NEV'İYAT // MÜNEKKİDHANE  
"SAİM YEPREM'İN" TERCÜMESİNİN TENKİDİ

PROF. DR. M. SAİM YEPREM'İN 
MÂTURÎDÎ'NİN AKÎDE RİSÂLESİ VE ŞERHİ  İSİMLİ

TERCÜMESİNİN TENKİDİ

            Giriş

         İlahiyat eğitimi de dâhil olmak üzere modern eğitim anlayışı talebeyi iki açmazla  karşı karşıya getirmektedir: Ölçüsüz eleştiri ve detayları hafife almak.

Modern eğitimde eleştiri, hakkâniyet temellerine oturan sahici ölçülerden yoksundur. Akademisyenin geleneksel tespit ve yorumlara küçümseyici gözle bakarken modern araştırmacının tespitleri karşısında hayran ve teslimiyetçi tavrı onun eleştiri mekanizmasını ölçülü ve adil biçimde işletmediğinin açık bir göstergesidir.

         Ayrıca modern eğitimde eleştiri takdirin önündedir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz; modern eğitimde sorgulamak anlamaktan öncedir. Bugün bir akademisyen, kendinden önceki ilmî mirası takdir ettiğinden çok tenkit ettiği oranda temayüz eder, ilmî ehliyetini ispatlar. Özellikle anlaşılması gereken şey geleneksel bir problem ya da klasik bir metinse akademisyen, sorgulamaya şartlanmış bir ruh haliyle konuya yaklaşır. Geleneksel ilim diline olan yabancılığı bir tarafa bu ruh hali bile onun, problemi derinlemesine anlamasına yeterli bir mâni iken o, yaptığı araştırmanın çap ve derinliğiyle alakalı herhangi bir kaygıya mahal vermeden hararetle eleştirilerine başlar.

Akademisyenlik özentisi, modern ilahiyatçıyı metni anlamaktan çok sorgulamaya itmiş, kendisini geleneğin eksik ve eğri olduğu yönünde onulmaz bir paranoyanın içine sürüklemiştir.

         Aslında mesele sadece metodolojik bir çarpıklık olarak görünse de vahâmetin temelinde daha büyük ahlakî zaafların olduğunu unutmamak gerekir. Akademik eleştirilerin büyük bir çoğunluğunda nefsânî duyguların etkisi ve şöhret ihtirasının, duyguları sevk ve idaresi asla küçümsenmemelidir. Nitekim büyük oranda nefsânî duyguların tazyikiyle gerçekleştirilen bu tenkit mekanizması sayesinde modern akademisyen bir zaman sonra kendisini dev aynasında görerek gerçek ilim ve irfan devlerini cüceleştirme zaafına düşer. Artık onun gözünde sahabe dâhil müçtehid din imamlarının ilim ve muhâkeme nokta-i nazarından sâir zevâta bir rüchânı yoktur. Onların ne rivâyet konusunda, ne de asr-ı saâdete yakın bir zamanda yaşamış olmaları hasebiyle dil ve tarih imkanları açısından sahip oldukları avantajlı durum, kendilerini, Türkçe kitaplardan dört sene ilâhiyat eğitimi alan bir lisans mezunundan daha avantajlı kılmamış olacak ki, bir ilahiyat hocası, İmam-ı Azam'ın beşer olduğunu hatırlatarak lisans talebelerine onun gibi içtihat yapabileceklerini ve kendilerini kimsenin görüş ve metoduna bağımlı hissetmemelerini salık verebilmekte, hatta bunda ısrar edebilmektedir.

