NEV'İYAT // MÜNEKKİDHANE  
M. SIBAİ'NİN MÜSTEŞRİKLER HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ

                                                                   MUSTAFA SIBAİ'NİN MÜSTEŞRİKLER HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ


Merhum Mustafa SIBAİ, İSLAM HUKUKUNDA SÜNNET isimli kitabının önsözünde, 1956 yılında Avrupa üniversitelerine yaptığı ziyaret, müsteşriklerle tanışma ve tartışmalarını şöyle aktarmaktadır:

Kendisiyle ilk karşılaştığım kişi, İslam dünyasında uygulanan Ahval-i Şahsiye kanunları bölümü -Londra Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü- Başkanı Profesör Anderson oldu. Kendisi Cambridge Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezundur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Mısır'daki İngiliz kurmay heyetindendi. -Bunu doğrudan doğruya kendisi söyledi bana Arapça'yı da bir yıl süreyle Mısır'daki Amerikan Üniversitesindeki Ezher hocalarından haftada bir saatlik ders sonucunda öğrenmiş.

Aynı doğrultuda Mısır'ın çeşitli yöre dillerinin karmaşasından meydana gelen halk dilini, sözü edilen görevini bıraktıktan sonra öğrendi. İslami konuları da merhum Ahmed Emin, Dr. Taha Hüseyn ve Ahmed İbrahim'in verdikleri genel konferanslardan öğrenmiş oldu... Bu derin araştırmaları sonucunda Arap dili ve İslam dini alanında profesörlük unvanını kazandı. Sözünü ettiğimiz askeri görevinden sonra Londra Üniversitesi'ne bağlı Ahvali Şahsiye başkanlığı bölümüne atandı.

Burada müslümanlara karşı takındığı bağnazca tavırlarıyla ilgili örnekler vermek istemiyorum. -Bu konuda bana, Londra İslam Kültür Merkezi Müdürü Hamud Gurabe, çok şeyler anlattı- bu gezim sırasında -sadece Prof. Anderson'un bana anlattığı ve Ezher mezunu birinin doktora için takdim ettiği tezini, sadece bir gerekçeye bağlı olarak kabul etmeyişi olayını anlatacağım. Doktora öğrencisi, tez çalışmasını, İslam'ın kadına tüm haklarını verdiği ve konuyu belgeleriyle savunduğu için tezini kabul ettirememiş. Yaptıklarından dolayı şaşkınlığımı gizleyemediğim bu müsteşrike sordum: Üniversitenizde düşünce özgürlüğünden söz etmenize rağmen nasıl olur da tezini böylesine bir gerekçeyle kabul etmez ve doktora hakkını vermezsiniz? Bana şu karşılığı verdi: Şunu söylüyordu bize çünkü: İslam kadına şu hakları tanıdı, şunları kazandırdı, peki kendisi İslam'ın resmi sözcüsü müydü? Kendisi İmam Ebu Hanife, yahut Şafii miydi ki bu sözleri söyleyebilsin, İslam adına konuşabilsin? Öğrencinin kadınla ilgili görüşlerini klasik İslam fakihleri onaylamış, ya da konuyla ilgili deliller getirmiş değiller.

İslam'ı Ebu Hanife'yle Şafii'den daha çok anladığını iddia edecek kadar kendini beğenmişin biriydi.

İşte bu sözler hala yaşadığını sandığım bir şarkiyatçının sözleridir. Londra Üniversitesi'ndeki görevi sürüyor mu, yoksa emekliye mi ayrıldı, bilmiyorum. Yine Scotland, Eddinbort Üniversitesini ziyaret ettim. İslam ve Arap Dili Bölümü'ne başkanlık eden müsteşrik de modern giysilerle dolaşan, evinin kapısına da bu dini görevini yazdıran bir rahipti. İyi konuşan, uysal biri olduğunu gördüm.

Yine Scotland'ta, Glasgow Üniversites'ni ziyaret ettim. Arap bölümüne başkanlık eden kişi, yirmi yılı aşkın bir süre misyonerlere Kudüs'te başkanlık eden ve bu sayede herhangi bir Kudüs'lü gibi Arapça'yı konuşan bir rahipti. Ziyaretim sırasında kendisinden epey söz etti bana. Daha önce, 1954 yılında Lübnan'ın Hamud kentinde oluşturulan İslam-Hiristiyanlık zirve toplantısında da bir araya gelmiştik.

Oxford Üniversitesi'nin İslam ve Arap Bölümü Başkanının da ikinci Dünya Savaşı esnasında Libya'daki İngiliz gizli haber alma örgütünde görev almış bulunan, arapçayı zor ve yavaş konuşan bir Yahudi olduğunu gördüm. Arapça'yı da Libya'da öğrenmiş. Ve işte kendisini bu bölümün başkanlığına getiren yetenekleri. İşin ilginç yanı bu bölüm öğrencilerine verdiği derslerle ilgili programın; Zemahşeri'nin Keşşaf tefsirinden Kur'an'ı Kerim ayetleri, (oysa kendisi sıradan bir derginin herhangi bir ifadesini anlayacak durumda değildi) ve Buhari'yle Müslim'deki hadislerin yanı sıra, Hanefi ve Maliki fıkhından bâzı konuların oluşmuş olmasıdır. Kendisine bu konular için başvurduğu kaynakları sorduğumda, bana; Goldziher, Schacht, Marcılius gibi müsteşriklerin kitaplarını saydı. Bunların ise İslam'a karşı uygulamaya çalıştıkları iftira ve desiseler bilinmektedir.

