NEV'İYAT // MÜNEKKİDHANE  
CİNLER, GAYB BİLGİSİ VE YILDIZ KAYMASI
                                                                          
                                                                                CİNLER, GAYB BİLGİSİ VE YILDIZ KAYMASI”
                                                                                            Hüseyin Avni KANSIZOĞLU

Haftalık bir dergide bu başlık altında Hayrettin Karaman imzasıyla bir yazı yayınlandı. Sorulan suale, yaklaşık onun uzunluğunda bir çok yönleriyle mühim bir cevap verilmiş sayın Karaman tarafından. Biz bu suali ve cevabi yazıyı, başını sonunu kırpmadan, kelimesi kelimesine ele alıp tahlil edeceğiz. Önce suali alalım:
“Sayın Hocam, Gayb bilgilerine muttali olmayla ilgili bir sorumu ve müşkilimi çözmenizi sizden istirham ediyorum. Vakit ayırır  ve bu soruma cevap verirseniz çok memnun olacağım. Şimdiden Allah razı olsun.”
Geçenlerde STV deki bir programınızı  ‘burçlar’ la ilgili bölümünden itibaren izleme şansını yakaladım. Bu bölümden önce sorumun cevabı geçmişse bilemeyeceğim. Ancak benim bu sorum sizin programınızı seyretmeden öncede zihnimde cevap bekleyen bir müşkildi. Bu problem ise aşağıda vereceğim hadisleri okuduktan sonra oluştu. Hadis-i şerifler şöyle: İbn Abbas Radıyallahu Anh’dan, o da Ensar’dan bir sahabiden: “Onlar  bir gece Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraber otururlarken bir yıldız kaydı ve ortalığı aydınlattı. Onlara sordu: “Siz cahiliye’ de böyle yıldız atılmasına (kaymasına) ne derdiniz?”
“Allah ve Resulü daha iyi bilir. Ancak biz cahiliye döneminde böyle bir olayda şöyle derdik: Galiba büyük bir adam doğdu. Ya da büyük bir adam öldü.” Bunun üzerine şöyle buyurdu: “O ne bir adamın doğmasına ve ne de bir adamın ölmesine kaymaz. Lâkin Rabbimiz Teâlâ bir şey taktir ettiği zaman, Arş’ın taşıyıcıları olan melekler tesbih eder. Sonra bunları takiben gelen semâ ehli tesbih eder. Nihayet tesbihler dünya semâsı ehline kadar uylaşır. Sonra Arş’ın taşıyıcılarını takip edenler Arş’ın taşıyıcılarına sorarlar: “Rabbiniz ne dedi?” Onlarda Rablerinin ne dediğini onlara bildirirler. Göklerin ehilleri birbirlerine sora, sora nihayet bilgi bu dünya semâsı ehline ulaşır. Cinler gizlice kulak verir ve bu haberi dostlarına iletirler. (Ancak bu esnada yıldızla) taşlanırlar. Aldıkları gibi hiç saptırmadan onlardan gelen haber doğru olur. Ne var ki onlar o haberi aktarırlarken kendilerinden de yalan bir şey ilave edip öyle aktarırlar.” (Müslim, Selam, s. 1750-1; Tirmizi, 3224) 

 Aişe Radıyallahu Anhüma’dan: “Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e kâhinler hakkında sordular; “Onlar hiçbir şey değildir.” buyurdu. Dediler ki: “Ey Allah’ın Resulü onların bazen dedikleri doğru çıkmaktadır.” “Bu doğru olan sözdür. Cin onu kapıp dostunun kulağına söyleyiverir. Ne var ki onunla birlikte yüz tane de yalan katar.” (Ahmet VI, 87; Buhari, Tıb, 47, VII, 28; Edep, 117,VII,123; Tevhid; 57/2, VIII, 218;Müslim, Selam, 12-3, s. 1750)
Diğer taraftan 15/Hicr sûresi, 16-18. âyet-i kerîmelerde şöyle buyuruluyor: “Andolsun, biz gökte bir takım burçlar yarattık ve bakıp temâşa edenler için onu süsledik. Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir ateş alevi düşmüştür.”
Malûmunuz aynı konuda 37/ Saffat, 8-10. âyetleri de mevcut.