         Modern eğitimde konunun tafsilatı başlık ve önbilgilere feda edilmiştir. Bütün bir ilâhiyat eğitiminde öğrenilen şey mufassal konunun kendisi değil, belki girişidir. Sözgelimi talebenin ilahiyat fakültesinde "Kelâm" diye öğrendiği şey klasik kelâm bilgisinin küçük bir özetinden ibarettir ve bu ilme ait birçok kavram, problem ve konu bu özette yer almamaktadır. İlâhiyat fakültelerinin müfredâtına ve ders kitaplarına göz atanlar bunun bir abartı olmadığını göreceklerdir. İlahiyat eğitiminde islamî ilimlerin tarihi konusunda dersler verilir; fakat mesâiline yabancı olunan bir ilmin tarihi üzerine serdedilen mütalaalar birçok eksiklik ve tutarsızlıklar arz eder. Sözgelimi kelam tarihi konusunda modern yazarların kitaplarında klişeleşmiş bilgiler etraflı ve titiz bir araştırmaya dayanmamaktadır. Bir fikir vermesi açısından kelam tarihi alanında mütekaddimîn kelamıyla müteahhirîn kelamının birbirinden ayrıldığı ileri sürülen üç husustan biri olan inikas-ı edile konusunu örnek verebiliriz. İzmirli ve onu takip eden modern kelam tarihçileri, el-Bâkıllanî ve el-Cüveynî gibi mütekaddimin kelamcılarını inikas-ı edille prensibinin ısrarlı savunucuları olarak gösterir. İzmirli'nin ifadesine göre el-Gazzâlî ve sonraki kelamcılar bu prensibi redderek kelamda yeni bir dönemi başlatmışlardır. Vakıa mütekaddimîne nispet edilen inikas-ı edille prensibinin ne el-Bâkıllanî ne de el-Cüveynî ile uzaktan ya da yakından bir alakası yoktur. Hatta el-Cüveynî kelamcıların inikas-ı edilleyi ittifakla reddettiğini bildirir. Ne var ki İzmirli ve sonraki modern kelam tarihçileri, meseleyi anılan kelamcıların ilgili kitaplarından etraflı biçimde araştırmadan körü körüne İbn-i Haldûn'un tespitlerine bel bağlamış ve kelam araştırıcılarını yanlış yönlendirmişlerdir(1)

         Örnekleriyle bir fikir vermek istediğimiz ilahiyat birikimi, ilahiyat mezunu kimseye en fazla geleneksel İslamî ilimleri anlama konusunda diğerlerinden daha avantajlı konum sağlar. Ama gel gör ki, bir müddet sonra yüksek lisansa geçen aynı talebeden tez hazırlaması istenir. Üstelik hiçbir alimin görüşünden ve telakki tarzından etkilenmeden özgür bir ruhla kendi fikirlerini yazması için hocaları tarafından özel bir gayret sarf edilir. Tez sırasında el-Eş'arî, er-Razî, et-Taftâzânî gibi hayatlarını ilmî tetkiklere harcamış; iki kelime türünün vad'ıyla alakalı farka işaret için yüzlerce sayfalık literatürün oluşmasına öncülük etmiş büyük alimlerin ne dediği ve ne demek istediği sadece birkaç cümleyle özetlenir(!). Daha sonra nerede nasıl hata yaptıklarına temasla görüşlerinin bir güzel eleştirisi yapılır. Sadece bu kadarıyla iktifa edilmez; bunun yanında niyet okuma becerisi gösterilerek "aslında et-Taftâzânî şöyle düşündüğü için veya şunun etkisinde kaldığı için bu hataya düşmüştür", gibi üst perdeden beylik laflarla göz boyanır.

         Ne hazindir ki, ilahiyatçı akademisyen burada et-Taftâzânî'yi anlayamamış olacağı ihtimalini hatırlamak bile istemez. İşte biz bunu hatırlatmak istiyoruz. Ve diyoruz ki, bir ilim adamı eleştirmeden, genelleme yapmadan önce metni doğru anlamalıdır. Hakkında nihaî kanaat arz edeceği konuyla ilgili teferruatlı ve detaylı bilgi sahibi olmalı; hatta bununla da yetinmemeli, okuduklarını hazmetmek için bir müddet daha düşünüp soğukkanlı olmaya çalışmalıdır. Bütün bu merhalelerden sonra, edep dairesini aşmamak için azami gayret sarf ederek ve ilim tarihini şaibe altında bırakacak genellemelerden mümkün mertebe uzak durarak kendi fikrini ifade etmelidir. 

         Efendim sizi bu kadar kesin ve eleştirel olmaya sevk eden nedir, diye sorabilirsiniz. Aşağıdaki tenkidi okuduğunuzda bu sorunun cevabını açık ve net olarak görmeniz mümkün. Aslında bu tenkit, baştan beri anlatmaya çalıştığımız vahim tablonun sadece bir kısmını resmeden küçük bir vesikadır. Fakat bir ilahiyatçı akademisyenin ilmî seviyesini göstermesi ve klasik bir metnin bir profesör tarafından tercüme (!) edilirken nasıl katledildiğinin trajikomik bir örneğini temsil etmesi bakımından son derece önemlidir. Sakın bir profesörün çözümleyememiş olmasından hareketle metnin çok zor olduğunu düşünmeyin. Sizi temin ederiz; metin klasik medrese eğitimi görmüş bir talebenin rahatlıkla çözebileceği sadeliktedir. Müellifin, anlaşılması zor ağdalı bir dil kullanmadığını sizin de görmeniz için aşağıda metnin orijinal Arapça ifadelerine de yer vermeye çalıştık.