Cambridge Üniversitesi'nde Arap ve İslam Bölümü Başkanlığını da ünlü müsteşrik Erriri üstlenmiş bulunmakta ve kendisinin Arap dili konusunda ihtisası bulunmaktadır.

İngiltere'nin Manchester kentinde Profesör Robson'la görüştük. Bu sıralarda Ebu Davud'un Sünen’ini bir el yazmasıyla karşılaştırıyordu. Kendisinin hadis alanında, saldırgan müsteşriklerle aynı görüşleri paylaştığı kitapları bulunmaktadır. Ona geçmişte müsteşriklerin kimi çalışmalarıyla gerçeklerden uzaklaştıkları ve haksız saldırılarda bulundukları konusunu açma hususunda bir istek duydum. Goldziher'in görüşlerini, tarih ve ilmi açıdan düştüğü yanlışlıkları belirterek, isbat ettim. Bana sözünü ettiğim müsteşrikle ilgili olarak şu cevabı verdi: Hiç kuşkusuz günümüz şarkiyatçıları, İslami kaynakların ve kitapların Goidziher'in zamanında bilinmeyişi ve yayınlanmayışı dolayısıyla, kendisinden daha çok bilgilidirler islami konularda. Kendisine dedim ki: Günümüzde sizlerin -müsteşriklerin- araştırmalarınızın Goldziher ile Marcilus'un araştırmalarından da ha çok hakikate yakın olmasını dilerim. Cevap olarak: Umarım, karşılığını verdi.

Hollanda'nın Leiden Üniversitesi'nde, bugün Goldziher'in yerine İslami gerçekleri saptıran, iftira ve desiselerde bulunan Yahudi müsteşrik Schacht ile tanıştım. Kendisiyle, Goldziher'in yanlışlıkları ve kitaplarımızdan bilerek yaptığı tahriflerden söz ettim. İlk önceleri bunu kabul etmeye yanaşmadı ama, kendisine Goldziher'in sünnet tarihiyle ilgili yazdıklarıdan -bu kitapta bu konuya değindik- örnekler vererek, Zühri'nin: “Emirler bizi hadisleri yazma konusunda zorladılar”, sözünü, “hadis yazmaya zorladılar” biçiminde nasıl değiştirdiğini belirttim. Olayı garipsedi. Daha sonra Goldziher'in kitabına başvurdu -bu ara özel kütüphanesinde oturuyorduk- Bana dedi ki: Doğru söylüyorsun, Goldziher burada yanılmış. Dedim ki: Öylesine soyut bir yanlışlık mı? Öfkelenerek şunları söyledi: Niye kötü düşünüyorsunuz hakkında? Bunun üzerine kendisine, Zühri'nin Abdülmelik bin Mervan'la ilişkisi hakkındaki yorumunu belirterek, konuyla ilgili ve Goldziher'i yalanlayan tarihi gerçekleri naklettim. Bu konuda yaptığımız uzun bir tartışmadan sonra şöyle dedi: Bu da Goldziher'in yanlışlarından biri; bir bilgin yanlışlık yapamaz mı? Bunun üzerine şunları söyledim kendisine: Goldziher, İslam teşri'iyle ilgili yargısını doğrudan doğruya tarihi olaylara dayandıran Şarkiyat okulunun kurucusudur. Zühri hakkında konuşurken, niye aynı ilkelerden yola çıkarak konuşmuyor? Ayrıca Zühri'nin, İbni Zübeyr'in aleyhinde ve Abdülmelik'i beğendirmek amacıyla, Mescid-i Aksa ile ilgili hadis uydurduğunu nasıl söyleyebilir? Zühri ki, Abdülmelik'i, îbni Zübeyr'in öldürülüşünden yedi yıl sonra görüp tanıyabilmişti. Burada Scbacht yüzü sarararak elleriyle ovuşturmaya koyuldu. Öfke ve sıkıntı belirtileri vardı yüzünde. Kendiyle yaptığım konuşmamı şunları söyleyerek sona erdirdim: Bu sizin "yanlışlık" olarak adlandırdıklarınız bir önceki çağda oldukça yaygınlaşmış olarak bir müsteşrikten diğerine, tarihi gerçeklerdir diye intikal ediyordu, bütün bunları bizler -müslümanlar- ancak yazarlarının ölümünden sonra okuyabiliyorduk. Fakat işte şimdi rica ediyorum, sizin bu "yanlışlıklarınızla" ilgili söyleyeceklerimizi, iddialarınızı ilmi gerçekler olarak kabul edilmeden önce, siz hayattayken değerlendirmeye bakın.

Bu müsteşrikin Kahire Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptığını ve öncüsü Goldziher'in yöntemine bağlı kalarak tahrif ve saptırmalarla dolu İslam teşri tarihiyle ilgili bir kitabının bulunduğunu hatırlatalım.