Yukarıdaki hadisler bu âyetlerin bir tefsiri açılımı gibi görünüyorlar. Âyette, peşlerine ateş alevi düşen, gaybı haberleri çalan cin/şeytanlarının yanıp kül olduklarına dair bir serahat yok. Hadisler de zaten bu noktadan sonraki durumu açıklığa kavuşturuyor.
O hâlde, temel sorum şu: Bu hadislerle gaybı sadece Allah Celle Celalühu’nun bilebileceğine dair âyetler bir birini nakzetmiyor mu? Aradaki bu çelişkili gibi görünen  problemi nasıl çözeceğiz?
Gaybı bilgileri kategorize etmemiz mi gerekecek? Hatırladığım kadarıyla “mutlak gayb”, “nisbi gayb” diye bir ayrımdan söz ediliyordu?..
Diğer taraftan cinler yoluyla bazı doğru bilgilerin alındığına dair değerlendirmeleri duyuyoruz ki, söz konusu ettiğimiz  hadislerle bu iddialar örtüşüyorlar gibi?
İnşallah zihnimdeki problemi doğru ve bir vazıh şekilde ortaya koyabilmişimdir. Hakkınızı helâl edin. F. Çaykara”
Hayrettin Karaman’ın yukarıdaki soruya verdiği cevabı teker teker ele alalım:
Karaman diyor ki: Konu ilgili hadis rivayetlerinde verilen bilgilerin –detay bir yana –özüne baktığımızda ve bunların bir yandan akıl ve kesin bilgiler, diğer yandan Kur’ân âyetlerinin ışığında değerlendirdiğimizde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in  cahiliye devrinde olduğu gibi bugün de devan eden bir takım batıl inançları ve gaybı bilme iddialarını reddettiğini görüyoruz. Peygamberimiz, bugünde sık sık tekrarlanan “ama cincilerin, falcıların, medyumlarım… bazı dedikleri doğru çıkıyor” şüphesine de bir açıklama getiriyor. Bu açıklamanın özü şudur: Her şey Allah’ın ilmi, iradesi, kuvveti ve yaratması ile olur. Allah Teâlâ madde âleminde yapacağı, yaratacağı bazı şeyleri meleklere bildirir, onlara vazife verir.
Diyoruz ki:  Bazı yanlışlıkların düzeltildiği doğrudur. Lâkin Sn. Karaman, hadisin bir takım lâfızlarının detay (teferruat, ayrıntı) olduğunu hangi ölçüye göre belirledi? Asıl ve detay ayrımları, zamanımız,  çeyrekleri, -ki bu bir iltifattır- tarafından gelişi güzel olarak sürekli yapıla gelen işlerdendir. İlerideki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Müslim’in sahih bir senetle rivayet ettiği şu hadisin, karıştırma olduğu bildirilen ve hiçbir ilmi mesnedi olmadan reddedilen kısmı, haberin detayı (teferruatından) değil aslındandır.
Karaman Diyor ki: Meleklerin bulunduğu ve bu bilgilerin alıp verildiği (alınıp verildiği denilmek isteniyor) semâ, yüce âlem (mele-i â’lâ), yıldızlar gibi maddi varlıkların bulunduğu semâ (maddi evren) değildir. Maddenin bittiği, arş ile ayrılan (arşın sınır olduğu) rûhani (fizik ötesi) semâdır. Cin şeytanları, bu rûhani, gayr-i maddi semâya sokulmazlar. Sınıra yaklaşıp girmek istediklerinde ateş topuna benzer bir silâhla ateş edilerek  uzaklaştırılırlar. Ancak yaratılışları icabı sınıra yaklaşınca bazı bilgi kırıntılarını, kulak hırsızlığı yoluyla elde ederler.
 
DİYORUZ Kİ:

a) Sayın Karamanın anladığı ve dediği gibi, “MELE-İ Â-’L” semâ (gök) “yüce âlem” demek değildir. Mele-i â’lâ  terkibinin mânâsı, “semâ” ve “yüce âlem” olamaz. Aksine bu terkip, “en yüce topluluk” yani melâike-i kirâm topluluğu demektir. Bunun böyle olduğunu bilebilmek için, öyle, âlim olmaya da ihtiyaç yoktur. Ancak, zikr-i hâll, irade-i mahal yoluyla, mecazı-i mursel olarak bu mânâ kastedildiyse, burada hakiki m­ânâya en yüce topluluk olan melâike-i kirâm topluluğu mânâsına mâni bir karine gerekecekti. Oysa ortada böyle bir karine olmadığı gibi, tam tersine hakiki mânânın kast edildiğine dair, onu teyid eden bir çok açık alâmet vardır. Cansız gökler dinlenmez, melekler dinlenir. Hatta, bunun için, “gökleri dinleyemezler,” denilseydi bile, “zikr-i mahall irade-i hâll” yoluyla, mâni karine sebebiyle mecaza gidilecek, melekler kastedilecekti. Öyleyse bu sözler, cahilce sözlerdir.
b) “Meleklerin bulunduğu semanın, yıldızların bulunduğu maddi semâ olmadığı nereden bilindi?” Hâlbuki, âyeti celilede:
“Biz semâya (veya onun haberine) ulaşmayı istedik de, onu çok şiddetli (kuvvetli) bekçi (melek)ler ve ışık saçan şeylerle dolu olarak bulduk ve şüphesiz biz ONDAN (semâdan) oturulacak (boş) yerlere, dinlemek için oturduk. Artık kim dinlerse, şu anda rasad edici bir Şihab (ışık veren ışık saçan bir şey, bay Karamana göre, ateş topuna benzer bir şey) bulur, dediler.” (Cin sûresi, 8-9. âyet-i kerîme.) buyuruluyor. Yani:
Cinler, semâya veya haberine ulaşmak istediler.
Orayı bekçi (melek)lerle ve şihabla dolu buldular.
O cinlerin oturduğu semâ, bay Karamanın da kabul ettiği gibi dünya semâsı.
Meleklerle dolu buldukları semâ da aynı semâ. Çünkü “kuvvetli bekçi” (melekler) ve “şihaplarla dolu semâ”nın bir kısım boş yerlerine (şu cinler) oturmuşlar.
Sayın Karaman’ın, şu “ateş topu silahları” dediği “Şihapların” bir parçasına cinlerin oturdukları semâda olduğu, yorum  kabul etmeyecek ölçüde açık.
Cinlerin dinlemek istedikleri, meleklerin bulundukları, ve oturup bekledikleri semâyı dolduran, kuvvetli bekçiler değil de, öteki fizik ötesi semâdaki melekler olduğunu veya bu “Bekçiler” in, melekler olmayıp, başka varlıklar (belki de dünyaya gönderilen astronotlar) olduğunu söyleyeceksiniz  Sn. Karaman! Hangi “kesin bilgi” hangi “âyet” ve hangi “mütevatir” haberle… Subut ve delâleti kesin olan yukarıdaki şu âyeti göz ardı ederek mi? Hangi akla hizmet etmek için?..
“Biz (yere) en yakın semâyı bir zinetle, yıldızlarla süsledik ve biz  ONU (o dünyaya en yakın semâyı) her bir marıd şeytandan tastamam koruduk. Mele-i â’lâyı (artık) dinleyemeyecekler...” (Saffat sûresi,  8-10. âyet-i kerîme.) 
Yani: Dünyaya en yakın semâsını Mevla Teâlâ yıldızlarla süslemiş.
O semâyı marid her şeytandan tastamam korumuş.
Artık mele-i â’lâyı cinler dinleyemeyecek.
 Neyi korumuş? Semâyı. Hangi semâyı? Yıldızlarla süslenen dünya semâsını değil de, “öteki” “Fizik ötesi semâyı” Öyle mi? Yıldızların bulunduğu semâyı yıldızlarla süslemesiyle, “öteki fizik ötesi semâ”nın korunmuşluğunun ne alâkası var? Aynı sözün iki parçası arasında böyle münasebetsizlik olur mu? Elbette olmaz.
Ya:
“Semâda şüphesiz, bir takım burçlar yarattık ve onu (semâyı) bakanlar için iyice süsledik ve biz onu (semâyı) her bir recmedilen (taşlanan, kovulan) şeytandan koruduk.” (Hicr sûresi, 16-17. âyet-i kerîme.)
“Onu koruduk” taki “O” zamiri, nasıl yıldızları yerleştirildiği semâdan başka bir semâya  döndürmemizi sağlayacak hangi bir dil kaidesi var sayın Karamanın elinde? 

 Yani, Mevlâ Teâlâ’nın, yıldızları koyduğu semâyı, (ki bu sayın Karamana göre de dünya semâsıdır) süslediğini söyledikten hemen sonra, “ve onu koruduk” derken, “korunan semânın, dünya semâsı değil de öteki fizik ötesi semâ olduğunu söyleyip iddia ederken dayanılan kesin bilgi, âyet ve mütevâtir haber var öyle mi? Akıl ne güzel nimet!

