NEV'İYAT // MÜNEKKİDHANE  
"ALKOLU GAZOZLARI VE MEŞRUBATLARI İÇMEK...?
                                                                   

                                        ALKOLLÜ GAZOZLARI VE MEŞRÛBATLARI İÇMEK CÂİZ MİDİR?

                                                                      Hüseyin AVNÎ

       Besmele, hamdele, salat ve selam…

       Bundan sonra…

       Vehb b. Münebbih’in rivâyetine göre, Abdullah İbn-i Abbas, Ashâb’ı anlatırken, onların, dînî hususlarda zor konuştuklarını, hatta konuşamadıklarını, ama bunun, onların dilsiz olduklarından yahud konuşmayı bilmediklerinden ve bilgisizliklerinden olmadığını, aksine onların belâğet ve fesâhatta ileri seviyelerde olduklarını, ancak bunun ALLAH korkusuna sahip olduk larından kaynaklandığını, söyler [1]

     Günümüzdeki yiğit müctehidlerde ise akıl almaz bir cür’et ve anlaşılmaz bir cesâret var. Her meseleye hazır fason cevabları stokta beklemektedir. İmâm Mâlik gibi dağlar misâli büyük müctehidler, yirmi iki süâlden  ikisine cevâb verebilirlerken [2] mâşaellâh “yeni müctehidler”imiz bir süâle yirmi küsür cevâb verebilmektedirler.

       Abdü’l Ğenî en-Nablûsî, “Îzâhu’d-Delâlât” isimli risâlesinde, büyük fakîh ve usûlcü İbn-i Nüceym’den,  O da, bir başka âlimden naklederek şöyle diyor:

      “Meseleleri hakîkati üzere anlamak iki temel esâsı bilmeye muhtâctır:

      Birincisi: Fakîhlerın  bir şeyi mutlak ifâde edib kayıdlandırmaması, çoğu kez, doğru anlayış sâhibi ve usûl ile furûa (usûlden çıkarılan hükümlere)  mumâresesi (alışkanlığı) olan kimselerin anlayacağı  kayıdlarla kayıdlıdır. Bunları açıklamamaları, ancak, mutehassis tâlibin/ilim arayanın  doğru anlamasına olan i’timâdlarındandır

      İkincisi: Bu meseleler, manaları anlaşılabilen ictihadla alakalı  meselelerdir. Onlardaki hükmü, tam olarak bilmek, ancak, üzerlerinde kuruldukları ve kendisinden çıkmış oldukları hükmü bilmeye bağlıdır. Aksi halde,  talibe, meseleler karışacak ve onlardaki yönü ve esâsı bilmemekten dolayı, zihni onlarda hayrete düşecektir. Kim, anlattığımız şu iki noktayı ihmâl ederse, hataya ve yanlışa düşer.” [3]

      “Mâcin Müftî”, yani her meselede ruhsatları arayıp bulmayı huy haline getiren, “her bir mezhebden mubahları alıp tam bir fâsık olan” [4]  kimse Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf ve Muhammed’e göre “sefih” (câhil ve beyinsiz) olduğundan hacredilir (fetvâ vermekten men edilir.) [5] Ya bunların ötesine geçen, yani “ ruhsat avcılığı”nı aşıp, cesâret ve cehâleti “hıyânet”e inkılâb edenlere, sözü edilen imamlarımız ne derlerdi? Bunu merak bile etmiyorum. Zîrâ, cevab besbelli….

      Meselemize gelecek olursak….

      İçinde alkol katılan gazoz türünden içecekler helâl midir?

      Hayrettin Karaman Bey’in, şu hususla alâkalı olarak neşrettiği “Gazlı İçecekler” başlıklı makalesindeki yazdıklarından bir kısmı:

     (Bir:) “Dince pis olan nesne az suya veya az sıvı maddeye karıştığı zaman su ve sıvı pis olur; içilmez ve onunla dini temizlik yapılmaz. Çok suya pislik karıştığı zaman ise suyun rengi, tadı ve kokusundan biri, katışan pislik belli olacak şekilde değişmedikçe su pis olmaz. Çok su Hanefilere göre yeri köşeli ise yüzeyi 10x10 arşın, yuvarlak ise 36 arşın, derinliği ise bir karışa yakın yerdeki sudur. Arşın yaklaşık iki karıştır. Şafiîlere göre iki kulledir (büyücek küp. İki kule su yaklaşık 200 kg. sudur), İmam Malik’e göre ise az su, içine düşen pisliğin rengi, tadı veya kokusu belli olan sudur, belli olmayan su ise çok sudur. Buradaki ölçülere göre, çok sayılan suya mesela sidik veya şarap karışsa o su pis olmaz, onunla abdest alınır ve o su –sağlığa zararı yoksa- içilebilir”. [6]