Bunun yanısıra İsveç'in Uppsala Üniversitesi'nde, bir süre önce Kahire'deki Telif ve Tercüme Kurumu'nun yayınlamış olduğu İbni Hiyat'ın el-İntisar adlı eserini yayınlayan -öyle sanıyorum- müsteşrik Nybrigge ile karşılaştım. Aramızda, müsteşriklerin İslam'la olan ilişkileri ve bu alanda yazdıkları kitaplar hususunda uzun bir konuşma geçti. Müsteşriklerden söz ederken, konuşmamızın odak noktasını Goldziher olarak belirledim ve kendisine yanlışlarından ve gerçekleri saptırışından bir takım örnekler verdim. Konuşmamız sonrasında bana şunları söyledi: Goldziher geçen yüzyılda müsteşrikler tarafından tanınmış biriydi. Fakat günümüzde -İslami bilgilerle, ülkelerinizde yayınlanmış kitaplardan sonra- geçmişte oluğu gibi bugün Goldziher çağı çoktan gerilerde kaldı.

Bu ilk ziyaretlerimden sonra, daha önce belirttiğim gibi Avrupa'nın çeşitli ülkelerindeki üniversiteleri ziyaret ederek Belçika, Danimarka, Norveç, Finlandiya, Almanya, İsviçre ve Paris üniversitelerinin yanı sıra daha bir sürü üniversitedeki müsteşriklerle görüşüp tanışma imkanım oldu.

Şimdi hatırladığım ve hatıralarımdan derlediklerimden aşağıda sıralayacağım şu sonuçları çıkarmış bulunuyorum:

Birincisi: Müsteşrikler -çoğunluğuyla- Yahudi, rahip veya sömürgeci olmaktadırlar, bu ilkenin dışına çok az kişi çıkabilmektedir.

İkincisi: Sömürgeci olmayan Avrupa ülkelerinde -İskandinav ülkeleri gibi- şarkiyatçılık daha az yaygındır.

Üçüncüsü: Sömürgeci olmayan ülkelerdeki müsteşrikler, Goldzier'in kendisinden ve görüşlerinden, özellikle art niyetli ve kasıtlı hedefleri anlaşıldıktan sonra vazgeçmiş bulunmaktadırlar.

Dördüncüsü: Müsteşriklik genelde kiliseden kaynaklanırken, emperyalist ülkelerde kilisenin yanı sıra, her türlü tertibi programlayan dışişleri bakanlıklarıyla omuz omuza çalışmaktadırlar.

Beşincisi: İngiltere ve Fransa gibi emperyalist ülkeler, İslam'ı yıkmak ve müslümanların zihinlerini bulandırmak için, şarkiyatçılığa yeni bir anlam ve yön kazandırmak çabasını gütmektedir.

Fransa'da müsteşriklerin öncüleri durumundaki Blaser ile Massingnon Fransız Dışişleri Bakanlığı'nda İslam ve Arap bölümünde birer ajan gibi çalışmalarını sürdürmektedirler.

İngiltere'de -belirttiğimiz gibi- Oxford, Londra, Cambridge, Glasgow üniversitelerinde şarkiyatçılık saygın bir yere sahip olurken, bu bölümlerin başkanlıklarını da İngiliz yahudileri, emperyalist ya da misyonerler yürütmektedirler. Bunlar Goldziher, Marciluis ve Schacht gibi müsteşriklerin kendilerinden sonra gelecek şarkiyat öğrencisi batılıların yanı sıra, doktora öğrenimini yapmak isteyen Araplar'ın ve genelde diğer ülke Müslümanların biricik kaynakları olmasını arzulamaktadırlar. Ayrıca doktora öğreniminde bulunan hiçbir öğrencinin İslam'a sağduyuyla ve sözü edilen bu müsteşriklerin gerçekleri saptırışlarına gerçekçi biçimde yaklaşmalarını istememektedirler.

Doktor Muhammed Emin El-Mısri -kendisi Ezher'in Usulüddin Fakültesi'yle, Kahire Eğitim Fakültesi mezunudur- İngiliz üniversitelerinde, felsefe dalında doktora için verdiği tez dolayısıyla karşılaştığı zorluklan bana anlattı. 1958 yılında felsefe öğrenimi ve doktora için İngiltere'ye gitti. Ders programlarını -özellikle İslami ilimlerle ilgili olanı- incelemesi sonucunda müsteşriklerin ve özellikle Schact'ın kitaplarındaki saptırmaları görmesi üzerine, doktora tezini Schacht'ın eleştirisine ayırmayı kararlaştırdı.

Profesör Anderson'a teziyle ilgili bilgi verip, onayını almak üzere gittiğinde bu müsteşrik, tez konusunda Schacht'ın eleştirisi olmasına karşı çıktı. Bir süre tezi onaylıyor gözükerek kendisini oyaladı. Londra üniversitelerinden bir sonuç alamayınca Cambridge üniversitelerine sözünü ettiğimiz bu tezini kabul ettirmek amacıyla İslami ilimler bölümündeki müsteşriklere gitti. Başlangıçta onaylamamalarına rağmen, daha sonra bunun mümkün olabileceği kanaatindeki ısrarı üzerine kendisine açıklıkla şunu söylediler: "Eğer doktora tezinin kabul edilmesini istiyorsan Schach'la ilgili eleştirinden vazgeçmelisin. Çünkü üniversite bu konuda yardımcı olmayacaktır." Bunun üzerine doktora tezini "Hadis eleştirmenlerine göre hadis eleştirisi" konusuna dönüştürmek zorunda kaldı. Bu konuda onay aldıktan sonradır ki, doktora tezi kabul edildi. Kendisi şimdi Şam Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmaktadır.