“Yemin olsun, şüphesiz, (yere) en yakın semâyı, mısbahlarla (ışık veren yıldızlarla) iyice süsledik ve onları (yıldızları) taşlamalar (veya taşlama aletle, mermileri) yaptık” (Mülk sûresi, 5. âyet-i kerîme.) âyetine ne denilecek?

Âyetteki “cealna ha” daki “ha” zamirinin yıldızlara değil de, “(yere) en yakın semâ”ya döndürmeye kalkışmaz herhalde sayın Karaman. Yani “taşlama ve kovalama vesilesi, yıldızlar değil de semâdır” demezler herhâlde? Derlerse, zamiri yakına değil de uzağa döndürme zorakiliği için karine bulmak zorundadırlar. Varsa nedir? Üstelik böyle bir zorakilik de, kendi davalarını iptal eder. Zira, meleklerin, yıldızların bulunduğu semâda bulunmadığı, “öteki” semâda bulunduğu, “Ateş topu silâhının” dünya semâsında değil, “öteki, fizikötesi, mânevî” semâda bulunduğu söylenmişti.

Yok, eğer “taşlayan”ın  ve yapılan “rucum”un dünya semâsı veya dünya semâsındakiler (melekler veya şihablar, Karamana göre ateş topuna benzer ateşli silâhlar) olduğu söyleniyorsa, gene iddialarını iptal ediyorlar. Çünkü Melekler ve ateşli silâhların, yıldızların bulunmadığı öteki semâda olduğu iddia ediliyordu. Şayet buradaki “ha” zamirinin, lambalar(a benzeyen, ışık veren yıldızlara) döndüğü söyleniyorsa –ki doğrusu da budur- iddialarını temelden çürütmüş oluyorlar. Zira onlar, şeytanları kovalayanların yıldızlar olmadığını söylemişlerdi.

Hâsılı, “meleklerin bulunduğu semâ, ruhanî semâdır” iddiası her yönden cehalet mahsulü (hıyanet demedik) bir tahriftir. 

Evet, melekler, hem yerlerde, hem göklerde, hem dünya semâsında, hem de  “öteki semâ” da bulunurlar. Aksini söylemek âyetlerle ve ilimle oynamak olur.

c)  Şeytanların maddi olmayan semâya girip giremeyeceklerine dair elimizde naklî bir bilgi yoktur. Girememeleri daha bir yakışık alıyorsa da âyetlerde (bildiğimiz kadarıyla) açıklık, belki işaret bile yoktur. Allah-u â’lem…

d)  “Sınıra yaklaşıp girmek istediklerinde ateş topuna benzer bir silahla kovâlanırlar,” şeklinde bir ifade hiçbir âyette ve hadiste, ne açıkça ne de işaret yoluyla mevcut değildir. Böyle bir iddia tamamen hayâl mahsulüdür. 

e)  “Dünya semâsının ucuna (sınırına) ruhanî semânın kenarına gelip huduttan kulak hırsızlığı yaparlar” sözü de hayâli bir kurgu… Hiçbir âyet, hiçbir hadis, hiçbir aklî mesnedi olmayan, hayâl mahsulü bir şey...

Karaman diyor ki: “Onları, taşlanmış her şeytandan koruduk” şeklindeki çeviri bize göre isabetli değildir. Zamiri semâya ait kılarak “onu… koruduk” şeklinde çevrilmesi gerekir. Korunan maddi yıldızlar değil semâdır; yani meleklerin yeri olan ve şeytanların sokulmadığı madde ötesi âlemdir.

Diyoruz ki: “Onları taşlanmış her şeytandan koruduk” şeklindeki çeviri isabetli değildir. “Zamiri semâya ait kılarak, “onu koruduk” şeklinde çevirmesi gerekir” biçiminde ki düzeltme doğru... Lâkin, “Biz gökte bir takım burçlar yarattık ve ona bakıp temâşa edenler için onu (göğü) süsledik” buyrulduktan hemen sonra, “ve onu koruduk” buyruluyor. Ancak Sn. Karaman bir yanlışı düzeltirken onunla kıyaslanamayacak kadar büyük  yanlışa kendisi düşüyor ve korunan maddi yıldızlar değil, semâdır. “Yani, meleklerin yeri olan ve şeytanların sokul(a)madığı madde ötesi âlemdir” diyor… Güya tefsir yapayım derken açık tahrif yapıyor.
Akılların taksim edeni tenzih ederiz…

Şu âyeti celileyi anlamaya çalışalım:
 “Biz gökte bir takım burçlar yarattık ve bakıp tefekkür edecek olanlar için onu (semâyı) iyice süsledik ve ONU (semâyı) her bir taşlanmış şeytandan koruduk.” (Hicr sûresi, 16-17. âyet-i kerîmeler.)

