NEV'İYAT // SÜNNET  
EBÛ HANİFE’NİN İÇTİHAT SİSTEMATİĞİNDE ...

İMAM ÂZAM EBÛ HANİFE’NİN İÇTİHAT  SİSTEMATİĞİNDE SÜNNET VE HADİS

Prof.Dr. Beşir GÖZÜBENLİ

İmam Âzam Ebû Hanife, geçmişten günümüze en geniş coğrafyada uygulanan fıkhî mezhebin kurucusudur. İslâmî kültürel birikime katkısı en üst düzeyde olan İslâm âlimlerindendir. Bu katkının önemli bir kısmı fıkıh alanındadır. Fıkıh biliminin gerek pratik hayatla ilgili kısmı olan furu’ fıkhı ve gerekse hukuk metodolojisi ve felsefesi de denilen fıkıh usulünün sistematize edilmesinde İmam Ebû Hanife’nin çok büyük payı vardır. Bu çalışmamızda, İmam Ebû Hanife’nin fıkıh usulüne katkısının boyutları hakkında bir fikir vermesi açısından, onun içtihat sistematiğinde genel olarak Sünnetin kaynak oluş derecesi ile hadîs çeşitlerinin hüküm istinbatındaki yerine dair bazı tespit ve değerlendirmelerimiz yer alacaktır. Bu kapsamda, konuya hazırlık açısından İmam Âzam’ın hadîs ilimlerini tahsil süreci hakkında da özet bilgilere yer verilecektir.

Teşriî Bir Kaynak Olarak Sünnet
İslâm kültüründe Kur’ân ve Sünnet iki temel naklî delildir. Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrirlerinden oluşan Sünnetin, Kur’ân-ı Kerim’den sonra İslâm’ın ikinci temel kaynağı olduğu hususunda İslâm âlimleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.

Fıkıh usulü kültüründe naklî delillerden hüküm çıkarma kuralları anlatılırken, Kur’ân ve Sünnet’in aynı başlık altında yer aldığı görülmektedir. Bu durum Sünnetin teşrii değerinin en önemli göstergelerindendir. Zîrâ bu sistematik, Sünnetin de vahiy kaynaklı olduğu anlayışının göstergesidir. Herhangi bir konuda naklî delillerden bir şey gelmişse, onunla teklîfî hüküm sabit olabilmesi için esas belirleyici kriter, sübut, delâlet ve iktizânın seviyesidir.

Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasının tamamı, yani bütün âyetler sübut yönüyle kat’î olduğundan, fıkıh usulünün bu bölümünde, âyetlerin sübut boyutu inceleme dışıdır. Zîrâ âyetlerin tamamı bize kadar mütevatir olarak ulaştığından sübut yönüyle kesin olup, bu konuda hiçbir şüpheye mahal yoktur. Bundan dolayı fıkıh usulü çalışmalarında âyetlerle ilgili olarak sadece lafızların mânâya delâlet dereceleri ve bir de âyetlerde bildirilen hususun iktiza seviyesi incelenir. Hadîslerle ilgili olarak bunlara ilaveten bir de sübut yönü incelenir. Kur’ân-ı Kerim’le ilgili şâzz kıraatler de sübut yönüyle hadîsler kategorisinde değerlendirilmektedir.

Bu sistematiğin gereği olarak, teklîfî hükümlerin tarifleri yapılırken, bir konunun Kitap ve Sünnet’te bildirilmiş olması arasında ayırım yapılmaksızın, öncelikli olarak ilgili âyetlerin delâlet, hadîslerin ise sübut ve delâlet seviyelerine dikkat çekilir. Bu durum Sünnet’in teşriî değerinin en önemli göstergelerinden biridir.

Rivayet bilimlerine dair kriterler açısından hadîslerin birçok çeşidi olduğu ve fakihlerin her bir rivayet çeşidini, fıkhî kaynak oluşu bakımından aynı düzeyde tutmadıkları bilinmektedir. Sünnetin bir kısmı mütevatir, bir kısmı ahad, bir kısmı da mütevatir ile ahad arası (meşhur) bir seviyedeki hadîs rivayetleriyle bize kadar ulaşmıştır. Ayrıca bu rivayet çeşitlerinin de kendi aralarında derecelendirilmesi söz konusudur. Bu kapsamda mütevatir hadîsler, lafzî mütevatir ve mânevî mütevatir olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Ahad hadîslerin ise birçok çeşidi bulunmaktadır. Ahad hadîslerin böyle birçok çeşide ayrılması, bu rivayetlerin farklı kriterlerle gruplandırılmasından kaynaklanmaktadır. Hadîsler konusunda farklı açılardan yapılan tasniflerin ayrıntıları çalışmamızın kapsamı dışındadır. Bu konunun ayrıntıları, genellikle ehl-i hadîs denilen âlimlerce yazılan hadîs usulü ve rivayet bilimleri kitaplarında anlatılmaktadır. Hanefi âlimler ise hadîsleri genellikle mütevatir, meşhur ve ahad şeklinde gruplandırmışlardır.

Ebû Hanife’nin içtihad metodu ile ilgili rivayetler incelendiğinde onun kitap ve sünnet başta olmak üzere konuyu aklî ve naklî boyutlarıyla ele aldığı ve her bir hüküm ile ilgili delillerden nasıl hükme ulaşıldığını tartıştığı ve bir neticeye vardığı görülecektir. Ebû Hanife’nin içtihad sistematiği Hz. Ömer’in yaptığı gibi bir komisyon içtihadı idi. Ebû Hanife’nin değişik ilim dallarında uzmanlardan oluşan bu meclisinde bir gün bir meselede kıraat ilmi ile ilgili talebesi gelmeyince o gelinceye kadar ilgili meselede hüküm vermeyi ertelemesi meşhurdur. Ancak Ebû Hanife’nin fetvalarının nakledildiği İmam Muhammed’in eserlerinde her fetvanın delili zikredilmemiştir. İmam Ebû Hanife’nin vefatından sonra aynı metodolojiyle içtihat yapacak âlimlerin yetiştirilebilmesi için, onun içtihat ilkelerinin netleştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkınca, bu büyük imamın talebeleri ve onların yetiştirdiği Hanefi âlimler yoğun bir arayış içine girdiler. Bu kapsamda öncelikle kendisinden nakledilen içtihatlar arasındaki sistematik bütünlüğü sağlayan içtihat ilkelerini tespit edebilmek için, benzeri düzeydeki teklîfî hükümleri çeşitli açılardan karşılaştırma işine ağırlık verdiler. Bu çalışmalarda İmam Ebû Hanife’nin fıkıh akademisinde yetişmiş İmam Ebû Yusuf (v.182) ve İmam Muhammed (v.189) gibi birinci nesil ve İsa b. Eban (v.221) gibi ikinci nesil imamların verdiği bilgiler birinci el kaynak olmuştur. İşte Hanefi fıkıh usulü kitaplarındaki hadîslerle ilgili tasnif ve kriterler, İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğini ortaya çıkarabilmek için yapılan bu çalışmalar sonucu ulaşılan tespitlerdir.

