NEV'İYAT // SÜNNET  
UYDURMA HADİSLER KARŞISINDA ULEMANIN TAVRI

İmam İbnu’s-Seyid “İnsanların hak içinde ihtilaf etmeleri bizatihi hakkın kendisinde ihtilaf edilmesini gerektirmez.” Der.
Ulemanın hadislerin sıhhati konusunda ihtilaf etmeleri ya da uydurma hadisler olması, hadislerin İslam’ın gerçeği olduğu, onların Kuranı Kerimden sonraki ikinci kaynak olduğu gerçeğini inkâr etmemizi gerektirmez. Sıradan bir insanın, usulü hadis bilmeden, ulemanın o konuda yazdığı kitapları, yaptığı tetkikleri bilmeden ihtilafları görerek hadisi ve sünneti ret etmesi kendi cehaletini gösterir.
Hadis âlimleri hadisleri tüm araştırmaya girişmiş, Allah Teâlâ'nın dinini ve nebîsinin sünnetini himaye etmesiyle problemli hadisleri tek tek ortaya çıkarıp, harf harf elemişlerdir.
Hârûn er-Reşid bir zındık yakalattı ve boynunun vurulmasını emretti. Zındık ona dedi ki:
—Ne sebepten boynumu vuruyorsunuz?
—İnsanları senden kurtarmak için.
—Ey müminlerin emiri! Sizlerin içinde uydurduğum bin hadisi ne yapacaksın. Onlarda helal olanı haram, haram olanı helal gösteriyorum. Hâlbuki bunların bir harfini bile peygamber söylememiştir.
Harun er-Reşid de ona şöyle dedi:
—Ey Allah'ın düşmanı! Ebû İshâk el-Fezârî ile Abdullah bin el-Mübarek'e ne diyeceksin peki. Onlar, bunları harf harf elekten geçiriyorlar.
İşte bu şekilde Allah’ın her asırda dinini koruyan muhafızlar bulunmuştur. Bunlar dini bozmaya çalışanların katıştırdıklarını ve yoldan sapmışların sapıklıklarını uzaklaştırmışlardır. Yine İbn "Abdullah bin el-Mübârek'e “Bu uydurma hadisler ne olacak?” diye soruldu. O da şöyle dedi: Mütehassıslar bu iş için yaşıyor: O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz ve onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr/9)
Yahya bin Yeman: “Allah azze ve cellenin yerleri ve gökleri yarattığı günden beri bu hadisler için âmâde olan kullar vardır. Vekî' onlardan biridir." demiştir.
 
Sünneti Korumak İçin Hadis Âlimlerinin Koydukları Esaslar:


1-SENED TENKİDİ:

Hadisçiler isnadı “Hadisin metnine ulaştıran yolu haber vermek”, senedi de “Hadis metnine ulaştıran yol” diye tarif etmişlerdir. Buna sened denmesinin sebebi, hafızların hadislerin sıhhatine veya zayıflığına hükmetmek için ona dayanmalarındandır. Bu kelimeyi kullanırken lügat mânâsını göz önünde tutmuşlardır. Lügat itibarıyla sened, duvar vb. yaslandığın, dayandığın şey demektir. Muhaddisler hem senedi hem de isnadı birbirlerinin yerine kullanırlar. Bununla ne kastedildiği kullanıldığı yerdeki karinelerle anlaşılır. Bizim konumuzla ilgili olan isnad, râvinin aktardığı hadisin kimler kanalıyla kendisine geldiğini isim isim zikretmesidir. Muhaddisler isnadı isnadı hadîsin bir garanti belgesi saymışlar, nitekim Zührî (ö. 124/741), senedini söylemeksizin “Rasulullah Dedi:…” diye hadîs rivayet eden İbnu Ebî Ferve (ö. 144/761 )'ye kızarak, “Allah senin canını alsın!  Çünkü sen bize tutacak bir kulpu bulunmayan hadîsler okuyorsun” demiştir.
Bizzat Hz. Peygamber'den duymadığı bir hadîsi rivayet eden sahâbîleri şahit getirmeye zorlayan Hz. Ömer'in, aynı şekilde râvîlere yemin ettirmedikçe hadîslerini almayan Hz. Ali'nin yaptıkları iş de hadîsin isnadını tesbit etmekten başka bir şey değildir. Fitne hadisesi meydana gelip, çekişmeler ortaya çıkıp, zındıkların ve sünnete saldırmada onlar gibilerin ortaya çıkışından sonra artık alimler ciddi anlamda isnad sormaya başladılar. Nitekim büyük tabiî Ebû'l Aliye (Rufeyl bin Mihrân er-Riyâhî el-Basrî) şöyle demiştir:
"Basra'da iken Rasûlullah'ın ashabından gelen rivayetleri dinliyorduk fakat atlayıp Medîne'ye gidip bizatihi onlardan işitmeden razı olmuyorduk."
Yine büyük tabiî Hişâm bin Urve de şöyle demiştir: “Biri sana hadis rivayet edince ona kimden aldığını sor. Çünkü insan doğruluk ve sağlamlık yönüyle kendisinden düşük olan kimseden rivayet ediyor olabilir.”
İbni Hazm der ki, “sika râvîlerin yine sika râvîlerden aldıkları hadîsleri, Hz. Peygamber'e ulaşıncaya kadar muttasıl bir senedle nakletmeleri, —diğer milletlerin hilâfına— Allah Taâlâ'nın müslümanlara bahşettiği bir nimettir. Yahudilerde her ne kadar bir takım rivayet şekilleri mevcutsa da, bu rivayetlerin başlangıç noktası ile Hz. Mûsâ arasında otuz asırlık bir mesafe vardır. Hristiyanlarda ise talâkın haram olduğu hakkında nakledilen bir haberden başka isnâdla gelen hiç bir malûmat mevcut değildir….
Talebesi Abdan Abdullah bin el-Mübârek'ten şunu nakleder: “Benim nezdimde isnad dindendir. Eğer böyle olmasaydı, isteyen dilediğini söylerdi. Fakat kendisine “sana bu hadisi kim nakletti?” denilince, kalakalır.” Abdan diyor ki: İbnu'l Mübarek bu sözü zındıklar ve onların uydurdukları hadisler sebebiyle söyledi. Yine İbnu'l Mübarek şöyle demiştir: “Bizim diğer topluluk (yani bid'atçiler ve yalancılar) karşısında sağlam esaslarımız vardır.” Bu sözüyle isnadı kastetmektedir. İmam eş-Şâtıbî el-i'tisâm'da, şöyle der: “Hadisçilerin 'isnad dindendir.” sözlerine gelince, onlar bu sözleriyle sadece “falanca filancadan bana rivayet etti” demeyi kastetmiyorlar. Bilakis kendilerinden rivayet ettikleri kimseleri tanımayı içine alan bilgiyi kastediyorlar. Çünkü bu kimseleri tanısınlar ki meçhûl, mecruh ve itham edilmiş kimselere dayanıp onlardan hadis rivayet etmesinler, sadece güvenilen kimselerden rivayet etsinler. Çünkü meselenin ruhu şudur: Kişinin içinde, zann-ı galiple bu hadisi Rasûlullahtan rivayet etmiştir düşüncesinin baskın olması gerekir. Böyle olsun ki şer'î hususlarda hadise itimad edelim ve hükümleri ona dayandıralım.”
Sufyânu's Sevrî de şöyle der: “İsnad, müminin silahıdır. Silahı yanında olmazsa ne ile savaşacak?” el-Evzâî de der ki: “İlmin kaybolması sadece isnadın kaybolmasıyladır.” Büyük tabiî, muhaddis, münekkid, seçkin insan Şu'be bin el-Haccâc Ebû Bistâm el-Vâsıtî el-Basrî de der ki: “İçinde haddesenâ (bize tahdîs etti) ve ahberanâ (bize haber verdi) bulunmayan her hadis sirkedir, ottur.” Yani, isnadı olmadığından ona önem verilmez, ucuzdur. İşte bu Şu’be, Irak'ta muhaddislerin durumunu araştıran, zayıf ve terkedilmiş kimselerden uzaklaşan ilk kimsedir. İmam Ahmed onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “O bu hususta tek bir ümmettir.” eş-Şâfiî de “Şu'be olmasaydı Irak'ta hadis tanınıp bilinmezdi” der.
Muhaddislerin isnada önem vermesi, rivayetlerin kabulünde isnadın öneminin ortaya çıkması neticesinde tefsir, fıkıh, tarih, rical, ensâb, lügat, nahiv, edebiyat, şiir ve hikâyeler gibi diğer İslâmî ilimlerde de haberlerin kabulünde isnad şart koşulmaya başlanmıştır. Hatta gafil, ahmak insanlardan gelen tek lafız, komik ve asalak insanlarla ilgili olaylar bile isnadla rivayet edilir oldu.
Asrımızın müceddidi sayılabilecek olan muhakkik alim (Allah ona rahmet etsin) Abdülfettah Ebu Gudde, müellifin el-Hassu alâ Hıfzi'l Um ve Zikri Kibâri'l Huffâz adlı eserde, kısa tutmak ve uzatmamak gayesiyle isnadları zikretmediği için özür dilediğini söyler. Seçkin hafızların bahsine dair olan yedinci bölümde şöyle der: “Bu kitabın gayesi ezberlemeye teşvîk olduğundan dolayı isnadla uğraşmadım ve uzatmadım...” Müellif böyle demekle birlikte hafızların bibliyografyalarının büyük çoğunluğunda, zikrettiği kimseyle ilgili haberleri sahiplerine varan senedlerle zikreder.
Münekkidler, mevzular arasında herhangi bir ayırım yapmadan önce, bütün râvîleri başlıca beş gurup altında toplamışlardır, İbnu Ebî Hatim bu gurupları şu şekilde sıralamışlardır:

1.  gurup: Sika, hafız, muttakî, sağlam, müctehid ve hadîs münekkidi olanlardır. Böyle bir râvi hakkında ihtilâf edilmez; cerh ve tadîline güvenilir;  hadîsiyle ihticâc edilir; rical hakkındaki sözü makbul sayılır.
2.  gurup: Âdil rivayetinde sika, naklinde sâdık, dininde muttakî, rivayet ettiği hadîsleri tam mânasıyla hıfz etmiş olan hadîsçilerdir. Böylesi âdil kişilerin hadîsi delil kabul edilir ve kendine güvenilir.
3.  gurup: Zaman zaman yanılabilen sâdık, muttakî ve güvenilir râvîlerdir. Münekkidler bunları da îtimâda şayan görerek hadîslerini delil kabul etmişlerdir.
4.  gurup: Sâdık ve muttakî olmakla beraber, vehm, hata, galat ve yanılma gibi kusurları çokça bulunan râvîlerdir. Bunların tergîb, terhîb, zühd ve âdâb mevzularındaki hadîsleri yazılabilir;  fakat helâl ve haram hakkındaki hadîsleriyle ihticâc edilemez.
5.  gurup: Hiç bir şekilde sadâkat ve emânet sahibi olmayan ve fakat kendilerini muhtelif hilelerle hadîsci diye kabul ettirmeye uğraşan kimselerdir. İşte mütehassıs hadîs münekkidlerinin tenkitlerine daha çok hedef olanlar, bu gurubu meydana getiren râvîlerdir. Onların rivayetlerinin hiç bir değeri yoktur.

Daha umumi bir bakışla râvîleri;

a)Makbul olanlar
b)Makbul olmayanlar
c)Haklarında ihtilaf edilenler olmak Üzere üç sınıfta mütâlâa etmek mümkündür.

A) Makbul Olan Râviler.
Makbul râvîlerin başında, dini ilk kaynağından alarak daha sonraki nesillere aktarmış olan ashâb gelmektedir. Ehl-i sünnet hadîsçileri bütün sahabeyi udûl olarak kabul etmişlerdir; bu yüzden de onları tenkid mevzuu yapmamışlardır. Zira ashabın adaleti, onları bütün gizlilikleriyle bilen Allah Taâla'nın beyânı ile sabittir. “Muhacirlerle Ensardan Sabikun-i evvelin =İslam'da ilk grubu oluşturanlar ve iyi amellerle onların ardınca gidenler, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular ve onlara altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe/100), “Gerçekten o ağacın altında sana biat ederlerken O, müminlerden razı oldu. Onların kalplerindekini bildi de üzerlerine o güveni indirdi ve onları bir yakın fetih ile ödüllendirdi.” (Feth/18) Allah’ın razı olduğu o sahabeden biz nasıl razı olmayız ki? Şurası unutulmamalıdır ki, “sahabe Hz. Peygamberin önünde bir kalkan, sünnette Kur’an’ın önünde bir kalkandır.” Yıllardır oryantalistlerin sahabe ve sünnet konusunda çalışma yapmaları ve onlar hakkında ümmetin içine fitne tohumları atmaya çalışmaları calibi dikkattir. Bundan daha dikkat çekici olanı ise kendilerine bir takım makamlar ve etiketler verilen Müslümanlarında buna kanmalarıdır.