 Aklı ve azıcık ilmi olanlar şu âyetlere bir daha baksınlar. İki âyette, bir semâda burçlar yaratıldığı ve ONUN (semânın) iyice süslendiği VE ONUN korunduğu peş peşe söyleniyor… 

 Ve… korunan semânın, yıldızların (burçların v.s.) bulunduğu semâ olmadığı, madde ötesi âlem olduğu şeklinde tefsir yapılıyor!!.. 

 SübhanAllah!.. Bu nasıl izah edilebilir? Zamirlerle böylesine oynamak ve böyle bir neticeye varmak nasıl olur? Ne diyeceğiz? Allahla dalga geçiliyor mu diyeceğiz, Müslümanlarla alay ediliyor mu diyeceğiz, yoksa ortada tıbbi bir problem mi var diyeceğiz, ne diyeceğiz?  

KORUNAN NEDİR?

Semâdır da, hangi semâ? Yıldızlarla süslenen semâ... Âyeti gönderene göre böyle, Sn. Karamana göre öteki semâ… 

Karaman  Diyor ki:  Yıldız kayması, göktaşları, gökte yanıp parlayan ve sönen gazlar…ile “cin şeytanlarının madde ötesi semâdan kovulması için kullanılan ve mahiyeti de (ne olduğu da) bizce bilinmeyen silâh” birbirine karıştırmak doğru değildir. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem yıldız kayması ile bir cahilliye inancını reddederken “şeytanlara karşı kullanılan ateş topu misâli silâh”tan da söz ettiği için bu ikisi birbirine karıştırılmış olmalıdır. Âyetlerde “şeytanlara karşı kullanılan silâh”ın yıldız veya yıldız kayması olduğu söylenmiyor.

Diyoruz ki:  a)“ Cin şeytanlarının madde ötesi semâdan kovulması” diye bir şey yok. Bu bir hurafedir. Şeytanların kovulmalarının vuku bulunduğu yer, yıldızların bulunduğu dünya semâsıdır. Kur’ân’a ve sünnete göre böyle… Gerisi masal…

b) Gök taşları, yanıp parlayan ve sönen gazlar ile şıhâb aynı mıdır, değil midir? (Bildiğimize göre) bu hususta açık bir âyet ve hadis yok. Ancak, “ŞİHAB” diye isimlendirilen bir şeyin şeytanın peşine takıldığı âyetle sabittir. 

Lâkin bu Şihab yıldızın kendisi mi ondan çıkan bir şûle, şerare midir? Yahut  havada yanıp parıldayan  başka bir şey midir? Burası bir ölçüde tartışıldıysa da müfessirlerin çoğuna göre Şihab, yıldızın kendisi değil, ondan çıkan şeraredir. Şeytanı kovalayan Şihabdır. 

Mülk sûresinde semâyı süsleyen yıldızların şeytanları taşlama vesilesi, aleti olduğu söyleniyor biz ona iman ediyoruz. Kovalamanın bir yerde yıldıza isnadı, başka bir yerde Şihaba isnadına mâni değildir. Kimisine göre ise yıldızın kendisidir.  Müfessir Şihab el Hufâci yıldız cinsinden bir takım yıldızların bu kovalamayı yapmış olmasına bir engelin bulunmadığını, filozofların (Astronomi âlimlerinin) itikadına ters düşse de bunun olabileceğini söylüyor. (Haşiye-i Kâzi (8 /218)

El-hasıl Şihabların ya yıldızlar yahut da yıldızlardan çıkan şûleler, şerareler veya havada yanıp parıldayan gaz veya başka bir şey olduğunun dışında bir mânâsı bulunmamaktadır. Âlusi v.b. uzun tefsirlerden meseleyi uzatmakta fayda görmüyoruz. İsteyenler meselâ Tefsir-i Kebire ve Âlusiye bakabilirler. (29/ 8-9-10) 

Yıldızlar kendi yörüngesinden çıkıp şeytanları nasıl kovalarlar? Bu, âlemin fesadına sebep olur, gibi, mutlak düşünceler, Allah Celle Celalühu’a ve Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e astronomi âlimleri kadar güvenememek olur. Âyet ve hadisler, bu ölçüde açık olmasaydı, hadi, güvensizliğimiz Allah’a ve Resulüne değil de onların sözlerini anlayabilmiş olup olmamızadır, derdik. 