Burada işaret edilmesi gereken önemli bir husus da şudur: Hanefi kültüründe ilk dönemlerde Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmasıyla ilgili teknik ve metodolojik konular fıkıh usulünde incelendiği gibi, hadîslerle ilgili teknik ve metodolojik konular da yine fıkıh usulü kitaplarında incelenmiştir. Hanefi kültüründeki tefsir usulü ve hadîs usulüne dair müstakil kitaplar ise sonraki dönemlerde yetişen bazı âlimlerce farklı mülâhazalar dikkate alınarak yazılmıştır.

Lafzî mütevatirin dışındaki hadîslerin kaynak oluş seviyesi ve şartları konusunda, İslâm âlimleri arasında farklı anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı, daha ilk devirlerden beri, özellikle ahad hadîslerin kaynak oluş şartları ve bu konuda belirlenen kriterlere ilişkin tartışmalar, ilim dünyasının gündeminden düşmemiştir.

Bu tartışmaların İmam Ebû Hanife ile ilgili boyutları ise daha ateşlidir. İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğini gerektiği gibi kavrayamamaktan kaynaklanan bazı önyargılar sebebiyle, özellikle mezhep taassubunun etkili olduğu yerlerdeki pek çok insan, onun ilim dünyasına yaptığı katkılardan mahrum kalmıştır. Bilindiği gibi, bazı insanların İmam Ebû Hanife’yi anlamakta zorluk çekmeleri, genellikle onun Sünnet anlayışını netleştirememelerinden kaynaklanmaktadır. İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğindeki Sünnet’le ilgili kriterlerini, kendi anlayış ve ön kabullerine aykırı gören bazı insanlar, bu büyük imamın hadîs bilgisi konusunda bilimsel temellerden uzak sözler bile söylemişlerdir. İmam Ebû Hanife’nin hadîs bilgisi ve Sünnet anlayışı konusundaki bu tür ilim dışı sözlerden, bunları söyleyenlerin kendi mezhepdaşları olan birçok âlimin bile rahatsızlık duyduklarını eserlerindeki açık ifadelerinden anlıyoruz. İmam Ebû Hanife’ye yöneltilen bu tür asılsız isnatlardan rahatsızlık duyan Şafii ve Maliki âlimlerden bazıları kitaplarında, İmam Ebû Hanife’yi savunan bölümler ayırmışlardır. Hattâ bu kapsamda, kendileri Şafii mezhebine müntesip olduğu hâlde İmam Ebû Hanife’yi savunan müstakil kitap yazan âlimler bulunduğunu da ifade etmek gerekir. Meselâ Muhammed b. Yusuf es-Salihi (v.942/h) kendisi Şafii mezhebine müntesip bir âlim olduğu halde, İmam Ebû Hanife hakkında “Ukûdu’l-Cuman fi Menakıbi’l-İmami’l-A’zam Ebî Hanifeti’n-Nu’man” isimli geniş hacimli müstakil bir kitap yazmıştır. Bu kitabın önemli bir kısmı, İmam Ebû Hanife’ye karşı hadîs konusunda yöneltilen asılsız isnatlara verilen ilmî cevaplardan oluşmaktadır.

İmam Ebû Hanife’nin Hadîs İlmini Tahsil Süreci
İmam Ebû Hanife entelektüel birikimi yüksek bir çevrede yetişmiştir. Bu büyük imamın doğup büyüdüğü Kûfe şehri, Abdullah ibn Mes’ud başta olmak üzere, yüzlerce (bin beş yüz civarında) sahabinin yerleşip, ilim meclisleri oluşturarak öğrenci yetiştirdikleri önemli bir merkezdir. Özellikle Hz. Ali’nin (r.a.) hilâfet merkezini buraya taşımasından sonra Kûfe hadîs birikimi yüksek düzeyde âlimlerin bulunduğu bir ilim merkezi hâline gelmişti. Bundan dolayı Kûfe, o dönemdeki hadîs seyahatlerinde en önemli uğrak yerlerinden birisi olmuştur. Kûfe’nin hadîs ilmi açısından önemli bir merkez oluşunda, buraya yerleşen sahabilerin yanında, onların yetiştirdiği tâbiûn âlimlerinin de payı büyüktür. Zîrâ bu âlimlerin farklı ilim merkezlerindeki hadîs üstadlarından sağladıkları birikimleri Kûfe’ye taşımaları, bu şehri hadîs ilmi açısından en önemli merkezlerden birisi hâline getirmişti. Burada Alkame, Mesruk, Esved, Kadı Şurayh, İbrahim Nahai, Hammad b. Ebi Süleyman ve Şa’bi başta olmak üzere yüzlerce tâbiûn âlimi yetişmişti.

İşte İmam Ebû Hanife böyle bir ilim merkezinde yetişmiş, küçük yaşlarda dînî ilimleri tahsile başlamış ve Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemiştir. Çağdaşı olan diğer büyük müçtehitler gibi, başlangıçta Ebû Hanife de fıkhî konuların naklî delilleriyle ilgili temel bilimsel donanımını sağlamak üzere, bulunduğu çevredeki hadîs kültürünü almıştır. Ayrıca o çeşitli vesilelerle dışarıdan Kûfe’ye gelen hadîs âlimleriyle de görüşüp, kendi birikimlerini karşılaştırarak ilim ve fikir ufkunu zenginleştirmiştir. Kelâm ilmine ilgi duyduğu dönemlerde itikadî esasların aklî ve naklî temel referanslarına yoğunlaştığı da bilinmektedir.