İşte müsteşrikler ve özellikle Goldziher'in kitaplarıyla ilgili araştırma sonucunda edindiğim kanaatin özeti. Bu kitapta, sözünü ettiğim Yahudi müsteşrikin gerçekleri saptırışı, tahrif edişi, amaçlarına bağlı olarak tarihi gerçekleri yorumlaması, ilim çevrelerince kabul edilmeyen kitaplara dayanarak, araştırmacı bilgin ve imamlarımızca sıhhati kabul edilmiş kitapları yalanlamasıyla ilgili olarak özel bir bölüm ayırarak bu konuları tartıştım. İşin üzüntü veren yanı, kendi ülkelerinde İngilizce öğrenim gören müslüman öğrencilerin İngiliz üniversitelerine girmek zorunda kalışları ve doktora tezlerini kabul ettirebilmeleri için bu zehirli kaynakların dışında başkaca kitaplara sahip olamayışlarıdır. Arapça bilmeyişleri dolayısıyla bu uydurmaların, tahrif ve saptırmaların gerçekten müslüman bilgin ve fakihlerin kitaplarından alınmış tarihi gerçekler olduğu kanaatine varmış olmalarıdır.

Bu durum bize Arap üniversitelerinde, İngilizce tez çalışmalarının yapılabileceği bölümlerin açılması gereğini düşündürmektedir. İnanıyorum ki, böyle bir çalışma müslüman ülke öğrencilerinin dikkatlerini Batı üniversitelerinden ülkelerimize yöneltecektir. Böylece de bu öğrencileri bağnaz, emperyalist müsteşriklerin komplolarından korumuş olacağız.

Öte yandan kimi yazarlarımız, Dr. Ahmed Emin ve Ali Hasan Abdülkadir gibileri, sözünü ettiğimiz bu müsteşriklerin ve özellikle Yahudi Goldziher'in araştırma ve etüdlerine kanmış bulunmaktadırlar.

Dr. Ali Hasan Abdülkadirle –bildiğim kadarıyla 1961 yıllarında İngiltere'de İslam Kültür Merkezi Müdürlüğü yapmış- olan ilişkimi anlatmadan önce, onun erdemini, sakin karakterini ve gerçeğin söylenmesi durumunda görüşlerinden feragat ediş özelliğini belirtmek isterim.

Şeriat Fakültesi'ne bağlı Usul, Fıkıh ve Teşri tarihi ihtisas sınıflarının ikinci veya üçüncü yılında, İslam teşri tarihi hocalığımızı 1939 yıllarında Dr. Ali Hasan Abdülkadir yapıyordu. Almanya'daki öğrenimini daha yeni tamamlamıştı. Kendisi Usulüddin Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun olmuş, Almanya'da kaldığı dört yıllık süre içinde belirttiğimiz gibi felsefe doktorasını yapmıştı.

Bize verdiği ilk dersinde yaklaşık şu sözlerle başlamıştı konuşmasına: "Size İslam teşri tarihi derslerini okutacağım. Hem de Ezher tarihinde görülmemiş bilimsel bir yöntemle. Size şunu itiraf edebilirim ki, Ezher'de yaklaşık on dört yıllık öğrenimim döneminde İslam'ı öğrenebilmiş değildim. İslam'ı ancak Almanya'daki öğrenimim döneminde kavrayabildim.”

Bizler -öğrenciler olarak- böylesine sözler karşısında şaşkınlığımızı gizleyemeyerek kendi kendimize şunları söyledik: Gerçekten Ezher tarihinde İslam'la ilgili bilinmeyen gerçekleri anlatabilir, bunun için hocanın derslerini dinlemeliyiz. Hoca sünnet tarihiyle ilgili dersine, elindeki kocaman kitaptan yaptığı harfi tercümelerle başladı. Daha sonra hocamızın ilmi gerçeklerdir diye elinden düşürmediği bu kitabın müsteşrik Goldziher'in "İslami Etüdler" kitabı olduğunu öğrendik. Biz öğrenciler, bilebildiğimiz kadarıyla, bunun doğru olmadığı noktasında hocanın derslerinde bu konuları tartışmaya koyulduk. Fakat hoca, kitapta yer verilen herhangi bir konu hususunda bu müsteşrike karşı çıkmaktan çekiniyordu. Bu Emeviler adına hadis uydurduğu meselesine gelinceye kadar böyle sürdü. Kendisiyle bu konuda tartışmama rağmen -bir öğrenci olarak sınırlı bilgimin ışığı altında, Zühri'nin sünnet alanında bütün bilginlerce güvenilir kabul edilen bir konumunun olduğunu biliyordum- görüşünden vazgeçmedi. Bu durumda kendisinden Goldziher'in Zühri hakkında söylediklerinin tümünün tercümesini istemek zorunda kaldım. Bana kendi el yazısıyla yazdığı iki sayfalık bir tercüme verdi. Bundan sonra Zühri hakkında ve bu müsteşrikin yaptığı ithamlar doğrultusunda kütüphaneleri taramaya koyuldum. Ezher kütüphanelerinin yanı sıra, Mısır'daki yayınevlerinin tümünü, Zühri'yle ilgili bilgilerin bulunduğu bütün biyografik kitapları başvuruda bulunarak, nakillerde bulunmaktan geri kalmadım. Bu çalışmalar, Şeriat Fakültesi'ndeki derslerimden sonra gece yarılarına kadar süren üç aylık bir dönemi kapsadı. Konuyla ilgili sıhhatli bilgileri öğrenip topladıktan sonra hocamız Dr. Abdülkadir'e şunu söyledim: Bu çalışmalarım sonucunda, Goldziher'in Zühri'yle ilgili bilgileri ihtiva eden klasik kaynaklarımızı değiştirip saptırmış olduğunu öğrendim. Bana şu sözleriyle cevap verdi: İmkansız bu, çünkü müsteşrikler, özellikle Goldziher gerçekleri tahrif edip, saptırmayacak kadar insaf sahibi kimselerdir.

