NEV'İYAT // SÜNNET  
USULÜ HADİSLE İLGİLİ ISTILAHLAR

Bil ki; bütün ümmetin tam bir kabulüne mazhar olan makbul imamlardan hiç biri Hz. Peygamber’in(a.s.) en ufak bir sünnetine muhalefeti asla düşünmezler. Fakat onlardan birinde sahih bir hadise muhalefet eden bir söze rastlanırsa onun bu hadisi terkinde mutlaka meşru bir özrü vardır.” (İbni Teymiyye’nin, Ref’ul-Melamani’l –Eimmetil-A’lam adlı kitabında)


HADİS RİCALİ HAKKINDA KULLANILAN KELİMELER
Talib: Hadis ilmine rağbet gösteren mübtedidir. Hadis tesbit eden tarikleri bilen, ricali adalet ve cerh yönleriyle tanıyan kimsedir.
Muhaddis: Kamil üstaddır. Şeyh ve imam da aynı anlama gelir.
Hafız: Sened ve metinleriyle yüzbin hadisi bilip ezberleyen, ravilerini cerh - tadil ve tarihleriyle bilen kimsedir.
Huccet: Üçyüz bin hadisi bu şekilde bilenin ünvanıdır.
Allame şeyh el-Kevseri bunların müteaahirine ait ıstılahlar olduğunu selef devrinde kullanmadığını söyler. Es-Sübki, Hafız Cemaleddin el-Mizzi’ye, bir kimseye hafız diyebilmek için ulaşması gereken hıfzın miktar ve hududunu sordum. Cevaben: Bu mahalli örflere göre değişir” dediğini söyler.
Tabaka: Lügatte, birbirine benzeyen kimseler demektir. Istılah olarak birbirine yaş ve isnâdda veya sadece isnâdda yakın olan kimselere denir. Bu yakınlık birinin şeyhleri diğerinin de şeyhleri olmasından veya şeyhlerinin birbirine yakın olmasından ileri gelir. Sahabenin hepsi bir tabaka teşkil eder. Tabiîn ikinci tabakadır. Etbauttâbiîn üçüncü tabakadır ve bu şekilde devam eder. İki râvî bazen bir cihetten bir tabakada, bir başka cihetten bir tabakada yer alır. Nitekim Ashâb olan iki ve hatta daha fazla tabakaya, Tabiîn ise on beş tabakaya ayrılır
Sahabe: Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletine inanarak onu gören ve İslâm üzere ölen kimseye denir, araya irtidâd da girerse Sahâbî sayılmasına mâni değildir. Hz. Peygamber’i (a.s.) ölümünden sonra ve defninden önce mümin olarak görüp mümin olarak ölen kimse sahâbî sayılmaz, çünkü bu, karşılaşma sayılmaz. Keza Hz. Peygamberle (a.s.) kâfir olarak karşılaştığı hâlde sonradan müslüman olan kimse veya mümin olarak karşılaştığı hâlde sonradan irtidâd eden kimse de Sahâbî sayılmaz.
Tâbi: Sahâbî ile karşılaşıp mümin olarak ölen kimsedir. Karşılaşma sırasında Hz. Peygamber'e (a.s.) imân şart olmadığı gibi, araya irtidâdın girmesi de bu vasfa manî değildir. Araya irtidâd giren kimse hakkında Ebû Hanîfe iki ayrı yerde itiraz eder. Çünkü ona göre irtidâd, mutlak surette geçmişteki ameli düşürür.
Tâbiîn eğer; “şöyle yapıyorlardı”, “ şöyle diyorlardı”, “bunda beis görmezlerdi” demişse bundan kastı sahabenin böyle yaptığıdır.
Muhadram: İslam ve câhiliye devrini idrâk etmesine rağmen mümîn olarak Hz. Peygamber'i (a.s) görmeyen kimsedir. Böyle olanlar Tâbiî'in büyüklerinden sayılırlar. Bunların Hz. Peygamber (a.s.) zamanında müslüman olduktan bilinmiş olması (Necâşî gibi) ile olmaması birdir.