Ebû Hanife’nin tahsil hayatında en önemli ilim merkezlerinden birisi de Mekke’dir. Klasik tarih kaynaklarında yer alan bilgilerden, bu büyük imamın hiç ihmal etmeden her yıl hacca gitmeye gayret gösterdiğini biliyoruz. Hac seyahatleri esnasında uğradıkları ilim merkezlerinde âlimlerle uzunca görüşmeler yaptığı da bilinmektedir. Bu kapsamda Medine-i Münevvere ve Mekke-i Mükerreme’de ibadet yanında ilmî faaliyetlerle de meşgul olmuştur. Bu büyük imamın, Emevi yönetiminin baskılarından kaçarak Mekke’ye sığındığı ve yine aynı şekilde Abbasi yönetiminde de belirli aralıklarla Mekke’de bulunmayı tercih ettiğini biliyoruz. Hayatının yetişkinlik ve olgunluk çağlarındaki beş yıldan fazla bir süresi Mekke’de geçmiştir. İlmî faaliyetler, ağırlıklı olarak da içtihatlarının dayandığı naklî ve aklî delillerle ilgili tartışmalarla geçen bu dopdolu Mekke hayatı, Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğinin oluşmasında oldukça önemlidir. Zîrâ Hicaz ekolü ve diğer ilim merkezlerindeki ilmî birikime vâkıf olması açısından, bu çok büyük bir imkândır ve İmam Âzam bu imkânı olabildiğince verimli değerlendirmiştir.

Güvenilir tarih kaynaklarında İmam Ebû Hanife’nin özellikle hadîs dersi aldığı hocaları arasında, Ata b. Ebî Rebah, Zeyd b. Ali, Şa’bi, Tavus, İkrime, Katade, Nafi, Zühri, Simak b. Harb ve Hammad b. Ebi Süleyman başta olmak üzere yüz civarında büyük tâbiûn âliminin ismi geçmektedir. Bazı kaynaklarda ise Ebû Hanife’nin yüzlerce tâbiûn âlimiyle görüşüp hadîs aldığı bilgileri yer almaktadır. Ebû Hanife, Kufe’deki tâbiûn âlimlerinin bilgi birikimini elde etmede en fazla, Hammad b. Ebî Süleyman’dan faydalanmıştır. Onun Hammad b. Ebî Süleyman’ın derslerine hiç aksatmadan yaklaşık yirmi yıl kadar devam ettiği bilinmektedir. Hattâ onun bu hocasından iki bin civarında ahkâm hadîsi yazdığı bilgisi de güvenilir kaynaklarda yer almaktadır.

İmam Ebû Hanife, Ehl-i Beyt imamlarının hadîs birikimlerine de vâkıf olmuştu. Bu kapsamda onun Zeyd b. Ali ile uzun süre yakından görüştüğü ve kendisinden hadîs dinlediği bilinmektedir. Onun tahsil hayatında Hammad b. Ebî Süleyman ve Ata b. Ebî Rebah gibi, Zeyd b. Ali de çok özel bir yere sahiptir. Ayrıca tarihî kaynaklarda onun hac esnasında Ehl-i Beyt imamlarından İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sadık ile de görüşüp bazı fıkhî konuları müzakere ettikleri bilgisi yer almaktadır.

Hadîslerin henüz bütünüyle tasnif edilip yazıya geçirilemediği dönemde yetişen Ebû Hanife, sadece belli bir muhitteki ilmî birikimle yetinmeyip, İslâm dünyasının her bölgesindeki ilim merkezlerinde yetişen âlimlerin ilmî birikimlerine de ulaşmayı hedeflemiştir. Bu kapsamda onun Hicaz ekolü imamlarından Malik b. Enes ile olan uzun süreli ilmî müzakereleri, tarih kaynaklarında ayrıntılı denilebilecek ölçüde anlatılmaktadır.

Henüz daha sağlığında iken İmam Ebû Hanife’nin ünü İslâm dünyasındaki ilim merkezlerinde yayıldığından, birçok İslâm âlimi onunla görüşüp, ilmî sohbetler yapmak için vesileler bulmaya çalışıyorlardı. Bundan dolayı onun hac seyahatleri, İslâm dünyasının farklı yerlerindeki ilim merkezlerinde yetişen âlimlerle daha yakından tanışmak için önemli bir vesileydi.

Bütün bunların ötesinde onun çok yönlü yetişmesinde tahsil hayatı gibi, derslerinin de etkili olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. Zîrâ onun dersleri uzun süreli müzakerelere sahne oluyordu. Bu esnada öğrencilerinin görüşlerini en ince ayrıntılarına kadar dinler, bu görüşlerle kendi görüşünü çeşitli açılardan karşılaştırırdı. Hattâ onun özellikle hayatının son yıllarında, çeşitli ilim dallarında uzman kırk civarında seçkin öğrencisinden oluşan akademi benzeri bir ilmî yapılanma gerçekleştirdiği biliniyor. Bu uzman grup arasında hadîs alanında derinleşmiş birçok öğrencisi de vardı. Görülüyor ki onun aktif tahsil hayatı ömrünün sonuna kadar devam emişti.

Hanefi Fıkhında Sünnet Kaynaklı Hükümlere Dair Bazı Mülâhazalar
Bu başlık altında Hanefî içtihat sistematiğindeki Sünnetle ilgili kriterlerin farklı boyutları olabileceğine dikkat çekmek hedeflendiğinden, birkaç örnek üzerinde değerlendirmelerle yetinilmiştir. Hanefî fıkıh kültüründe Sünnet kaynaklı hükümlerin elde ediliş (istinbat) kuralları, özellikle de deliller arası tearuz görüntülerinin giderilmesinde başvurulan esaslarda, “ihtiyat” ilkesinin hâkim olduğu bilinmektedir. Bu ilke farklı boyutlarıyla netleştirilemediğinde Hanefî içtihat sistematiğinde Sünnetin teşriî konumunu da gerektiği gibi anlaşılamaz. Çalışmamızın bu kısmında “ihtiyat” ilkesinin bazı boyutlarına dikkat çekilecektir.