    (İki:)“ ‘Çoğu sarhoş eden içeceğin azı da haramdır’ kuralına göre de baktığımızda, piyasadaki gazoz ve kolaların içilebilecek çok mikdârı sarhoş etmediğine göre bu bakımdan da bir sakıncası yoktur”. [7]

    (Üç:) “….Şarap sirke olunca…. temizlenmiş olur”. [8]

    (Dört:) “Bütün fıkıhçılara göre az olan haram belli miktarda çok olan helale katıldığında karışım haram olmaz. Peki buradaki çok ne kadardır?...” [9]

     Diyoruz ki,

   “Gazoz nevinden içeceklerin, içlerine alkol bile atılsa haram olmayacakları”nı müctehidimiz yukarıdaki ifâdelerinden de anlaşılacağı üzere, birkaç matvî (mukaddime leri/öncülleri ve netîcesi dürülen ve kısaltılan)  kıyasla isbât (!) ediyor.

     Daha açığı, meseleyi,

   “Necaset düşen suların, ‘büyük su’ olmaları halinde, pis hale gelmeyeceği”, “Çoğu sarhoş edenin azının da haram olacağı”, dolayısıyla “çoğu sarhoş etmeyenin azı ve çoğunun haram olmayacağı” , “Şarabın içine tuz atılmak gibi kimyevi istihalelerle sirkeleşeceği”ne ve  “Az olan haram, belli miktarda çok olan helâle katıldığında, karışımın haram olmayacağı” hükümlerine kıyas ederek ictihâd ediyorlar…

    Bu “kıyas”larının ve “ictihad”larının tamâmı, bir çok cihetten bâtıldır ve cehâlet mahsûlü dür. Her birini ayrı ayrı ele alalım:

    Birincisi Kıyâs:

    Gazoz ve alkol karıştırılan diğer meşrubatların, içine pis bir madde düşen “büyük su ” ya kıyas edilmesi doğru değildir. Zira,

    “Suların pis olmak husûsu”ndaki hükmü “kolaylık” esası üzerine kurulmuştur. Çünkü kıyas, su “küçük” de olsa “büyük” de olsa içine necaset düşmekle pis olacağını îcâb ettirir. Şu kadar var ki, ‘necaset hükmü’ bir takım sulardan düşürülmüştür”. [10]

     Hâsılı, suların temizlikte kullanılması “zarûret” veya onun yerine geçecek “hacet” sebebiyle, “genişlik esasına dayalı olarak hüküm alır”. [11]

      Tâtârhâniyye Müellifi (V:786) şöyle diyor:

     “Bunda (büyük suların necâsetle pis hâle gelmeyeceğinde) belvâ’nın (belâ ve zahmetin-Ahterî) herkesi içine aldığından dolayı genişlik getirdiler.”  [12]

     Bu “suların temizliği hususunun kıyasa ters olarak vâkı’ olduğu”nu daha önce, Ebû Alî eş-Şâşî (V.344), “Usûlü’ş-Şâşî” ismiyle anılan kitabında  [13] açıkça ifade etmiş ve şöyle demiştir:

 “ ‘Kulleteyn hadîsi’ sâbit ise, başka bir şey ona kıyâs edilmez. Zîrâ o, kıyasa terstir.”

     İlim erbâbı da bilir ki,

   “Kıyasa ters olarak vaki olan şeye başka bir şey kıyas edilmez” [14] 

     İbn-i Abidin’de bir çok yerde bu ruhsatların “zarûret” esasına da yandığı zikredilmiştir. [15]

     İbn-i Âbidîn, şöyle diyor:

   “Dürer’de şöyle denmektedir: O (domuz kılı), İmâm Muhammed’e göre ayakkabıcılar için kullanılma zarûreti bulunduğundan temizdir.    

