NEV'İYAT // TASAVVUF-TARİKATLAR  
TARİKAT

TARİKAT
 
 

Tarîk yol demektir. Tarikat Allah Teâlâ'ya yaklaşmak ve O'nun hoşnutluğunu kazanmak maksadıyla takip edilmesi gereken yol mânâsına gelir.

Allah Teâlâ'ya ulaşan yollar nefesler kadar çoktur ve hepsi birer vasıtadan ibarettir.

Tarikatın esası, insan ruhunu, terbiye ve irşad ile dış âlemden ilgisinin kesilmesi, bu sayede Hakk'a vusulün gerçekleşmesidir.

Tasavvuf, diğer islâmî ilimler gibi, Peygamber (s.a.v.)'in peygamberlik devrinde başlar. Tasavvuf ismiyle zuhur ise hicrî II. asrın ortalarına rastlar.

Tarikat kelimesi tasavvufun sistemleşmesinden sonra, giyim, zikir tarzı ve telâkki ayrılıklarıyla özellikler gösteren teşkilâtlara alem olmuştur.

Îslâm dininde Allah ve Rasûlünü tasdik keyfiyyeti, gerçekte samimi bir mukaveleden ibarettir. “Bîatü'r-Rıdvan” bu mukavelenin menşeini teşkil eder.

Allah Teâlâ'ya ulaşmaya vasıta olan bu tarîkatların şubeleriyle birlikte sayılarının ikiyüz kadar olduğunu bilmekteyiz.

Bütün tarikatlar Hakk'a ulaşmak için üç yol kabul etmişlerdir. Bunlar da sırasıyla: tarik-ı ahyâr, tarik-ı ebrâr, tarik-ı şettar'dır.

1-Tarik-ı ahyâr: Bu tarîkin mensupları farz ve sünnet ibâdetleri yerine getirmenin yanı-sıra nafilelere de riâyet ederler.   Namaz, oruç, vb. gibi ibâdetleri çoğaltır,   boş vakitlerini Kur’ân-ı Kerîm okumakla ihya ederler.

Bu yolla Hakk'a ulaşmak için uzun bir zaman gerektiği gibi, bu vasıta ile muvaffak olan kimselerin sayısı da azdır.

2-Tarîk-i ebrâr: Ebrar tarîki,   mücâhade ve riyazet yoludur. Mürid riyazet ve mücâhedesiyle kalbini tezkiye ve tasfiye etmiş olur. Nefis mücâdelesi zor bir yol olmakla beraber, bu yolla Allah Teâlâ'ya ulaşanlar ahyar tarîki mensuplarına nisbetle daha fazladır.

3-Tarîk-i şettar: Aşk, muhabbet, cezbe ile vuslatın gerçekleştiği yoldur. Sâlik (manevî yolcu) Allah Taâlâ'ya ulaşıncaya kadar hareket halindedir. Ölmeden önce ölen (mevt-i iradî) bir sâlik, her şeyden vazgeçerek kendi varlığını bile yok kabul eder.

Tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikre mülâzemet, tam bir teslimiyetle Allah Teâlâ'ya teveccüh, murakabe ve rıza şettar tarikinin esasını teşkil eder ki “usûl-i aşere-on esas” şeklinde ifâde edilmiştir.


SEYR-İ SÜLÜK:

Seyr, tarikatlarda, tarikat prensiplerinin yerine getirilmesi neticesi, manevî yükselme yerinde kullanılan bir ıstılahtır. Seyr, lügatte yürümek, bakmak mânâlarına gelir. Sofiyye ıstılahında seyru sülük şeklinde ifâde edilmiştir.

Herhangi bir tarikata girmek arzusunda olan kimseye talib, girene de mürid ismi verilir. Mürid, sınırlı irâdesini, küllî irâdeye teslim eden kimsedir. Şeyh, müntesiblerini o gayeye sevkeden gerçek mürittir. Gaye Allah Teâlâ'ya ulaşmak, O'na teslim olmak ve O'nun rızasını kazanmak olduğuna göre, Şeyh, müridini bu amaca yöneltmeye himmet eden bir vesiledir.

Sülük, yola gitmek, sâlik de yolcu demektir. İbnü'l-Arabi'ye göre sâlik, makamlara haliyle yükselen kimsedir.

Tasavvuf ehline göre sülük, Allah Teâlâ'ya ulaşmaya (vusul) kabiliyet kazanmak için güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmaktan ibarettir.

Kâşânî, sülûku, “Allah Teâlâ'nın cemâlinin tecellîsi için kalb evini ağyardan temizlemek” olarak tarif eder.

Sülük cehaletten ilme, fena huylardan güzel ahlâka, kendi vücûdundan Hakk'ın vücûduna harekettir.  (Fena ve baka)

Sâlik'in Allah Teâlâ’ya ulaşmak için ahlâkî olgunluğa ihtiyacı vardır. Kulun nefsini mevkî hıramdan, hasetten, kibir ve cimrilikten, yalan, gıybet, hırs ve zulümden, kısaca kötü davranışlardan temizlemesi, buna mukabil ilim, hilim, haya, rıza, adalet gibi güzel davranışlarla süslemesi gerekir.