İmâm Şafi'î (ö. 204/819), hadîs râvîsinde bulunması gereken vasıfların belli başlılarını şöyle sıralamaktadır:
a) Hadîs râvîsi son derece dindar olmalıdır.
b) Rivayet ettiği hususlarda sadâkati ile tanınmalıdır.
c) Ne rivayet ettiğini bilmelidir.
d) Lâfızların ifâde edilecek mânayı ne zaman bozabileceğini anlamalıdır.
e)Hadisi duyduğu üzere harfi-harfine rivayet etmelidir; hadîsin mânasını kendi ifadeleriyle nakletmemelidir; zira bu takdirde mânayı bozup bozmadığını bilemez ve icabında helâli haram yapar.
f) Eğer ezbere rivayet ediyorsa, rivayet ettiğini çok iyi ezberlemiş olmalıdır.
g) Bir kitapdan rivayet ediyorsa, onu iyi hatırlamalıdır:
h) Hafızası sağlam olan râvîlerle birlikte işittiği bir haberi onlardan farklı olarak rivayet etmemelidir; aksi takdirde -bir müdellis durumuna düşerek- görüştüğü hadîsçilerden duymadığı sözleri rivayet eder ve sika râvîlerin Hz. Peygamber'den rivayet ettiklerine muhalif olan hadîsleri nakletmiş olur.
Râvînin âdil olması istenmekle beraber, onun bütün günahlardan berî olması da şart koşulmamıştır; zira bu, ne ashâb, ne da diğer râvîler hakkında mümkündür. Kur'ân-ı Kerîm'de peygamberlerin işlediği hatâlardan da bahsedildiği dikkate alınmış ve adalet sözüyle, İmâm Şafiî'nin dediği gibi- sevapların günahlardan çok olması kastedilmiştir. (en azından aşikar olan günahlarda beri olmalıdır. Gizli günahlar bilinemez) Zaten böyle olmasaydı âdil bir insan bulunamazdı. İşte bu durumu göz önünde bulunduran muhaddisler, râvîden rivayetinin kabul edilebilmesi için insanüstü bir ehliyet istememişlerdir. Bir râvîyi bazı kusurları sebebiyle tenkid etmekle beraber, onun sahîh olduğunu bildikleri rivayetini almakta tereddüt etmemişlerdir. Nitekim Yahya b. Sa'îd el-Kattân (ö. 198/813), Muhammed b. 'Aclân (ö. 148/765) aleyhinde konuşmuş olmasına rağmen ondan yine de bir çok hadîs rivayet etmiştir. Hasanu'l-Basrî (ö. 110/728), Ma'bedu'l-Cuhenî (ö. 80/699)'yi tenkid etmiş, sonra ondan yine de hadîs almıştır. Şa'bî (ö. 103/721), Hârsu'l- A'ver hakkında bazı tenkidlerde bulunmakla beraber ondan -çok değerli bilgileri sebebiyle- faydalanmış ve hadîs almıştır. Sadece râvînin emîn ve müttekî olmasını, ondan hadîs rivayet edebilmek için hiç de yeterli bulmamışlardır. Ebu'z-Zinâd (ölm. 130/747), babasının şöyle söylediğini rivayet etmektedir: “Medine'de hepsi de emin olan yüz kişi gördüm ki, onların aranan ehliyete sahip olmadıkları düşüncesiyle hadîsleri alınmıyordu”.

B) Makbul Olmayan Râvîler.

Hadîs târihinde tenkid hareketinin başlamasına ve bu sahada muhaddislerin büyük gayretler sarfederek nice eserler vücûda getirmesine sebep olanlar, bu makbul olmayan râvîlerdir. Münekkidler onların bütün vasıflarını tesbit etmişlerdir. Şu'be (ö. 160/776). Mâlik b. Enes (ö. 179/795) ve Abdullah b. Mübarek (ö. 181/797) gibi münekkidler, bu vasıfların belli başlılarını şöyle sıralamışlardır:
a)Mâruf râvîlerden onların bilmediği haberleri rivayet etmek;
b)Rivayetinde pek çok hata etmek;
c)Rivayet ettiği hadîsin galat olduğunu öğrendikten sonra dahi onu ısrarla rivayet etmek; bu kusuru taşıyan râvîlerin dindar olmayıp aksine din mevzuunda lâubâlî oldukları anlaşılmaktadır ki, bu kusur onların terk edilmesi için kâfî bir sebeptir.
d)Hadîs uydurmak veya yalan söylemekle itham edilmiş olmak: bu meselede muhaddisler son derece titiz davranmışlar ve hadîs rivayetinde en ufak bir yalanını tesbit ettikleri râvîyi derhâl terk etmişlerdir. 'Abdullah b. Mübarek (ö. 181/797), hadîs rivayetinde yalan söylemekle itham edilen biri hakkındaki nefretini şu sözlerle ifâde etmiştir: “böyle bir adamdan hadîs rivayet etmektense yol kesicilik yapmak bence daha iyi bir şeydir”.
Hz. Peygamber'in hadîsleri üzerinde yalan söylediği bilinen kimseden hadîs alınmayacağı hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. Halkla olan münâsebetlerinde yalan söyleyenin bu hareketini fâsıklık alâmeti saymakla beraber tevbesinin kabul olacağını ve fakat bile bile Hz. Peygamber'e karşı yalan söyleyen kimsenin rivayetinin ebediyen kabul edilmeyeceğini belirtmişlerdir. Böyle bir râvî hakkında Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855), “Tövbesi Allah'la kendi arasındadır; ama hadîsi ebediyen kabul edilmez”  diyerek hadis rivayeti konusunda ne kadar titiz olduğunu ortay koymuştur.
e) Fâsık ve sefîh olmak ve bunları açıkça yapmak; zira böyle bir râvî âdil olamaz. Hadîsi doğru olarak rivayet etse bile ehemmiyeti yoktur.
f) Halkı kendi yoluna davet eden bir bid'atçı olmak; bid'atına davet etmeyenin rivayetinde ihtilâf  edilmiştir.
g) Salih, âbid ve zâhid bir insan olmakla beraber, hafızasının zayıf olması gibi birtakım sebeplerle rivayet ettiğini bilmeyecek bir durumda bulunmak.
Diğer münekkidier de bunlara şu vasıfları  ilâve  etmişlerdir:
h) Kendi kitaplarını kaybedince, iyi hıfzetmeksizin başkalarının kitaplarından rivayet etmek . Bunlar arasında bir şeyhi görmediği halde onun hadîslerini satın aldığı kitaplara dayanarak rivayet edenler de mevcuttur".
ı) Çeşitli sahtekârlık yaparak hadîsleri veya senedleri tahrif etmek. Bunlar arasında, uydurduğu metinleri sahih bir senedle rivayet etmek isteyenler", senedden bir râvînin adını silerek bunun yerine kendi adına yazanlar ve bunlardan başka bir çok usullerle hadisleri tarife yeltenenler olagelmiştir.
j) Kendilerine, bu senin hadisindir, bunu senden rivayet edeyim mi? Şeklindeki herhangi bir telkini kabul etmek.
Burada zikredilen hususlar, hadîsi alınmayacak olan râvîlerin belli-başlı kusurlarıdır. Hadîs münekkidleri, bunlardan başka râvîlerin tamamen terk edilmesine sebep teşkil eden diğer halleri de tesbit etmişlerdir.