    Allâme Makdîsî şöyle demiştir;

     Zamanımızda (insanlar veya meslek erbâbı) ona ihtiyaç duymamaktadırlar. Yani, artık, kullanılması câiz değildir. Çünki, temiz olması hükmüne sebep olan zarûret kalmamıştır. Nûh efendi.” [16]

     Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, sularda olan temizlikteki esas “zarûret”tir. Bu genişlik olmasaydı abdest, ğusül, elbiselerin yıkanması ve yerlerin temizlenmesi, -bilhassa suyun zor bulunduğu sıcak memleketlerde- neredeyse imkânsız hale gelecek, hayat yaşanamaz olacaktı. Hâlbuki bu, sözü edilen meşrubatlarda yoktur. Sözün kısası, alkollü meşrubatların bü yük sulara kıyas edilmesi, yani,

   “İçine pis bir şey düşen her büyük su tadı rengi kokusu değişmedikçe temizdir”

   “Meşrubatlardaki alkoller de büyük suya atılmış necasetlerdir”

   “Öyleyse içine alkol atılan büyük tankerlerde yapılan meşrûbâtlar da temizdir” şeklin de bir kıyas yapılması batıldır. Çünki, büyük suların hükmü “alâ hilâfi’l kıyâs” (kıyasa ters olarak ) vâkı’ olan bir hükümdür. “Gazoz içmenin meşrû’ olub olmadığı” gibi bir başka şey ona kıyas edilmez.

       Nitekim, Müctehidimiz(!) de bir başka husûs münasebetiyle parantez arasında şöyle demektedir:

     “Burada dikkat edilmesi gereken husus dini temizliğin kimyevi (fiziki demek istiyor) temizlik olmadığı ve dinin, kolaylığı tercih ettiğidir”.

       Bu ifâdesinden anlaşılıyor ki, şu suların temizliği ve bir takım dînî temizlikler, “fiziki olmayan”, yani başka bir tabirle, “kıyasa ters olan” dînî temizliklerdir.

      Gazoz içmekte, ne “zarûret”, ne de onun yerine geçebilecek “hâcet” yoktur. Hatta denilebilir ki,“sıhhate zarar vermesi” bakımından  “yasaklık” bile vardır.

      Meselenin, Hanefî Mezhebi zaviyesinden kısa tahlili böyledir.

      Şafiîler de şöyle demektedirler:

      Bulkînî şöyle dedi:

    “Şerîatte ‘kulleteyn’in göz önünde bulundurulması, ancak, taharet/temizlik mevzûunda, bir de zayıf bir yol üzere ‘emme’de, süt suya karıştığındadır. Eğer süt, iki kulle suya karışırsa emme haramlığı olmaz. Aksi takdirde (iki kulle’den az suya karışırsa) emme haramlığı sabit olur ”. [17]

 Hâsılı,

      Su “iki büyücek küp”ten yarım litre veya bir litre noksan olsa, içine, (Şafiilere göre belli bir mikdârda ) süt karıştırılırsa, suyun, ne rengi, ne tadı, ne de kokusu değişmez, ama gene de haram sabit olur. Kaldı ki, onlar katında sahih olan görüşe göre, “iki kulle ve daha çok da olsa haramlık sabit olur”. Yani “suların temiz oluşu ve onlarla temizlik yapılma sının caiz oluşu” ayrı, “bu sulara haram nesne karıştırıldığında onların içilmesinin artık helal ol ması” ayrı. Beş büyük küpe yarım bardak şarab veya rakı yahut votka karıştırılırsa, ne rengi ne tadı ne de kokusu değişmez. Öyleyse, artık onu o suyla içmek helal mi olur? Sübhânellah!.. Ne endâzesiz sözler!...


       
İkincisi Kıyâs:

      “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır ” yani “Çoğu sarhoş etmeyenin azı ve çoğu haram değildir ”

      “Gazozların çoğu sarhoş etmez ”

      “Öyleyse gazozların azı da çoğu da haram değil ”

        Bu kıyas da batıldır. Çünki bu kıyasın birinci mukaddimesi olan kaide ve hüküm “müstakil olduğu” haldedir. Öyle olmasaydı,

      “Çoğu sarhoş etmeyenin azı da çoğu da haram değildir”,

      “İçine bir bardak veya bir şişe şarap yahud rakı katılan bir küp suyu içen sarhoş olmaz” .

      “Öyleyse, bu küpten içmek de haram değildir, helaldir” dememiz lâzım gelecekti.