Hanefî içtihat sistematiğinde bir şeyin farz veya haram olabilmesi için öncelikle o konuda sübutu kat’î bir naklî delil bulunması temel şarttır. Zîrâ sübutu kat’î olmayan naklî delillerin delâlet ve iktiza seviyeleri en üst düzeyde de olsa, onlarla farz ve haram hükümleri sabit olmaz. Teklîfî hükümlere dair bu kriterler İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğindeki ihtiyat ilkesinin gereğidir. İşte bu ilke gereği, Hanefî fıkıh kültüründe ahad hadîslerle farz ve haram hükümleri sabit olmaz; bu tür hadîslerle sabit olabilecek en üst teklîfî hüküm talep boyutlu olarak vacib, uzak durma (keff) boyutuyla ise tahrimen mekruh hükümleridir. O hâlde Hanefî fıkhındaki kaynağı hadîs/sünnet olan haram ve farz hükümlerin hepsi mütevatir hadîslere mi dayanmaktadır? Lafzî mütevatir hadîs sayısı oldukça sınırlı olduğuna göre, “Hanefîler’in bu anlayışının ihtiyat ilkesiyle uyumu nasıl izah edilir?” gibi sorular akla gelmektedir. İhtiyat ilkesinin bazı boyutlarına dair aşağıdaki başlıklar altında verilecek bilgilerin, Hanefî içtihat sistematiğine ilişkin bu ve benzeri sorulara açıklık getirmeye katkı sağlayacağını düşünüyoruz.

a- Sahabe ve Tâbiûn Âlimlerinin İttifakının Manevî Mütevâtir Sayılması
Ebû Hanife ve çağdaşları, şer’î amelî konularla ilgili tâbiûn dönemindeki büyük âlimlerin ittifakının Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Sünnetine dayandırıldığı hususunda bir tereddüt taşımamaktaydılar. Özellikle kaynağı Sünnet olan farz veya haram hükümleri konusunda sahabiler arasında ihtilaf olduğuna dair bir bilgi nakledilmemişse, sahabenin de ittifakının bulunduğu varsayılarak, konuyla ilgili lafzî mütevatir hadîs bulunmasa bile, sahabe ve tâbiûnun uygulamaları mânevî mütevatir hadîs gibi kabul edilmiştir. Çünkü bu tür rivayetler tâbiûn döneminin birçok büyük âlimi tarafından titizlikle incelenip, rivayet boyutuyla güvenilirliği kanıtlanmış hadîslerdir.

Özellikle fakih olarak temayüz etmiş sahabilerin Peygamberimiz’den (s.a.v.) naklettikleri dînî mükellefiyet bildiren ifadeleri, sonraki dönemlerde geliştirilen rivayet bilimleri kriterleri açısından ahad olarak kabul edilse bile, İmam Ebû Hanife’nin yaşadığı dönemde sübut bakımından güvenilir rivayetler olarak (mânevî mütevatir gibi) kabul edilirdi. Bu tür rivayetlerin sadece sahabi tabakası ravi sayısı bakımından mütevatir şartlarını haiz değildir; tâbiûn tabakasındaki ravi sayısı bakımından ise mütevatir şartları mevcuttur. Sahabi hadîs olmayan bir sözü hadîs diye nakletmeyeceğinden ve de bu kadar çok sayıdaki tâbiûn âliminin hadîs naklettiği sahabinin hadîs bilgisine de güvenilerek, bu tür hadîsler mütevatir olmasa bile hüküm istinbatında amelî açıdan mütevatir gibi kabul edilmiştir. Hanefi içtihat sistematiğinde bu tür rivayetlere meşhur hadîs denildiğini biliyoruz. Esasen sonraki dönem Hanefî âlimlerce meşhur olarak nitelendirilen hadîslerin hepsi bu kapsamdaki rivayetlerden oluşmaktadır. Bu durum Malikilerdeki “Amel-i Ehl-i Medine” anlayışıyla da büyük ölçüde paralellik arz etmektedir.

İmam Ebû Hanife’nin bu anlayışı tâbiûn âlimlerinin merfu rivayetleriyle de sınırlı değildir. Zira hicrî birinci asrın sonlarında, tâbiûnun büyük âlimlerinin mürsel olarak naklettiği hadîsler, çok sayıda sahabi tarafından nakledildiği kesin olarak bilinen hadîslerden oluşmaktadır. Meselâ Hasan el-Basri, en az üç sahabinin Peygamberimiz’den (s.a.v.) naklettiği kesin olarak bilinen hadîslerin, sahabi ravisi zikredilmeden mürsel olarak nakledilmesinin, kendi dönemindeki âlimler arasında mâruf bir yöntem olduğunu söylemiştir. İmam Ebû Hanife’nin ilim silsilesinde çok önemli bir konumda bulunan tâbiûn imamı İbrahim en-Nahai’den de mürsel hadîslerle ilgili benzeri ifadeler nakledilmektedir. Dolayısıyla o dönemde tâbiûn imamlarının mürsel olarak naklettikleri hadîsler, rivayet zinciri bakımından güvenilirliği kanıtlanmış/şüphe taşımayan hadîslerdir. Bu tür rivayetlerin yaklaşık bir iki asır sonraki hadîs usulü âlimleri tarafından, kendi dönemlerinde geliştirilen kriterlerle zayıf veya ahad rivayetler olarak değerlendirilmesi, Ebû Hanife ve çağdaşı olan büyük âlimlerin içtihatlarına hadîs boyutuyla gölge düşürmez.

Sahabe ve tâbiûn dönemindeki rivayet zinciri bakımından ahad hadîs görünümü arz eden, ancak bildirdiği teklîfî hüküm konusunda, sahabe ve tâbiûn âlimleri arasında görüş birliği bulunan hadîsler de İmam Ebû Hanife’nin içtihat metodolojisinde -lafızdan ziyade mânâ açısından- sübutu kat’î rivayetler gibi sağlam/güvenilir kabul edilirdi.