C)  Haklarında İhtilâf Edilen Râvîler.

Hadîs münekkidlerinin tenkid hususundaki tutumlarının farklı olması yüzündendir ki, bazı râvîler hakkında ihtilâf edilmiş, onların zayıf mı, yoksa sika mı oldukları münakaşa mevzuu olmuştur. Münekkidler arasında çıkan bu ihtilâf, onların müşeddid (tenkidde sıkı davranan), mütesâhil (müsamahakâr) ve mutavassıt olmalarından İleri gelmektedir. Müşeddid olanlar râvîyi sika olarak kabul edebilmek için onda pek çok vasıflar aramışlar, icabında birkaç hatasını gördükleri şahsı da hemen cerh etmek İstemişlerdir. Böylesi bir tenkidcinin makbul saydığı râvi sika olarak kabul edilir. Zayıf dediği râvîler hakkındaki hükmü de olduğu gibi kabul edilmeyerek, başka tenkidçilerin bu râvîler hakkındaki düşüncelerine bakılır; şayet mütehassıs tenkidçiler de aynı kanaatte ise, o râvî zayıf sayılır, değilse veya râvîyi sika sayanlar da mevcutsa, râvînin durumu bu defa iyi bir tetkike tâbi tutulur ve bir müşeddldin tenkidine uğradığı için hemen terk edilmez. Meselâ Ahmed b. el-Furât'ın (ö. 258/871 ) kasten yalan söylediğini sadece İbnu Hirâş (ö. 283/896) iddia etmekte, diğer birçok münekkidler ise onun sika olduğunu beyan etmektedirler.   İbrâhîm b. Tahmân'ın (ölm. 168/784)   durumu da böyledir. Onu birçok münekkid sika olarak kabul ettiği halde sadece Muhammed b. 'Abdillâh b. 'Ammâr   el-Mûsilî (ö. 242/856) zayıf   olduğunu söylemiştir.
İbrahim b. Hâlid Ebû Sevr el-Kelbî’ yi (ö. 240/854) başta Nese'î (ö. 303/915) olmak üzere bir hayli muhaddis güvenilir bir râvî olarak kabul etmişken, sadece Ebû Hatim (ö. 354/965), “kendi re'yi ile konuştuğu için hata da eder isabet de” diyerek tenkid etmiştir. Onun bu sözünü Zehebî (ö. 748/1347) aşırılık diye vasıflandırır.
Şu'be (ölm. 160/776), sadaka mevzuundaki bir hadîsini ileri sürerek Hakîm b. Cubeyr (II/ VIII. asır)'i reddeder. Hâlbuki Süfyânu's-Sevrî (ö. 161/777), Zâ'ide (ö. 160/776) ve Yahya b. Sa'îd e!-Kattân (ö. 198/813), ondan hadîs rivayet etmekte hiç bir beis görmemişlerdir.
Münekkidlerin, râvîyi, bir kusurunu dikkate alarak terk ettiği de olmuştur. Nitekim Yahya b. Sa'îd el-Kattân (ö. 198/813), er-Rabi' b. Sabîh (ö. 160/776), el-Mübârek b. Fadâle (ö. 166/782), Şerîk (ö. 177/793) ve Ebû Bekr b. Ayyaş (ö. 194/809) gibi râvîleri yalancı oldukları için değil, hafıza îtibâriyle yeterli bulmadığı için makbul saymamıştır; ama bu râvîlerden Veki' b. el-Cerrâh (ö. 197/ 812), Abdurrahmân b. Mehdi (ö. 198/813) ve Abdullah b. Mübarek (ö. 181/797) gibi meşhur münekkidler hadîs almışlardır.
Bu misallerden de anlaşılacağı üzere, bir muhaddisin zayıf kabul ettiği râvînin hadîsi mutlaka terk edilmez; aksine yazılarak o hadîsin başka tarîklerle gelip gelmediği araştırılır. Râvîlerin durumuna gelince, onların da iyi ve kötü vasıfları mukayese edilerek hangi tarafı ağır basıyorsa ona göre bir tercih yapılır. Her ne kadar cerh ve ta'dil hususunda bir kişinin beyanını kâfi görmeyerek en az iki münekkidin o hususta ittifak etmesi şarttır, denmişse de, haberlerin kabulünde olduğu gibi bu mevzuda da râvî sayısının aranmayacağını söyleyenlerin fikri daha çok kabule şayan görülmüştür.
Bir râvî hakkında muhtelif tabakalara mensup muhaddislerden bir kaçının müspet, bir kaçının da menfî bir kanâate sahip olduğu varittir; zira hadîs münekkidlerinin her tabakasında müşeddid tenkidçiler olduğu gibi olmayanlar da vardır. Ayrıca bunların tenkiddeki yerleri de farklıdır; lâkin aynı tabakaya mensup münekkidler arasında bu hâl pek az görülebilmiştir. 
Münekkitlerin, haklarında ihtilâfa düştükleri râvîlerden bir gurubu da bid'atçı râvîlerdir. Bid'ati yüzünden tekfir edilenlerin rivayetini münekkitlerin çoğu kabul etmemiş, fakat bir kısmı kabul edilebileceğini söylemiştir. Diğer bir kısmı da durumu ne olursa olsun bid'atçılarm rivayetlerini hiç bir şekilde kabul etmemiştir. Bu kanaatte olan hadîsciler arasında Hasenu'l-Basrî (ö. 110/728), Yûnus b. Ebî İshâk (ö. 152/769), Mâlik b. Enes (ö. 179/795), Sufyân b. Uyayne (ö. 198/813) ve Humaydî (ö. 219/834) de vardır. Daha mutedil düşünenler ise bunun kesin bir ölçü olamayacağını; çünkü fırkaların ekseriya birbirlerini bu şekildeki ağır ithamlarla hırpalamaya çalıştıklarını söylemişlerdir. Bu mevzuda muhaddislerle diğer alimler arasında çoğunlukla kabul edilmiş olan görüş şöyledir: şayet bid'atçı, dâî (mezhebinin propagandasını yapan biri) ise rivayeti makbul değildir. Böyle olmamakla beraber doğru, emin, muttaki, ve ravide bulunması gereken şartları haiz olan biri ise rivayeti kabul edilir.
Bütün bunların sonucunda tadil ve cerh için bir takım kavramlar bulunmuştur.  Esbetün-Nas (insanların en mutemedi), La ahade esbetü minhü (Ondan daha sağlamı yoktur), huccetun, sigatün, sadugun, şeyhun, vesatun,..gibi tabirler ta’dil için, leyse bigaviyyin (kuvvetli değildir), rudde hadisihu (hadisi  reddedilmiştir), metrukun, deccalun kezzabün (yalancıdır)…gibi tabirlerde cerh için kullanılmıştır.