Metin: Bir hadisteki lafızlardır ki mana bunlardan meydana gelir.
Sened: Metne götüren yoldur veya sırayla rivayet edenlerin isimleridir.
İsnad: Metin tarikinin hikâye ve zikridir.
Müsnid: Hadisi isnadıyla rivayet eden kimseye denir.


HADİS ALİMLERİNCE KULLANILAN ISTILAHLAR

1-Mütevâtir:
Yalan üzerine ittifak etmeleri normal olarak imkânsız olan bir sayıdaki insanlar tarafından sırf akla değil, his ve müşahedeye dayanılarak yapılan rivayettir. Aynı rivayet ibtidâdan müntehâya kadar yukarıdaki vasıfları taşıyan cemâatten cemâate olacak şekilde gelmişse bu mütevâtirdir. Burada da en sondakilerin rivayet­te müstened ve dayanaklarının his ve müşahede olması şarttır. Bi­rinci şekilde araya çok sayıda tabaka tıbâk girmemiştir. İkinci çeşit tevatürde en az iki olmak üzere birçok tabaka ve cemaat var­dır. Her ikisi de zarurî ilim için (nazarî değil) ziyadesiyle faydalıdır. Mütevâtir hadisin miktarı için kesin ve muayyen bir sayı yoktur. Çok miktarda mevcuttur. Bazılarının zannettiği gibi hiç yok veya var fakat son derece az da değildir. Şartlan tamam olmasına rağ­men, kesin bir ilim ifâde etmiyorsa bu, mücerred mütevâtir olduğu için değil, başka bir mâniden dolayıdır. Mütevâtir haberin öbürlerinden fazla farklı hususiyetlerinden biri ricalinde adalet şartının aranmamasıdır.

2-Meşhur:

İkiden fazla tarîki olmasına rağmen mütevatir derecesine yükselemeyen hadislerdir. Tek başına ilim ifade et­mez. Fakih imamlardan bir cemâatin re'yince meşhur hadîs, Müstefîzdir. Müstefîz için bâzıları “iki tarafta ve ortada yer alan, ravilerin sayıca eşit olduğu rivayettir, meşhur ise bundan daha âmmdır" demiştir. Bazen meşhur tabirinin halkın lisânında işti­har bulan mücerred bir rivayet için de kullanıldığı olmuştur, hat­tâ bunun tek isnadı dahî bulunmasa bile.
3-Azîz: Her tabakadan en az iki kişiden en az iki kişinin riva­yet ettiği hadistir. Bazılarının zanları hilâfına bunun şartı, sahîh hadîs için aranan şartın aynı değildir.
4-Garib: Rivayetinde tek bir şahsın teferrüd ettiği hadîsdir. (Bu teferrud sikalardan veya diğerlerinden olabilir). Bu teferrüd senedin neresinde vâki olursa olsun birdir. Eğer teferrüd se­nedin kenarında yani sahâbî'den rivayet eden Tâbiî'de ise, riva­yet bu durumda ferdü'l-mutlak olur, eğer senedin ortasında ise -yâni Sahâbe'den rivayet edenler birden fazla iken sonradan bir kişinin bunlardan birinden rivayetle teferrüd etmesi gibi- rivayete Ferdü'n-nisbî denir. Ferd tâbiri umumiyetle ferdü'l-mutlak için garîb tâbiri de ferdün-nisbî için kullanılır.
Garîb, ya sahihtir -teferrüd eden râvînın sıka olması şartıyla es-Sahîh'de tahrîç edilen ferd hadîsler gibi- yahut da gayr-ı sahih­tir ki ağleb olan budur.
Keza garîb, ya isnâd ve metin yönleriyle gariptir -metniyle bir kişinin teferrüd ettiği revayettir- veya sadece isnad cihetiyle garîbdir, metin cihetiyle değil. Metni birçok sahabeden bilinme­sine rağmen bir başka Sahâbîden aynı hadisi bir kişinin rivayet ederek teferrüd ettiği hadîs gibi. Bununla ilgili olarak Tirmizî şöyle der: "Garîbun min hâzâl-vech". İsnadca olmayıp, sadece me­tin cihetiyle garîb olan hadîs, ancak hadîsu'l-ferd'in iştiharı ve bu­nu da onun rivâyetiyle teferrüd edenden bir çok cemâaatın riva­yet etmesiyle mevcut olabilir, aksi halde rivayete meşhur garîb de­nir. “Ameller niyetlere göre değerlendiri­lir” hadîsi evvelki tarafıyla garîblikle muttasıf iken, son tarafı ile şöhretle muttasıftır.