Örnek: Bayanların âdetli iken namaz kılmalarının ve oruç tutmalarının haram olduğu, temizlendikten sonra ise bu dönemde kılınamayan namazların kaza edilmeyeceği, Ramazan oruçlarının ise kazasının gerektiği hükmü Sünnetle sabit olup, bu konuda sahabe ve tâbiûn âlimlerinin icmaı bulunmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi Hanefî içtihat sistematiğine göre, bir konuda haram hükmünün sabit olabilmesi için sübut ve delâleti kat’î olan naslarda (âyet veya mütevatir hadîs) haram hükmünün belirtilmiş olması gerekir. Ahad hadîslerle haram hükmü sabit olamayacağı gibi, içtihatla da haram hükmü verilemez.

Hadîs mecmualarında bu konudaki haramlık hükmünün Sünnetten delili olarak, sahabi ve tâbiûn tabakalarında ahad olarak nakledilen bir hadîs gösterilmektedir. Bu hadîs ise bir hanım sahabinin (Fatıma b. Ebî Hubeyş) Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) istihaza kanamasının namaza etkisi konusunu sorduğunda aldığı cevaptır.

Hz. Âişe annemizin anlattığına göre, Fatıma b. Ebî Hubeyş Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) gelerek, “Ey Allahın Resulü! Ben istihaza (özür) kanaması geçiren bir kadınım ve hiç temiz olamıyorum. Namazı terk mi edeyim?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de ona “Kur’u (hayız) günlerinde namazı bırak, sonra (hayız günleri bitince) boy abdesti al ve namaz kıl…” buyurdu. (Dârimî, Vudû, 84) Aynı olayla ilgili hadîs başka bir rivayette, “Hayz günlerinde namazı bırak” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 42) şeklinde nakledilmiştir.

Yine aynı olayla ilgili Buhârî ve Müslim’in rivayetlerinde ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Hayız gelince namazı bırak; gittiğinde ise temizlik yapıp namazı kıl” (Buhârî, Hayz 8; Müslim, Hayz 62) buyurmuştur.

Bayanların âdet dönemlerinin ibadetlere etkisi konusundaki diğer bir rivayet de hac esnasında bu durumla karşılaşıp çok üzülen Hz. Âişe annemize hitaben Peygamber Efendimiz’in, “Tavaf hariç haccın menasikinin tamamını yerine getir; tavafı ise temizlendikten sonra…” şeklindeki açıklamasıdır. (Müslim, Hac 132)

Bu konulardaki fıkhî görüşlerin dayandırıldığı rivayetlerin sahabe tabakası, ravi sayısı bakımından mütevatir için öngörülen şartları haiz olmasa bile, sahabiye olan güvenden dolayı tâbiûn dönemi büyük âlimlerinin ittifakla naklettikleri bu tür hadîsler, sübut bakımından kat’î rivayetler gibi kabul edilmiştir. Esasen bu konudaki haram hükmünün Sünnetten delili sadece bu rivayete münhasır değildir. Zîrâ yukarıda da ifade edildiği gibi, sadece böyle bir ahad hadîs ile haram ve farz gibi teklîfî hükümler sabit olmaz. Hanımların âdetli oldukları dönemlerdeki ibadet hayatlarına ilişkin hadîsler incelendiğinde, bu hadîslerin sahabi ravileri olan Hz. Âişe annemiz ve Fatıma b. Ebî Hubeyş’in, konuyla ilgili genel esasları bildikleri ve karşılaştıkları problemin genel esaslar kapsamında nasıl çözüleceğini sordukları görülmektedir.

Hanımların âdetli oldukları sürede namazlarını kılamayacakları, oruçlarını tutamayacakları ve hacda tavaf yapamayacakları, temizlendikten sonra bu dönemdeki namazlarını kaza etmeleri gerekmediği, Ramazan oruçlarını kaza edip, haccın farz olan tavafını yapmaları gerektiği bilgisini, sahabenin Peygamberimiz’den (s.a.v.) öğrendikleri ve bu bilgileri hayatlarında uyguladıkları anlaşılmaktadır. Hadîs kaynaklarımızdaki bilgilerden, bu konuda sahabenin ve tâbiûn âlimlerinin icma seviyesinde görüş birliği içinde oldukları da anlaşılmaktadır.

Hanefî fıkhı farklı boyutlarıyla incelendiğinde ibadetlerle ilgili pek çok hükmün Sünnet referansının, bu tür meşhur veya mânevî mütevatir seviyesindeki hadîsler olduğu görülecektir.

b- Kısa Hadîs Metninin Daha Güvenilir Kabul Edilmesi
İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğindeki ihtiyat ilkesine göre, aynı konuya dair uzun ve kısa hadîs metinlerinden kısa olanı tercih edilir. Birden fazla ravi tarafından aynı konuya dair rivayet edilen hadîslerden, kısa olan metin üzerinde ittifak sağlanmış sayıldığından hüküm çıkarmada bu metnin esas alınmasının ihtiyata daha uygun olduğu açıktır. Metinde olduğu gibi senet konusunda da geçerli olan bu içtihat ilkesi, Hanefî fıkıh kültüründe “reddü’z-zaid ile’n-nâkıs seneden ve metnen” şeklinde formüle edilmiştir.

İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiğindeki ihtiyat anlayışının bir gereği olan bu ilke, konuyla ilgili uzun metinlerin hiç dikkate alınmayacağı anlamını ifade etmiyor. Ortak metin daha güvenilir olduğu için bu ilke gereği onunla daha üst bir teklîfî hüküm sabit görülür. Ziyade kısımlar da yine derecesine göre hüküm istinbatında kullanılır.

Örnek :Kuraklık dönemlerinde sahabiler Peygam-berimiz’e (s.a.v.) gelerek, yağmur yağdırması için Cenâb-ı Allah’a dua etmesini istiyorlar. Efendimiz (s.a.v.) de dua ediyor ve Cenâb-ı Allah yağmur yağdırıyor. Hadîs kitaplarındaki bilgilerden bu durumun birçok kez tekrarlandığını anlıyoruz. Bu tür talepler geldiğinde, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) istiğfar ederek dua ettiği biliniyor. Bu taleplerin birçoğu Efendimiz (s.a.v.) mescitte iken ve bir kısmı da yine hutbe için minberde bulunurken gelmişti ve Efendimiz (s.a.v.) bulunduğu yerde istiğfar ve dua etmekle yetinmişti. Hz. Ömer’in (r.a.) de yağmur duasına çıktığı, ancak bu konuda sadece dua ve istiğfar etmekle yetindiği nakledilmiştir. (Şeybani, Kitabu’l-Asl, I, 398-399.)