        Keza,

      “İçine beş şişe veya on şişe rakı katılan bir ‘büyük havuz’dan ‘biraz küçük’ bir suyun tamamını veya içinden bir tas suyu içmek kişiyi sarhoş etmez.”,“Öyleyse o suyun içinde o rakıyı içmek helal olur” mu diyeceksiniz? Bu nasıl bir muhâkeme?!...

Yani ne denilmek isteniyor? “Rakının ve şarabın susuz olanı haram ama sulu olanı helal”, öyle mi? Rakıyı suyla karıştırarak içenler acaba bu “fetvâ” (!) ile mi amel ediyorlar, ne dersiniz? Böylesi bir “sululuk” da doğrusu çok fazla…


 
Üçüncüsü Kıyâs:

“Bir şarabın içine tuz atılır ve sirke haline gelirse haramken helal olur”

“Gazoz gibi içeceklerde dahi alkol değişir, sirke olur”

“Öyleyse gazozlar içine atılan alkol haramlıktan çıkar, helal olur”.

Bu kıyas da batıldır.

Hanefîlere göre, şarabın, belli usullerle sirke olması mümkin ise de, diğer alkollerde bu geçerli değildir. Zira sirke,  üzüm ve benzeri meyve sularından olur. Kaldı ki, alkolün alkollükten çıkarılması “gazlı meşrûbât”çıların işine yaramaz. Onlara alkol lâzım, alkol…

 Dördüncüsü Kıyâs:

“Bütün fıkıhçılara göre az olan haram belli miktarda çok olan helale katıldığında karışım haram olmaz”

“Gazozlara katılan haram alkol, katıldığı sudan daha azdır”

“Öyleyse su ile alkol karışımı haram değildir”

Bu kıyas da batıldır ve birinci mukaddimesi icmâî (âlimlerin söz birliği ettiği) bir hüküm değildir. Çünki,

Bir: Bu hüküm, haram maddenin diğer helâl maddelere hükmen şâyi/yaygın olmaması kaydına bağlıdır. Yani, eğer “haram madde helal unsura hükmen sirâyet etmiyorsa, her tarafına yayılmıyorsa” takdîrindedir. Bir adamın helal kazancı çok haram kazancı az olsa, helal kısmı helal, haram kısmı da haram kalır. Mânen pis olan haram şeyler, temiz olan helallere hükmen, karışmış olmaz. Siz, helal kısmını niyet ederek onun malından yiyebilirsiniz. Öyle olmasaydı, bir küp şarabı beş küple, hatta bir buçuk küp temiz suyla karıştırırsanız helal olması icab edecekti. Hatta bir bardak rakıyı iki bardak temiz suya katsanız bu helal olacaktı. Burada maddî pislik ile manevî pislik karıştırılıyor. Ortada, fârık’a rağmen bâtıl bir kıyas var.

Öte yanda, “büyük su”yun necis/pis maddeyle “necis” olmaması “bir ucundan diğer ucuna ulaşmaması” takdirine bağlı idi. Ulaştığı farzedilirse, “küçük su” oluyordu ve pisle niyordu. Nitekim, İbn-i Hümâm’ın talebesi Kâsim b. Kutlubuğâ şöyle dedi:

“Suyun ‘çok' oluşu necâsetin diğer tarafa ulaşmaması esasına dayanmaktadır.” [18]

Şu ifadeden anlaşılmaktadır ki, sular karıştırılınca, onların tahareti meselesi bile şu hükmün tamamen dışındadır.

İki: Malın haram olan faizi bazı, fıkıhçılara göre helal kısmını da haram yapar. [19]

Bu içeceklerin satın alınması ve kullanılması, iç ve dış “İslâm düşmanları”nın veya onların “yerli işbirlikçileri”nin ve “yerli ortakları”nın, yâhud onların “müctehid danışmanları”nın kasaları ve keselerinin doldurulması, işin başka bir tarafı ve ayrı bir cinâyet…