Mezkûr rivayet çeşitlerinden mütevâtir hâriç hepsi âhâd grubuna girer. Bu gurupta makbul olan var -ki bu rivayet eden râvide sıdk vasfının üstün geldiği rivayettir-, merdûd olan var-ki bunun râvisinde kizb vasfı üstün gelmiştir-. Bunlarla ihticâc söz konusu olunca red veya kabulünde râvilerinin ahvâlini araştırmak gerekir. Mütevâtir için buna lüzum yok. çünkü hepsi makbuldür…
5-Sahîh lizâtihi: Bu zabtı tâm, herhangi bir kadhle(hadisin sıhhatini bozma) muallel ve şâz da olmayan adl bir râvî tarafından sened-i muttasılla riva­yet edilen haber-i vâhiddir. Tedribu’r-Ravi’de “…bu hadis sahihtir” sözünün manası: onun senedi, mezkur vasıflarla birlikte muttasıldır, biz onun isnadının zahirine göre kabul ediyoruz. Bu kabulümüz onun mutlak sahih olduğunu ifade etmez. Çünkü sika ravinin de unutması ve hataya düşmesi mümkün ve caizdir…Kezzab’ın sıdkı, çok hata yapanında da isabetli olmasının caiz olduğu gibi… 
6-Hasen   Lizâtihi:  Râvide zabt ve diğer sıfatlar kuvvetini kaybederek hıffet kesbederse bu, hasen li-zâtihi'dir.
7-Sahîh li-gayrihi: Hasen li-zâtihi'nin turuku (yolları), kendisinden daha kuvvetli veya eşit kuvvette başka bir tarîkden veya derecesi kendisinden daha düşük de olsa başka tarîklerden gelmek suretiy­le artacak olursa bu hadîs sahîh li-gayrihi olur.
8-Hasen Li-gayrihi: Seyyiü'l-Hıfz olan -ihtilattan önce riva­yet ettiğini temyîz edemeyenin muhtalit olarak da olsa-, mestur olan, veya hadîsini irsal eden, veya rivayetinde müdellis -mahzûf senette mi, metinde mi bilinmeksizin- olan biri tarafından rivayet edilmiş olmasına rağmen -bunlardan hangisi olursa olsun- senette­ki derecesi bakımından kendi mislinde veya kendinden daha üstün bir başka rivayete mütâbi olursa bu rivayet hasen li-gayrihidir. İhticâc için üzerinde durulabilen bir ciheti müreccah olan bir karînenin ikâmesi hâlinde de rivayet hasendir, ancak lizâtihi hasen değildir.
Hâsılı, zaîf rivayetin turuku taaddüd ederse veya kabul tarafı müreccah olan tarafında teyîd görürse o, hasen ligayrihi mertebesine yükselir. Eğer turuku çoğalırsa bu sayede hasen li-gayrihi mertebesinden sa­hîh li-gayrihi mertebesine yükselir. Sübkî'nin Şifâu's-Sakam'ında böyle geçer.
Bir kısım imamların isnadına "isnadların en sahîhi" dedikle­ri rivayet, isnadda bulunan bir kişinin durumu sebebiyle, muva­fık olanı bu tâbiri kullanmamak ise de rivayet kendisine muha­lefet edene tekaddüm eder. Keza Şeyhey’nin ittifak ettiği bir hadîs bunlardan sâdece biri tarafından yapılan rivayete mukad­demdir. Buhâri’nin infiradı, Müslim'in İnfiradına mukaddemdir. (Bu takdim meselesi muhaddisler nezdindedir. Fukahâ nezdinde asıl olan sıhhat şartlarının içtimâ edip etmemiş olmasıdır) şu veya bu kimse tarafından tahrîc edilmiş olması değil.