Tercümesi yapılan metin Tacüddin es-Sübkî'ye ait bir şerh çalışmasıdır. es-Sübkî İmam-ı Matürîdî'ye nispet edilen küçük bir akaid risalesine yazmış olduğu bu şerhe "es-Seyfü'l-meşhur fî şerhi Akîdeti Ebî Mansûr" adını vermiştir. Kitap, bir dönem Marmara İlahiyat Fakültesi dekanlığı görevini îfa eden Prof. Dr. M. Saim Yeprem tarafından hem edisyon kritiği hem de tercümesi yapılarak Marmara İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV) tarafından neşredilmiştir. Biz bu tenkit yazısında, kitabın mütercimi Prof. Dr. M. Saim Yeprem beyin, bazen klasik Arapça üslubuna yabancılığından bazen de kavramlara aşina olmamasından kaynaklanan ama önemli bulduğumuz hatalarını sizinle paylaşmak istiyoruz. Gayemiz hiçbir şahıs ve kurumu karalamak veya küçük düşürmek değildir.

         Bütün çabamız haksızlığa uğramış İslam ilim geleneğimiz üzerine kabus gibi çöken modern ön yargıları izale için geleneğin en doğru biçimde anlaşılmasına katkı sağlamak ve bu vesileyle devasa gayret ve samimiyetleriyle dinimizin bugünlere ulaşmasında hizmeti geçen eslafımıza karşı şükranımızı sunmaktır.

Gayret bizden muvaffakiyet Allah'tandır.

 Tenkid:

Arapça Metin (s,12) :

 اجمع عليها الشافعية والحنفية والمالكية وفضلا الحنابلة

Tercüme (s,62) :

         Onun(2) akidesi üzerinde -Şafiilerin âlimi İbni Abdisselam'ın, Hanefilerin âlimi el-Husayri'nin ve Malikilerin âlimi İbni Hâcib'in dediği gibi- Hanbelîler bir tarafa bütün Şafii, Hanefi ve Malikiler birleşmişlerdir.

         Mütercim, Arapça metinde altı çizili kelimeyi "ve fazlen" şeklinde okumuş ve bunun sonucu olarak metni "Hanbelîler bir tarafa" şeklinde yanlış tercüme etmiştir.

         Bu yanlış okuma, Hacı Mahmut Efendi nüshasında "fuzalâu" kelimesinin hemzesinin düşmesinden kaynaklanmış olsa da, aynı kelime Şehit Ali Paşa nüshasında hemzeli olarak zapt edilmiştir. Nüsha farklılıklarını bir kenara bıraksak bile her halükarda mütercimin bu kelimeyi "ve fazlen" şeklinde okumaması gerekirdi. Zira "fazlen" kelimesi "an" harfi ceri ile kullanılır.

         Doğru olan, kelimenin وفضلاء 'Ve fuzalâu' olarak okunması ve "Hanbelîlerin mümtaz âlimleri " şeklinde tercüme edilmesidir. Nitekim bu metnin öncesinde Şârihin, İmam Eşari'nin akidesi üzerinde icma bulunduğunu söylemesi de "Hanbelîler bir tarafa" şeklinde bir tercümeyi imkânsız kılmaktadır.

         Ayrıca Şârih es-Sübki de, "Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübra" isimli eserinde ilgili konudan bahsederken والحنابلة اكثر فضلاء متقدميهم اشاعرة "Mütekaddim Hanbelîlerin mümtaz âlimlerinin çoğu Eşaridir" ifadesini kullanmıştır.(3)

Arapça Metin (s,18) :

...وهذه الصورة هي التي يعبر عنها بالعلم وهو مثال المعلوم فانه محاك للمعلوم ومواز له وهو كالصورة المنطبعة في المرآة...

Tercüme (s,70) :

         Bu suret bilgi olarak ifade edilen surettir ki bilinenin örneğidir. (Misal, ide). O örnek bilineni anlatır ve ona paraleldir. Zihindeki kadın intibaına ait suretin ona karşılık gelen hariçteki suretini anlatması gibi.