Seyrin, yani bu manevî yolculuğun dört mertebesinden bahsedilir. Bu dereceler müridin tedricî olarak tırmandığı ve her yükselişte Allah Taâlâ ile kendi arasındaki hicapların ortadan kalkmağa başladığı bir tarzda devam eder.

1-Seyr ilâllah: Bu seyr nefisten, gerçek vücût tarafına sefer etmektir. Gerçek vücut tarafına “ufuk-ı mübîn” (1) ismi verilir ki, vahdetin üzerini saran kesret örtüsünün kalkmasıyla son bulur. Seyr ilallah ilmî bir harekettir. Sâlik bu seyr sayesinde basit bir ilimden, üstün ve şerefli olan ilme, ondan da “vâcibü'l–Vücûd”'un ilmine ulaşır. Bu ilim mümkünat ilminin salik'in gönlünden tamamen silindikten sonra meydana gelir ki, bu hale “fena fillâh” ismi verilir.

2-Seyr fillâh: Hakk’ın sıfatıyla muttasıf ve O’nun ahlakıyla süslenerek “ufuk-ı a'lâ”ya(2) ulaşmak, bütün beşerî sıfatları yok kabul etmektir.


Sen çıkınca aradan. Kalır seni yaradan


Seyr fillâhın sonunda ilmî vecihlerden perdeler kalkar ve sâlik'e ledünnî ilim keşfedilmiş olur.

Seyr fülâh cezbe makamıdır. Bu seyre “Baka billah” ismi verilmiştir.

3-Seyr ma’allâh: Salik’in her mertebede Allah Teâlâ ile olan seyridir. Bu mertebede ikilik şüphesi ortadan kalkar.   Sâlik ehadiyyet makamına yükselir. Bu mertebeye “Kabe kavseyni ev ednâ” ismi verilir.

4-Seyr   'anillâh: Vahdetten kesret tarafına yönelen seyrdir. (urûcdan sonra nüzul) Bu seyr başkalarını irşad ve tenvir nokta-i nazarından önemlidir. Seyr anillah Hakk'dan tekrar halka dönüştür.

İmam Rabbani seyr anillah'ı üçüncü seyr olarak kabul etmiştir. Vacibu'l - vücûdun ilmî mertebelerine yükselen sâlik oradan mümkünat ilmine döner. Vecd ve fakd, vuslat ve hicran, kurb ve bu'd bu seyrde anlaşılır.

İmam Rabbani dördüncü seyre “Seyr fi'l – eşya” ismini vermiştir. Müridin eşyaya olan ilmi ilk seyirde gönlünden tamamen silinir. “Seyr fi'l-eşya” ise bu ilmin tekrar zuhurudur. Buna “telvîn ba'de't–temkin” adı da verilir.

Seyr ilâllah ve seyr fillâh velayet mertebesine ermek için, seyr 'anülah ve seyr fi'l - eşya da nebiler ve kutbu'l - aktaba ulaşan kimseler için bir vasıtadır.

Bu seyrlerden gaye Hakk'a ulaşmak için, önce mâsivadan yüz çevirmek sadece O'na yönelmektir. Bu yolculuğun tam anlamıyla gerçekleşmesi için bir mürşide, bir rehbere ihtiyaç duyulacağını hatırlatmak yerinde olur.

Sülûkun mücerred ilimle gerçekleşmesi mümkün değildir. Yukarıda zikrettiğimiz şartların yerine getirilmesiyle meydana gelecek mükâşefe ve müşâhade hâl ile tahakkuk eder.

Sülük anında zihni bazı şüphelerden uzak bulundurmak için Allah Teâlâ hakkında sağlam bir inanç ve bilgiye ihtiyaç vardır. Sâlik vâcibü'l-vücûd hakkındaki bilgileri her an hatırlayarak bu yolculuğunu devam ettirmelidir.

Bu bilgileri kısaca şöyle sıralıyabiliriz:

“Allah Taâlâ vacibu'l - vücuttur, kâinatı O yaratmıştır. Alîm, Kaadir ve Kayyûmdur. İşitir, görür ve istediğini yapmaya muktedirdir. Birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Zâtında ve sıfatında benzeri yoktur. Kadîmdir, Bâkî'dir. Değişme, noksanlaşma ve parçalanmadan,, zaman, mekân ve cihetten münezzehtir.

O, his ve aklımızla idrâk olunmaz. îman nuru, keşif ve irfanla anlaşılır. Hakikatini kendisinden başka kimse bilemez. Her varlığa yakınlığı aynıdır. Bütün kâinatı kaplaması, tahdit mânâsı taşımaz: Bütün eşyayı zerrelerine kadar bilir. O'nun bilmesi yaratılmışlara benzemez. Bütün mahlûkat ile beraberdir, fakat bu beraberlik hulul şeklinde değildir. Varlıklar O'nunla kâimdir. Akla ne gelirse O, O'nun gayrıdır.” (3)


SÜLÜK İÇİN YOL:

Sülük için iki yol tesbit edilmiştir. Bu yollar şeyhin sâlik'i irşad için lüzumlu olan bir vasıtadır.