Hasen e gelince, bunlardan huffâzdan bir kısmı tarafından isnadı sahîh addedilip sahîh’in en ednâ mertebesindendir şeklinde vasıflandırılan bir rivayet, isnadı bir tek kişi tarafından sahîh addedilmeyene, hiç kimse tarafından ne sahîh ne de zayıf hükmü verilmemiş olan hasen, bâzıları tarafından zayıf hükmü verilen hasene mukaddemdir.
9-Zayıf: Sahîh ve hasen olmayan hadîs-i şerîfler. Zayıf hadîsi bildirenlerden birinin hâfızası, adâleti gevşek olur veya îtikâdında (inancında) şübhe bulunur. Zayıf hadîslere göre fazla ibâdet yapılır; fakat ictihâdda bunlara dayanılmaz.
Tedribu’r-Ravi de şöyle denir: “Zayıf senedli bir hadis görüldüğünde, “Bu hadis şu isnadla zayıftır.” Demektir. “Metni de zayıftır” deme. O zayıf değildir.  Çünkü bu senedi sebebiyle zayıf olduğuna hükmedilmiştir. Halbuki bazen onun sahih başka bir senedi vardır.  Ancak bir hadis imamı “o, sahih bir vecihle rivayet edilmemiştir” veya “ona sübut sağlayacak bir isnadı yoktur” veya “zaafı beyan edilmiş bir zayıf hadistir” gibi bir hükümde bulunmuşsa ondan şüphe edilmez.
Zayıf olduğuna hükmedilen bir hadis, sahih (te) olabilir. Zayıf hadisle, muzaaf (zayıflatılmış) hadis arasında fark vardır. Birincisiyle fezail haric ahkam hususunda ihticac edilmez. İkincisiyle ihticac edilir. Kastalani, İrşadu’s-Sari de der ki: “Muzaaf, zaafı hususunda icma edilmeyen hadistir. Metinde veya senedinde bazıları tarafından zayıf addedilen, bazıları tarafından ise kuvvetli kabul edilen bir husus mevcuttur. Böyle bir hadis zayıftan üstündür. Buhari de bu tür hadisler mevcuttur. Mevzu olmayan zayıf hadisle müstehablar hâsıl olur. Bir hadisi takviye için zayıf yeterlidir. Sahihin sıhhati gibi zayıfın da zayıflığı muhtelif derecelere ayrılır. Bazıları evhâ'dır, sahîhde esah derecesi olduğu gibi.
Mevâiz, kısas ve amellerin faziletleriyle ilgili hususlarda zayıf olduklarını zikretmeksizin zayıf rivayetlerden istifade etmeye ulema cevaz vermiştir. Allah'ın sıfatlarıyla Helâl ve haram ahkâmıyla ilgili zayıflarda cevaz yoktur. Mevzu olanları "Mevzudur" diye tasrîh etmeden rivayet caiz değildir.
10-Müsned:  Senedi merfû olarak Hz. Peygamber'e (a.s.) ittisal eden rivayettir.
11-Muttasıl: Senedi, merfû olarak Hz. Peygamber'e (a.s.) veya mevkuf vs. şekilde ittisal eden hadîslere denir.
12-Merfû: Husûsan Hz. Peygamber'e (a.s.) izafe edilen kavi, fiil ve takrîrlere denir, muttasıl veya munkatı olsun farketmez.
13-Mu’an’an: Senedinde "fülân an fülan" tâbiri kullanılan tûrivayettir. Muteber olan şu ki bu ifâdeyi taşıyan rivâyetler, ravilerin (bir yerde)karşılaşma imkânı olur, tedlîs ihtimâli de bulunmazsa bun­lar muttasıldır. Sâhîheyn'e bunlardan konulmuştur. Suyuti, Tedrîbu'r-Râvîde naklettiği üzere İbnu Salâh'in ibaresi şöyledir: “bu sebeple onu Sahih şartlarına uygun bulanlar tasnîflerine dercetmişlerdir.”