         Mütercim, Arapça metinde geçen ve ayna anlamına gelen "el-mirât" kelimesini "el-mer'e" olarak okumuş ve "kadın" olarak tercüme etmiştir.

Tercümenin arkasında basılan Arapça metinde bu kelime المرآة olarak doğru yazıldığı halde Türkçe tercümede "mer'e/kadın" olarak çevrilmesi, Arapça metni tahkik edenle, mütercimin farklı kişiler olduğu kanaatini uyandırmaktadır.

Doğru tercüme şu şekildedir:

"Bu suret bilgi olarak ifade edilen surettir ki, malumun örneğidir. O bilgi, bilineni anlatır ve ona paraleldir. Bu bilgi aynaya yansıyan suret gibidir.

Arapça Metin (s,18) :

فاعلم ان كل موضوع للدلالة فله واضع ووضع وموضوع له. فيقال للموضوع له مسمي وهو المدلول عليه.

Tercüme (s,71) :

         ".Bil ki, manaya delalet etmek üzere konulmuş her lafzın bir vâz'ı, (lafzı koyan), bir vaz'ı (lafzın konulması) ve bir de mevzuu (objesi) vardır. İsmin mevzuuna "müsemma" denir. Bu o mevzua delalet eden lafızdır."

         Burada da mütercim, evvela Arapça metinde geçen الموضوع له sözünü "mevzuu" diye çevirmiş ve buna binaen وهو المدلول عليه sözünü de "Bu o mevzua delalet eden lafızdır" şeklinde tercüme ederek iki yerde hata etmiştir.

Metnin doğru tercümesi şu şekildedir:

"Bil ki, manaya delalet için konmuş her lafzın bir vâzıı (lafzı koyan) bir vaz'ı, bir de mevzuu leh'i (konulduğu mana) vardır. Mevzuu leh'e 'müsemma' denir ki, bu da lafzın delalet ettiği manadır."

Arapça Metin (s,19) :

والثالث هو القول وهو الزاي والياء والدال مثلا. وانما قلنا القول ولم نقل اللفظ ليشمل النفسية فهذا اسم ومسماه قد يكون شخصا كما في زيد وقد يكون معني كعلم وجهل.

Tercüme (s,71) :

         "Lafzın kendisi. Mesela bu lafız 'zay' 'ya' ve 'dal'dan ibarettir. Biz bir lafız telaffuz ettiğimiz ve bu lafzın objeye şümulünü gösterecek bir karine söylemediğimiz zaman bu isim ve müsemma bazen Zeyd'de olduğu gibi şahıstır, bazen de 'ilim' ve 'hamd'de(4) olduğu gibi manadır."

         Tercümedeki yanlışları anlamamız açısından konunun bağlamını hatırlatmakta fayda görüyoruz. Konumuz, aynilik gayrilik açısından İsim - Müsemma ilişkisidir. Manaya konmuş lafızda beş şey incelenir:

1. Lafzın manaya delil kılınması ki, buna tesmiye denir

2. Lafzın müsemmada kullanılması

3. Bizzat sözün (kavl) kendisi

4. İsim kelimesini oluşturan harfler

5. İsmin delalet ettiği mana.

Müellif metinde geçen 3. maddeyi şöyle açıklanmıştır:

(Zeyd lafzında incelenen beş şeyden) Üçüncüsü: " Z-Y-D harflerinden oluşan kavildir. Burada nefsî kelamı da içine alsın diye 'kavil' deyip 'lafız' kelimesini kullanmadık. İşte bu harflerden oluşan 'kavl' isim olup, müsemması bazen 'Zeyd'de olduğu gibi şahıs, bazen de ilim ve cehalette olduğu gibi mana olur"

         Görüldüğü gibi müellifin anlatmak istediği şey, manaya konmuş lafızda incelenecek hususların üçüncüsünün o lafzı oluşturan kavil olduğudur. Sonra "nefsî kelam"ı da içine alsın diye bu ifadesinde "kavl" sözünü tercih ettiğini belirtmiştir. Metnin doğru tercümesi yukarıda olduğu gibidir. Mütercimin ne anlatmak istediğini anlamadığımız için yanlışlarını tek tek gösteremiyoruz.