Konuyla ilgili bazı rivayetlerde ise, Peygamber-imiz’in (s.a.v.) yağmur duası yapmak üzere musallaya çıktığı, imam olup cehrî kıraat yaparak iki rekât namaz kıldırdığı, Cuma hutbesi gibi hutbe okuduğu, kıyafetinin tersini çevirip giyerek mahviyet içinde dua ve istiğfarda bulunduğu nakledilmektedir. (Buhârî, İstiskâ, 4)

İmam Ebû Hanife, konuyla ilgili rivayetleri hem metin hem de senet bakımından değerlendirip, bütün rivayetlerde dua ve istiğfar unsurunun yer almasını dikkate alıp, yağmur duasında yapılacak şeyin esas olarak dua ve istiğfardan ibaret olduğunu, bazı hadîslerde geçen, namaz, hutbe ve elbiselerin tersinin giyilmesinin müekked bir sünnet olmadığını söylemiştir. (Serahsî, el-Mebsut, II,76-77. Ayrıca bkz., Zahid el-Kevseri, en-Nüket, 202-204.)

c- Yasaklayıcı Delilin Esas Alınması
İmam Ebû Hanife’nin içtihatları incelendiğinde, bir konuda birisi yasaklayıcı diğeri mübah kılıcı iki grup hadîsin bulunması hâlinde, her iki gruptaki rivayetler de bütün yönleriyle eşit seviyede ise yasaklayıcı delilin esas alınmasının daha ihtiyatlı bir içtihat metodu olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Yasaklayıcı mahiyetteki hüküm bildiren hadîs deliliyle aynı yönde hüküm bildiren umumi lafızlı âyet bulunması hâlinde ise mübahlık bildiren hadîsin hüküm istinbatında kullanılmaması, ihtiyatın ötesinde, âyetin fonksiyonel kılınması açısından ilmî bir zorunluluk olmaktadır.

Aynı şekilde bir konuda dînî mükellefiyet yükleyen hadîslerle, mükellefiyeti kaldırıcı mahiyette hüküm bildiren hadîslerin tearuz etmesi hâlinde de mükellefiyet yükleyici hadîslerin esas alınması ihtiyat ilkesine daha uygundur. Çünkü aksi takdirde birinci durumda delillerin sabit olmaması ihtimalinde, ihtiyata uygun davranışla insanlar sadece bir mübahtan mahrum kalmış olurken, diğer durumda ise dinin yasakladığı bir davranışın işlenmesine sebebiyet verilmektedir. Mükellefiyet yükleyici ve kaldırıcı hadîsler konusunda da durum aynıdır.

Örnek-1: Besmele çekilmeden boğazlanan hayvanların etlerinin yenmeyeceğine dair umum ifade eden sarih âyet (En’âm, 6/121) bulunduğu hâlde, “Boğazlarken besmele çekse de çekmese de Müslümanın kestiği helâldir. Çünkü o zikrederse Allah’ın ismininden başkasını zikretmez.” (Ebû Davud, el-Merâsîl maa’l-esânîd, s.197) şeklindeki hâss lafızlı zayıf bir ahad hadîsin hüküm istinbatında delil olarak alınmaması ihtiyat ilkesinin gereğidir. Âyetin umum ifade ettiği için esas alınmaması hâlinde, mezkûr hadîs de sabit değilse, insanların yenilmesi helâl olmayan etlerden yemelerine sebep olunmuş olur. Kaldı ki mezkûr âyetin esas alınması hâlinde, insanların hiçbir ek zorluğa katlanmaları da söz konusu değildir.

Örnek-2: Hadîs kitaplarında, yağmur, nehir ve kaynak suyuyla sulanan toprak mahsullerinin onda bir oranında öşür mükellefiyetine tâbi olduğuna dair, umumi hüküm ifade eden hadîsler mevcuttur. (Buhârî, Zekât, 55) Bu hadîslerde ürünün çeşidi ve miktarı konusunda herhangi bir tahsis söz konusu değildir. Toprak mahsullerinin öşür mükellefiyetine tâbi olduğuna dair âyetler de herhangi bir tahsis olmaksızın umumi hüküm ifade etmektedir. (Bakara, 2/267; En’âm, 6/141)

Ancak, konuyla ilgili bazı hadîs rivayetlerinde ise hem miktara ilişkin sınırlandırma var, hem de bazı ürünlerin öşürden muaf olduğuna dair açıklamalar yer almaktadır. “Beş veskin altındaki ürünlerde sadaka (yükümlülüğü) yoktur.” (Buhârî, Zekât, 4, 32; Müslim, Zekât, 1, 3, 4, 6.) “Yeşilliklerde/sebzelerde sadaka (yükümlülüğü) yoktur.” (Tirmizî, Zekât, 13)

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi bu örnekte de umumi hüküm ifade eden hadîslerin dışındaki hadîsler, ihtiyat ilkesi başta olmak üzere birçok gerekçe ile âyetin umumi hükümlerini tahsis edecek düzeyde görülmemiştir. Bundan dolayı da Ebu Hanife’ye göre, az olsun çok olsun toprak mahsullerinin her çeşidinde öşür yükümlülüğü vardır. Bu içtihat, fakirlerin korunması anlayışı yanında, her türlü mal varlığında zekât/sadaka verme bilincinin canlı tutulması gibi maslahatlar boyutuyla da önem arz etmektedir. Hanefî fıkhındaki içtihatların ilgili âyet ve hadîslerden nasıl çıkartıldığı bütün boyutlarıyla dikkate alınmadan, fıkıh kitaplarındaki bazı hükümlerin, hadîs kitaplarında yer alan bir kısım rivayetlerle uygunluğu, gerektiği gibi fark edilemeyebilir.