Cumhura göre, şeytanı kovalayan:
1. Saffat sûresi 10. âyetten de anlaşılacağı gibi, ya muzafın hazfı (yani, yıldızın şihabı) veya yıldızdan ayrılan bir parça olması alâkasıyla, yıldızın kendisi değil de onun Şihabı, ondan ayrılan şûle.

2. Yıldızlardan bazısı.

3. Yıldızlardan herhangi biri yerinden ayrılarak.

4. Yıldızlardan her hangi biri yerinden ayrılmayarak. 

 Sn. Karamanın şu sözüne bakınız: “Âyetler de şeytanlara karşı kullanılan silâhın yıldız veya yıldız kayması olduğu söylenmiyor”muş. “Biz o yıldızları, şeytanları kovalamalar(ı, vasıtaları, mermileri) olarak yarattık” (Mülk sûresi, 5.) âyetini inkâr mı ediyor yahut tahrif mi ediyor, anlayamadım doğrusu.
c) Bu karıştırmayı kim yapıyor: İbn’u Abbas mı? Müslim mi? Müslim’in râvileri mi?  Müfessirler mi? Kim? Yazıklar olsun. Susanlara da yazıklar olsun.
Karaman  Diyor ki:  Hadislerde böyle ifadeler veya böyle imâlar var; ancak mütevâtir olmayan haberler (hadisler) itikat ve kesin bilgi için yeterli değildir; yani bilgi kaynağı olmaz. 

Diyoruz ki:  “Hadislerin mütevâtir olmayanlarının itikat ve kesin bilgi için delil olmayacağı” sözü, ­âlimlerce söylenen, âlim olmayanlarca da yanlış anlaşılan ve olur olmaz yerlerde kullanılan bir sözdür. 

Bunu söyleyen âlimler, bilmeyerek ve farkında olmayarak değil de, bilerek, mütevâtir olmayan sahih, hasen, hatta zayıf hadislerden onlarcasını, hatta yüzlercesini itikadi mevzularda kullanagelmişlerdir.

Sn. Karaman istiyorsa çok hayran olduğu İbn’u l-Kayyimin “Hâdi-l Ervah ve Nüniyye”sine baksın bir.

Taftazani’nin “Şerh-i akaidi”, İbn’ul-Humam’ın “Musayere”si, İbn’u Ebi-l İzzin  “Şerh-i Tahaviyye”si ve diğer akaid kitaplarına bir baksın isterse. Yukarıdaki sözün sahibi o koca âlimler, mütevâtir olmayan, sahih ve sahih olmayan haberleri cahillikleri yüzünden kullanmadılar. Bilerek kullandılar.

Âllâme Leknevi, bu meseledeki inceliğe dikkatlerimizi “Zafer-ul Emâni”sinde(1) çekmektedir ve Şafii müctehidi es-Sübkiden nakiller yapmaktadır. Keza Şerhi akaid şerhi “en-Nibrasta” (2) da bu husus birkaç yerde incelenmektedir.

Kısaca ifade etmek icap ederse, temel imanî esaslarda, mütevâtir olmayan haberler delil olmaz. Altı iman esası gibi. Ama, bunların tâlî hususlarında böyle değildir. Allah Celle Celalühu’nun sıfatlarına dair meselelerde ve sıfat hadislerinde birçok onlarca hatta yüzlerce mütevâtir olmayan haberler var(3). İbn’ul-Kayyim uydurmaları bile kullanmaktadır. (Kevseri, es. Seyf-us Sakil haşiyesi;)

Kabir halleri, sıfat, ru’yetullah, mizan, sırat, cennet ve cehennem vasıfları... Bunların hepsi iman meselesi. Ve bu hususlardaki haberlerin içinde mütevâtir nerdeyse yok. Ama hadis mecmualarının hepsinde, akide kitaplarının tamamında yüzlerce hatta binlerce mütevâtir olmayan haber var bu mevzularda. 