Hem, şu bâtıl kıyaslara mesned yapılan meseleler, “muteber bir eser” olan “İbn-i Âbidîn”de ve “sâir mu’teberât”ın hiç birisinde bulunmasaydı, hatta şunların hepsinde “câiz olmadığı” açık bir şekilde yer alsaydı, “alkollü de olsa gazozlar câizdir” şeklinde fetvâ verilmeyecek miydi? Elbette verilecekti. “Zarûret maymuncuğu” ne güne duruyor? “Kadınlarla tokalaşmak”, “resim”, “heykel”, mekteblerde okumak için “kızların başını açmaları” ve benzeri onlarca mesele için, bütün “mu’teber ve gayri mu’teber”  fıkıh kitablarında söz birliği ile “haramdır” denilmesine rağmen, bunların “mubahlığı”na  fetvâ verebilenler, “alkol karıştırılan gazlı içeceklerin haram olmadığı”na fetvâ verirlerken şu “mu’teber” eserlere dayandığını söylemelerinde ne  kadar samîmîdirler? Bunu, ehl-i insâf olan ilim ve idrâk sâhiblerinin takdîrlerine bırakıyorum. Evet, kalbleri bilemeyiz ve “ilim” mertebesinde niyetlere muttali olamayız. Tamam,“berâet-i zimmet asıldır.” Lâkin, bu küllî veya ğâlibî kâide, “sû-i zann” meselesine de teşmîl edilecekse, sâbıkalı ve müttehem/töhmetli olmayan kimseler içindir. Sabıkalılarda asıl olan “suçsuzluk” değildir. Aksine, ne tam “suçluluk”, ne de “suçsuzluk” olmayıp “ihtiyât”dır. [20] Binâenaleyh birileri her zaman olduğu gibi, yerli yersiz şu kâide yi de hevâsı için kullanmaya kalkışmasın…

ALLAH rızası için, sığ ve ihatasız ilmimiz, kör eden hevâmız ve yeterli olmayan idrâkimiz ile İslâm’ın ve Müslümanların idârî sâhibsizliğinden istifâde ederek dînî meselelerde “ictihâda” kalkıp dîn ile oynamayalım. Dünyâda, Mevlâ teâla tarafından cezâlandırılmayışımız veya kulları eliyle henüz cezalandırılamayışımız bizi şaşırtmasın. Akıllı ve İnsaflı olalım da haddimizi bilelim. İllâ bir şeylerle oynayacaksak, başka bir şeyle oynayalım. Ama bu, dinimiz olmasın. İyi bilelim ki, bu din, sadece bizim değildir. Bütün müminlerindir. Kendinize âid ve hâs olan eşyâ ve nesnelerle meşrû’ dâirede istediğiniz kadar oynayabilirsiniz. Ama benim dinimle oynamayın!...

     Ve sallALLAHu teâlâ aleyhi ve selleme teslîmen ve’l-hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn…        

                                                                                               30/10/2006   İZMİR

********************************************************************************

 [1] Ebû Nüaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 1/ 400, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1418

 [2] Kevserî, Makâlât: 539

 [3] Sh:3

 [4] Kuhustânî, Câmiu’r-Rumûz:3/327, Mektebe-i İslâmiyye Kümbed Kapusı, Îrân-1981

 [5] Bedruddîn el-Aynî, Şerh-i Kenz: 2/313, İdâretü’l-Kurân-Karaçi-Pâkistân, 2004

 [6] İbn Âbidîn, 1984 kahraman yayınları, c,l, s, 185, 188.

 [7] Aynı makâle

 [8] Aynı makâle, aynı eserden: 316

 [9] Aynı makâle

 [10] Ekmelüddîn el-Bâbertî, el-İnâye, Fethu’l-Kadîr kenarı: 1/55. El-Matbaatü’l-Kübrâ, Bulak -Mısır: 1305

 [11] Hidâye, Fethu’l-Kadîr:1/55 (metin)

 [12] Allâme Âlim b. Alâ el- Ensârî  ed- Dihlevî, Fetâvâ –i Tâtârhâniyye:1/171, İdâretü’l-Kur’ân, Karaçi –Pâkistân, 2. baskı, 1996

 [13] Ebû Alî eş-Şâşî, Usûlü’ş-Şâşî:86 Mektebe-i İmdâdiyye- Mültân-Pâkistân

 [14] Mecâmiu’l-Hakâık, şerhi Menâfiu’d-Dekâik ile:331, M. Âmire. 1307, Mecelle, küllî kâideler, 15. madde

 [15] Meselâ, 1/186-187. sayfalara bakınız.

 [16] İbn-i Abidîn: 1/190. Matbaa-i Âmire, 1307-Istanbul

 [17] Suyûtî, El-Eşbâh ve’n-Nezâir: 304 . Matbaatu Mustafa Muhammed- Mısır. Târihsiz.