Bu durumda eski Abidin Paşa Sarayı yakınlarında bulunan Cem'iyyeti Hidaye'de bir konferans vermeye karar verdim. Dernek sorumluları Ezher öğretimüyeleri ve öğrencilerine bu konferans için davetiyeler gönderdi. Konferans günü öğrenci ve öğretim üyelerinden büyük bir kalabalık toplandı Aralarında da söyleyeceklerim üzerinde düşüncelerini söylemesini arzuladığım hocamız Dr. Abdülkadir de bulunmaktaydı. Sağ olsunlar geldiler Goldziher'in Zühri'yle ilgili değerlendirmelerini ele alan konuşmamın tümünü dinleme inceliğini gösterdiler. Konuşmamı şöyle bitirdim: Konuyla ilgili görüşüm ve bilginlerin Zühri hakkındaki görüşleri bunlar. Eğer hocamız Dr. Abdülkadir konuyla ilgili tartışmamı ve değerlendirmemi yeterli görmüyorlarsa, kendisine bu noktada sözü bırakmak isterim. Allah rahmet etsin Dr. Abdülkadir yerinden kalkarak, dinleyicilerin de duyabileceği bir şekilde şunları söyledi: "Zühri'yi şimdi sen tanıtıncaya kadar tanımadığımı itiraf ederim. Söylediklerine herhangi bir itirazım yok." Konferans dağıldıktan sonra Ezher Rektörü Prof. Muhammed El-Hadr’ın odasına girdik. Hocamız bana Muhammed Hüseyin El-Hadr'ın önünde şunları söyledi: "Bu araştırman müsteşriklerle ilgili yepyeni bir yorum getirdi. Bana bu konferans metninden bir nüshayı, müsteşriklerle ilgili değerlendirmeler bulunan Almanya'daki kimi ilmi dergilere iletmek üzere vermeni rica ediyorum. Öyle inanıyorum ki bu, şarkiyatçılar çevresinde oldukça etkiler bulunacaktır." Kendisine teşekkürlerimi bildirerek, ilgisini, hocaların öğrencilerine gösterdikleri sevgi biçiminde anladığımı ifade ettim.

Daha sonraki günlerde evine davet etti beni, Goldziher'in kitabını tercüme ederek, kitabı eleştirmeyi kararlaştırdık. Fakat ben bundan sonra İkinci Dünya Savaşı günlerinde Mısır'daki İngiliz kuvvetleri tarafından tutuklanarak yaklaşık yedi yıl bu düşünceyi gerçekleştirmekten uzak tutuldum. Bu dönemden bir süre sonra Dr. Abdülkadir, "İslam Fıkıh Tarihine Genel Bir Bakış" adlı kitabını yayınladı. Bu kitabı da ancak son savaşlardan sonra, uygun bir zamanı kollayarak üç yıl sonra okuyabildim.

İşte Dr. Abdülkadir'le olan ve bu kitabın yazılışına yol açan ilişkim bu oldu. Bu hatıralarımı, ibret verici olur düşüncesiyle yazmakta bir sakınca görmedim. Öyle sanıyorum ki, Dr. Abdülkadir, müsteşrikler ve özellikle Goldziher hakkındaki eski görüşlerinden vazgeçmiştir. Yani görüşlerini hakikate ihlas ve samimiyetle bağlı kalmak ve kaynakları değiştirmekten vazgeçmek biçiminde değiştirmiştir.

Ebu Reyye ise Resulullah'ın sünnetiyle ilgili araştırmalarda bulunan ve Goldziher'in yanısıra İslam Ansiklopedisi ve benzer kitapların etkisinde kalan, tanıdığım üçüncü şahıstır. Kendisinden müsteşriklerle ilgili yaptığım tartışmaların yanısıra, Ahmed Emin ve yazdıklarım değerlendiren bu çalışmamı, gerçeği yakalamak isteyenlerin yargısıyla okumasını rica ediyorum. İnşallah "Adva ala sünnetil Muhammediyye" kitabına temel teşkil eden görüşlerinden böylece vazgeçer. İnşallah bu dileğimiz yerine gelecektir.

(Adva ala sünnetil Muhammediyye adlı kitap “Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması” adıyla Türkçeye tercüme edilmiş akabinde de Muhammed Ebu Şehbe’nin bu kitaba yazdığı reddiye “Sünnet Müdafası” ismiyle bir başka yayınevi tarafından Türkçeye kazandırılmıştır. R.G.)

MÜSTEŞLİKLERLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMEMİZE EK:

Haçlı seferleri askeri bakımdan sona erdikten sonra batının İslam'dan ve müslüman ülkelerden bir başka yöntemle intikam alma düşüncesi bitmiş değildi. Bu yöntemlerin ilki İslami bir takım çalışmalarda bulunmak ve bu gerçekleri eleştirmek biçiminde kendini gösterdi. Bu düşünce doğrultusunda hristiyan batı, İslam dünyasının kültürel, ekonomik, siyasal ve askeri alanlarda zayıflamaya yüz tutması üzerine, istila programları belirleyerek tek tek bütün İslam ülkelerine saldırılar düzenlemeye koyuldu. Bu istila hareketleri, halkı Müslüman ülkeleri kendi emperyalist politikaları açısından kullanmak amacıyla batının İslam ve İslam tarihiyle ilgili çalışmaları yoğunlaşıp belirli bir mesafe kat edinceye kadar sürdü. Geçtiğimiz çağda İslam kültürünün tüm yönlerini; dini, tarihi ve uygarlık değerlerini içine alan çalışmaları sona ermiş oldu. Bu çalışmaların iki yönde gerçeği yakalayamamış olması doğaldır.

Birincisi: Batı, asker ve politikacılarının karşı karşıya bulundukları ve birinci dünya savaşı sırasında Batılı kuvvetlerin Kudüs'e girişlerinde Lord Allenby'e şu ünlü sözünü: "İşte şimdi haçlı savaşları -askeri bakımdan- sona erdi" söyleten dini taassubun izlerini hala birçok batılının İslam ve uygarlığıyla ilgili yazmış bulundukları kitaplarında görebilmek mümkündür.

Kendi dinlerinden bağımsız olarak İslam ve Resulullah'la ilgili insaflı değerlendirmeye geçen batılı bilgin ve sanatçıların, bu alandaki tavırlarına da Gustav Le Bonne"un "Arap Uygarlığı" adlı eserini örnek göstereceğiz. Bu, batılıların İslam ve uygarlığıyla ilgili yazmış bulundukları en insaflı kitap olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bunun da nedeni, Gustav Le Bonne'un dinlere inanmayan bir materyalist oluşudur. Bundan ve İslam uygarlığına insaflı yaklaşması dolayısıyla batılılar ilmi seviyesinin gerektirdiği ilgiyi göstermemektedirler kendisine.

Hiç kuşkusuz kendisi on dokuzuncu yüzyılın yetiştirdiği en büyük tarih ve sosyoloji bilginidir. Fakat buna rağmen, batılılar, özellikle Fransızlar, belirttiğimiz nedenlerden ötürü kendisine eleştirilerde bulunurlar.

İkincisi: Batının onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyılda ulaştığı maddi ve ilmi güç, birçok yazar ve tarihçisine, batının yeryüzündeki tüm uygarlıkların -Mısır uygarlığı hariç- biricik kaynağı olduğunu düşündürtecek kadar kendini beğenmişliğe yol açtı. Batı akıcılığının, sağlıklı düşünebilme imkânına sahip biricik ve incelikleri olan akıl olduğuna, diğer ulusların -özellikle İslam'ın- akılcılıklarının ise sıradan ve sığ mantık örgüsüne sahip olduğuna, daha doğru bir ifadeyle "kabile" mantığı olduğuna inanmaktadırlar. Müsteşrik Gibb'in "İslam'ın yüzü" adlı kitabında ifade etmeye çalıştığı gibi. Yani bununla İslam'ın sorunlara tümden değil, bölük pörçük yaklaştığı anlatılmak istenmektedir.

Bu yargıya da sömürdükleri ülkelerde, hayatın her yönünü etkisi altında bulunduran bilgisizliğe şahit oluşları sonucunda varmış bulunmaktadırlar. Yüzyılın başlangıcında batıyla ilişkilerimiz başlayıp, kültür alışverişleri baş gösterdiğinde aydınların -hukuk bilginlerinin dışında- batıda olduğu gibi, kütüphanelerinde kültürümüzle ilgili meseleleri araştırmak için ömürlerini tüketen şarkiyatçıların kitapları dışında klasik kitaplarımıza yığılmış bulunan kültürümüze ilişkin disipline edilmiş düzgün, belirli bir metodları yoktu. Öylesine ki bu Şarkiyatçılardan biri kültür değerlerimizin sadece bir yönünü içine alan bir kitap yazmak için yirmi yıl çalışmakta, ilk bilginlerimizin kitaplarından eline geçen tüm kaynakları incelemeye koyulmaktaydı.

Bu biteviye ve kesintisiz çalışma, emperyalist ve dini özlemler doğrultusunda yaptıkları çalışmalar sonucunda Hadisleri aydınlarımızı şaşırtacak, akıllarını hayrete salacak kadar disipline ettiler. Özellikle klasik eserlerimizle onların eserleri arasında bir değerlendirmede bulunabilenleri şaşkınlığa düşürdüler. Müsteşriklerin kitaplarına şaşkınlıkla bakarken, yazdıklarına da gerçeğin ta kendisi gözüyle bakarak nakillerde bulunmaya koyuldular. Ayrıca onların yargıda bulundukları konular bakımından -bizim vardığımız sonuçlara karşın- daha gerçekçi, daha doğru olduğu düşüncesine kapıldılar. Çünkü onlar yanılgıya kapılmalarının mümkün olmadığı bilimsel ve organize yöntemlerle çalışmalarını yapmaktaydılar.

Bütün bunlar sözünü ettiğimiz batılılarla ilişkiler kurulması, düşünce ve görüşlerine itimat edilmesi sonucunu doğurdu.