14-Muallak: İsnadın mebdeinden bir veya daha fazla ricalin hazfedildiği rivayettir. Buhari bu çeşit (hadise)  Sahîhinde çokça yer ve­rir. Buhâri, bunları rivayet ederken cezm ile (kesin dille) ifade et­mişse sahîh sayılırlar.
15-Munkatı: İsnadının ortasından bir râvînin hazfedildiği ri­vayettir.
16-Mürsel: İsnadının sonunda hazf bulunan rivayettir. Tabiînden birinin "Hz. Resûlullah şöyle buyurdu" veya "şöyle yaptı" demesi gibi. Hazf senedin neresinde olursa olsun buna irsal denir. İmam Kevseri, Hazimi’nin “ Kim mürseli redderse sünnetin yarısını reddetmiş olur.” Sözünü nakleder.
17-Müdrec: Hadise ruvâttan bazılarının kelâmı karıştı ve bu da hadisin kendinden zannedildi ise bu çeşit hadislere müdrec denir. Bazen senedleri ayrı olan iki metin birleştirilir tek senedle rivayet edilir, bazen tek bir hadîs bir cemâatten işitilir, bu cemâat hadîsin sened veya metninde ihtilâf etmiş olmasına rağmen, rivayetleri üzerinde ittifak etmişlercesine kaydedilir, ihtilâftan zikredilmez. Bunların hepsi müdrectir ve bu üç neviden birine kasden tevessül haramdır.
18-Müselsel:  Bu, bir hadisi Hz. Peygamber'den (a.s.) rivayet ederken isnâdda yer alan bütün râvîlerin aynı hâl üzerine birbirine tâbi olmalarıdır.
19-Musahhaf: Metin veya senedde noktalarınl değiştirildiği rivayet. Meselâ senedde geçen “Mürâcim” ismini İbnu Maîn tashîf ederek “müzâhim” şekline sokmuştur. Metine misâl “men sâme sitten min şevval” hadîsini es-Suliyyu “şevval’i, şey’en” diye tashîf etmiştir.  
20-Muharref: Harfler aynı kaldığı halde harekenin değiştirildiği rivayettir.       
21-Mevkuf: Muttasıl veya munkatı olarak Sahabe'den rivayet edilen fi'lî veya kavli şey. Sahabe olmayanlar için mevkuf tâbiri mukayyed olarak kullanılır:"Mâmer Hemmâm'a vakfetti "Mâlik onu Nafı'a vakfetti" sözlerinde olduğu gibi.
22-Maktû': Tâbiîn'in akvâl ve ahvâlinden kendilerine mevkuf olarak yapılan rivayetlere denir.
23-Mudâl: Senedinde ard arda iki veya daha fazla şahsın düştüğü rivayet. Mâlik'in; "Hz. Peygamber buyurdu" Mâlik, (burada Nâfi ve İbnu Ömer'i terk etmiştir) veya Şafiî'nin; "İbnu Ömer şöyle dedi.." (Şafiî, burada Maliki ve Nâfi'i terk etmiştir) demeleri gibi
24-Müdelles: İsnâdındaki düşme gizli olan rivayet. Bu, râvînin çağdaşı olmasına rağmen kendisinden hadîs dinlemediği bir kimseden sanki dinlemiş intibaını verecek bir tarzda rivayette bulunması “falancadan, falanca dedi ki” sözleri gibi. Bu, isnadda yapılan tedlîstir. Tedlîs, bâzan şeyhlerde olur. Bu da şeyhine kendisinde bulunmayan isim, künye ve nisbetler vererek değişik şekilde tavsîf etmektir. Tedlîsin en kötüsü tedlîsü't-Tesviyedir. Bu da senette şeyhini sabit tutmasına rağmen başkasını (yânî şeyhinin şeyhini veya daha yukarıdan birini) senetten çıkarmasıdır. Bunları senetten çıkarışı onların zayıf olması veya ehemmiyetsiz kimseler bulunması sebebiyledir. Şeyhini sabit tutuşu da onun sika olmasından dolayıdır. Bu çeşit rivayette ayrıca, hadisin değerini artırmak için, ikinci bir sikadan işitme vâki olmuş intibaını verecek tâbirler kullanılır.