2-Metin Tenkidi

Bazı oryantalistler ve müslüman müellifler, hadîsçilerin metin tenkidi yapmadıklarını veya sened tenkidine gösterdikleri ihtimamı metin tenkidine göstermediklerini iddia etmişlerdir. Bu iddialardan birincisinin tamamen asılsız olduğu, örneklerle gösterilecektir. İkinci iddiayı da şayet birincinin daha yumuşak bir dille ifadesi olarak kabul etmezsek, sened tenkidi imiş gibi görünen birçok hususların aslında metin tenkidi olduğunu izah etmek mümkün olacaktır. Şurası gariptir ki, Hz. Muhammed’in(a.s.) bir Peygamber olduğunu kabul etmeyen oryantalistlerin İslam ve İslami bilimler hakkındaki sözleri, nasıl olurda kendine ilim adamı denen müslümanlar arasında da yer eder ve o şahıslar oryantalistlerin ağzıyla konuşabilirler bunu anlamak güçtür. İslami geleneği günümüze kadar eksiksiz bir biçimde aktarmaya çalışan ulemanın metodlarında eğer ki yanlışlar varsa bu yine biz istediğimiz için, istediğimiz şekilde analiz edilmeli ve güncellenmelidir. Yoksa oryantalistler istediği için ya da onların metotlarına uymadığı için değil.
Hz. Peygamberin bir hadisini “bu o zaman bilinmiyordu” ya da “günümüz ilmi verilerine terstir” veyahut “benim mantığıma uymuyor, böyle saçmalık olmaz” mantığıyla hiçbir kaynak göstermeden kim reddedilebilir? Hz. Peygamber hadislerini sizin mantık verilerinize göre mi söyledi? Kıstas sizin mantığınız mıdır ki? Kendilerine gönderilen dini ifsad edip bozan Yahudiler ve Yahudileşmiş milletler o pis ellerini 1500 yıldır bozulmayan İslam’a yöneltmişler kendi dinlerini tahrif ettikleri gibi İslam dinini de tahrif etme çabasına girmişlerdir. Şurası unutulmamalıdır ki, İslam uleması hadislerin metin tenkitlerini, aksini iddia eden oryantalistler ve oryantalistler tarafından beyinleri iğfal edilmiş Müslüman ilim adamlarına rağmen yapmıştır.
Mevzu hadisin reddedilmesinde metnin uydurulduğuna delalet eden karînelere dayanmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Hadisin mânâsının bozuk, sağduyu ve müşahede edilen gerçeklere veya tarihî vakıalara aykırı olması. İşte tüm bunlar hadisin metninin tenkidine yönelik hususlardır.
"Veled-i zina olanlar yedi kuşağa kadar cennete giremez" hadisi âyete muhaliftir "Kimse kimsenin günah yükünü taşımaz." Bu hadisin mevzuluğu metninin tedkikiyle anlaşılmıştır.
Benden -ben demiş olayım veya olmayayım- hakka muvafık bir hadiş rivayet edildiğinde onu alın" Bu hadis Rasûlullah'ın(a.s.) şöyle buyurduğu mütevatir hadise aykırıdır: "Kim bilerek benim adıma yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın.”
“Doğan çocuğuna Muhammed adını veren çocuğuyla beraber cenneltedir.” hadisi ile “Kendi kendime yemin ettim, ismi Muhammed veya Ahmed olanları cehenneme sokmayacağım” kudsî hadisi yalandır. Batıl oldukları tesbît edilmiştir. Çünkü kitab ve sünnette ortaya konmuş kati kaidelere aykırıdırlar. Zira kurtuluş salih amellerle olacak, sadece isimler ve lakaplarla değil.
Hatta İbnu Kayyim Cevziyye (ö. 751/1350)  “Bazan isnâdda yer alan râvîlerin hepsi de sika olmakla beraber hadîs mevzu... olabilir”. Demiş sadece isnadın sağlam olmasının yeterli olmayacağını ifade etmiştir.  Buna örnek olarak ta şu zayıf hadîsi verir: “bir insan âşık olur, iffetli olarak yaşar ve sonra da ölürse, şehit olur” ve şu sözlerle tenkid eder: “Bu hadîsin isnadı güneş gibi olsa, o yine hatâ, yine vehim olurdu”
İbnu Asâkir (ölm. 571/1175) Târihinde senediyle merfû olarak şu sözde hadîsi zikreder: “Allah Taâlâ, kırmızı gülü mîrâc gecesi Cebrail'in terinden, beyaz gülü benim terimden, sarı gülü de Burak'ın terinden yaratmıştır”. İbnu Asâkir sonra da hadîsi şu sözlerle reddetmektedir: “Bu uydurma bir hadîstir; câhilin biri bunu uydurduktan sonra şu sahîh isnada eklemiştir.” .
İbnu Cevzînin Mevzû'ât'ında bulunan bir hadîse göre mîrâcda yedinci semâya gelindiği zaman, Cebrail (a.s.), Hz. Peygamber'e “Burada dur, Rabbın namaz kılıyor.” diyor; Hz. Peygamberin “acaba namazda ne okuyor?” diye sorması üzerine de Cebrail şunları okuduğunu söylüyor:  “Sübbûhtur, Kuddûstur, meleklerin ve Ruhun Rabbıdır. Rahmetim gazabımı geçmiştir.” İbnu Cevzî, bütün ricalinin sika olduğunu söylediği bu uydurmayı reddetmektedir.
Bu misallerde de görüldüğü gibi muhaddisler, senedin sağlam oluşuna aldanmamışlar, hadîsin mânasını bir de akıl prensiplerinin süzgecinden geçirmek zaruretini duymuşlardır. İbnu Cevzî, “Allah atı yarattı, sonra koşturdu... sonra da ondan kendi nefsini yarattı.” şeklindeki uydurmayı tenkid ederek der ki: “Biz de muhaddislerin âdetlerine uyarak bu hadîsi kimlerin uydurduğunu göstermek için râvilerini tesbit ettik. Yoksa böyle bir hadîsin râvîlerini araştırmaya ne hacet var. Muhal bir şeyi sika olan şahıslar rivayet ederek devenin iğnenin deliğinden geçtiğini haber verseler, onların sikalıklarının ne ehemmiyeti kalır; eğer sen bir hadîsi akla veya din prensiplerine aykırı bulursan, anla ki o hadîs uydurmadır.”
İbnu Cevzînin bu açık beyânı, senedin muhaddisler için bir gaye olmadığını göstermektedir. Zaten muhaddisler, senedine bakmadan bir hadîsin mevzu olduğunu tesbit edebilecek kapasiteye sahip olduklarını isbat etmişlerdir. Nitekim İbnu Dakîki'l-'îd (ölm. 702/1302) de bunu şu sözlerle ifâde etmektedir: “Hadîsciler çoğu zaman rivayet edilen hadîsin lâfızlarına bakmak suretiyle onun mevzu olduğuna hükmederler; çünkü onlar Hz. Peygamber'in sözleriyle devamlı bir şekilde meşgul oldukları için, ona âit olan ve olmayan sözleri birbirinden rahatlıkla ayırabilecek bir ruh olgunluğu ve kuvvetli bir meleke kazanmışlardır.”
Bu mevzuda kendine sorulan bir soruya cevaben İbnu Kayyim Cevziyye der ki: “Hadisi şeriflerle adetâ onları vücuduna sindirircesine meşgul olan bir insan, Hz. Peygamber'in sünnetlerini, hayatını, emir ve nehiylerindeki irşâd usûllerini, ümmetine neleri tavsiye ettiğini, hangi şeyleri sevip hangilerinden hoşlanmadığını anlayabilmek için sağlam bir meleke ve kuvvetli bir ihtisas sahibi olur. Böylesi bir insan sanki Hz. Peygamberle oturup kalkmış, ashabı arasında bulunmuş gibidir...” Muhaddislerin, senedine bakmaksızın hadîslerin sahihini sakîminden ayırabilmek hususunda sahip oldukları melekeye işaret eden Bulkînî (ö. 805/1402) şöyle söylemektedir: “Bir insan efendisine senelerce hizmet etse, onun neyi sevip sevmediğini öğrenir. Bir başkası ortaya çıkarak o zâtın sevdiği bir şeyi sevmezdi diye iddia edecek olsa, emektar hizmetçi bunu duyar duymaz o kimseyi yalanlar; işte hadîs mütehassısı da böyledir.”
Bunun bir misalini, Ebû Hureyre'nin merfû olarak rivayet ettiği iddia edilen uydurma haber için İbnu Hibbân’ın (ö. 354/965) yaptığı tenkidde görüyoruz: “Cebrail ile Beytulahm'e uğradık. Cebrail bana, burada in ve iki rekât namaz kıl; zira kardeşin İsâ burada doğdu, dedi. Sonra beni bir kayanın yanına götürerek Rabbın semâya buradan çıktı, dedi...”. İbnu Hibbân bu haberi reddederek der ki: Bunun mevzu olduğunu isbât etmek için gayret sarf etmeye ne lüzum var; hadîs mübtedîsi bile onun uydurma olduğundan şüphe etmez.”  Bu duruma işaret ederek İbnu Cevzî, “Muhaddis münker bir hadîs ile karşılaştığı zaman tüyleri ürperir, gönlü nefretle dolar” demektedir.
“Mescide bir kandil takan kimse için yetmiş bin meleğin istiğfar edeceğini, oraya bir hasır seren kimseye ise, şu kadar sevap yazılacağını” beyân eden sözde hadîsi reddeden Zehebî (ö. 748/1347), Hz. Peygamber'in hayatı boyunca mescidinde ne bir kandil yakıldığını ve ne de bir hasır serildiğini söyler”.
“Hz. Peygamber'i hamamda gördüğünü”, Hz. Enes'in ağzından uyduran birinin bu yalanını tenkid eden ibnu Cevzî (ölm. 597/1200), Hz. peygamber’in yaşadığı muhitte o zamanlar hamamın bilinmediğini ifâde eder.
İnsanın bütün zaaf ve kusurlarını dikkate alan münekkitler, psikolojinin metotlarından da faydalanmışlardır. “Helvanın insanı kuvvetlendireceğini ve cinsî kudreti artıracağını” hadîs diye nakleden râvînin helvacı olduğunu, “çocuklarınızın öğretmenleri en şerlilerinizdir” sözünü hadîs olarak rivayet etmek isteyen Sa'd b. Tarif'in (II/VIII. asır) bunu, çocuğunun öğretmeni tarafından dövüldüğünü öğrenir öğrenmez uydurduğunu tesbit etmişlerdir.
Muhaddislerin, metin tenkidine gereken ehemmiyeti vermediklerini, buna mukabil bütün mesâilerini sened tetkikine çevirdiklerini iddia edenlerin yanıldıkları bir nokta da, sened üzerinde yapılan araştırmaların metin ile olan sıkı münasebetlerini anlamak istemeyerek, her birini müstakil birer çalışma zannetmeleridir.