İster kaynaklarımıza dönmenin zorluğu, ister ilmi çalışmaları çabucak sonuçlandırma isteği dolayısıyla, isterse de aydınlarımız çevresinde geçerliliği bulunan düşüncelere aykırı bir takım orijinalliklere duyulan özlem dolayısıyla müsteşriklerin yararlanmış bulundukları kültür kaynaklarımıza başvurmadılar aydınlarımız.

Belli bir süreye kadar bu durum kendimize güvensizliğimize yol açarken, batılıların ne denli büyük ve erişilmez oldukları noktasında oldukça iyimser düşüncelere de zorlamış oldu bizleri. Bu durum, siyasal alandaki silkelenişimiz, batılıların sömürüsüne direnip, düşünce özgürlüğünün gereğine inanışımız; kültür, uygarlık ve kişiliğimizin önemini idrak edişimiz, dahası, kendi kültür ve uygarlığımıza sahip olmanın kaçınılmazlığını kavrayarak geçmişte kalan durumumuza rağmen kendi kültürümüzü, inancımızı ve hukukumuzu bu müsteşrikler aracılığıyla alışımızın korkunçluğunu idrak edişimize kadar böyle sürdü. Fakat daha sonra bu gerçekler dini ve diğer çevrelerde yaygınlaşmaya başlayarak, müsteşriklerin araştırmalarında gözetledikleri emperyalist ve dini hedefleri anlaşılmış oldu. Kuşkusuz şimdi de Allah'ın milletlere uyguladığı sünneti gereğince bu yolda yürütüyor ve henüz bu yöndeki bağımsızlığımızı tümüyle kazanmış değiliz. Fakat her şeye rağmen, o noktaya doğru; bir gün çocuklarımızın nasıl oldu da şarkiyatçılara bu kadar kandınız diye hayrette bulunacakları bir geleceğe doğru yol almaktayız.

Her şeyin değişip, bizim, batılıların kültür değerlerini araştırıp eleştirebileceğimiz bir gün gelecektir. Çocuklarımıza telkin ettikleri yöntemlerle batı kaynaklarının değerlendirilip, süzgeçten geçirileceği, bize yamadıkları eksikliklerin fazlasının kendilerinde bulunduğunun anlaşılacağı bir gün gelecektir.

Müsteşriklerin Kur'an ve Sünneti eleştirirken izledikleri metod ve yöntemlerle kutsal kitapları ve kültür miraslarının müslümanlarca aynı doğrultuda eleştiriye tabi tutulması durumunda bu kitapların hiç bir değerinin kalmadığı ve hiçbir gerçeği ispat etmedikleri görülecektir.

Ümmetimizin ve tarihimizin eleştirisi için başvurduklarını söyledikleri ilmi yöntemlerle Avrupa uygarlık tarihine, fatihlerine, liderlerine ve bilginlerine yaklaşılacak olursa, bu yöntemler sonucunda müsteşriklerin Sünnete ve büyüklerimize duydukları şüpheden daha büyüğü onlar karşısında duyulacağı görülecektir müslümanlarca. O zaman, bu uygarlık yıkılmış, sarsılmış olarak karşımıza çıkmayacak mı? Bu uygarlık mensubu siyasetçi, edebiyatçı ve bilginler, ne ahlakın, ne aklın bulunduğu bir şaşkınlıkla karşı karşıya kalmayacaklar mıdır? Bizden yazarların, bu şarkiyatçıların anlamsız haberleri değerlendirip, nassları olduklarının dışında yorumlamaları, güzellikleri de çirkinlere dönüştürmeleri ve her iyiliği kuşkuya bulandırma biçiminde kendini gösteren yöntemlerle, batı uygarlığına, tarihine ve bilginlerine, yönelerek değerlendirmelerde bulunmalarını çokça istiyorum. Bunun yapılması durumunda Batı uygarlığının ve bilginlerinin öncelikle Şarkiyatçılarca karşı çıkılacak gülünç ve iğrenç suratları görülecektir.

Bizden birilerinin, daha önce sözünü ettiğimiz eleştiri yöntemleriyle, batının genel yapısını, inanç ve uygarlığını tenkid etmesini böylece de dinimiz ve tarihimizle ilgili "gerçeğin" anlaşılması gerekçesiyle başvurduklar yöntemlerin ne demeye geldiğini görsünler istiyorum. Kim bilir belki de -sonraları- bu tahrifattan, saptırma ve yıkımlardan vazgeçerler.

Ayrıca, kendi ilim dallarımızı ve tarihimizi öğrenmek için batılıların kitaplarına başvurmak zorunda bırakıldığımız dönem gerilerde kaldı. Kaldı ki daha önce bilgisiz bile olsak, onların bizim kitaplarımız ve kaynaklarımız dışında herhangi bir dayanakları bulunmamaktadır. Şimdi kendi kaynaklarımızı bilmediğimiz lekesini alnımızdan silme zamanıdır. Aynı doğrultuda kaynaklarımızı ve dinimizi anlamak için batının yöntemlerine güvenişimiz de büyük bir utançtır. Bu bağnaz şarkiyatçıların istekleri doğrultusunda dinimiz ve bilginlerimizle ilgili yakışıksız kanaatlerimizi, ortadan kaldırıp, kuşku ve kötümser düşüncelerden sıyrılmamız gerekmektedir. Kaynaklar arasında tozlarını silkeleyip, bilgi hazinelerini gün yüzüne çıkardıklarımıza ilaveten yüreklerimizi çevreleyen şuur ve bağımsız kişiliğimizle bu faaliyetlerimizi sürdürmemiz gereken an gelip çattı.