Ahkâma Dair Bir Hadîs Hakkında Bazı Mülâhazalar
Bilindiği gibi vakıf kurumu öz itibarıyla, Kur’ân-ı Kerim’de bildirilen temel İslâmî değerlere dayanmaktadır. Ancak vakfın fıkhî esasları Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Sünnetiyle tespit edilmiştir. Konuyla ilgili sözlü sünnet, Hz. Ömer’in (r.a.) en verimli tasadduk şeklinin nasıl olması gerektiği konusundaki sorusu üzerine Peygamberimiz’in (s.a.v.) yaptığı tavsiyenin anlatıldığı meşhur bir hadîstir.

Hz. Ömer (r.a.) kendisine ganimet payı olarak düşen Semğ mevkiindeki çok değerli bahçeyi görünce etkilenmiş ve bu malını Allah yolunda sadaka olarak vermek istemiş ve heyecanla Peygamberimiz’e (s.a.v.) gelerek malın özelliklerini anlatıp, bunu en verimli şekilde değerlendirme yollarını sormuştu. Peygamberimiz (s.a.v.) ona, bu malın aslını tutup, meyvesini tasadduk etmesi yönünde şu tavsiyede bulundu: “Onun aslını satılamaz, hibe edilemez, miras bırakılamaz şekilde tasadduk et; ancak meyveleri infak edilsin…” (Buhârî, Vesâyâ, 22, 28)

Görülüyor ki Efendimiz (s.a.v.) malın aslını nasıl tutacağını öğretme sadedinde de söz konusu malın ivazlı (bedelli) veya ivazsız özel mülkiyete konu olamayacak bir hukuki statüye kavuşturulması gerektiğini anlattı. İşte hadîs kitaplarında yer alan bu hadîs, İslâm vakıf hukukunun temelini oluşturmaktadır. Vakıf müessesesiyle ilgili olarak vakıf kurma işleminin lüzumu/bağlayıcılığı, mütevellinin hakları, yetkileri ve sorumlulukları, vakıf malların hukuki statüsü gibi konulara dair içtihatlar hep bu hadîs ve Hz. Ömer’in (r.a) söz konusu hadîs gereği yaptığı uygulamasına dayandırılır.

Müçtehit imamlardan bir kısmı, vakıf kurmak için bir kimsenin malını vakfettiğini söylemesini, yani vakıf kurma yönündeki irade beyanını yeterli görmüşlerdir. Söz konusu irade beyanıyla vakıf kurulmuş ve lüzum/bağlayıcılık özelliğini kazanmış olur; vakfedilen mal vâkıfın mülkiyetinden çıkar. İmam Ebû Yusuf ve İmam Şafii’nin içtihatları böyledir. Hanbelilerin çoğunluğu ve bazı Maliki müçtehitlerin içtihatları da böyledir. Müçtehid imamlardan bazıları ise vakfın sadece irade beyanıyla değil, vakfedilen malın mütevelliye teslimiyle lüzum/bağlayıcılık özelliği kazanacağını söylemişlerdir. İmam Muhammed’in içtihadı ile Malikilerin çoğunluğu ve Hanbelilerin bir kısmının içtihatları da böyledir.

İmam Ebû Hanife’nin içtihadı ise vakıf işleminin yargı kararıyla tescil edilince lüzum/bağlayıcılık ifade edeceği yönündedir. Bu içtihada göre vakfedilen mal, yargı kararına kadar vâkıfın mülkiyetindedir. İmam Ebu Hanife’nin öğrencilerinden İmam Züfer’in içtihadı da böyledir.

İşte İslâm âlimlerinden bir kısmı, İmam Ebû Hanife’nin bu içtihadını, mezkûr hadîse aykırı görüp, aykırılığın sebebini ise bu hadîsin ona ulaşmamış olduğunu zannederek izah etmeye çalışmışlardır. Bu âlimler arasında İmam Ebû Yusuf’un da bulunmuş olması, konuyu daha dikkat çekici hâle getirmektedir. İmam Ebû Hanife’nin hadîs ve sünnet anlayışını tenkit edenlere karşı cevap mahiyetinde, Hanefî âlimlerce yazılan eserlerde de bu iddianın kabul edildiğini görüyoruz. (Zahid el-Kevserî, en-Nüket, 41.)

İmam Ebû Hanife’nin tahsil hayatına bakıldığında böylesine önemli bir konudaki hükme medar meşhur bir hadîsten haberdar olmaması çok zayıf bir ihtimaldir. İmam Âzam Ebû Hanife’nin vakıf kurumuyla ilgili içtihatlarını incelememiz sonucu ulaştığımız kanaate göre, İmamın söz konusu içtihatları bu hadîse aykırı olmak bir tarafa, üstelik harfiyen uyum içindedir. Ayrıca bu içtihatlarından İmamın mezkûr hadîsle ilgili bütün rivayetlere vâkıf olduğu da anlaşılmaktadır. Şöyle ki:

Hz. Ömer (r.a.) malını en verimli şekilde nasıl tasadduk etmesi gerektiği konusundaki istişaresi esnasında, Peygamberimiz (s.a.v.) ona, malın aslını tutup, meyvesini tasadduk etmesi yönündeki tavsiyesinde, söz konusu malın ivazlı veya ivazsız temlik işlemlerine ve de mirasa konu olamayacak bir hukuki statüye kavuşturulması gerektiğini anlatmıştı. Ancak bu hukuki statünün nasıl bir işlemle sağlanacağına dair hadîs metninde bir bilgi yer almamaktadır. Konuyla ilgili rivayetlerde, Peygamberimiz’in (s.a.v.) bu tavsiyesinden sonra, Hz. Ömer’in tasadduk ettiği mal/vakıf için bir mütevelli tayin edip, mütevellinin hak, yetki ve sorumluluklarını şahit huzurunda bir belgeye yazarak mütevelliye teslim ettiği bilgileri yer almaktadır. (Abdurrezzak, Musannef, 10/377; Ebû Davud, Feraiz, 13)