Bu vasıtalardan biri nefsi terbiye ederek sâlik'i nefs-i emmâreden nefs-i kâmileye yükseltmektir. Diğeri ruhu tasfiyedir. Emir âleminden olan kalb, ruh, sır, hafî ve ahfânın fena bulması birtakım tecellîlerin meydana gelmesine sebep olur. Meselâ, kalbin fenası ilâhî fiillerin tecellîsine sebep olduğu gibi, ruhun fenası subûtî sıfatların tecellîsine, sırrın fenası zâti şuûnâtın tecellîsine, hafinin fenası selbî sıfatın tecellîsine, ahfânın fenası da ilâhî olan şân-ı câmî'in tecellîsine sebep olur.

Zikri, cehrî olan tarikatler nefsi terbiye yolunu seçmişlerdir. Bu terbiye usulünde mürîd önce şeyhine şu vaadlerde bulunmalıdır:

Yalan söylememek, kimseye gıybet ve iftirada bulunmamak, kimsenin aleyhinde söz söylememek, namazı vaktinde kılmak, kazaya kalmış namaz varsa kılmak, oruç varsa tutmak, uzleti ihtiyar etmek, az uyumak, az konuşmak, az yemek, riyazete devam etmek.

Mürid bundan sonra Peygamber (s.a.v.) efendimizi rüyasında görünceye kadar “istiğfar ve salât u selâm”'a devam eder.

Bundan, sonra şeyh müridine kelime-i tevhidi telkin eder. “Lâ ma'-bûde illallah-Allah'dan başka ma'bud yoktur” ma'nası düşünülerek yapılan bu zikir esnasında müridin makamı “nefs-i emâre” evradı “La ilahe illallah”, seyri “Seyr ilâllah”, hâli havf u recâ, âlemi de âlem-i şahadettir.

Bu zikir anında mürid mâsiva ile olan kalbi rabıtasını koparmalıdır ki bu sayede ahlâkî olgunluğa erebilsin.

İkinci merhalede nefis “emâre” vasfını kazanır. Bu nefse sahip olan kimse yaptığı kusurlardan pişmanlık duyarak nefsini ayıplar.

Bu mertebede sâlik “ism-i Celâl”e (Allah) devam ederken “la maksûde illallah”'in mânâsını düşünür. Bu sırada müridin evradı “Allah”, seyri “seyr lillah” hâli “Kabz u bast” (sıkıntı ve rahatlık), âlemi berzah âlemidir.

Nefs-i emmâreyi başarıyla geçen sâlik'in nefsi “muinime” vasfını kazanır. Bu mertebede şeyh müridine “Hû” lâfzının zikrini emreder. Zikir esnasında sâlik tevhid kelimesini “la mahbûbe illallah” şekliyle düşünür.

Sâlik'in bu durumda makamı “muinime”, evradı “Hû” seyri, “seyr alellah” hâli heybet, âlemi “âlem-i melekût” tur.

Sâlik'in zikirden tad almağa başladığı, gönlünden mâsivayı çıkarıp attığı ve rızâya yöneldiği makam budur.


   Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri

     İsteyene ver anları Bana Seni gerek Seni  -Y. Emre-


Sâlik'in bundan sonra uzleti ihtiyar edip, ibâdetlerini sıklaştırması gerekir. İsim ve fiillerin tecellîsinin zuhuru buna bağlıdır. Sulukta bu makama “Feth-i evvel” ismi verilmiştir.

Dördüncü makamda şeyh sâlik'e “Hakk” lâfzını zikretmesini emreder. Sâlik tevhid kelimesine “Lâ mevcûde illallah” mânâsı verir. Bu makamda sâlik'in nefsi “nefs-i mutmaine” sıfatını kazanır.

Terk-i dünyâ, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk bu sayede gerçekleşir. Allah Teâlâ'nın bütün eşyadaki tecellîleri müşâhade edilmeye başlanır.


Bil kitabullahı a'zamdır seraser kâinat

       Hangi harfi yoklasan ma'nası hep Allah çıkar.


Bu mertebede sâlik'in makamı “mutmaine” evradı “Hakk” seyri “seyr ma'allah” hâli bazen sekr, bazen mahv, âlemi “âlem-i ceberut” dur.

************************************************************************************************


1-Ufuku Mübin: Kalb makamının son mertebeleri yerine kullanılan bir ıstılahtır. 8m.ZEKİ Pakalın, Osmanlı Tar. Deyimleri ve Sözlüğü, III/541)

2-Ufuk-ı a'lâ : Ruh makamının son mertebesi yerine kullanılmıştır. (a.g.e. s. 541)

3-M. Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi, İst., 1341, s. 234-35


(Tasavvuf ve Tarikatlar, Dr. Selçuk Eraydın, 172-176)


 
Geri