Bundan sonra sözünü ettiğimiz bu müsteşriklerin ilim dallarımızla ilgili görüş ve düşüncelerini hala sempatiyle karşılayanlar, şarkiyatçıların terkiplerini orta yere seren bu ve benzeri kitapları okuyarak -tabi isterlerse- gerçekte ne olduklarını anlasınlar. İsterlerse diledikleri gibi de kalabilirler.

Bizim Goldziher ve benzeri tahrif ve saptırmalarda bulunanlara karşı takındığımız bu tavır, klasik eserlerimize gerçekçi ve insaflı yaklaşımlarda bulunanlar için geçerli değildir. Çünkü ilim denilen şey, bir ulusun adına tapulanmış değildir.

İslam'da -Allah'ın yeryüzünün tümüne gönderdiği din- bir ümmetin diğer ümmete oranla kavrayış kabiliyetine öncelik tanıması söz konusu değildir. Bilginlerin özelliklerinden olan insaf, hakikate ihlâsla bağlı bulunmak ve asabiyetle, arzulara kapılmamak şartiyle dileyen dilediğini anlasın. Son olarak şarkiyatçılarla ilgili bu değerlerdirmemizi bilgin Gustave Le Bonne'un uygarlığımızın üstünlüğünü inkar eden ve kültürümüze saldırılarda bulunan batılı bilginlerin bu tavırlarının nerden kaynaklandığını irdeleyen değerlendirmesiyle sona erdirmek istiyorum.

Gustave Le Bonne "Arap Uygarlığı" adındaki eserinde arap İslam uygarlığının batıya etkilerine ve batı uygarlığının gelişimindeki rolüne değindikten sonra şunlara yer vermektedir:

"Okuyucu, yazdıklarımızla ilgili olarak şunu sorabilir. Düşünce özgürlüğüne her türlü dini kavramın üstünde değer biçen günümüz bilginleri, neden arapların etkisini kabul etmemektedirler?

Kendi kendime de sorduğum bu sorunun birtek cevabı vardır, O da: Düşünce özgürlüğünden anladığımızın görünürdeki gibi olmadığı ve bizim düşünce özgürlüğünü her yönüyle savunmuyor oluşumuzdur.

Bizim insanımızın belirgin iki karakteri vardır: Özel eğitimlerin, kültürel ve ahlaki birimlerin yönlendirdiği çağdaş karakteri; diğeri de, şuursuz atalarımızın öngördükleriyle taşlaşmış, katılaşmış, daha özel bir deyimle, uzun bir geçmişin ifadesi olan karakter.

Kendinin dışında, ama salt kendini fark eden karakter, çoğunlukça benimsenmiş ve değişik inançlara temel teşkil eden, dahası, düşünce özgürlüğü adı altında sahip olunan karakterdir.

Gerçekte Muhammed (s.a.v.)'in izleyicileri, batının çağlar boyunca tanımış olduğu korku ve dehşet kaynağı olagelmişlerdir. Bizleri, Şarl Martel ve Haçlı seferlerinde görüldüğü gibi silah, ya da İstanbul'un fethiyle tehdit etmedikleri zaman, görkemli uygarlıklarıyla eziyorlardı. Daha bir süre önceye kadar onların etki alanlarından sıyrılabilmiş değildik.

Müslümanlar ve İslam'la ilgili duyduğumuz endişe, çağlar boyu birbirine eklenmiş olarak, karakterimizin bir parçası haline geldi. Yahudilerin hristiyanlara duydukları, kiminde gizli, kiminde açık olan ve ama hep süren kine benzer bir duygu edinmişizdir onlara karşı.

Müslümanlar aleyhine geliştirdiğimiz bu düşmanlık ve vehim duygularımızın kaynaklarını araştırdığımızda, çağlar boyunca giderek gelişen bu düşüncenin kültürümüzün temeli diye kabul ettiğimiz 'Yunan ve Latin kültürü, geçmiş kültürlerin biricik kaynaklarıdır" düşüncesinin olduğunu kolaylıkla anlar ve görkemli Arap uygarlığının etkilerine karşı neden karşı çıktığımızı hemen fark ederiz.

Birçok aydın, batının başlangıçta ilkel bir noktadan çıkarak bu kafirlerin -Batılılar Araplara bu sıfatı uygun görmüşlerdir. - karşısına çıktığını düşünmekte zorluk ve utanç duyabilmektedir."

Daha sonra bu değerlendirmesine ilaveten, intikal edilen bu vehim ve endişe sonucunda, kimi konularda zorlukla hüküm verildiğini, buna örnek olarak da Mösyö Kenan'ın Sorbon'da yaptığı konuşmayı göstermiştir. Renan, İslam'la ilgili bu konuşmasında müslümanların altıyüz yıl kadar ilimde ilerde olduğu gerçeğiyle, İslam'ın yönetimi altında bulunan ülkelerde ilim ve felsefe ruhunun baskı altında bulundurulduğu düşüncesi arasında bir kararsızlık yaşamıştır. Sözü edilen bu konuşmasında sergilediği çelişkilerin de son örneği konuşmasını bitirdiği şu sözleridir: "Hiç bir mescide içim ürpermeden, ya da niçin müslüman değilim diye hasretlenmeden girmiş değilim. "

(İslam Hukukunda Sünnet, Mustafa Sıbai, 21-32)

 
Geri