Arapça Metin (s,22) :

ثم أفرد الحنفية مسألة التكوين بالذكر ونقلوا عن امامنا أبى الحسن الأشعرى أنه غير المكون كما تراه فى العقيدة

Tercüme: (s,77) :

         "Hanefiler tekvin meselesini zikrederlerken tek başlarına kalmışlardır. İmamımız Ebu'l-Hasan el-Eş'arî'den -bu akidede gördüğünüz gibi- onun tekvinin mükevvenin gayrı olduğu görüşünü savunduğunu nakletmişlerdir ki, bu onunla kesinlikle söylemediği bir görüştür"

         Mütercim -bir önceki 'tekvin mükevvenin aynı mıdır gayrı mıdır? meselesini incelerken, İmam Ebu Hasen el-Eşari'ye nispet edilen 'Tekvin mükevvenin aynıdır' görüşünün her iki nüshada da yanlışlıkla 'gayrısıdır' şeklinde yazıldığını ve bunu doğrusuyla değiştirdiklerini kitabın Arapça bölümünün sonundaki furuk kısmında zikretmektedir.

         Aynı mesele bir sonraki sayfada (yani yukarıdaki yazılı metinde) tekrar geldiği halde mütercim burayı -Şehit Ali paşa nüshasında(5) doğru ifade olduğu halde- düzeltmediği gibi tercümeyi de bu yanlış metin üzerinden yapmıştır.

Ayrıca mütercim أفرد الحنفية مسألة التكوين بالذكر ifadesini 'Tekvin meselesini ayrıca ele almışlardır' şeklinde tercüme edeceğine '.tek başlarına kalmışlardır' diyerek yanlışına yanlış eklemiştir.

 Arapça Metin (s,24) :

وانا اقول انه تعالي يسمي بالخالق حقيقة ولا اوافق الحنفية علي ان صفة الخالقية قديمة اما ان اسم الخالق يطلق عليه بالحقيقة فلانه لفظ مستعمل فيما وضع له اولا واما ان الصفة ليست بقديمة فلما ذكره أئمتنا

Tercüme (s,78) :

         "Ben diyorum ki; Allah Teâlâ hakikat kullanımı ile Hâlik olarak isimlendirilir. Hanefilerin Hâlikıyyet sıfatının kadim olduğu görüşüne katılmıyorum. Çünkü Hâlik ismi, ya konulduğu manada kullanılan (mâ vudıa leh) hakikat yoluyla Allah'a verilir veya verilmez yahut bu sıfat imamlarımızın zikrettiği tarzda kadim değildir."

         Mütercim Arapça metinde geçen "emma" kelimesini "immâ", "evvelen" kelimesini de "ev lâ" şeklinde okuduğu için yanlış ve anlamsız bir tercüme yapmıştır.

 Doğru tercüme şöyledir:

         "Allah Teâlâ'nın, Hâlik ismiyle hakiki olarak isimlendirileceğini kabul ediyorum ama halikiyyet sıfatının kadim olduğu konusunda Hanefilere katılmıyorum:

-   Hâlik isminin Allah Teâlâ'ya hakiki olarak kullanılmasına gelince; zira bu lafız ilk konulduğu manada kullanılmıştır.

- Hâlık sıfatının kadim olmayışı ise İmamlarımızın konuyla ilgili yaptığı açıklamalardan dolayıdır."

         Görüldüğü gibi mütercimin اَمَّا kelimesinin ilk harfini üstün okuyacağı yerde esre okuması, اَوَّلاً kelimesini de iki ayrı kelime olarak "اَوْ لاَ" şeklinde okuması yanlış ve anlamsız bir tercümeyle neticelenmiştir.

         Şarih Sübkî, aynı paragrafın sonunda tüm bu hakikat ve mecaz tartışmalarının halik ve benzeri sıfati isimlerinin özel isim olmaması durumunda geçerli olacağını, özel isim olmaları durumunda ise usulcülerin de ifade ettiği üzere bunlarda hakikat ve mecaz ayrımına gidilemeyeceğini aktarırken, mütercim bu ifadeyi de yanlış anlayarak şöyle tercüme etmiştir:

'Sen hâlık, râzık sıfatlarıyla bu ikisinin dışında kalan ve fiil sıfatlarından türemiş diğer isimler hakkında da bu görüşü tatbik ederek onların alem olmadıkların söyleyebilirsin."