Bu bilgilerden, Peygamberimiz tarafından yapılan tavsiyeye uygun bir tasaddukun ancak tüzel kişilikle geçekleşeceği ve de vakıf tüzel kişiliğinin ancak kamu otoritesi tarafından tanınmasıyla sağlanacağı anlaşılmaktadır. Zîrâ Hz. Ömer kamu otoritesi sıfatıyla böyle bir işlem yapmıştı. Bundan dolayı söz konusu hadîsin farklı bir rivayetinde, Hz. Ömer’in (r.a.) konuyla ilgili bu uygulaması onun bir “yargı kararı- kadiyyetü Ömer” (قضية عمر في ثمغ) olarak vasıflandırılıyor. (Beyhaki, es-Sünenü’s-Suğrâ, 5/77). Hz. Ömer (r.a.) vakfın mahiyetini Peygamberimiz’den öğrendiği gibi, vakıf kurabilmek için gerekli işlemleri de Peygamberimiz’den öğrenmişti. Çünkü Hz. Ömer’in daha önceden bu tür işlemlerle ilgili bilgiye sahip olmadığı anlaşılmaktadır. Görülüyor ki İslâm hukuk tarihinde vakfın bağlayıcı bir işlem olabilmesi için İmam Ebû Hanife’nin kâdînın/hâkimin hükmünü şart koşmasının naklî delilleri, Ebu Hanife’ye ulaşmadığı iddia edilen meşhur vakıf hadisinin ta kendisidir ve de Hz. Ömer’in (r.a.) bu hadis gereği yaptığı uygulamalardır.

İmam Âzam Ebû Hanife’nin günümüzden yaklaşık 13 asır öncesinde vakıf kurumunun tüzel kişilik kazanmasını yargı kararına bağlaması, hukuk tarihçilerinin üzerinde durması gereken önemli bir konudur.

Vakfın bağlayıcı/lâzım olabilmesi için İmam Ebû Hanife’nin, vasiyet veya fiilî durumla özel mülkiyetin izalesini şart koşması da yine konuyla ilgili fiilî sünnet ve sahabi tatbikatına dayanmaktadır. Zîrâ gerek Peygamberimiz (s.a.s.) gerekse sahabenin yaptıkları vakıfların hepsini yukarıdaki işlemlere tâbi tutmadıkları bilinmektedir. İmam Ebû Hanife’nin vakıflarla ilgili içtihadî faaliyetlerinde, vakıflara dair bütün rivayetlerin ortak özelliklerini inceden inceye araştırdığı anlaşılmaktadır. Esasen İmam Ebû Hanife’nin vakıfla ilgili içtihatları, onun borçlar ve eşya hukukuna dair içtihatlarıyla sistematik bir bütünlük arz etmektedir.

Bu itibarla konunun farkı uzantıları dikkate alınmadan, vakıfla ilgili ahkâm hadîsinin İmam Ebû Hanife’ye ulaşmadığını söylemek isabetli olmasa gerektir. Bütün bu durumlar dikkate alındığında, onun ulaşamadığı ahkâm hadîslerinin olabileceği yönündeki iddiaların nazarî ihtimallerden öte gitmediği görülecektir. Bundan dolayı özellikle mukayeseli fıkıh çalışmalarında, hadîs kitaplarında yer alan bazı rivayetlere aykırı gibi görülen içtihatlar değerlendirilirken, acele karar verilmemesi ilmî bir zorunluluktur. Esasen her bir alanla ilgili ahkâm hadîsleri arasındaki sistematik bütünlüğü ortaya çıkarabilmek için müçtehit imamların içtihat ilkelerini bütün boyutlarıyla tanımak gerektiği âşikârdır.

Sonuç olarak, İmam Ebû Hanife’nin içtihat sistematiği değerlendirilirken, bu imamın İslâm kültür tarihinde “İmam Âzam” olarak nitelendirildiği ve bunun Müslümanlar arasında geçmişten günümüze genel kabul gördüğü dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. İmam Ebû Hanife’nin yetiştiği çevre, İslamî ilimler sahasında almış olduğu eğitim ve sahabenin âsârına vukufiyeti gibi hususlar, onun ilmî donanımının fevkalâde bir seviyede olduğunu göstermektedir. Hadîs ve Sünnet alanında benimsemiş olduğu bazı prensipler, bir fakîh olarak hadîs ilmine vâkıf oluşunu gözler önüne sermektedir. Hadîsleri hüküm istinbatında delil olarak kullanırken, ‘Sahabenin ve Tâbiûn âlimlerinin ittifakını (icmâlarını) mânevî mütevatir olarak kabul etmesi, kısa ve veciz hadîs metinlerini tercih etmesi ve yasaklayıcı hadîs metnini mübahlığa delâlet eden hadîse takdim etmesi’ gibi hadîs ve fıkıh usulüne kazandırmış olduğu ilkeler, kendine mahsus önemli prensipler olarak dikkati çekmektedir. Bununla birlikte ‘vakıf mülkiyetine dair yargı kararını dikkate alması’ ve bu husustaki hadîsleri vakıfta tüzel kişiliğin hâkim kararıyla gerçekleşeceğine dair yorumlaması da onun hadîs ilmindeki yetkinliğine ayrı bir hususiyet kazandırmaktadır.

*Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrtm. Üyesi
*************************************************************************************************

Hadîs Kaynakları Dışındaki Seçme Kaynaklar
1. Fahruddin Pezdevi, Kenzu’l-Vusul (Keşfu’l-Esrar Şerhi ile birlikte), İstanbu-1307.
2. Şemsuleimme es-Serahsi, Usulu’l-Fıkh, Beyrut-(t.y.).
3. Şemsuleimme es-Serahsi, el-Mebsut, Kahire-1324.
4. Aynî, Bedreddin, Umdetü’l-Kârî, İstanbul- (t.y.).
5. Hamidullah, Muhammad, el-Vesaiku’s-Siyasiyye, Beyrut-1985.
6. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, İstanbul-1994.
7. Şeybani (İmam Muhammed), Kitabu’l-Asl, Beyrut-1990.
8. Zahid el-Kevseri, en-Nüketu’t-Tarife, Kahire-1365.
9. İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebû Hanife’nin Hadîs Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadîs Metodu, Ankara-1994.
10. Metin Yiğit, Ebû Hanife’nin Usul Anlayışında Sünnet, İstanbul-2009.
11. Ahmet Akgündüz, İslâm Hukukunda ve Osmanlı Tatbikatında Vakıf Müessesesi, Ankara-1988.

Yeni Ümit Dergisi Sayı:88 Yıl:2010

 
Geri