25-Mürselü'l-Hafî:  Kendisinden rivayet yaptığı kimse ile karşılaşmayan -veya karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmeyen fakat ikisi arasında bir vâsıta bulunan- muasırın semâ (dinleme) intibaını verecek tâbîrler kullanarak yaptığı rivayettir. Müdelles ile mürselü'l-hafî arasındaki fark:müdellesin râvîsi, kendisiyle karşılaştığı bilinen birinden işitmediği şeyi rivayet etmiştir, mürselül-hafînin râvisi ise rivayette bulunduğu kimse ile çağdaş olmasına rağmen onunla karşılaştığı bilinmez.
26-Şâzz: Sika veya sadûk bir râvînin, zabtının daha fazla olması veya sâdece çok olmaları veya bu ikisinden başka bir müreccih sebebiyle kendisinden daha üstün ve ercah olana muhalif düşen rivayeti. (Buradaki muhalefeti, ercah olanın rivayetini reddetmeyi gerektirecek muhtevadadır).  Şâzzın mukabili mahfuz dur. Sahih ve hasen ravinin teferrüdü, sika olanlardan bir cemaatin rivayet ettikleri hadise münafi olursa bu kabul edilmez ve böyle münferid bir rivayete şazz denir.
27-Mahfuz: Üstünlük (rüchân) cihetiyle kendisinden aşağıda olana muhalif olarak ercah olanın yaptığı rivâyet.
28-Münker: Zayıfın makbul olana muhalif olarak yaptığı rivayet. Bunun mukabiline de mâruf denir.
29-Mâruf: Makbulün zayıfa muhalif olarak yaptığı rivayet.
30-Mevzu: Kasden uydurulup Hz. Peygamber'e isnâd edilen yalan rivayet. Bu zayıfların en fenası ve en çirkinidir. Bunun uydurma olduğu ister bizzat uydurucu tarafından îtirâf edilmiş isterse rivayet edenin hâlindeki karinelerle anlaşılmış olsun ikisi de aynı hükme tâbidir. Râvinin uydurucu olduğunu bildiren ahvâl:Bir kısım rüesânın hevâ ve hevesini aksettiren yalanlara uyması, isnadı içerisinde, bu haberin ancak onun canibinden gelebileceği bilinen bir kezzâb kişinin yer alması, bu haberde kendisine hiçbir mütâbînin bulunmaması, şahit bulamayışı, bir haberin uydurma olduğu rivayet edilen şeyin ahvâlinden de anlaşılır: kelimelerde ve mânâda görülen rekâket (bozukluk), Kur'ân ve mütevâtir sünnete veya kesin icmâya veya akl-ı selime muhalif düşmesi gibi. Mevzu olan şeyi bizzat kendisinin uydurmuş olmasıyla bir başkasından almış olması veya zayıf isnâdlı bir hadise değerini artırmak için, sahih bir sencd koyması arasında fark yoktur. Keza mevzu hadisi, idlâl için, sevap kazanmak için, meslek ve mezheb taassubuyla, garîb bir şey ortaya koymak, bâzı rüesânm nevasına uymak gayesiyle uydurmuş olması arasında da fark yoktur. Mevzu hadîs her hâl u kârda değersizdir, bâtıldır.
31-Metruk: Rivayet ettiği şey malûm ve müsellem kaidelere muhalif olması sebebiyle râvisi Hz. Peygamber'e (a.s.) kizb isnâdıyla müttehem olan kimsenin rivayeti ki, zâten bir başka tarîkden de rivayet edilmemiştir. Keza halk tarafından yalancı bilinen bir kimse de aynı şekilde metruktür. Fakat bu sonuncunun derecesi birinciye kıyâsla daha düşüktür.