 [18] İbn-i Abidin: 1/179

 [19] İmâm Rabbânî, Mektûbât:1/108, 102. mektûb, bazı fıkıh kitablarından naklen. Mektûb yazdığı şahsa Câmiu’r-Rumûz’u bu maksadla gönderdiğini söylüyor.

 [20] Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem şoyle buyurdular: 

  “Sû-i zann ile kendinizi insanlardan koruyunuz”.

   Taberânî, el-Evsat, İbn-i Adiyy, Askerî, Enes b. Mâlik’ ten.

    İmâm Süyütî, el-Câmiu’s-Sağîr’inde şu rivâyetin “zayıf” olduğunu söylediyse de aşağıda da ifâde edileceği üzere el-Câmiu’l-Kebîr’inde “hasen” olduğunu söylemiştir.

    Allâme Hifnî Şöyle diyor:

   “İşlerini, “doğru olmama”ya yormakla, aralarına girmekten sakınınız. Buna , ‘sû-i zann’dan kaçınınız’ hadîsi zıt değildir. Zîrâ o (“sû-i zandan kaçınınız”, hadîsi), günah işlemeye cüreti bilinmeyen ve günahlarla ta’n edilmeyen/kınanmayan kimseler,  şu hadîs (“sû-i zanla insanlardan korununuz” hadîsi) ise günahlara cüretli  ve onlarla töhmetli  olanlar hakkındadır. (Hifnî, Azîzî Hamişi:1/59, Matbaatü’l-Âmire-Mısır, 1304).

    Ahmed b. Muhammed b.Sıddîk el-Ğumârî şöyle diyor:

    Câmiu’s-Sağîr Şârihi Münâvî büyük şerhi Feyzü’l-Kadîr’de, şöyle söyledi: “Heysemî, ‘Bakıyye bu rivâyeti yapmakta yalnız kaldı. Halbuki O müdellisdir. Kalan râvîleri de sağlam kimselerdir’, dedi”. Müellif Süyûtî Câmi u’l-Kebîr’ de bu rivâyet “hasen’dir” dedi ama bu doğru değildir.

    İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî’de, şöyle dedi:

  “Bu hadîsi Taberânî el- Evsat’de Enes’den rivâyet etmiştir. Ve bu Bakıyye’nin Muâviye b. Yahyâ’dan, an ’ane ile yaptığı bir rivâyetle gelmiştir ki O (Yahyâ) zayif bir râvîdir. Şu halde hadîsin iki illeti vardır. Rivâyet Muttarif’in sözü olarak sahîh bir şekilde gelmiştir ki onu, Müsedded rivâyet etmiştir.”

       Derim ki (Ğumârî); Bu rivâyet Enes’den bir başka yolla da gelmiştir ve onu Temmâm, Fevâid’inde İbrâ hîm b. Tahmân, Ebân b. Ayyâş’dan, O da Enes’den rivâyet etmiştir. Böylece hadis Bakıyye ve Yahyâ (isimli iki zayıf râvî)den  kurtarılmış oldu.

      (Şu halde, imâm Süyûtî’nin “hasendir” hükmüne i’tirâzın bir ma’nası kalmıyor. Zîrâ  rivâyetin zayıf olan şu iki râvî bulunmayan başka bir  yolla da gelmesi ve tarîklerin birden fazla olması  bunu îcâb ettirir. Üstelik Haz ret-i Ömer’in ve Hasen-i Basrînin sözü olması da  rivâyeti kuvvetlendiriyor. H.A.) 

     (Bu söz) Muttarif’in sözü olarak Ahmed b. Hanbel tarafından “ez-Zühd”de (sh:6, md.1356) ve Beyhakî, tarafından “Sünen”de (1/129) rivâyet edildi. Beyhekî, “bu söz Enes’den merfû’ olarak da rivâyet edilmiştir, bunun gibilerden sakınmak uyulagelen sünnetlerdendir” dedi. Bu söz, İbn-i Sa’d tarafından Hasen-i Basrî’ nin sözü olarak da rivâyet edilmiştir. Hatta Hattâbî’nin “el- Uzlet” isimli eserinde Hazreti Ömer’in sözü olarak bile rivâyet edilmiştir. (Gumârî, el-Müdâvî:1/212-213, Dârü’l-Kütübî, kısaltarak)

 
Geri