Arapça Metin (s,36) :

...بعضهم يأكلون جميع عمرهم الحرام فمن المحال ان يقال فى هذا إنه خرج من الدنيا ولم يأكل رزق الله والمعتزلة يوجب اللطف على الله؛ فلو خرج هذا ولم يرزق لخرج ولم يلطف به                              .

Haram'ın rızık olduğuna dair mutezileye karşı getirilen delillerden birinde kimi insanların ömrü boyunca haram yedikleri ve durumda haramı rızık kabul etmeyen mutezile'ye göre dünyadan hiç rızıklanmadan çıkmış olması gerektiği vurgulanmaktadır. Fakat mutezile kullara karşı Allah'ın lütfunu vacip gördüğünden bunun kendi asıllarıyla çelişki ifade edeceği ve ömrü boyu haram yiyen kişinin mutezile'ye göre dünyadan lütfa mazhar olmadan çıkacağı ifade edilmeye çalışılmıştır.

 Yukarıdaki Arapça metnin tercümesi de şöyledir:

".Bazı insanlar ömrü boyunca haram yerler. Oysaki bu insanların Allah'ın rızkını yemeden dünyadan çıktığı söylemek imkânsızdır. Zira Mutezile kullarına karşı lütüfkâr olmayı Allah'a vacip gördüğü için; bu kişi Allah'ın rızkını yemeden dünyadan çıksa, kendisi lütufta bulunulmadan dünyadan çıkmış olur."

 Fakat mütercim bakın bunu nasıl tercüme etmiş:

Tercüme (s,90-91) :

Çünkü yaratılmışların bir kısmı ömürleri boyunca haram yiyorlar. Bu konuda Allah'ın rızkı yenmediği takdirde dünyadan çıkılacağını söylemek muhaldir. Mutezile ise lütfu Allah'a tevdi ediyorlar, kişi hariç kalır ve rızıklanmazsa elbette dışarıda kalır ve lütuflanmamış olur.

Bu tercümeyle ilgili yorumu size bırakıyoruz. Zira "Kudam galatât tashih konim hane harab"

Arapça Metin (s,43) :

وعلى الثالث؛ أنه يظهر بطلانه بفهم المراد من الإستثناء عند من يستثني فإنه لا يريد إبطال الأول ولا التردد بالإجماع..                         .

İmanda istisna konusunda Hanefiler istisna yapanlara karşı getirdikleri bir delilde; "İman bir akittir istisna ise onu iptal eder" demektedirler.

Subki buna cevap olarak şunları söyler:

Üçüncüsüne karşı da şöyle diyebilir: 'İstisna yapan kişinin maksadının ne olduğunun anlaşılmasıyla sizin bu delilinizin batıl olduğu açığa çıkmaktadır. Zira, icma ile bilinmektedir ki, istisna yapan ne ilk söylediğini iptal etmek istemekte ne de tereddütte olduğunu ifade etmektedir.' .

Hal böyleyken mütercimin bu ibareyi nasıl (ç)evirdiğini bir görelim!

Tercüme (s,98) :

"Üçüncü husus olarak da şöyle demesi mümkündür. İstisna edenin istisnasından bir kasıt çıkarmanın yanlışlığı ortadadır."

Arapça Metin (s,46) :

وقول المصنف "إن الأمر والنهي مرتفعان" مدخول بل ذلك من فروض الكفايات التي لم يرتفع عند جماهير المسلمين

Tercüme (s,101) :

"Müellifin 'Emir ve nehiy kalkmıştır' sözü ibare arasına sonradan sokulmuştur."

Mütercim burada metinde altı çizili olan ve fasit/geçersiz anlamına gelen 'medhul' kelimesini herhalde hadis ıstılahındaki bir terim olan 'müdrec'le karıştırdığı için 'sonradan sokulmuş' şeklinde tercüme etmiştir.

Oysaki metindeki medhul kelimesi, dördüncü baptan olup ayıp ve fesat anlamlarına gelen bir ism-i mefuldür.(6)

 Metnin buraya kadar olan kısmının doğru tercümesi:

 " Müellifin 'Emir ve nehiy kalkmıştır' sözü geçersizdir" şeklindedir.

Ayrıca bu ifadeden hemen sonra gelen ve emri bil marufun farz-ı kifaye olduğunu belirten بل ذلك من فروض الكفايات ifadesini mütercim:

"Bilakis bu Müslüman toplulukları arasında kalkmadığı farz olunan hususlardan biridir"

şeklinde tercüme ederek, Arapçaya yeni başlayan müptedilerin bile düşmeyeceği bir hata yapmıştır.