Sn. Karamanın, “yeterli değildir” sözü ne demektir? Eğer, temel akidevî meselelerin ispatı hususunda yetmez diyorsa tamam, ancak bunların teyidi ve izahı hususunda veya tâlî akidevî meseleler ispatı teyidi ve izahı hususunda yeterli değildir demek istiyorsa bu bir cahilliktir. Bunu hiçbir âlim dememiştir. “Yani bilgi kaynağı olmaz” cümlesi, tefsir cümlesi olmakla, meseleden Sn. Karamanın haberinin olmadığını gösterir.

Yıldız taşlaması, kovalaması Kur’ân’la sabittir. Kur'ân’a imanımız gereği temelde inanmak zorunda olduğumuz meselelerden olup, nasıl olduğuna dair tafsilât tâlî bir husus olduğundan hakkında aranan haberlerde tevâtür şartı gözetmek mecburiyeti şöyle dursun, uydurma ve şiddetli zayıf olmaması bile yeterlidir.

Kaldı ki, Astronomik meseleler ne zamandan beri kat’iyyattan (kesin bilgilerden) oldu?

Karaman  Diyor ki: Müslümanların, âyet ve hadislerin lafzı yanında amacını da göz önüne almaları, inanç ve davranışlarını buna göre ayarlamaları gerekirken, hadislerin asıl amacı olan “cahilliye inanç ve anlayışlarının reddini, asılsız olduğunu” öğrenecek ve hâlâ devam eden bazı saçmalıklardan kurtulacak yerde, din ve dünya hayatlarıyla ile bir ilgisi bulunmayan “ateş topu” silâhının ne olduğunu merak etmeleri, yıldız kayması ile bunlar arasında aynılık ilişkisi kurmaları da düşündürücüdür.                        
Diyoruz ki: 
a) Müslümanlar âyet ve hadislerin lâfız ve amaçlarına bakacaklar,  bu doğru.

b) Hadiste yıldız kayması denilen hadisenin aslının ne olduğu (Âyetler paralelinde yıldızların veya onlardan ayrılan şûleler olan Şihabların şeytanı kovaladığı) ve ne için olduğu (Meleklerin şeytanlara doğru sözlerini dinletmeyip falcı arraf ve kâhinlere malzeme vermemek maksadıyla olduğu, dolayısıyla kâhin bilgilerinin çoğunun yalan olduğu, gaybı kimsenin bilemeyeceği) anlatılıyor. Bu iki Kur'ân’î bilgi de haktır, doğrudur. Hadisin hiçbir kısmı tâlî ve ikinci mesele değildir. Aksini iddia, Hadisi söyleyene saygısızlıktır. Hatta denilebilir ki hadis, mesûk-i leh’i itibarı ile esasen yıldız kovalamasının hiçbir kimsenin doğumu veya ölümü sebebi ile olmadığını bildirmektedir. Gaybı hiçbir kimsenin bilemeyeceği ise hadisin işaret-i nass’ı ile bildirilmektedir. Dolayısıyla aslı ve tâlî murat ayrımına gidilecekse esas tâlî olan bilgi, gaybı hiçbir kimsenin bilemeyeceğidir.

c) “Hâlâ devam eden bazı saçmalıklar” sözü ile birilerinin gaybı bilebileceği iddiaları kastedildiyse, doğru. Yok eğer yıldızın şeytanı kovaladığı ise, bu, Allah Celle Celalühu’a ve Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e iftiradır, onu yalanlamadır.

d) “Ateş topu silâhı” diye tercüme ettiği “Şihab”ın ne olduğu, eğer onun dediği gibi, Müslümanların ne din ve ne de dünya hayatlarıyla ilgisi olmasaydı, ondan bahseden Allah Celle Celalühu, haşa boş yere konuşmuş olacaktı. Tabiîdir ki böyle bir şeyi hiçbir mümin düşünemez bile. Nerde kaldı ağza alsın. “Şihab” belli. Diğer âyetlerden de anlaşıldığına göre ya yıldız yahut yıldızdan çıkan şule, yahut havada oluşan bir parıltıdır. 

Esas düşündürücü olan, müminler arasında bu denli endazesiz sözlerin ve hurafelerin söylenebilmesidir. 

NETİCE

Şu söze dikkat ediniz: 

 “Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem yıldız kaymasıyla ilgili bir cahilliyye inancını reddederken,  âyetlerde “şeytanlara karşı kullanılan silâh”ın yıldız veya yıldız kayması olduğu söylenmiyor.”