İbnu Haldun (ö. 808/1405) “Tarihçilerin, müfessirlerin ve rivayetle uğraşanların kendilerine ulaşan haberleri akıl, mantık, örf ve âdet ölçülerine vurmadıkları, insanın sosyal yaşayışı ile mukayese etmedikleri zaman yanıldıklarını, hatâlara düştüklerini söylemektedir.” Muhaddisler, metin tenkidinde tarihten çok faydalanmışlardır. İşte İbnu Haldun'un tenkidiyle rahatça mukayese edilebilecek bir târihî tenkid örneği: Habere göre Hz. Peygamber, Sa'd b. Mu'âz'ın (ö. 5/626) şahâdetiyle, Mu'âviye b. Ebî Süfyân'a (ö. 60/679) bir vesîka yazdırmış ve bu vesikada Hayber halkını cizyeden muaf tuttuğunu, onlardan ücretsiz çalışma mecburiyetini kaldırdığını beyan etmiş, Alî el-Kârî bu haberi tenkid ederek diyor ki:
a) Burada Sa'd b. Mu'âz'ın şahadetinden bahsediliyor; hâlbuki o çok önceleri Hendek gazvesinde vefat etmiştir.
b) Mu'âviye b. Ebî Süfyân'ın kâtipliğinden söz ediliyor;   hâlbuki Hz. Mu'âviye, daha sonraları, Mekke'nin fethi sıralarında müslüman olmuştur.
c) Hayber fethinde, cizye hakkındaki âyetler henüz nazil olmamıştı; aksine bu mevzûdaki âyetler Tebûk seferinden sonra inzal edilmiştir.
d) Hz. Peygamber'in yaşadığı asırda, ücretsiz iş gördürme âdeti yoktu ki Hayberliler bundan muaf tutulmuş olsun.
e) Hz. Peygamber Hayber halkı ile bir anlaşma yapmadı ki, onlardan cizyeyi kaldırmış olsun. Cizye, zimmet ehlinden mutlaka alınması gereken bir vergidir.
f) Bu gibi meseleleri öteden beri bir çok râvînin rivayet etmesi âdetken, acaba bunu neden sahabe, tabiîn ve muhaddisler değil de sadece, yahûdiler rivayet ediyor?
g) Haybeliler cizyenin kaldırılmasını îcab ettirecek iyi bir hareket yapmak şöyle dursun, Hz. Peygamber’e harb ilân etmiş, onu zehirlemeye kalkmış, İslâm düşmanlarını korumuş insanlardır. O halde mutlaka cizye vermeleri gerekirdi.
h) Hz. Peygamber kendine düşman olmayan ahaliden bile cizye almıştır. Bunların düşmanlıkları tebeyyün ettiğine göre, cizyelerinin kaldırılması şöyle dursun artırılması icap eder.
ı) Hayberliler, kendilerinden cizye kaldırılacak kadar iyi insanlar olsalardı, yurtlarından çıkarılmayıp kendilerine güzel muamele edilmesi gerekirdi. Hâlbuki onların memleketlerinden sürüldüklerini görmekteyiz.
j) Bu iddia doğru olsaydı, ashâb, tabiîn ve fukahânın da öyle kabul etmesi gerekirdi. Hâlbuki onlardan biri çıkıp da Hayber halkından cizye alınmayacağına dâir bir şey söylemek şöyle dursun, aksine ellerindeki vesîkanın sahte ve uydurma olduğunu beyân etmişlerdir.