         Tercümeyi mütalaa esnasında rastladıklarımızın en vahimi olan bu hata, profesör unvanına sahip birinin ilmi birikimi hususunda bizleri bir hayli olumsuz düşünceye sevk etmiştir.

Bu tercüme yanlışı ibret-i alem olsun diyor ve bir sonrakine geçiyoruz.

Arapça Metin (s,58):

يا سارية الجبلَ الجبلَ

Tercüme (s,112)

         "Ey Sâriye aman dağdan sakın."

Mütercim arap dili konularından mefulu bih'in amilinin hazfedilmesinin vacip olduğu "el-İğra" ile "et-tahzir" baplarını bir birine karıştırdığından, yukarıdaki ifadeyi tahzir babına uygun olarak "aman dağdan sakın" şeklinde çevirmiştir.

Oysa yine bu sözün kaynağı olarak mütercimin belirttiği el-İsabe(7)ve el-Makâsidu'l- Hasene'de olayın devamında Sariye ve arkadaşlarının bu sesi duyduktan sonra (bırakın dağdan sakınmayı!) sırtlarını dağa dayadıkları kaydedilmektedir. Bu da "el cebele, el cebele" sözünün tahzir (sakındırma) değil de iğra (teşvik) babından olduğunu tayin etmektedir. 

Metnin doğru tercümesi şöyledir:

"Yâ Sâriye! Dağa!..(sığının) Dağa.(sığının)"

 II. Tahkik Çalışmasındaki Hatalar

         Kitabın Arapça metninin tahkik ve dizgisinde de birçok hatalar olduğunu görüyoruz.

         Bazı yerlerde metin eksik bırakılırken diğer bazı yerlerde nüshalar arasındaki tercih yanlış yapılmış.

         Metnin sonundaki furuk kısmında tercih edildiği belirtilen bazı kelimeler yerine diğer nüshadaki tercih edilmeyen kelimeler aktarılmış.

Bunları da birkaç örnekle açıklayarak maalesef tahkikte gereken ihtimamın gösterilmediğini söylemek isteriz.

 Tercümesi Unutulan Bir Metin Örneği:

Arapça Metin (s,23) :

وان كان المراد من التكوين الصفة المؤثرة في وجود الأثر فهي عين القدرة ولا نزاع في قدمها

Metnin bu bölümü tercüme kısmında atlanmıştır.

"Eğer tekvinden kastedilen, eserin meydana gelişinde müessir olan sıfatsa, bu, kudretin aynısı olup, kadim olduğunda da tartışma yoktur."

Allah'ın birliği konusunda da tercümede yer alan:

"Çünkü maksat birinin dileğinin diğerinin dileğine ters düşmesi veya çelişmesi halidir ve iki zıddın, iki çelişenin aynı anda bir arada bulunması muhaldir" ifadesi Arapça tahkikli metinde yoktur. (Tercüme s, 66)

 Tahkik Edilmeden Geçilen Bir Hadis Senedi Örneği:

         Mürtekib-i kebira bahsinde geçen bir hadisin senedindeki ravilerden birinin babasının ismi nüshalardan birinde okunmadığı diğerinde ise beyaz olduğu için boş bırakılmış.

         Eğer mütercim birçok hadis mecmuasında yer alan bu hadisin senedini araştırsaydı, babasının adı bilinmeyen ravinin Yezid bin Kûzer olduğunu(8) ve de senette Mesleme bin Şureyh olarak kaydedilen diğer bir ravinin de Seleme bin Şureyh olduğunu(9) görüp bunu bir dipnotla belirtebilirdi.

 Nüshalar Arası Yanlış Tercihe Birkaç Örnek:

Saadet ve şekavet bahsinde yer alan aşağıdaki altı çizili kelimelerde mütercim yanlış tercihte bulunmuştur. (s, 45-46)

ولن ينفع من ختم له بالسوء يقدم قناطير من إيمان وينفع من ختم له بالخير يقدم مثقال حبة من خردل من أيمان

Mütercim Şehit Ali Paşa nüshasındaki تَقَدُّم kelimesi yerine Mahmut Efendi nüshasındaki يُقَدِّم kelimesini tercih etmiş. Oysaki doğru olan تَقَدُّم mastarını kullanmasıydı. Zira bu mastar altı çizili olan iki yerden ilkinde لن ينفع fiilinin diğer yerde de ينفع fiilinin failidir. Bu kelime يُقَدِّم şeklinde fiili müzari olarak okunduğunda her iki fiile de fail bulunamayacağından cümle öznesiz kalacaktır.