32-Muallel: İçerisinde illetin varlığı ortaya çıkarılan rivayettir, illet hadiste bulunan, keşfi son derece güç, ince, gizli ve sıhhati bozucu (gamız, hafi, kâdih) bir sebepten ibarettir. Hadis bu illete rağmen zahiren illetten salim gözükür. İllet, bu ilmi hilen kimseyi, mevsûldeki irsale, merfûdaki vakfa, bir hadisin bir başka hadîse girmiş olmasına veya vahim olanın vehemine vs. uyaracak başka karinelerin yanı başında râvinin teferrüdü ve kendisine başkasının muhalefet etmesiyle anlaşılır. Böylece, kendisinden hâsıl olan zann-ı galiple, hadisin gayr-ı sahîh olduğuna hükmeder veya tereddüdde kalarak üzerinde tevakkuf eder.
Bu nevi, hadis ilimleri içerisinde en şerefli ve en hassas olanıdır. Bunda ancak geniş bir hıfz ve derin bir vukufla beraber parlak ve nafiz bir kavrayış sahibi olanlar söz söyleyebilirler. İllet, umumiyetle isnada âriz olur, bazen de metinde rastlanır. İsnada ârız olan bir illet bazen hem senedi, hem de metni beraberce yaralar, bazen de sâdece metni yaralar, metin merfû ve sahih kalır
33-Muzdarib: Derece yönüyle birbirine eşit, farklı şekillerde rivayet edilen hadis. Bunun bir râvîden iki veya daha fazla şekillerde rivayet edilmiş olmasıyla müreccih olmayan ikinci bir râvi veya râviler tarafından rivayet edilmiş olması aynıdır. İki râvîden veya râvîlerden biri râvinin hıfzı veya diğer tercîh sebeplerinden biri dolayısıyla tercih edilirse hüküm tercîh edilene göre olur ve bu durumda hadîs muzdarib olmaz, mercuh hadîse de ayrıca şâzz veya münker deneceğini daha önce görmüştük. Izdırâb bâzan senedde bazen metinde, bazen  da her ikisinde    görülür.
34-Maklûb: Galat olarak râvînin takdim ve te'hîr, tağyîr ve tebdilde bulunduğu rivayettir. Bu, isnâdda vâki olabilir: Râ­vînin ismini babasının isminin yerine veya babasınınkini râvînin ismi yerine koymak şeklinde. Mürre İbnu Kâb diyecek yerde Kâb îbnu Mürre demek gibi, ki bu şekil daha çok görülür. Bazen da hadîsi esâs rivayet eden yerine, aynı tabakadan bir başkası zikre­dilir.. Meselâ Sâlim'in rivâyetiyle iştihar bulan bir hadîsi nâfi'ye isnâd etmek gibi. Bu bir galat değil de istiğrâb uyandırmak için­se hadis mevzu hükmündedir. Maklûb bazen metinde meydana gelir.. Müslim'de rivayet edilen Ebû Hüreyre hadîsi gibi. Bu­rada metin şöyledir: "ve o kimse ki sadakayı gizlice verir, o kadar ki, sağ eli, sol elinin verdiğini bilmez". Bu râvîlerden biri tarafından yapılan bir yer değiştirmedir. Aslı ise şöyle olmalıdır: "... o kadar ki sol eli sağ elinin verdiğini bilmez".
Bazen bir metnin isnadı alınır, bir başka metne ilâve edilir veya tersi yapılır. Bununla istiğrâb meydana getirmek kastedilmişse, mevzu gibidir. Bu, bazen bir muhaddisin hıfzını veya yan­lış telkîni kabul derecesini imtihan etmek için yapılır. Bu çeşit­ten yer değiştirmelere ehl-i hadîs müracaat etmiştir. Bağdâdlı muhaddîsler Buhârî'yi denemek için yüz hadîsin metin ve senetle­rini kalbetmişlerdi. Buhârî derhâl aslî şekillerine koyunca Bağdâdlılar onun büyüklüğünü anladılar.
35-Muttasıl senedlerde mezîd: Senedine bir râvînin ziyâde edildiği rivayettir. Böyle bir ziyâdeyi yapmayan yapandan daha sağlamdır. Bir hadîsin mezîd addedilebilmesi için hadîsi ziyâdesiz olarak rivayet eden başka bir sıkanın zâid râvînin üst tarafın­daki râvîden semâını tasrîh etmiş olmalıdır. Bu olmadığı takdîrde mezîd hadîsde yer alan şahsın bizzat senette mevcûd olduğuna ancak senedde tedlîs, inkıta veya irsalden birinin varlığına hükmolunur.