3-Raviler ve Şahıslar Tarihi
Süfyânu's Servî şöyle der: “Raviler ne zaman ki yalan söylemeye başladılar, biz de onlara karşı tarihi kullanmaya başladık.”
Hafs bin Gıyâsk: “Bir raviyi itham ettiğinizde onu senelerle hesaba çekin.” Yani, onun yaşıyla kendisinden hadis yazdığı kimsenin yaşını tesbît edip karşılaştırın. İsmail bin Ayyâş'ta: “Irak'taydım. Hadis ehli bana geldiler ve dediler ki: 'Burada bir adam var, Hâlid bin Ma'dân'dan rivayet ediyor.' Yanına vardım ve kendisine 'Hâlid bin Ma'dân'dan hangi yılda yazdın? diye sordum. O da 113'de dedi. Ona dedim ki: 'Sen Hâlid bin Ma'dân'dan vefatından yedi yıl sonra hadis işittiğini mi iddia ediyorsun?” Çünkü Hâlid H.106'da vefat etmiştir.
el-Hâkim Ebû Abdillah'tan rivayet ettik. Şöyle demiştir: Ebû Ca'fer Muhammed bin Hatim el-Keşşî bize gelip Abd bin Humeyd'den hadis rivayet edince, ona kaç yılında doğduğunu sordum. “260” dedi. Ben de arkadaşlara dönüp dedim ki: (Hele bakın!) Bu şeyh Abd bin Humeyd'den vefatından 13 yıl sonra hadis işitmiş.”
Rical bilgisi önemlidir, sahih hadisi zayıfından ayırıp çıkarmak için büyük bir öneme sahiptir. Bundan dolayı İmam Alî bin el-Medînî şu kıymetli ve nefîs sözü söylemiştir: “Hadisin mânâlarını anlamak ilmin yarısı, ricali tanımak ta diğer yarısıdır.” el-Medînî ricali tanımayı ilmin yarısı saymıştır. Durum gerçekten onun dediği gibidir. Bundan dolayı âlimler ricalin terceme-i halleri ve onlarla ilgili çeşitli tarihlere dair tahdît edilemeyecek ve sayılamayacak kadar eserler telif etmişlerdir. Hatta Allâme Muhammed bin Ca'fer el-Kettânî'nin er-Risâletu'l Mustatrefe li Beyâni Meşhûri Kütübi's Sünneti'l Müşerrefe adlı eseri bu konuda, kitap isimlerini toplamada geniş ve şümullü olmasına rağmen terceme-i haller ve ricallere dair pek çok eser onun kitabında zikredilmemiştir.

Sika, zayıf ve mecruh kimseleri bir kitapta toplayan eserler:
1- et-Târîh' (Yahya bin Maîn)
2- et-Târihu'l Kebîr (el-Buhârî)
3- el-Cerh ve't Ta'dıl (İbn Ebî Hâtim)

Zayıf kimselerin isimlerinin yazıldığı:
4- ed-Duafâul Kebîr'i ile ed-Duafâu’s Sağîr'inde, (el-Buhârî)
5- ed-Duaf (en-Nesâi)
6- ed-Duafâ ve'l Mecrûhîn (İbniHibbân)

Sika kimselerin yazıldığı:
7- es-Sikât (Hafız Ahmed bin Abdillah bin Salih el-Iclî')
8- es-Sikât (Hafız İmam İbn Hibbân)
9- es-Sikât (Hafız İbn Şâhîn)

Ayrıca Tarih ve cerh-tadil konularında müstakil olarak Hafız Tâcuddîn es-Subkî tarafından önemli ve faydalı iki risale telif edilmiştir: Kaide fi'l Cerh ve't Ta'dil ve Kaide fi'l Müerrihîn.

