstü güçler vehmetmektedirler.

6- Ontolojik delil şöyle ifade edilmektedir: Kendisinden daha yetkinini düşünemeyeceğimiz bir varlık kavramı vardır zihnimizde. Bu varlık ya sadece zihindedir, ya da hem zihinde hem de zihin dışında vardır Sadece zihinde var olan, hem zihinde hem de zihin dışında var olandan daha az yetkindir. Tanrı. terimin tanımı gereği kendisinden daha yetkini düşünülemeyen bir

varlık olduğundan O'nun hem zihinde hem de gerçekte var olması zorunludur

7-Alıntılarda bazen yazarın ifadelerinin aynen verilememesi bazı pasajlarda kullanılan ifadelerin yazıda enine boyuna ele alınmış konuların bilinmesini gerektirmesinden neş'et etmektedir.

(İlim ve Sanat)

 
Geri