36-Mühmel: Künye, lakab vs. de değil de sâdece isimde veya isim ve baba isimlerinde müttefik veya her ikisinde ve bir de dede isimlerinde veya bunlarda ve bir de nisbette müttefik iki râvinin birinden rivayet edilen ve tesmiye sırasında şahıslardan birini diğerinden ayırt edici bir vasıf eklenmeden müşterek isimlerden biri zikredilen rivayet, ihmâlinin zevalinde karinelere ve zann-ı galibe rücû etmesi gerekir, sâdece birinden rivayette bu­lunmuş olması dolayısıyla râvinin ona karşı olan hususiyetinin ortaya çıkması gibi. Eğer bu hususiyet ortaya çıkarılmazsa, her ikisi de aynı ölçüde sıka olmaları hâlinde zarar vermez. Fakat ikisi de gayrı sıka iseler sahîh olan kavle göre, zarar verir. Bunlar iki meçhul kişi iseler ihmaldeki zarar şiddetlidir.
37-Şâhid: Bir başkasına sâdece mânâ cihetiyle müsâvî olan veya benzeyen hadîse denir. Bu durumda hadîsi rivayet eden sahâbî birden fazladır. Böyle bir hadisin zikrini talebetmeye istişhâd denir.
38- Mütâbaat: Teferrüd ettiği zannedilen bir râviye, bir başkasının, Sahâbînin vahdeti şartıyla rivayet edilenin lafızla­rına muvafık ve uygun rivayette bulunması (başkasının başkasına mutâbaatında). Bu başkaya mütâbî ve tâbi denir. Mütâbi (tefer­rüd ettiği zannedilen râvînin kendisi için hâsıl olursa mütâbaat tamdır. Eğer şeyhi veya daha üstteki birisi için hâsıl olursa kâsırdır. Mütâbaatı, âlimler sâdece 'lafızda hâsıl olan benzerlik" diye tahsis ederler -bu benzerlik, mezkûr Sahâbînin rivayetinde veya başkasında olmuş farketmez-, şahidi de "mânâda hâsıl olan benzerlik" olarak.
39-İ'tibâr: Ferd olduğu zannedilen bir hadîse herhangi bir mütâbî veya şâhid var mıdır anlamak için veya ne berikisinin ne de ötekisinin bulunmadığını göstermek için mezkûr hadîsin turukunun incelenmesidir.
40-Muhkem: Makbul hadîsdir. Diğer bir makbulle zahiren de olsa muârazada bulunmamalıdır.
41-Muhtelifu'l-Hadîs: Mânâda zahirî bir tearuz bulunan iki makbul hadise denir. İki makbulün arası fazla zorluk çekilmeden telîf ve cem edilebilir.
42- Nâsih-Mensûh: Makbul ve mânâca müteârız iki hadîsdir. Burada medlullerin cemi imkânsızdır. Ancak birinin mukaddem diğerinin müteahhir olduğu yâ hâriçten târih vasıtasıyla bilinir veyahut haricî olmayan bir vâsıtayla anlaşılır.
*************************************************************************************************

Kaynak:

1-İ'laü's-Sünne, Zafer Ahmed et-Tehanevi,  Yeni Usulü Hadis, İbrahim Canan
2-el-Menaru'l Münif, İbni Kayyım Cevziyye, Cantaş Yay.
3-Mevzu Hadisler, M.Yaşar Kandemir,D.İ.B.
4-Akıl Vahiy Açısından Sünnet, Dr. Mehmet Erdoğan, İFAV
5-el-Muvafakat, Şatıbi, İz Yay.
6-Kur'an Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Yay.
7-Mevzu Hadisler, Abdulfettah Ebu Gudde, İnsan Yay.
8-Sünneti Anlamada Yöntem, Yusuf el-Kardavi, Rey Yay.

Rıza GÖRÜŞ

 
Geri