 Tafdil meselesinde geçen bir ibarede de yine yanlış bir tercihe gidilmiştir.

وهو نص صريح في أنه فضله

Mütercim bu cümleyi 'Bu onun [Hz. Ebû Bekir'in] onların en faziletlisi olduğu konusunda sarih bir nastır' diyerek doğru tercüme ettiği halde tahkikte, Şehit Ali Paşa nüshasındaki أفضلهم ifadesi yerine Mahmut Efendi'deki فضلهم ifadesini tercih etmiştir.

Bunun dışında bazı yerlerde de tercih ettiğini söylediği nüshayı Arapça metne almamıştır. (sayfa, 62 satır, 6)

         Tüm bunlar, daha önce de belirttiğimiz gibi tercümeyle tahkiki yapanın farklı kişiler olduğu kanaatini güçlendirmektedir.

         Arapça metindeki dizgi hatalarına gelince de bunlar ilk bahsettiğimiz kitabın hemen başındaki وفضلا الحنابلة kelimesiyle başlayarak kitabın sonuna doğru -ayetlerin dizgisine varıncaya kadar (s,56)- artarak gitmektedir. Arapça metni gözden geçirenler bize bu konuda hak vereceklerdir. Dizgi hatalarının çokluğu sebebiyle bunları örneklendirmek istemiyoruz. Fakat bir tahkik çalışmasına yaraşmayacak kadar fazla ve fahiş hatalar olduğunu bilmenizi isteriz.

         Tüm bu hatalardan yola çıkarak, mütercimin Arap diline ve kelami ıstılahlara tercüme yapacak kadar vakıf olmadığı kanaatine varabiliriz. Ve yahut mütercimin tahkik ve tercümedeki çelişkilerden anlaşılacağı üzere her iki işi farklı kişilere yaptırıp kitabı kendi adına bastırmış olabilme ihtimali üzerinde de durabiliriz. Doğrusu kitabı kimin tercüme ettiği bizi pek de ilgilendirmemektedir. Zira bizim burada önemle üzerinde durmaya çalıştığımız nokta ve bu yanlışları gündeme getirmemize sevk eden sebep, ilmi eserlerin tahkik ve tercümesinde daha dikkatli olunmasını ve bu sahada faaliyet gösterenlerin bu tür çalışmalarda daha ciddi bir tavır takınmalarını sağlayabilmektir.

Tercüme Tedkikleri Komisyonu:

Talha Hakan Alp,

Abdulkadir Yılmaz,

Orhan Ençakar

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

1-Bu konuda Bilgi ve Hikmet Evi (Daru'l-Hikme) İslamî İlimler Araştırma ve Danışma Merkezi araştırmacılarından Talha Hakan Alp'in "İzmirli'nin Yeni ilm-i kelam'ı ve inikas-ı  edille meselesi" başlıklı bir makalesi bulunmaktadır. İlgilenenler "İzmirli'nin "Yeni İlm-i Kelâm"ı ile "Üniversite Kelâmı" Bağlamında İn'ikâs-ı Edille Meselesi" başlıklı makaleyi okuyabilirler.

2- İmam Eşari'yi kastediyor.

3-Bkz. es-Sübki, Tabakâtü'ş-Şâfiiyyeti'l-Kübra, 2: 272.

4-  Arapça metinde جهل  kelimesi geçiyor. Fakat görüldüğü gibi "hamd" olarak tercüme edilmiştir.

5-Şehit Ali Paşa. No: 1637. v.13/B

6-Kelimenin anlamı ve bu anlamda kullanıldığı bir hadis için bkz. İbnu'l-Esir en-Nihaye fi Garibi'l-Hadis 2/101

7-İbni Hacer, el İsabe 3: 5. es Sehavi, el- Makasidul Hasene, No:1333

8-Bkz. İbni Kesir, Câmiul Mesanid ve's-Sünen, 7: 1809. No: 4867 (Müsned-ü Ubâde b. Sabit) İbnü Ebi Hatim, el-Cerhu ve't-tadil, 9 348. No:16861

9-El-Heysemi, Mecmau'z-Zevait, 4: 280 (Kitabu'l-Vasâya, Babü vasiyeti Rasülillah)

 
Geri