3-Ravileri tenkid, tezkiye veya cerh etme yönüyle hallerini açıklamak
Selefin ilk döneminde ricalle ilgili sözler seleften sonrakilerden daha az, daha vecîz ve maksadı daha tatlı ifade eder mahiyettedir. Onların bir kişiyi tezkiye veya cerh ederken ki sözleri hassas ve yumuşak idi; kendi dönemindekiler nezdinde muratlarını tam olarak ifade etmekteydi. Büyük tabiî Muhammed bin Şîrîn el-Basrî bir kişiyi tezkiye ettiğinde “o Allah'ın murad ettiği gibidi”", yine bir kişiyi cerh ettiğinde de “o Allah'ın bildiği gibidir” derdi. Öğrencisi Eyyûb es-Sehtiyânî el-Basrî birisine dokunduracağı zaman şöyle derdi: “Lisanı doğru değildi”, “haddi aşan biridir.”
İmam el-Müzenî'nin ağzından hocası İmam eş-Şâfiî'nin önünde “falan yalancıdır” lafı çıkınca, Şafiî onu azarlar ve şöyle der: “İbrâhîm! Lafızlarını usturuplu söyle, güzel ifade et. Yalancı deme! 'Hadisi birşey değildir' de."
Daha sonra âlimler bazı mecruh raviler hakkında kullandıkları lafızları çoğaltmış, söyledikleri ifadeler sertleşmiştir. Zaman icabı durumlarını ortaya çıkarmak, deccâl olanları ifşa etmek ve haklarında ağır söz kullanmak icab ettiğinden buna mecbur kalmışlardır.
Hafız münekkid âlimler hata, zayıflık, karıştırma, birbirine zıt iki hadis rivayet etme, bir rivayetinde fazla lafız bulunması, yanılma ve unutma... gibi haller kendisinden sudur eden raviyi, babaları, kardeşleri, oğulları, akrabaları ve arkadaşları bile olsa tenkid etmekte*, çekinmemişlerdir. Bu onların dinlerine bağlılıklarını, temiz insanlar olduklarını, emanete sahip çıktıklarını ve sünneti korumanın onlar yanında ne kadar kıymetli bir iş olduğunu gösteriyor. Çünkü hadisler onların nezdinde babadan, dededen, çocuktan ve torundan daha kıymetli idi. Bu konuda tam hakkıyla örnek alınacak kimseler idiler. Hatalardan masum değildiler, ancak kahir ekseriyeti doğruluk ve takva üzere idi.
İmam Alî bin el-Medînî babasından sual edilince şöyle demişti: "Onu benden başkasına sorun." Aynı soruyu yinelediklerinde "Bu dînî bir konudur (söylemek zorundayım) O zayıf biridir" deyivermiştir. Vekî bin el-Cerrâh babası beytu'l-mâlde görevli olduğu için babasından rivayet etmek istediğinde yanına bir başka raviyi daha katıyordu. Sünen sahibi Ebû Dâvûd es-Sicistânî de "oğlum Abdullah yalancıdır" derken, Zeyd bin Ebî Uneys de "kardeşimden hadis almayın" demiştir. Cerîr bin Abdilhamîd ed-Dabbî'ye kardeşi (Enes bin AbdiLhamîd ed-Dabbî) sorulmuş, o da "Ondan hadis yazılmaz, çünkü insanlarla konuşurken yalan söylüyor" demiştir.
îmam Ebûbekr es-Sıbğî de bahşiş koparmak için koşuşturduğundan dolayı kardeşinden hadis dinlenilmesini nehyediyordu. Tenkîd ehlinin imamı Şu'be bin el-Haccâc da şöyle demiştir: "Birisine iltimas geçseydim, Hişâm bin Hassân'a geçerdim. Çünkü eniştemdir. Fakat hadisleri iyi ezberlemiyordu."
İşte onlar ravileri böyle medheder ve yine böyle tenkid ederlerdi. Onlar bu hususta çok hassas kaideler koymuşlardır. Bu kaideler üzerinde yürüyerek hadisi kabul edilecek veya reddedilecek, yazılacak veya bırakılacak kimseleri tesbît etmişlerdir. Tüm bu ravileri farklı tabakalara ve birbirini takip eden bir derecelendirmeye tabî tutmuşlardır. Ravinin kendisini, rivayetlerini, hocalarını, hafızasını, unutkanlığını, zabtını, karıştırma durumunu, zayıflığını, hadisi alabilmedeki ehliyetini, rivayet ederkenki ehliyetini, gençliğini, orta yaşlılığını, ihtiyarlığını, yaşadığı yerleri, yolculukları ile diğer hallerindeki rivayetle bağlantılı durumlarını hep ele almışlardır. Hatta onların güzel, latîf yönlerini, ufak tefek hatalarını da anmışlar, bid'atçi ve şeriata bağlı olanları zikretmişlerdir. Raviler arasında kıyaslamalar yapmışlardır: Bir ravi ile ondan daha hafız ve zabtı iyi olanı, daha öncelikli ve birincil olanı, rivayeti önce işitenle sonra işiteni, hocayla uzun süre bulunanla kısa süreli bulunanı... karşılaştırmışlardır. Güçleri miktarınca ve çalışmalarının elverdiği ölçü nisbetince ravinin halini ve durumunu en güzel şekilde ortaya çıkarmışlardır. Bu hususta gerçekten çok gayret göstermişlerdir.
Bu çalışmaların bir neticesi de hadis uydurucularını, deccalları ve zayıf kimselerle gafilleri tam olarak ortaya çıkarmasıydı. Bu ve diğer gayretlerle beraber hadisler bir şey karışmasından korunmuştur. Bu çalışmalar neticesinde, şimdilerde ve daha önceki dönemlerde keza bundan sonra yaşayacak olup da bu ilimle iştigal edenlerin bir hadis veya ravisi için âdilâne hüküm verme işi kolaylaşmıştır. Muhaddislerin hadisleri ravilerden alıp bizler için eserlerde toplamalarından itibaren durum böyledir. Elbette istifade edip kolayca yararlanmak kişinin hadis ilmine vukufiyetinin miktarıncadır. Selef ise bu hususta son derece mahir ve kuvvetli idi. Bu hususta onlara kimse yetişemez, içimizdeki üstün ve maharetli olan bir insan bile onlarla boy ölçüşemez.
Rical tenkidi daha sonra müstakil bir hadis ilmi olmuş ve buna cerh-tadil denmiştir. Bu ilim dalında sahâbe-i kiram ve onlara hakkıyla tabî olan tabiîn devrinden itibaren Hafız ez-Zehebî, el-Irâkî ve İbn Hacer'e kadar uzanan son döneme kadarki çizgide çok üstün insanlar yetişmiş ve belli sayıda mütehassıs âlimler temayüz etmiştir.
Hadis imamı Zehebi hakkında “ Eğer o bir tepe üzerinde dursa ve bütün raviler kafilesi önünden geçse hepsinin isimlerini ve atalarının isimlerini birer birer sayar.” Denmiştir. (Feyzu’l-Bari ala Sahihi Buhari, Enver Şah el-Keşmiri ed-Deyvebendi) Bildiği hadis sayısı birkaç yüzü geçmeyen ve istediği her kitaba ulaşmakla kendisini âlim zannedenlere mübalağa gibi gelen bu sözler gerçeği yansıtmaktadır ve bizler o ilim öncülerine karşı edeb dairesince hareket etmek zorundayız. İslami gelenek budur. Günümüzde yaşadığımız problemlerden birisi, “İlim, sadırlardan satırlara döküldüğü” için gerçek âlimlerin değeri bilinmemekte kendilerini onların seviyesinde görenler meydanı boş buldukları için o kutlu insanların hatalarını aramaktan, doğruyu bulmada isabetli karar verememektedirler.

*************************************************************************************************
Kaynak:

1-İ'laü's-Sünne, Zafer Ahmed et-Tehanevi,  Yeni Usulü Hadis, İbrahim Canan
2-el-Menaru'l Münif, İbni Kayyım Cevziyye, Cantaş Yay.
3-Mevzu Hadisler, M.Yaşar Kandemir,D.İ.B.
4-Akıl Vahiy Açısından Sünnet, Dr. Mehmet Erdoğan, İFAV
5-el-Muvafakat, Şatıbi, İz Yay.
6-Kur'an Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Yay.
7-Mevzu Hadisler, Abdulfettah Ebu Gudde, İnsan Yay.
8-Sünneti Anlamada Yöntem, Yusuf el-Kardavi, Rey Yay
Rıza GÖRÜŞ

 
Geri