Karıştırma meydana gelmiş. Hem öyle bir karıştırma ki, sıradan bir insanın yapabileceği öyle sıradan bir karıştırma değil. Ancak bunak, neyin saçmalık olduğunu bilmeyen zavallıların yapacağı türden bir karıştırma… Kim tarafından yapılmış? Büyük ihtimâlle, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in “Allah’ım ona tevili öğret” diye dua ettiği, İslam âlimlerince, Rasûlullah’dan sonra, ümmet içinde Kur’ân’ın en büyük müfessiri olarak kabul edilen “Tercüman’ul-Kur'ân” Abdullah b. Abbas tarafından veya ümmetin ikinci büyük hadis hafızı Müslim, veya rivayetinin isnadındaki sika râviler tarafından (haşa) karıştırılmış. Bin iki yüz senedir, İslâm âlimlerinden hiç biri tarafından bu karıştırma ve ona dayalı (haşa) bâtıl ve hurafe anlaşılamamış, İbni Cerirler, Kurtubiler, İbni  Kesirler, Raziler, Kâzılar, Âlusiler,  ve başka nice büyük müfessirler tarafından kabul görmüş, kitaplarına alınmış, hadis şarihlerinin gözünden kaçmış, akaid âlimleri tarafından fark edilememiş… ama zamane müçtehidi ve müceddidlerinden  Sn. Karaman  tarafından fark edilebilmiş ve düzeltilmiş bir karıştırma!... İlim insafı talebini bir an bir tarafa koyarak, gök kubbeyi çınlatırcasına haykırmak istiyorum:  
EDEP YA HU…..

Diğer yanda da, kulak hırsızlığına kalkışan şeytanların Şıhablar veya yıldızlar tarafından kovalanmasına dair âyetlerin, tefsiri hususunda rasyonalist mûtezile âlimleri tarafından bile cesaret edilemeyecek ölçüde aklî muhakemeyi taşan ve aşan, hayâli kurgulara varan dozajda sözler sarf edebilen, “Kim Kur'ân hakkında (ilimsizce,  mücerred) reyiyle konuşuyorsa, isabet etse de hata etmiştir” (4) ve  “Kim Kur'ân(ın tefsir ve izâhın) da  ilimsizce konuşursa Cehennemdeki yerini hazırlasın” (Tirmizi İbn-u Abbas’dan sahih (5))  hadislerinin tehditlerinden korkmadan lâubalî ve lâkaydi hareket edebilen, onlarca büyük müfessirin şu hususta ne dediğini bir çırpıda bir tarafa itebilen bir kafa yapısına sahip olanların otorite ilan edildiği kahredici şartlara isyan ederek ve onlardan utanarak feryat edip, bütün vadilerde ve dağlarda yankılanacak şekilde, YETEER…. demek istiyorum. 

Herkes, hata edebilir. Ancak bu hata iyi niyetli, yeterli seviye, lüzumlu meleke ve doğru bir üslup ve tarz sahibinin hatası ise zarar vermez. Zira onun hatası da asildir. İyi niyeti bulunmayan yahut yeteli seviye, lüzumlu meleke ve müstakim tarz ve üslup sahibi olmayanların ise isabetleri de hatadır ve asaletsizdir.

Burada ki en büyük tehlike, yapılan şu tefsir hatası değildir. Aksine hadislere bakış tarzı ve Kur’ân’ı anlamadaki üslup ve kafa yapısıdır. 

Öyle ya, şu zihniyet kabul edilip benimsendiğinde hadislere ve tefsirlere güven temelinden sarsılacak ve yerle bir olacak, dileyen dilediği zırvayı ilim kılıfıyla bilmeyenlere kabullendirecek.


Fe SubhanAllah!

******************************************************************************************************************************
KAYNAKLAR:
1- 201/204
2- en-Nibras 24, 449/450, 598
3- Meselâ İmam Beyhakinin el-Esma ve’s-Sıfât isimli eseri bu hususta yüzlerce mütevâtir olmayan hadisle doludur.
4- Tirmizi, Ebu Davud, Nesâi, İbn-u Mâce ( Azîzî 3/376)
5- Tirmizi, Ebu Davut, Nesai, İbn-u Mace, Cundub (r.a) dan Azizi : 3 / 376. Hasen
NOT: Bu mevzuda Elmalı’nın mülâhazalarını da ele almayı düşünüyoruz. Gaybın bilinmesi ile ilgili müstakil bir yazı yazmayı düşündüğümüz için, bu konuda tafsilât vermedik.

 


 
Geri